(16.02.2021) Nicos Notizbuch

Der 9-jährige Nico erlebt die verrücktesten Abenteuer. Mit seinen Freunden, in der Schule, in der Freizeit, mit seiner Familie oder im Fußballverein. Seine witzigen und legendären Sprüche führen manchmal zu lustigen Momenten aber auch zum Nachsitzen.

Das wichtigste für Nico ist jedoch ins Rekordebuch aufgenommen zu werden. Daher kommt er auf verrückte Ideen und erlebt dabei chaotische Ereignisse.

Mit QR-Codes für coole Videos.

Hardcover: https://amzn.to/3jWgLut

Softcover: https://amzn.to/3jTQ6yF

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar

(12.01.2021) Müsbet Hareket Psikolojisi

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(12.01.2021) Müsbet Hareket Psikolojisi

Hinterlasse einen Kommentar

Januar 12, 2021 · 6:57 am

(23.12.2020) Seelsorge im Islam. Theorie und Praxis

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(16.12.2020) Almanya’da Online Sözlük açıldı

Ekşi Sözlük, Instela Sözlük, İnci Sözlük ve Uludağ Sözlük gibi Türkiye’de 20 senedir beğenilerek kullanılan sözlük sisteminin aynısı ilk defa Almanya’da açıldı.

Türkiye’de sevilen sözlük sitelerinin benzeri Almanya´da da ilk defa yayınlandı. Ekşi Sözlük, Instela Sözlük, İnci Sözlük ve Uludağ Sözlük gibi Türkiye’de 20 senedir beğenilerek kullanılan sözlük sisteminin aynısı ilk defa Almanya’da açıldı.
„MeinerMeinungNach“ (Türkçesi „bence“ veya „bana göre“) ismiyle açılan sayfanın kurucusu Dr. Cemil Şahinöz böyle bir sayfayı açmanın sebebini şu şekilde açıkladı: „Türkiye’de sözlük sitelerinin çok beğenildiğini görüyoruz. Aynı sistemin Almanya´da olmaması ilgimizi çekti. Bu nedenle bir ilki gerçekleştirip böyle bir siteyi kurduk. Sitemizde ifade özgürlüğünü koruyup, büyük bir bilgi kaynağının oluşmasını amaçlıyoruz. Üyelerimiz şimdiden çok güzel katkılarda bulunuyorlar.“
Siteye http://www.mmnach.de adresinden ulaşmak mümkün.


E Haber Ajansı (EHA), 16.12.2020

https://www.ehaberajansi.com.tr/haber/almanyada-online-sozluk-acildi-h4306.html

https://www.e-haberajansi.com/home/news_description/6489

Ege Time, 16.12.2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(09.12.2020) Kıskançlık, kıskananı bitirir

Kıskançlık, kıskananı bitirir

Cenap Şahabettin “Haset, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir“ der. Yani kıskanç olan kişi başkasında olanın en azından aynısını kendisinde olmasını ister. Kendisinde olamıyorsa diğerinde de olmamasını ister. Veyahut kendisinin yapamadığı bir şeyi karşısındakinin de yapamamasını arzu eder. Bunu bir fıkrayla anlatalım: Alaaddin´in sihirli lambasından çıkan cin adama der: “Ne istersen yerine getireceğim. Fakat sana verdiğimin iki katını komşuna vereceğim.“ Adam fazla düşünmeden, “Benim gözümün bir tanesini al“ der.

Başka bir fıkra da meşhurdur: Cehennemde her ülkenin bir kazanı varmış. İçinde sıcak kaynayan yağ olurmuş. Günah işleyenler bu kazanlarda cezalandırılıyormuş. Kazandan kafasını çıkaranları zebaniler kafasına vurarak geri kazana sokuyormuş. Baş zebani bir bakmış diğer kazanlarda herkes çıkmaya çalışıyor ama Türkiye’nin kazanından kimse kafasını bile çıkarmıyor. Baş zebani zebanilerden birini çağırmış ve sormuş, “Niçin Türkiye’nin kazanından kimse çıkmıyor, yoksa orda günahkâr yok mu?“ Zebani: “Olmaz mı, ama çıkmaya çalışanı alttakiler geri çekiyor.“

Bunlar fıkra da olsa maalesef toplumsal durumumuzu çok iyi tespit ediyor. Kıskançlık ve haset ilk önce haset edeni yer bitirir. Kıskanılan kişi bundan etkilenmez. Kıskanan kişi kendi kendini bunalıma sokar. Hz. Ali´ye göre “Kıskanç insan hiçbir zaman rahatlık ve huzur yüzü görmez.“

Peygamberimizin konuyla ilgili hadisinde hasetin neticesini ifade eder: “Haset, ateş nasıl odunu yer yutarsa iyilikleri yer yutar, mahveder.“

Kıskançlığa çözüm olarak haset edilen şeye bakmak gerekir. İster mal olsun, ister makam olsun, bunların geçici ve imtihan olduğunu kavradığımızda, onları sahiplenmenin pek bir şey ifade etmediğini anlarız. Başkalarının gurur duyduğu birçok şeyin aslında tenezzül bile edilmeye layık olmadığını göreceğiz.

Kıskançlığın kaynağı da kıskanılan kişiyi tam manasıyla sevmemek. Genel olarak kıskançlık, tanınan bir kişiye yönelik olur. Hatta zahiren sevilen bir kişiye duyulur. Sevilen kişinin kıskanılması aslında kıskanan tarafından sadece görünürde sevinildiğini gösterir. Belki bilinçaltında bir yerlerde o kişiye karşı bir kin veya bir çekememezlik oluşmuştur. Nazarın kökünde de çoğu zaman bir kıskançlık vardır. Böyle durumlarda “Acaba ben, sevdiğim bu kardeşimin bu durumunu neden kıskanıyorum? Neden onun için sevinemiyorum? Onun bir şeyi elde etmesinin bana ne zararı var?“ gibi soruları adeta analiz eder gibi irdelemek gerekir. Çoğunlukla görülecek ki, sevdiğiniz kişiyi kıskanmaya hiçbir sebep yok.

Buraya kadar bahsettiğimiz kıskançlık, haset kategorisine girer. Eşler arası kıskançlığı ise farklı değerlendirmek lazım. Bu şekil bir kıskançlık “Onda niye var, bende niye yok?“ düşüncesine dayanmaz. Eşini kıskanmak, normal düzeyde olduğu zaman, sıkıntı vermez, hatta bu düzeyde olması gerekirde. Hiç kıskanma olmadığı zaman bir sorun var demektir. Fakat eşler arası kıskançlık, güvensizliğe dönüşürse, asıl sıkıntı başlar. Genelde eşler arası “kıskançlık“ sorunlarına baktığımızda, asıl problemin kıskançlık değil, güvensizlik olduğunu tespit ederiz. Dolayısıyla problemi çözebilmek için kıskançlık konusu değil, güvensizlik konusu ele alınmalı. Güvensizlik veren durumlar, soru işaretleri, vesveseler ortadan kaldırılmalı ve güven ortamı tekrar kurulmalı.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Aralik 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.11.2020) Spiritueller Impfstoff gegen das Corona-Virus

Spiritueller Impfstoff gegen das Corona-Virus

In der Menschheitsgeschichte gab es immer wieder Epidemien und Pandemien, bei denen Millionen Menschen starben.

Die bekannteste älteste Epidemie ist die Pest gewesen, die 3500 v. Chr. in ganz Europa herrschte. Wie viele Tote es damals gab, kann nicht bestimmt werden. Als die Pest 1346 bis 1353 noch einmal durch Europa, Asien und Afrika zog, starben 100-125 Millionen Menschen. Ein Drittel der damaligen europäischen Bevölkerung verstarb damals an der Pest, daher wird sie auch als der Schwarze Tod bezeichnet. Bis zu Beginn des 19. Jhr. brach die Pest noch ca. 30mal in verschiedenen Regionen aus, z.B. 1708-1714 in Nord- und Osteuropa mit einer Million Toten, 1894-1912 in China und der Karibik mit 12 Millionen Toten.

Nicht nur die Pest, sondern auch andere Epidemien, wie z.B. die 1918-1920 die Spanische Grippe mit 27-50 Millionen Toten, 1961-1990 Cholera mit mehreren Millionen Toten, führten zu menschlichen Katastrophen.


Einige der Krankheiten konnten besiegt werden, einige gibt es weiterhin, jedoch nicht mehr in so großem Ausmaß oder in anderen Formen. Die aktuelle Corona-Pandemie (COVID-19, SARS-CoV-2) zählt seit November 2019 1,3 Millionen Tote.

Mehrere Unternehmen arbeiten derzeit an einem Impfstoff gegen das Corona-Virus. Einige Impfstoffe sind schon auf dem Markt und/oder werden bald eingeführt.

Impfstoffe führen allgemein dazu, dass das Immunsystem des Menschen gegen bestimmte Stoffe aktiviert wird. Daher gelten sie als vorbeugende Maßnahmen gegen verschiedene Krankheiten.

Der Mensch besteht jedoch nicht nur aus Körper und Leib. Nicht nur sein körperliches Empfinden, sondern auch sein seelisches Empfinden führen zu einer Krankheit oder Gesundheit. Oft beeinflusst die Psyche des Individuums seinen Körper, so dass z.B. Stress oder seelische Belastungen zu körperlichen Krankheiten führen.


Auch in Zeiten von Epidemien und Pandemien spürt der Mensch seelische Belastungen. Seine Psyche wird negativ beeinflusst. Auch wenn eine Pandemie vorüber sein sollte, können dann psychische Erkrankungen fortbestehen.


Daher ist es wichtig, nicht nur ein Impfstoff für den Körper, sondern auch für Geist und Seele einzunehmen, einen sogenannten spirituellen Impfstoff.


Diesen bietet der Islam auf verschiedene Art und Weisen an. Vor allem ist es aber die menschengerechte und seiner naturentsprechende Lebensweise, die zu einem Einklang zwischen Körper und Seele führt. Im Leben des Propheten Muhammed gibt es hierzu zahlreiche praktische Beispiele.


Als theologisches Gerüst findet man hierbei vor allem zwei Aspekte: Geduld (Sabr) und Gottvertrauen (Tawakkul).

Der Begriff der Geduld spielt in der islamischen Theologie und im islamischen Alltag eine wichtige Schlüsselrolle für die Bewältigung von Krisensituationen. Da damit das Vertrauen auf Gott symbolisiert wird, gilt sie als eine hohe Tugend und es gibt eine ausgiebige Literatur hierzu.

Als Beispiel für Geduld wird in der islamischen Literatur oft der Prophet Hiob, der auch „Held der Geduld“ genannt wird und der für seine Geduld gelobt wird (Koran, 38:44), herangezogen. Laut der Erzählung befand sich der Prophet Hiob in einem schwer erkrankten Zustand. Er zeigte solange Geduld, bis die Krankheit sein Herz und seine Zunge erreichten. Erst dann sprach er ein Gebet, nicht um seiner eigenen Gesundheit willen, sondern um weiterhin Gott anbeten zu können, da er befürchtete dies nicht mehr bewerkstelligen zu können, wenn sein Herz und seine Zunge von der Krankheit befallen werden würden. Daraufhin gewährte ihm Gott Gesundheit und lies ihm dadurch seine Barmherzigkeit spüren. Diese Geschichte Hiobs ist ein klassisches Narrativ und wird in Not- und Krisensituationen oft als Handlungsempfehlung wiedergegeben.

Hintergrund dieser Empfehlung ist, dass theologisch davon ausgegangen wird, dass sich alles mit göttlicher Gewalt und göttlichem Wissen vollzieht. Daher wird vor allem in Krisensituationen Gottvertrauen vorausgesetzt (Koran, 2:153, 21:83, 3:159, 40:44; 5:23, 33:3, 26:217-220; 25:58; 67:29; 4:81; 11:87-88; 10:71; 14:11-12, 8:2-4; Tirmidhi). Damit soll signalisiert werden, dass man sich dem göttlichen Willen unterordnet und Gott vertraut. Dabei soll man mit der „Verteilung“ Gottes, also mit dem, was einem Menschen im Leben trifft, zufrieden sein. Gott soll dem Gläubigen dabei Genügen (Koran, 65:3, 39:36).

Gottvertrauen erfordert in diesem Kontext auch zu erkennen, dass etwas, was der Mensch als gut betrachtet, in Wirklichkeit schlecht für ihn sein kann und umgekehrt (Koran, 2:216). Hinter Leid steckt demnach eine göttliche Weisheit (Malik, Bukhari; Tirmidhi, 2396). Glaube und Vertrauen sollen hierdurch geprüft werden. Wer geduldig ist, soll Erbarmen erlangen. Hingegen wird der Verlust der Kontrolle in Notsituationen (Bukhari, 1294) oder das Fixieren auf die Fehler der Vergangenheit (Muslim; Nawawi, 100) als Fehlverhalten betrachtet.

Gleichzeitig wird es als Gottesdienst angesehen, wenn man gegen Leid und Schmerzen Gottvertrauen und Geduld zeigt und hierfür Gott nicht anklagt. In Notsituationen auf die Hilfe Gottes zu warten wird ebenfalls als ein Gottesdienst bewertet (Şeybani, Dschamiu´s Sagir, 3; Nawawi, 2033). Wer in solchen Situationen Geduld zeige, dem sollen die Sünden getilgt werden (Şeybani, Dschamiu´s Sagir, 3, 1274) und er wird gelobt (Koran, 42:43). In der islamischen Literatur wird hierbei betont, dass der Geduldige mit Gott zusammen ist (Koran, 8:46, 2:153) und er für seine Geduld belohnt wird (Koran, 39:10; Bukhari, Merda, 7; Abu Ya’la; Tabarani). Das Endresultat von Geduld sei dann Erfolg (Koran, 3:200), denn mit Geduld in Notsituationen könne der Mensch sowohl seine weltlichen als auch jenseitigen Wünsche erlangen. Aus dieser Argumentation heraus, werden Geduld und Gottvertrauen zu Gottesdiensten.

Es wird also davon ausgegangen, dass Gott niemanden mit einer Not,
einer Last, einem Problem oder einer Krise belastet, die er nicht tragen kann (Koran, 65:7, 23:62, 7:42, 2:286) und daher die Belastungen bewältbar sind (Koran, 90:4). Angst, Hunger, Minderung an Besitz, Menschenleben oder Gaben werden direkt als Prüfungen Gottes erachtet (Koran, 2:155). Prüfungen sind durch Gottes Hilfe bewältbar (Koran, 2:185, 94:5-6), der Schlüssel hierfür sei die Geduld (El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:298; Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2:21; Nawawi, 62). Die schwierigsten „Prüfungen“ hatten demnach die Propheten selbst zu erleiden. Nur so konnten Propheten, die sich als Menschen ebenfalls in Notsituationen befanden, Vorbilder für die gesamte Menschheit sein. Daher wird in Situationen wie z.B. Unglück, Krankheit, finanzielle Notlage oder auch Abschlussprüfungen Geduld erwartet und vorausgesetzt (Koran, 4:78, 2:177, 12:83; Ahmed bin Hanbal, 5/367; Al-Albani, 3859; Bukhari, 1283). Mit Gottvertrauen, ohne sich auf das Ergebnis zu fixieren, solle man die notwendigen Mittel zur Beseitigung eines Problems, wie z.B. den Arzt aufsuchen, die Medizin einnehmen oder für die Prüfung lernen, anwenden.

Geduld und Gottvertrauen sind jedoch keine Vertröstungen und Trauer ist nicht verboten. Der Muslim geht davon aus, dass das Leben insgesamt betrachtet eine Prüfung ist (Koran, 21:35, 2:214, 67:2) und der Mensch entweder mit Geduld oder Danksagung (Baihaqi; Muslim) geprüft wird. Sowohl Krankheiten als auch Situationen, in denen keine Krankheiten vorliegen, werden als Prüfungen bezeichnet. Dass heißt jedoch nicht, dass sich der Muslim nicht um eine Wiederherstellung der Gesundheit kümmert. Den Körper, welches als Eigentum des Schöpfers betrachtet wird, zu pflegen, gehört zu einer muslimischen Lebensweise. So können zum Schutz des Lebens die in Normalfällen geltenden Regeln übertreten werden (Koran, 24:61; 48:17). Damit ist Geduld keine Passivität oder Legitimation fürs Nichthandeln sondern auch eine aktive Handlung, Hilfe bei Gott und den von ihm erschaffenen Mitteln zu suchen.

In der islamischen Literatur wird Gottvertrauen auch als eine „Eingangsstufe“ zur Spiritualität bezeichnet. Studien zeigen die Signifikanz von Gottvertrauen als Bewältigungsstrategie bei der Reduktion von Angst oder Depression

Auf Grund dieser Überlegungen werden Geduld und Gottvertrauen zu zwei Verhaltensformen, die wie ein spiritueller Impfstoff eingenommen werden können. Der Mensch kann dadurch einen Zustand des inneren Friedens erreichen und sich von Stress und psychischen Belastungen befreien.

Dr. Cemil Şahinöz, IslamIQ, 29.11.2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(28.11.2020) Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

ÖZET:

Din ve vicdan özgürlüğü insanlık tarihinden bu yana tartışma konusu olmuş ve günümüzde hala güncelliğini koruyan insan haklarının temelidir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle seçtikleri dine mensup olmaları, istedikleri dini düşüncelere inanmayı ve onları serbestçe pratiğe dökebilmelerini ifade eden din ve vicdan özgürlüğü birçok uluslararası sözleşme tarafından da güvence altına alınmıştır. Ancak bu en temel insan hakkının göçmenler bağlamında ele alındığında önemli derecede ihlal edildiği gözlemlenmektedir. Bu çalışmada özellikle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin karşı karşıya kaldıkları ön yargı, damgalama, güvensizlik, islamofobi vb. gibi göçün beraberinde getirdiği insani karşılaşmalardan ortaya çıkan sıkıntıların göçmenlerin din ve vicdan özgürlüğü haklarını nasıl etkilediği tartışılmaktadır. Bu çalışmada nitel araştırma metodu ile birden fazla veri toplama yöntemi kullanılarak durum çalışması yapılmıştır. Çalışmada kullanılan durum çalışması deseni yöntemiyle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ifade, din ve vicdan özgürlükleri, yaşanan sorunlar ve bu sorunların nedenleri üzerine bir tartışma yürütülmektedir. Öncelikle ifade, din ve vicdan özgürlüğü kavramları tartışılmış, ardından göç ve beraberinde getirdiği sıkıntılar ele alınmıştır. Bu bağlamda özellikle göçmenlerin yaşadığı dil ve eğitim problemi, dışlanma, ayrımcılık, ön yargı, müphemlik ve islamofobi gibi kavramlar ve güncel durum değerlendirilmiştir. Dini inanç ve hürriyetlerin pratiğe dökülebilmesi anlamında başörtüsü ve din dersleri örnekleri üzerinden mevcut durum ele alınmıştır. Ayrıca ülkelerin laiklik uygulamaları, resmi bir dine sahip olma durumları da bütün bu süreçler göz önünde bulundurularak ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak göçmenlerin göçün beraberinde getirdiği sosyal, ekonomik ve psikolojik birçok sorunla mücadele ettikleri açıktır. Avrupa’da yaşayan göçmenlerin en önemli mücadele alanlarından biri olan din ve vicdan özgürlüğünden mahrum kaldıkları çalışmanın temel iddiasını oluşturmaktadır. 

Dr. Hakan Gülerce, Dr. Cemil Sahinöz

İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Yil 2020, Cilt 9, Sayi 5, Sayfalar 3520 – 3541

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(23.11.2020) Spiritual Care von A bis Z

2 Artikel von mir im Band „Spiritual Care von A bis Z“, Herausgegeben von Eckhard Frick und Konrad Hilpert.

Zum Bestellen:

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(11.11.2020) MeinerMeinungNach

https://mmnach.de/

MeinerMeinungNach ist ein neuartiges Mitmach-Wörterbuch. Es ist also kein klassisches Wörterbuch, wo nur eine Bedeutung oder Erklärung für ein bestimmtes Wort steht, sondern ein Verzeichnis mit verschiedensten Meinungen zu einem Begriff/Thema. Dabei muss der Begriff kein normales Wort sein, sondern kann auch einen Sachverhalt schildern.

Der Unterschied dieses Wörterbuchs zu einem Forum ist, das hier keine Diskussionen stattfinden. Lediglich die eigene Meinung zu einem Thema wird als Erklärung wiedergegeben. Daher ist die Meinungsfreiheit das höchste Gut von MeinerMeinungNach.

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(28.10.2020) The influence of the Prophet Muhammed

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(28.10.2020) Dünya Tarihine Yön Veren En Etkili kisi Hz. Muhammed (Michael Hart kitabi)

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(28.10.2020) Die Wirkung des Propheten Muhammed

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(28.10.2020) Mevlid-i Nebevi Özel Programi

Hinterlasse einen Kommentar

Oktober 28, 2020 · 6:47 am

(09.10.2020) Mehmet Firincis vision and work in Germany

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(09.10.2020) Firinci abi as worldwide renowned abi

Hinterlasse einen Kommentar

Oktober 9, 2020 · 7:44 pm

(01.10.2020) Başkaları ne der? – Halk´mı Halık´mı?

Başkaları ne der? – Halk´mı Halık´mı?

Kültürümüzden gelen bir gerçek var. “Komşumuz ne der?” düşüncesinden dolayı birçok sorunu çözemez hale geliriz, hatta dahada büyütürüz. Çünkü “Kimse duymasın” düşüncesiyle sorun yokmuş gibi davranırız veya profesyonel desteğe başvurmayız. Kendi huzurumuz yerine başkalarının düşüncelerini önemseriz ve herkes bu şekilde davrandığı için kimse gerçek huzura kavuşamaz. Halbuki kararlarımızın kaynağı başkaları olmamalı. Başkalarının laflarıyla kendimizi değersizlik biçmememiz gerekir.

Hikem-i Ataiyyenin “Cenab-ı Hakkı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” sözünde milletin veya halkın değil, Hakk´ın düşüncesinin önemli olduğuna vurgu yapılır. Herkesi değil, sadece Allah´ı razı etmemiz yeterlidir. Gerçek huzur bu şekilde nasip olur. Zaten herkesi memnun etmek mümkün değil. Elalemin rızasını kazanmak hiç bir zaman mümkün olmayacaktır. Boşu boşuna çabalarız. Bu çabanın sonu da gelmez. Ama Allah´ı razı etmenin yolları belli. O´nu razı edebildiğimiz zaman, biz de içten bir huzur hissederiz. Herkes hayatında bunu yaşamıştır. Bu huzuru başka hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Yani hareket noktamız halk değil Halık olmalı, “el alem ne der?” değil, “El Alim ne der?” olmalı, başkaları değil O ne der olmalı.

Bediüzzaman başkalarını memnun etmek yerine, sadece Allah´ı memnun etmemizin yeterli olduğuna vurgu yapar: “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.“, “Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.“ ve “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.“

Zaten başkalarını memnun etmek çok zordur. Nasrettin Hoca´yı hatırlayalım. Nasrettin hoca bir gün köyden şehre eşekle gitmektedir. Eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp, “Baksanıza, eşek kadar genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor, bu olacak işmi?” demişler, bunun üzerine Nasrettin hoca çocuğu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri “Yuh olsun be, bacak kadar çocuk yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır” demiş ve bunun üzerine Nasrettin hoca kendisi de eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar. Biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri “Bunlar ne salak insanlar, eşeği yanlarına ne için almışlar acaba, kazık kadar iki adam yürüyor eşek boşta, anlamadım gitti” demiş, ve bunun üzerine Nasrettin hoca çocukla beraber eşeğe biniyor, az geçtikten sonra birileri “Bu zalimlere bakın, zavallı hayvana iki kişi biner mi? Bunlar ne biçim insan?” demişler, ve bunun üzerine Nasrettin hoca “Oğlum, gördün mü? İnsanların ağzı torba değil ki bağlayasın, herkes istediğini söyler, biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım” der.

Hz. Mevlana da der ki “İnsanlar dindar olduklarını Allah´a göstermeli, diğer insanlara değil.”

Aynı şekilde başkalarının dediğine çok fazla dikkat edersek, kendimizi de sıkmaya ve baskı altında tutmaya başlarız. Örneğin herkes “Sen ne kadar güçlüsün, herşeye dayanıyorsun” derse, biz de bunu benimseyip hayatın her alanında güçlü olmaya, bunu da başkalarına ispatlamaya çalışırsak, çok sıkıntı çekeriz. Çünkü hayatta bazen güçsüz de olmak gerekiyor. Yani insan esnek olması gerekir. Başkalarının söylediği etiketleri benimsersek esnek olamayız.

İnsanların sevgisini elde ederek mutlu olamayız. İnsanların alkışları veya övgüleri sadece kısa vadeli cüz´i bir lezzet verir insana. Birde o övgülere alışırsanız ve bağımlı olursanız övgüler gelmeyince depresif olursunuz, ki birçok popüler şahışlar bu duruma düşer.

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, sosyal paylaşım siteleri sayesinde herkes bir nevi “meşhurluk“ yaşıyor. Gerçek hayatta sevgiyi bulamayan, bu sitelerde “Lütfen beni sevin“ arayışında olan bir nesil yetişiyor. Andy Warhol´un “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak“ sözünün gerçek olduğu bir dönemdeyiz. Bu sözü bugünlere adapte ettiğimizde “Bir gün herkes Twitter´de TT olacak, hatta TT´nin ne olduğunu bilmeyenler bile.“ diyebiliriz.

İnsanların sevgisini toplamakda ve meşhur olmakda zirve yapmış olan Michael Jackson´a bir bakalım. Birçok araştırmada kendisi dünyada en çok tanınmış insan olarak ortaya çıkıyordu. Yani birçok popüler insanın varmak istediği noktaya o varmış. Fakat o noktada, o zirvede mutlu olmuş mu? Aradığını bulmuş mu? Tam aksine. Vefat etmeden önce yaptığı son röportajlarda dahi “İnsanların karşısına çıkmaktan korkuyorum. Acaba yaptıklarımı beğenirler mi? Acaba alkışlarlar mı? Acaba beni beğenirler mi?“ şeklinde konuşuyor. İnsanların teveccühünü almakta zirve yapmış olan birisi olarak bu teveccühden mutluluk elde edilemediğini kanıtlıyor.

İnsana hakiki manada huzur ve mutluluk verebilenen sadece Allah´dır. “Kalpler ancak Allah´ı anmakla huzur bulur.“ (Kur´an, 13:28).

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Ekim 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.09.2020) Lexikon für Kirchen- und Religionsrecht

2 Artikel von mir im Lexikon für Kirchen- und Religionsrecht.

Zum Bestellen:

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(01.09.2020) İnsanın ruhu, yapısı ve bilinçaltı

İnsanın ruhu, yapısı ve bilinçaltı

Psikoloji ilminin belki temeli olan ruh, Kur´an-ı Kerim´de “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir“ (Kur´an, 17:85) diye tarif edilir. Ruh´u bir emir veya kanun olarak görmek mümkün. Kainattaki kanunlara bir ceset ve şuur verilseydi, onlar da insan olurdu. Aynı şekilde insan´da ceset ve şuur olmasaydı o da bir kanun olurdu. Kanunlar sabit ve değişmez olduğu gibi, ruh dahi ebedi olarak var olacaktır.

Ruh bedenin enerjisi gibi. En pahalı ve kaliteli bir telefon enerjisiz, yani pilsiz, sadece oluşturduğu maddenin değeri kadardır. Hiçbir şeye yarayamadığı için değeri de hiç yükmündedir. İnsanın da ruhu olmasaydı, sadece et parçasından ibaret olurdu. Dolayısıyla insanı insan yapan ruhtur.

İnsana benzeyen harika çalışan robotlar yapmamız mümkün. Fakat hiçbir zaman o robotlara ruh vermemiz mümkün olmayacaktır. Ruh olmadığı için vicdan, irade, ahlak, his, sevgi, mes´uliyet gibi duyguları da veremeyiz. Yani insanı insan yapan ruh´u ve bu duyguları oluşturmamız imkansız. Bu ise ruhun önemini ve mahiyetini gösteriyor.

Ruh cesedimizi elbise gibi kullanır. Üstümüzdeki elbiseler hareket etmez, vücudumuz hareket ettiği için elbiseler de hareket ediyormuş gibi gözükür. Hareket eden de aslında vücudumuz değil, ruhumuzdur. Bütün azalarımız ruh tarafından harekete geçirilir ve kontrol edilir. Ruh çıkınca vücudumuz da çıkarılan bir elbise gibi hareketsiz kalır. Vücudumuzun sürekli değişmesine rağmen ruhumuz değişmiyor. Bundan dolayı herkes ruhunda bir bakilik hissedebilir.

İnsanın elindeki en kıymetli mallarını teslim ederken emin ellere teslim etmek ister. Varlığın aslı olan ruh ise en kıymetli maldır. Onu Azrail´e teslim ederken tertemiz teslim edebilmek için hayatımızdaki meşguliyetlerimizi, peşinden koştuğumuz gayeleri gözden geçirmek gerekir. O peşinde koştuğumuz hedefler ruhumuzu ne hale getiriyor? Ruhumuz yara alıyor mu? Yoksa güzelleşiyor, olgunlaşıyor, tekemmül mü ediyor?

İnsanda farklı kuvvetler mevcut: şehvet, akıl ve zararlı şehleri def etme kuvveti. Bu kuvvetler veya duygular örneğin aşırılık sebebiyle insanı kötülüğe sevk edebileceği gibi iyiliğe de sevk edebilir. Kötülük veya iyilik yapmakta insan hürdür. Hür olduğu için ve seçeneklerini kendisi yaptığı için ahirette mes´ul olacaktır. İnsandaki bu “sistemin“ farkında olduğumuz zaman doğru (müstakim) hareket etmek de daha kolay olsa gerekir.

İçimizdeki ene´nin mahiyeti anlaşıldığı zaman insan kendisini dolayısıyla psikolojisini de daha iyi anlayabilir. Ene lugat olarak benlik manasına gelir. Ene´yi kıyas yoluyla Cenab-ı Allah´ı tanımakta kullanabiliriz. Yani insan kıyas yaparak ene, akıl ve şuur sayesinde Allah´ı anlama fırsatı bulur.

Ene bir nevi insana verilen emanetten bir parçadır. İnsan Cenab-ı Allah´ın verdiği bu emanetleri tekrar O´nun yolunda kullanırsa hayatında huzur bulur. Kur´an-ı Kerim´de insanın emaneti kabul ettiği bildirilir: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.“ (Kur´an, 33:72). Yani insan bu emaneti kabul ederek, bir nevi imtihan edilmeyi de kabul etmiş oluyor. İmtihan etmeyi kabul ettiysek başımıza gelen olayları da ona göre yorumlayabiliriz. Bir iş görüşmesine gittiğimizde bize farklı soruların sorulmasını, yeri geldiğinde imtihan yapılmasını normal olarak karşılarız. Hayatımızda karşılaştığımız olaylar da bu şekildedir. Tabiri caizse bu dünya hayatı bizim iş görüşmemiz. Başımıza gelen olaylar iş görüşmesindeki sorular ve imtihanlar. Eğer bize verilen emanetleri yerinde kullanabilirsek imtihanı geçeriz ve cennet mekanını hak ederiz.

Cenab-ı Allah insanın halife olduğunu belirtiyor: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.“ (Kur´an, 2:30). Dolayısıyla insan yaratılışın en mükemmel meyvesidir. Cenab-ı Allah´ın varlığını gösteren ve ispat eden en harika sanat eseridir. Allah´a muhatap olma şerefini elde eden insan, yine Allah´ı tanıyarak, onun davetine icabet ederek kıymet kazanıyor. Allah, insanı yaratırken insanı seçmiş. Herkesi özel olarak yaratmış. Biz de hayatımız boyunca Allah´ı seçebiliyormuyuz? Herşey tercih meselesi. Neyi tercih ediyoruz? Kendi tercihlerimiz bizi ya mutlu ediyor yada bunalıma sokuyor.

İnsanda kalp ve akıl dışında başka duygular da vardır. Hatta öyle duygular vardır ki, onlar sürekli alıcı fonksiyondadır. Bilinçsiz olarak biz bu duyguları besleriz.

 

Örneğin bilinçaltımız da böyle çalışır. Her bilgi bilinçaltına gider. Hayatımız boyunca gördüğümüz, kokladığımız, duyduğumuz, okuduğumuz, düşündüğümüz, konuştuğumuz herşey oraya kayıt edilir. Hatta bizim o an fark etmediklerimiz dahi kayıt edilir. Sonradan onları hatırlarız. Dolayısıyla bilinçaltı bir bilgi deposudur.

 

Bilinç, görünür çevrenin nesneleriyle ilgilenir. Bilgisini 5 duyudan (görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma) alır ve gözlem, deneyim ve eğitim yoluyla öğrenir.

 

Fakat bilinçaltı böyle değildir. Bilinçaltımıza hangi mesajı yerleştirirsek, doğru veya yanlış, mantıklı veya mantıksız olsun ona inanmaya başlarız, hangi rüyayı veya korkuyu eklersek, onu gerçekleştirmek için bilerek veya bilmeyerek harekete geçeriz. Vesveseler ve panik ataklar çoğu zaman bu şekilde oluşur.

 

Hipnoz da bu şekilde çalışıyor. Hipnoz edilen kişinin bilinçaltına bir mesaj gönderilir ve o mesaj bütün vücüdu o mesajin gerçekliğine inandırır ve ona göre harekete geçirir.

 

Bilinçaltımız hiç bir zaman durmaz. Uyurkun çalışmaya devam eder. Rüyalarımızda gördüğümüz senaryolar, bilinçaltımıza eklediğimiz bilgilerden oluşur.

 

Bu sebepten dolayı Ralph Waldo Emerson “İnsan, bütün gün neyi düşünüyorsa, o dur” der. Yani neyle meşgul oluyorsa, neyi bilinçaltına yüklüyorsa, o olmaya başlar. Amerikan psikolojisinin kurucusu William James de bilinçaltının, dünyayı hareket ettirebilecek güçlere sahip olduğunu söyler.

 

Bilinçaltına giden bilgi kalıcıdır. Çünkü oraya bilgi tartılmadan gider. Yani zihnimiz oraya giden bir bilgiye direnç göstermez. Doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü diye ayırt etmez. Daha sonra biz bu bilinçaltımızdaki veriler ile hareket ederiz.

 

Bilinçaltının insanı nasıl manipule edebileceğini çok iyi keşfeden bazı sistemler, insanlara bilgileri bilinçaltından vermeye çalışırlar. Bilinçaltına giden bilgi direniş görmez ve kalıcıdır. Başka bir ifadeyle: Herhangi bir bilgiyi okuduğunuz ve duyduğunuz zaman, üzerinde düşünürsünüz. O bilgiye inanır veya inanmazsınız, kabul eder veya etmezsiniz. Fakat bilinçaltına giden bilgide böyle bir muhasebe yok. Oraya hepsi kaydedilir. O kaydedilen sonradan hareket, davranış ve düşüncenize yansıyacağı için çoğu zaman doğruluğunu sorgulamassınız ve kendi tarzınız olarak benimsersiniz. Sorgulamamamızı istedikleri bilgiyi genel olarak filim sektörü veya istihbarat servisleri farklı tekniklerle – örneğin 25. Kare veya subliminal mesaj ile çizgi filimlerde, muzik kiliplerinde – bilinçaltımıza yüklerler. İdeolojilerini gözden bilinçaltına yollarlar ve oradan bu düşünceyi kalbin ve aklın kabul etmesini umutlarlar. Biz fark etmeden düşüncelerimiz karışır. İçine virüs girer. Bu nedenle bu teknikler birçok ülkede yasaklandı.

 

Dolayısıyla bilinçaltı, psikolojinin en önemli unsurlarından biridir, ne kadar pozitif bilgi yerleştirirsek, o kadar daha mutlu ve huzurlu olmaya başlarız ve korkularımızı ve vesveselerimizi yeneriz.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(18.08.2020) Bardagin dolu tarafina bakmak (15. Rica)

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos