(18.09.2019) Interkulturelle Kompetenz in der Vereins- und Ehrenamtsarbeit – Brücken bauen

Hinterlasse einen Kommentar

September 18, 2019 · 8:00 am

(30.08.2019) Affedebilmek…

Affedebilmek…

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, gerçek manada affetmek Allah´a mahsustur. Biz o konumda değiliz. O sadece Allah´a mahsustur. Sadece O, affetme makamındadır. Çünkü kalpleri, gerçek sebepleri, niyetleri sadece O bilir. Yinede insan ilişkilerinde, birbirimize yaptığımız hatalardan dolayı, iletişimi iyi seviyede sürdürebilmek için ve küsmemek için bizler de birbirimizi affetmek, hakkımızı helal etmek, konumundayız.

 

Eğer affetmek ve barışmak olmaz ise, devamlı intikam korkusu her iki tarafı da korku ve endişeyle sarar. Sürekli büyük bir baskı hissedilir. Fakat affedildiği an büyük bir yükten kurtulunmuş olur. Bir hafifleme olur.

 

Birçok hadis´de Allah affedeni affedeceğini belirtiyor: “Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.“, “Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!“, “Musa aleyhisselam, ´Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?´ diye sordu. Allahü teâlâ da, ´İntikam almaya gücü yeterken affedendir´ buyurdu.“, “Affedin ki affa kavuşasınız!“, “Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.“, “Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.“ ve “Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere (Kendine bir şey vermeyenlere) ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.“

 

Peygamber Efendimiz bir gün bir topluluğa rastlar. Orada bulunanlar kimin daha kuvvetli olduğunu tespit etmek için ağır bir taş kaldırıyorlardı. Peygamber Efendimiz topluluğa “Size bundan daha ağırını haber vereyim mi?” diye sorar. “Evet, ya Resulullah” diye cevap veren topluluğa Peygamber Efendimiz “Din kardeşiyle arasında dargınlık ve düşmanlık bulunan kimsenin, kendi şeytanını ve kardeşinin şeytanını mağlup ederek kardeşinin yanına gelmesi ve O´nunla konuşup barışmasıdır” buyurur.

 

Kur´an-ı Kerim´de bu hususa dikkat çeken ayetler mevcut: “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler – Allah ise iyilik yapanları sever.“ (Kur´an, 3:134) ve “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.“ (Kur´an, 64:14).

 

Peygamber Efendimiz de intikam almak yerine affetmenin önemine vurgu yapar: “En halim olanınız da, intikam almaya gücü yettiği halde bağışlayandır.“ ve “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.“

 

Dolayısıyla iyiliği hep karşıdan beklememek gerekir. Çünkü her iki taraf da iyiliği karşıdan bekler ise, kimse iyilik yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım. İlk adımı birisi atmalı. “Ben neden iyilik yapayım, o da bana yapmıyorki?“ düşüncesi hatalı bir düşünce. Çünkü bilgi sahibi olan biri iyilik yapar. Demekki karşıdaki bilmiyor. Kaldıki aynısını – yani aynı iyiliği – yapmak iyilik değildir, sadece borç ödemektir veya iyilik ticaretidir. Abdülhakim Arvasi´nin dediği gibi: ´İyilik ticaret değildir. Allah rızası için yapılır ve unutulur.´ Bunu iyi gün – kötü dün dostu karşılaştırmasıyla veya Hz. Ali´nin sözüyle de anlayabiliriz: “Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.“ Peygamber Efendimiz de bu hakikati dile getiriyor: “Yapılan sılaya, aynısı ile karşılık veren gerçek anlamda sıla-i rahime dikkat eden değildir. Fakat akrabalık bağları kesildiği zaman, onları arayıp soran gerçek anlamda sıla-i rahimi yerine getirendir.“

 

Kur´an-ı Kerim bu hususta kötülüğe karşı dahi iyiliğin en iyisini emrediyor: “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.“ (Kur´an, 41:34). Sadece iyilik değil, iyiliğin en iyisi emrediliyor. Bu ise hakikaten nefse zor gelen, fakat başarılabilindiğinde muazzam huzur veren bir davranıştır. Böyle davranışlara adım adım, deneye deneye sahip olabiliriz. Küçük olayları affetmek ile başlar, oradaki aldığımız huzur ile, büyük kavgaları dahi affedebilme ve iyilik ile karşılık verebilme durumuna gelebiliriz.

 

Hz. İbrahim ve yaşlı adamın hikayesi meşhurdur. Hz. İbrahim misafir ağırlamayı ve ikramda bulunmayı çok severdi. “Halil İbrahim Sofrası“ sözü de buradan geliyor. Hz. İbrahim bir gün yaşlı bir adamı ağırlar. Yaşlı adamın yemeğe “Bismillah“ demeden başlaması Hz. İbrahim´in dikkatini çeker ve bundan dolayı kendisine neden besmele çekmediğini sorar. Adam ise müslüman olmadığını, mecusi olduğunu, yani ateşe taptığını, söyler. Bunu duyan Hz. İbrahim çok kızar ve adamı evinden kovar. Ardından Cebrail Hz. İbrahim´e gelir ve Allah´ın kendisine inanmayan bu adamı 70 senedir rızıklandırdığını, ama Hz. İbrahim´in ona bir öğün yemeği çok gördüğünü söyler. Bu sözlerden sonra Hz. İbrahim hemen yaşlı adamın arkasından koşar ve geri dönmesine ikna eder. Buradan da anlaşılacağı gibi birisinin hatası yüzünden o kişiyi hemen silmemek gerekir. Beklemek gerekir, sabretmek gerekir. Hatasından dönmesi için zaman vermek gerekir.

 

Affetmenin önemli olduğu kadar affedilebilmek de önemlidir. Başkasının bizi affetmesini istiyorsak, davranışımızda samimi olmamız gerekir. Örneğin sadece bir özür yeterli olmayacaktır. Çünkü özür sadece duyguya hitap eder. Akla ve mantığa da hitap edebilmek için özürden önce ciddi bir “Hatayı kabul“ gerekiyor. Bu şekilde karşı taraf, yani bizi affetmesini beklediğimiz kişi, samimi olduğumuzu anlar ve bizi affedebilir. Çünkü “Hatasının farkında“ düşüncesi gelişir. Hem kalp, hem akıl rahat eder. Böyle bir af kalıcıdır. Sadece özür ile kapatılan bir konu, aslında kapatılmamıştır, affedilmemiştir ve başka zaman tekrar masaya gelebilir. Çünkü özür dileyen kişinin, hatasını kabul etmediği, sadece kendi menfaati için özür dilediği düşüncesi hakim olur. Aynısı tevbe için de geçerlidir. Samimi bir tevbe, hatayı kabul etmeyi, hatadan vazgeçmeyi, aynı hatayı tekrarlamamaya gayret etmeyi ve pişman olmayı gerektirir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2019

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(08.07.2019) CONFERENCE REPORT: Muslim chaplaincy in Europe and North America

CONFERENCE REPORT
Muslim chaplaincy in Europe and North America

Germany
Approximately five million Muslims of various ethnic groups live and work in Germany today. Muslims with Turkish origins comprise the largest nationality-based ethnic community. Due to the growth of the Muslim population, the demand for chaplaincy in various sectors, e.g. healthcare and prison, continues to increase. Whether we are talking about individual health and psychological issues of the ‘guest worker’ generation that arrived in 1960–70s or much earlier than the recently arrived refugees, there is clearly a need for social workers and chaplains capable of dealing with different cultural and religious backgrounds. Meanwhile, the deficiency in health and psychological chaplaincy in Germany is remarkable: currently, different Islamic associations, the German government, and church-related institutions offer various forms of Muslim chaplaincy in 119 districts or cities throughout Germany (see figure). Nevertheless, there is still a lack of professional and standardised training for Muslim chaplaincy. In its third term in the year 2014, the German Islam Conference (Deutsche Islam Konferenz – DIK), organised by the German Federal Ministry of the Interior, made this a major issue of discussion with Islamic organisations and experts. As a result, different institutions adopted measures and took steps to face current challenges in the field of Muslim chaplaincy in Germany. According to Cemil Sahinöz, full-time chaplains are required to replace the voluntary workers. Therefore, an umbrella organisation shaped by Islamic associations that can monitor Muslim chaplaincy using commonly accepted standards and be held accountable should be established.“ S. 8
https://aiwg.de/wp-content/uploads/2019/07/AIWG-Conference-Report_Muslim-chaplaincy.pdf

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(06.07.2019) Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

 

Birçok psikolojik rahatsızlıklar, özellikle depresyon, veya uykusuzluk, kafamıza taktığımız olaylardan dolayı oluşuyor. Hatta bazı kişiler kafalarına taktıkları çok fazla şeyler yüzünden evde çok fazla temizlik yaparlar ve o temizlik anında kafasındakilerini bir filim gibi düşünürler. Bazıları için bu bir rahatlama metodur.

 

Kafamızda oluşturduğumuz senaryolar veyahut olayları yorumlama şeklimiz bizi büyük sıkıntılara sokabiliyor. Halbuki olayların içine dalmamak gerekir. Olayları olduğu gibi, adeta dışarıdan bir pencereden seyrediyor gibi, seyretmek gerekir. Bu şekilde başımıza ne gelirse gelsin Allah´ın bize kaldıramayacağımız bir yükü vermeyeceğine inanırız, ve olayların tesiri altında kalmayız.

 

Çocuklar “Dünya hayatı, ancak bir eğlence ve bir oyundan ibarettir“ (Kur´an, 29:64) ayetini en iyi anlayanlar. “Büyükler“ ise anlamadıkları için dünyayı gerçek zannediyorlar ve herşeyi kafalarına takıyorlar.

 

Madem hayat sadece bir türk dizisi, hepimiz bu senaryonun içerisindeyiz ve herkes kendi hayatının başrolünde; o zaman bu senaryoyu o kadar da ciddi almamak gerekir. Önemli olan rejisör ile iyi anlaşabilmek. Başımıza ne gelirse gelsin, hepsinin bir imtihan olduğunu kavraya bilirsek, meselenin %50´si çözülmüştür zaten.

 

Sadece musibetlerden veya dertlerden bahsetmiyorum, müsbet (pozitif) durumlar da bu sınıfa girer. Dertler nasıl sun-i ise, başarılar da sun-i. Hepsi sahte, geçici, fani…. Onun için musibetler ve başarısızlıklar da mutluluk için gerekli.

 

Novalis der ki, “Mutluluk, musibetlere karşı kabiliyetli olmaktır.“ Bu meseleye Bediüzzaman´ın veciz sözü güzel bir şekilde açıklık getirir: “Kader´den emin olan, kederden emin olur.“ Yani Kader Sigortasına üye olan, kederden emin olur.

 

İnşirah… inşirah… inşirah… diyen Kur´an, “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.“ (Kur´an, 94:5-6) der ve kimseye kaldıramayacağı bir yükün verilmediğini müjdeler: “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.“ (Kur´an, 2:286), “Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz.“ (Kuran, 7:42). Her olan şey O´nun dilediğidir ve dolayısıyla güzeldir. O´na güvenen yolda kalmaz: “Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.“ (Kur´an, 33:3).

 

Peygamber Efendimiz ise “Zafer sabırla beraberdir. Kurtuluş sıkıntıyla beraberdir. Her güçlüğün yanında bir de kolaylık vardır.“ diyerek müjde verir.

 

Demekki bu senaryonun rejisörü, herkese taşıyabileceği rolü vermiş. Derdi yollamış, yanında da dermanı.

Geçmişi unutamamak

 

Geçmişte yaşanmış olanlar bitmiştir, artık yoktur. Onlara sabır göstermeye, üzülmeye gerek yok. Oradan ancak gelecek hayatımız için dersler çıkarabiliriz. Eğer eski olayları, üzüntülü konuları kapatamaz isek hayatımız boyunca o eski acılı günlerde yaşarız. Bedenimizle bugünü, ruhumuzla dün´ü yaşarız.

 

Hayatımızı bir biyografi olarak düşünelim. Kitap bir yerden başlar, bir yerde biter. Başlangıç ve bitiş arasında birçok bölümler olur. Acılı bölümler, güzel bölümler. Fakat her bölümün de kendisine göre bir başlangıcı ve bitişi vardır. Aynen bunun gibi, hayatımızda yaşadığımız olayların başlangıcı ve bitişi vardır. Bittiği zaman, o sayfayı kapatabilmemiz gerekir. Hayata devam etmemiz gerekir. Yeni sayfalar açıp, biyografimizi devam yazmamız gerekiyor.

 

Hayvanlar için dün ve yarın yoktur. Sadece bugün vardır. Biz insanlar öyle değiliz. Onun için geçmişi kafamızdan silmemize gerek yok, bazen silmemek de gerekli. Önemli olan o sayfalara takılıp şuan hayatımızı yok ve bitmiş olan birşey için zehir etmemek. Yani geçmiş olaylara bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Eğer geçmişte kapanmamış bir mesele var ise ve bunu konuşarak kapatmak mümkün değil ise, onu kafamızda canlandırıp bir filim gibi sona erdirmemiz gerekiyor. Yani yeniden yorumlamamız ve geçmişimizi kabullenerek yaşamamız gerekiyor.

 

İnsan kötü bir an yaşadığı zaman bu an´ı geçmişine ve geleceğine yayar. Adeta sürekli o kötü a´nı her an yaşayacakmış gibi, acısı sürekli var olacakmış gibi hareket eder ve gerektiğinden fazla endişelenir. Halbuki kötü an o an vardır. O an yaşanmıştır. O an´ı ebediyete kadar uzatmaya gerek yok. Orada kapatmak, bitirmek gerekir. Ki hayatta zaten sürekli iyi anlarımız ve kötü anlarımız olur. Durumumuz iyi olur, şükür ile imtihan ediliriz. Kötü anlara denk geliriz, sabır ile sınanırız. Bu durum hayatımızın sonuna kadar bu şekilde devam eder. Yani ne iyi anlarımız ne de kötü anlarımız kalıcıdır. Sürekli bir değişim esastır.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Temmuz 2019

https://www.amazon.de/Pozitif-Ol-Psikolojik-Terapide-Risale-i/dp/9752613438

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.06.2019) Ramadan Event 2019 gerçekleşti

Camia, 07.06.2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(01.06.2019) Ramazan Senligi doldu tasti

Öztürk, Haziran 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(24.05.2019) Ahlaq – Moral und Ethik im Islam

Die Themen Moral und Ethik gehören zu den Grundlagen der islamischen Theologie. Muslimische Gemeinschaften orientieren sich an diesen Grundlagen, die in diesem Buch vorgestellt werden sollen.

Dieses Werk ist jedoch ausdrücklich keine “Islam-Knigge“, “Handlungsanweisung für den Alltag“ oder ein Kanon an islamischen Verhaltensmustern. Sondern, es geht lediglich darum, dem muslimischen Leser diese Grundlagen zu vermitteln und dem nichtmuslimischen Leser muslimisches Handeln näher zu bringen, um es zu verstehen und damit einen Dialog und eine Völkerverständigung zu fördern. Es ist also eine Art Sensibilisierung sowohl für die muslimischen als auch für die nichtmuslimischen Leser.

Bestellen bei Booklooker:
https://www.booklooker.de/B%C3%BCcher/Cemil-Sahin%C3%B6z+Akhlaq-Moral-und-Ethik-im-Islam/id/A02nl1yJ01ZZP

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar