(07.12.2017) Ayasofya Nr. 58 ist erschienen

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Das Titelthema der neuesten Ausgabe lautet: Muslime im gesellschaftlichen Leben.
und enthält u.a.: 

– Christliche Säkularität (Wolf Ahmed Aries)
– Der Weg des Lebens (Said Nursi)
– Einschulung. Oder was Kinder stark macht
– Babyklappen – die anonyme Herkunft (Zehra Arslan)
– Die erste Probe des Menschen: Seine Speise (Dilara Faslak)
– 20 Minuten – Die Brücke zwischen Distanz und Vertrauen (Seda Karabacak)
– Das Mädchen mit dem Kopftuch (Sinem Can)
– Wie religiös ist die Türkei? (Cemil Sahinöz)
– Der Reichtum der osmanischen Dynastie (Hasan Sama)
– Was ist der Grund dafür, dass der Islam so verachtet und pauschalisiert wird? (Oktay Kocaman)
– Buchrezension zu „Kritische Politikbegleitung“ (Yasin Bas)

und Türkisch:

– Almanya´da ilk türkler ve bugün´ün türkleri (Arif Agirbas)
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Siir Kösesi

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-58

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift

(28.11.2017) İletişim çağında iletişimsizlik veya Bilgi çağında okumamak

İletişim çağında iletişimsizlik veya

Bilgi çağında okumamak

 

 

Dünya çapında yapılan araştırmalara göre en fazla kitap Fransa´da (%21) ve İngiltere´de (%21) okunuyor. Üçünsü sırada Japonya (%14) geliyor. ABD´de okuma oranı %12 ve İspanya´da %9. Türkiye´de ise %0,1 ile 86. sırada. En çok okunan kitapların konusu aşk (%65), siyaset (%24), düşünce (%13) ve kişisel gelişim (%7). Dünya´da kişi başına kitap için harcanan para ortalama 1,3$. Türkiye´de bu rakam 0,25$. Çocuklara kitap hediye etme oranında ise Türkiye 180 ülke arasında 140. sırada.

 

Almanya´da 30,5 milyon kitap alıcısı var. 14 yaş ve üstü arasında yapılan bir araştırmaya göre 9,25 milyon kişi hergün bir kitap okuyor. 13,32 milyon kişi haftada bir kaç defa okuyor. 7,09 milyon kişi haftada bir kere, 5,16 milyon kişi 2 haftada bir, 7,32 milyon kişi ayda bir kere ve 27,96 milyon kişi daha uzun aralıklarla kitap okuyor. En çok okunan kitaplar ise Almanya´da da kurgu-romanlar.

 

Uluslararası Yayıncılar Birliği´nin bilgilerine göre, yayın sektöründe Türkiye dünya´da 11. sırada. Rakamlara göre Türkiye´de kitap baskı sayısı sürekli artıyor. Kişi başına 8,4 kitap düşüyor. Fakat okuma oranında yıllardır tam ters yönde bir ilerleme görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu´nun araştırmalarına göre, Türkiye´de kitap okumaya günlük ayırılan süre ortalama 1 dakika. Fakat günlük TV izleme süresi ise ortalama 6 saat, internete bağlanma süresi ortalama 3 saat. Kitap okumak, türk insanının ihtiyaç listesinde 235. sırada yer alıyor.

 

Neticede Türkiye´de çok fazla kitap, çok fazla gazete, çok fazla dergi, inanılmaz çok köşe yazısı yayınlanıyor, fakat okuma oranı, satış oranları çoğalmıyor, azalıyor. Peki bu kitapları kim okuyor, kim alıyor? Tabir-i caizse yazarlar birbirlerinin kitaplarını ve yazılarını okuyorlar ve yazarlar dışında okuyan yok gibi.

 

Almanya ve Türkiye´yi biraz daha karşılaştıralım…

 

Türkiye´de 20´ye yakın haber kanalı var.

Almanya´da sadece 3 tane haber kanalı var.

 

Türkiye´de neredeyse her dakika bir ´Son Dakika´ haberi görürsünüz.

Almanya´da çok nadir ´Son Dakika´ haberi izlersiniz.

 

Türkiye´de yüzlerce köşe yazarı var.

Almanya´da köşe yazarı diye bir meslek yok. Bazı gazetelerde haftada üç-dört köşe yazısı yayınlanır. Yazarları da çoğu zaman farklı kişilerdir. Sürekli yazan yoktur.

 

Türkiye´de bayilerde 20´ye yakın farklı gazete satılır.

Almanya´da bayilerin çoğunda en fazla 5 farklı gazete satılır. Ve bunların arasında, istisnalar hariç, 2-4 tanesi yerel gazetedir.

 

Almanya´da sadece iyi yazarların ortalama yazdığı 4-5 kitabı vardır.

Türkiye´de her yazarın ortalama 20 kitabı var.

 

Almanya´da yazarlık bir meslektir.

Türkiye´de herkes ´araştırmacı-yazar´dır.

 

Türkiye´de her kanalda tartışma programları vardır. Hergün ve saatlerce sürer.

Almanya´da 5-6 tane tartışma programı var ve bunların süresi 1 saati geçmiyor.

 

Türkiye´de haberler bir saat sürer. Magazin, kazalar, siyaset. Hepsi vardır içerisinde.

Almanya´da haberler 5 dakika sürer. En fazlası 12 dakika sürüyor. Magazin, cinayet, kaza haberleri yoktur. Sadece çok büyük bir olay olursa, cinayet ve kaza haberleri gösterilir.

 

Tüm bu verilere ve farklara baktığımızda okumaktan çok konuşmayı ve izlemeyi sevdiğimizi tespit edebiliriz. Dolayısıyla kitap okuma ihtiyacı ve oranı da düşük oluyor. Kültür olarak asya insanlarının iletişimi yazılı metinlere değil, sözlü iletişime dayanır. Söz anlaşma gibidir, ağızdan çıkan imza gibidir. Avrupa kültürlerinde ise konuşulan değil, yazılı metin esastır. İstediğiniz kadar konuşun, elinizde yazılı bir metin yoksa, söylediğiniz geçersiz olabilir. Bundan dolayı kitaba, yani yazılana, verilen değer de farklıdır.

 

Genel olarak baktığımızda iletişim çağı, insanları daha da iletişimsiz hale getirdi. İletişim şekilleri ve imkanları çoğalmış olsa da iletişimin içeriği ve kalitesi düştü. Yani iletişim var, fakat hem kalitesiz hem de gerçekçi bir iletişim değil.

 

Aynı zamanda teknolojik çağ bizi bir bilgi çağına soktu. Her an her istediğiniz bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Fakat bilgiye ulaşabilmek, bilgi sahibi olmak manasına gelmiyor. Kaldıki doğru bilgiye ulaşabildiğiniz manasına hiç gelmiyor. Çünkü aynı zamanda her zaman heryerde çok fazla bilgi kirliliği var.

 

Kısa ve hızlı bilgiler heryerimizi sardı. Az önce aldığınız bilgi az sonra bam başka bir şekilde, başka bir bakış açısıyla önünüze çıkabilir. İnsanlar sayfalarca kitap, uzun makaleler, bir temeli olan araştırmaları okumak yerine, 144 karakterden oluşan twitter mesajlarını okumak – daha doğrusu görmek – istiyorlar. Çünkü bilgi okunan birşey degil, görünen bir şey haline geldi. Örneğin haberlerin sadece manşetleri görülür, ama okunmaz. Görmek ve bakmak arasındaki fark gibi. Bakmak içselleştirir. Görmek sadece göz ile irtibatlıdır, bakmak zihin ile ilgili bir meseledir. Aynı bunun gibi bilgi çok, fakat okuyan yok. Okunduğu zannedilen bilgiler ise zihne inmiyor. Kalıcı bir bilgi haline gelmiyor. Ve neticede hemen unutuluyor.

 

Zaten köşe yazılarının büyük bir çoğunluğu da analiz şeklinde yazılan yazılar değil, sokakta konuşulan bir dil ile yazılıyor. Dolayısıyla gerçek manada kitap okumayı da teşvik etmiyor.

 

Bu kısa ve hızlılık aslında insanın fıtratına da aykırı. Kızıldereliler hızlı bir şekilde bir yere giderken grubun lideri “Biraz bekleyelim, ruhumuz bize yetişemiyor, geride kaldı” der. İnsanın fıtratı bu kadar hızlı, çabuk değişen, kısa ve içeriği olmayan bilgiye uygun değildir. Bu hızlılık ve okumamak insanın psikolojisini de menfi manada etkiliyor. Hiperaktif, rahatsız, sıkıntılı, stresli hale getiriyor.

 

Son olarak maalesef eğitim sistemimiz de okuma oranının düşüşüne sebep oluyor. Ezber kültürüne dayanan, bilgiyi içselleştirmeyi engelleyen bir sistem var Türkiye´de. Üniversitede ve birçok sınavda bilgi üretmiyorsunuz, fikri ve zihni çabalama yapmıyorsunuz. Sadece verilen cevaplardan hangisi doğru diye seçiyorsunuz veya tahmin ediyorsunuz ve bunu yapabilmek için büyük bir ölçüde önceden ezberlediğinizi hatırlamak için beyinsel hafızayı çalıştırıyorsunuz. Beynin bilgi üretme bölümleri devre dışı kalıyor.

 

Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasım 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.11.2017) Islam düsmanlari ile FETÖ kol kola

Sabah, 11.11.2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(08.11.2017) Auf Tuchfühlung mit dem Islam

Bethel Magazin, November 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(02.11.2017) Öfke kontrolü

Öfke kontrolü

 

İnsanları hapishanelik veya hastanelik eden olaylara baktığımızda genelde saniyelik olaylardır. İnsan kontrolünü kaybediyor ve ne yapacağını şaşırıyor. Kontrolsüz olduğumuz an, kontrolümüzü nefis ele alır. Çünkü kainatta boşluk olmaz. Mutlaka herşeyin yeri doldurulur. Kontrolü kaybettiğimiz an bilinçaltımızdaki bilgiler devreye girer ve genel olarak menfi şekilde yansır. O an insanları kırarız, daha sonra pişman olacağımız sözler söyleriz. Hatta kendimizi tanımaz hale geliriz, çünkü o an zaten biz biz değiliz. O anki kişilik ve davranışımızı kendimiz olarak kabul etmememiz gerekir. Kabullenirsek sürekli o şekilde davranmaya başlarız, hatta kontrollü olduğumuz anlarda dahi.

 

Filozof Sokrat ve eşi Xanthipe arasında geçen hikaye meşhurdur. Rivayetlere göre Xanthipe çok huysuzdur. Bir gün insanların gözü önünde Sokrat´a bağırır, ondan tepki görmeyince üzerine su kovasını döker. Bunun üzerine Sokrat sadece “Bu kadar gök gürültüsünden sonra, bu yağmuru bekliyordum.“ der. Eğer Sokrat sakin ve sukunet içinde davranmasaydı daha büyük kavgalar oluşabilirdi. Biri öfkeliyken, diğerinin üzerine gitmek yerine susması kavgayı hafifletir ve hatta bitirebilir.

 

Aynı şekilde öfkeli birine kavga esnasında “Sakin ol” veya “Bağırma” demek ters tepki yapar. Kişi daha çok bağırmaya hatta “Ben bağırmıyorum, ben zaten sakinim” der. Manipülasyon tekniklerinde bu sıkça uygulanır, sinirlenmesi istenilen kişiye “Sakin ol” denilir ve genelde buna muhatap olan ve “hedef” olarak seçilen kişi sakinleşmez, aksine tam da istenildiği gibi sinirlenir.

 

Öfke ve sinir halinde Peygamberimizin tavsiyelerini hatırlamak gerekir: “Öfkelendiğinde abdest al. Çünkü öfke şeytandandır, şeytan ise ateşden yaratılmıştır. Ateşi ise ancak su söndürür bu yüzden öfkelendiğinizde abdest alın.“ Su insanı rahatlatır, ferahlatır. Tekrar kontrolü eline almasına ve sakin olmasına vesile olur.

 

Peygamber Efendimiz öfke ve kavga anında sakinleşmek için başka farklı metotlar da önerir: “Her türlü öfke ve ağız kavgasının ilacı iki rekat namazdır.“, “Öfkelendiğin zaman sus, ses çıkarma, yine öfkelenirsen ikinci defa sus.“, “Biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın.“, “Kişi öfkelendiğinde ´Allah’a sığınıyorum´ derse, öfkesi gider.“, “Öfkelenen kimse toprağa yapışsın.“, “Öfkeli anda nefsine hakim olan dünyada da efendidir, ahirette de efendidir.“, “Öfke anında durmasını bileniniz en kahramanınızdır.“ ve dua eder: “Ey Nebî Muhammed’in Rabb’i olan Allah’ım günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider!“

 

Hz. Muhammed (sav) bir gün: “Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?“ diye sordu. Ashab: “Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!“ dediler. Rasulullah: “Hayır,“ dedi, “gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.“

 

Başka bir hadis de ise Peygamberimizin üzüldüğünde namaz kıldığı belirtilir. Aynı şekilde “Biriniz kızdığı zaman, susun!“ der. Bu da bizim için bir sakinleşme metodu olabilir.

 

Peygamberimizin bu tavsiyeleri öfkeyi ve kavgayı yatıştırmak için en verimli metotlar. Sakinleşmek için özellikle su ile temas edilmesi (abdest), dünyevi irtibatın kesilmesi (namaz) ve öfkeyle konuşulmaması (susmak) ve hareket edilmemesi (oturmak, yatmak) insanı rahatlatır. Çoğu zaman karşı tarafı da vicdana getirir. Zaten öfkeyle çözüm üretmek mümkün değildir.

 

Tabi öfke anında bunları hatırlamak çok zor olacaktır, çünkü kontrol elden çıkıyor, insan kendinden geçiyor ve işin içine nefret, gurur veya inat girebilir. Bu nedenle bu hakikatları daha önceden içselleştirmek gerekir.

 

 

Cemil Şahinöz

 

Öztürk, Kasim 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.11.2017) Ramazan söleni icin hazirlik basladi

Öztürk, Kasim 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(24.10.2017) Çekirdek Darbesi

Çekirdek Darbesi

 

H – A – Z – İ – M

<———-

 

İstihbarat teşkilatları akıl almaz metotlara başvururlar. Karşı tarafa diz çöktürmek için fantazi gibi gelen sinsi stratejiler beslerler. Bugün burada bu stratejilerden birinden bahsedelim.

 

Konumuz çekirdek. Çekirdek deyip geçmeyin.

Türkiye´de en çok tüketilen, başka bir tabir ile, en çok yere tükürülen virusdur çekirdek. Her sokakta çekirdek yığınları birşey ifade ediyor.

 

Yapılmayan bir araştırmaya, tamamen tahminlere dayanan su-i zanlara göre Türkiye´deki çekirdeklerin %95,6´sını Soros´a bağlı bir şirket piyasaya sürüyor. Soros´a bağlı olan bu şirket aynı zamanda “Çevreyi kirletin“ isimli bir yardım kuruluşunun da sponsoru. Yani Soros çekirdekleri satıyor ve aynı zamanda çevrenin kirletilmesi için propaganda yapıyor. Demekki burada bir strateji var.

Stratejiyi iyi analiz ettiğimizde karşımıza korkunç bir senaryo çıkıyor. Çok korkunç. O kadar korkunç ki, filim olsa, izlerken komşu mahallenin dükkanlarındaki tüm çekirdekleri kabuklarıyla beraber yutarsınız.

Evet, plan şu: Aziz milletimiz günde 7,9 milyar çekirdek tüketiyor. Çekirdeklerin kabukları yerlere atılıyor. Her kabuk 0,1mm uzunluğunda ise, hesaplara göre 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabuklarına bovulmuş olması gerekiyor.

 

İnanılmaz ama gerçek. Bu stratejiyle Soros tüm Türkiye´yi batırmak istiyor. 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabukları altında gömülmüş olacak. Haritada güzel ülkemiz Çekirdekistan olarak geçecek. Bu sessizce gerçekleşen bir ÇEKİRDEK DARBESİDİR. Ve herkes bu darbeye alet oluyor. Çekirdek çitleyen ve yere atan herkes birşekilde darbeyi hazırlamış ve desteklemiş oluyor.

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler