(08.07.2020) Neues Buch: Einführung in die islamische Soziale Arbeit und Religionssoziologie

Islamische Soziale Arbeit und Religionssoziologie sind in den Sozialwissenschaften bisher keine Fragestellungen, die eine größere Aufmerksamkeit gefunden haben. Während die islamische Soziale Arbeit aber auf Grund der gesellschaftlichen Entwicklungen zunehmend Interesse erweckt, blieb die islamische Religionssoziologie im Schatten sozialwissenschaftlichen Interesses. So tauchen die Themen islamische Soziale Arbeit und Religionssoziologie am Rande mancher Arbeit auf.

Die Fragen beider Sachgebiete gewinnen jedoch zunehmend öffentliches Interesse. Umso wichtiger ist die Erforschung beider Themenfelder. Die vorliegende Arbeit wendet sich daher diesen Fachgebieten, vornehmlich vom Standpunkt des Islams bzw. der Muslime in Deutschland.

 

Zum Bestellen:

Amazon:

Einführung in die islamische Soziale Arbeit und Religionssoziologie

oder
 
https://www.lesen24.com/detail/index/sArticle/75/sCategory/13

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar

(08.07.2020) Pozitif dil ile motive etmek

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(01.07.2020) Allah sevgisini nasil cogaltabiliriz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(01.07.2020) Ego, enaniyet ve narsizm asrı

Ego, enaniyet ve narsizm asrı

Yaşadığımız asrın en önemli özelliklerinden bir tanesi enaniyeti teşvik etmesidir. Hatta bu asra bu nedenle “Enaniyet Asrı” diyenler de var.

Bireysellik konusunda aşırıya gidenler, dünyanın merkezinde sadece kendilerini görürler. Sadece kendi düşüncelerini ve isteklerini göz önünde bulundururlar ve herkesin buna saygı gösterip, uymasını isterler. Bunu da kendilerinin inkişafı adına yaparlar. Fakat herkes de aynı beklenti içerisinde olduğunda çatışmalar oluşur.

Örneğin eşler arasında birbirine tamamen zıt fikirler varsa ve ikisi de birbirinden anlayış beklerse, sorun sadece ertelenmiş olur. Biryerde patlak verir. Burada fedakarlık faktörü devreye girmesi gerekiyor. Birisi ilk adımı atıp, enaniyeti, gururu ve inadı terk etmeli. “Deymez, bundan sonra birşey degişse bile umrumda değil, ben söyledikten sonra yapmasının bir anlamı yok, ilk adımı ben niye atıyorum, suçlu olan o” dememek lazım. İlk adımı atmak zayıf olmanın veya haksız olmanın göstergesi değildir. Tam aksine, büyüklük işaretidir. Çünkü gurur yapmak yerine sorunu çözmek istediğinizi, huzur istediğinizi gösterir. Eşiniz kendisini kötü hissedince, bu size de yansıyor. Eşiniz kendisini iyi hissedince, mutlu olunca, bu da size yansıyor. Mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım.

Enaniyetimiz, gururumuz, kibirimiz cep feneri gibidir. Cep feneriyle geceleyin sadece belli bir yeri görebiliriz. Cep fenerini tuttuğumuz yeri görürüz, gerisini karanlık görürüz. Karanlık olduğu için yanlış yorumlarız. Ne olduğunu anlamayız. Görüşümüz çok sınırlıdır ve belli bir noktaya odaklanmıştır. Hakikati göremeyiz. Eğer ışık açılsa, güneş gözükse, cep fenerine ihtiyaç olmasa, tüm karanlık gidecektir ve hakikat gözükecektir. Anlamadığımız herşeyi anlamaya başlarız. Egomuz da öyledir. Ego ile baktığımızda hakikati göremeyiz, gizlenir. Gurur ve kibir bize dünyaya dar bakmamızı sağlar. Sadece kendimize odaklanırız, etrafımız karanlık olur. Eğer benliğimizi atıp, kalbimizi Kur´an´a açar isek, dünyaya cep feneriyle değil güneş gibi bir hakikat ile bakmış oluruz. Olayları anlamaya ve doğru yorumlamaya başlarız, hayattan lezzet almaya başlarız.

Enaniyet buz parçasına benzer. Buz parçası sert ve görkemli gözükse de zamanla erir ve kaybolur. Eğer bu buz parçası büyük bir havuza erirse orada hayatına devam eder. Yani enaniyete karşı fedakarlık yapılması gerekiyor. İnsan başka insanları kendisine tercih edebilmeli. Elbette bu da bir sınır içerisinde olacak. Yoksa burada da aşırılık olursa aşağılık kompleksleri ve kendine güvensizlik oluşur.

Enaniyetin toplumsal boyutu da var. Başkaları çalışsın, başkaları uğrassın, ben rahat kalayım mantığı toplumun ahlaki çöküntüsüne işarettir. “Bana dokunmayan yılan 1000 sene yaşasın” anlayışı bir toplumda güvensizliği, adaletsizliği, vicdansızlığı yansıtır.

Tarih sahnesine baktığımızda görüyoruz ki, beşerin zulümleri, fesatları ve ahlak-ı reziliyeleri bu kelimelerden doğmuş. Birinci sözden ahlaksızlık, zulüm ve merhametsizlik, ikinci kelimeden kin, kıskançlık, kavga çıkmış. İnsan tarihinin belki en kanlı yüzyılı olan 20. Yüzyıl şüphesiz ki böyle bir hayat felsefesi yüzünden dünyaya onlarca savaş getirmiş. Milyonlarca insan öldürülmüş ve yüzbinlerce insan evsiz kalmış.

Müslüman toplumları bu iki yanlış görüşü ortadan kaldırmışlardır. Birinci sözü zekat ile, ikinci sözü faizi yasaklayarak yok etmişlerdir. Zekat vermeyen ve bolca faiz dağıtan toplumlar bu şekilde sosyal çöküntüye uğramışlardır, çünkü zenginin ve fakirin arasındaki uçurum büyümüştür. Zengin fakire merhamet duymaz hale gelmiş ve fakir zenginden nefret etmiş.

Enaniyete karşı Allah´ı zikretmek faydalı olacaktır. Çünkü Allah zikredilince insan kendi acziyetini ve Allah´ın büyüklüğünü anlar ve tevazu gelişir.

Atalarımız dile getirmiş: “Merhametten (iyilikten) maraz doğar.“ Evet, bazı durumlarda aşırı tevazu göstermek kişinin aleyhine kullanılabilecek bir durumdur. Örneğin karşınızda kibirli, enaniyetli ve inatçı birisi var ise, sizin tevazunuzu aşağılanma olarak algılar ve o şekilde muamele eder. Sizi sürekli ezmeye ve kullanmaya çalışır. Bir canavara karşı merhamet ederseniz, o size daha çok baskı yapar. Böyle durumlarda kendini müdafa etmek için, izzet ve şerefini muhafaza etmek için başını eğmemek gerekir. Mehmet Akif´in dile getirdiği gibi: “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!“

Dr. Cemil Sahinöz, Öztürk Gazetesi, Temmuz 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(23.06.2020) Ölüm korkusu ve Ölümü durdurma istegi

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(23.06.2020) Ihtiyarlar Risale ve Manevi Bakim (5 Rica)

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(23.06.2020) Ihtiyarlar Risalesi ve Manevi Bakim (5. Rica)

43ccab07-d5cb-4a3b-b9b4-ca21c1c8fcca

Hinterlasse einen Kommentar

Juni 23, 2020 · 7:17 pm

(14.06.2020) Almanya Hannover’de Abdülmecid Nursi Ünlükul’u (Nursî) anma programı

Almanya Hannover’de Abdülmecid Nursi Ünlükul’u (Nursî) anma programı

Almanya Hannover’de Abdülmecid Nursi Ünlükul (Nursî) vefatının 53. yılında rahmetle anıldı

Almanya Hannover Nur talebeleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un vefatının 53. Yıldönümünde anma programı düzenledi.

Almanya Hannover Nur talebeleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un vefatının 53. Yıldönümünde anma programı düzenledi.

Program, Avni Altıner’in açış konuşmasıyla başladı. Altıner, bundan 53 yıl önce bütün hayatı çile ve ızdırablarla geçen Bediüzzaman hazretlerinin kardeşi Abdülmecid Ünlükul (Nursi)  ağabeyimizi hep birlikte yad etmeye çalışacağız. Bu sebeple programa katılan herkese hoş geldin diyor saygıyla selamlıyorum. Dedikten sonra sözlerini; Merhum Zübeyir Gündüzalp ağabeyin, Merhum Abdülmecid Ünlükul’un defni esnasında okuduğu merhum Ali Ulvi Kurucu Hocanın, Bediüzzaman Said Nursi’ye hitaben yazdığı “Gönüller Fatihi Büyük Üstada” şiirini okuyarak, Abdülmecid Nursî’ye Allah’tan rahmet ve mağfiret dileyerek konuşmasını bitirdi.

Açış konuşmasından sonra program, Mehmet Evren’in Kur’an-ı Kerim tilavetiyle devam etti.

[…]

Almanya’da yaşayan bir genç akedemisyen olan Dr. Cemil Şahinöz ise;

Abdülmecid Ağabeyin bir çok kitaplar neşrettiğini söyledi. Bunlardan “Du Mezheb, “İman Dili“, “Mantık“ ve oğlu Fuad  adına kaleme aldığı “Fuadiye“ adını verdiği kitapları yazdığını, “Haleb-i Sağir“ ve “Kaside-i Bürde“ kitaplarının şerhini yaptığını, Bediüzzaman Said Nursi’nin “İşaratül İcaz“ ve “Mesnevî-i Nuriye“ eserlerinin Arapçadan Türkçeye tercüme ettiğini belirtti.

Abdülmecid Efendinin tercümelerini okuduğunuz zaman, adeta Bediüzzaman’ı okuyor gibisi oluyorsunuz., Üslup, tarz ve kelime ifadelerinin birbirine çok benzediğini, bazı bölümleri kendi anlayışına göre özetlemiş olmasına rağmen, özet olduğu dahi anlaşılmadığını, aynısı Bediüzzaman’ın az bilinen “Kızıl İcaz“ eserinin şerhi için de geçerli olduğunu ifade etti.

Bu muhteşem tercümeleri Bediüzzaman bizzat kendisinden Mesneviyi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme etmesini istemişti. Abdülmecid ise “Seyda, senin eserini ancak sen tercüme edebilirsin. Senin üslüb-u Ali ile neşrettiğin eserleri ben değil yüz ulema bir araya gelse yine tercüme edemezler” şeklinde cevap verir. Bediüzzaman “Kırk yıldır seni görmedim, hem bu hizmet-i imaniyedeki tekasülüne keffaret olarak Mesneviyi ve İşaratu’l İ’caz’ı tercüme etmelisin” der. Abdülmecid kendisine yine “Aman Seyda, ben nasıl cüret edeyim? Ancak siz yapabilirsiniz” diye cevap verir. Bediüzzaman üçüncü defa “Kardeşim Abdülmecid, sana emrediyorum Mesneviyi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme edeceksin” deyince, artık kabul eder ve “Emir buyurursunuz Seyda, sizin manevi muavenetiniz ve ruhaniyetinizin imdadıyla inşaaallah ancak muvaffak olabilirim” dediğini ve tercüme ettiğini belirtti.

Yeni Nesil yayınları arasında neşredilen “Abdülmecid Nursi’den Dersler” isimli eserini ve Halil Uslu abinin yazdığı ve Yeni Asya yayınları arasında yayımlanan “Abdülmecid Ünlükul’un hayatı ve hatıraları” adlı eserler hakkında bilgi verdi. Ayrıca bizzat Abdülmecid Ünlükul ağabeyin yazmış olduğu ve tercüme ettiği Şafii ve Hanefi Mezhebini ihtiva eden Du Mezheb kitabını tanıtmaya çalıştı.

Daha sonra. 1966’da Zübeyir Gündüzalp ağabey, Halil Uslu’ya “Allah Abdülmecid Nursî Ağabey’den razı olsun, neşriyata ve fütûhata mâni olmadı. Konyalılar Abdülmecid Efendiyi anlamadılar. Vaktim yok, çok hastayım, yoksa Konya’ya gelip Abdülmecid Efendiden Risale-i Nurların Arapçadan Türkçeye, Türkçeden Arapça tercümesi için her şekilde emrinde olurdum. Çünkü Üstadın üslubunu bilen çok büyük bir âlim ve hem de talebesidir.” dedikleri hakkında bilgi verdi.

Abdülmecid Efendi 1955’de Diyanet‘ten müftü olarak görev yaparken emekliye ayrılır. Emekliliğiyle beraber kızının tahsilini desteklemek amacıyla Konya’ya yerleşir.

Abdülmecid Efendi Konya’da da boş durmaz. 1955-1956 yıllarında Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapar. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen hergün okula yaya olarak gidip gelir. Okul yönetimi, kendisi için bir araba tutmayı teklif etmelerine rağmen kabul etmez. Öğretmenliği esnasında hiç bir zaman oturarak ders anlatmadı.  Öğrencileri oturmaları için rica ettiklerinde “Bu, helaket ve felaket asrında iman, Kur’ân dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesini temine çalışıyorum” diye cevap veren sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Program Mehmet Güven’in yaptığı hatim duası ile sona erdi.

Programın sonunda, programı hazırlayan ekib adına Avni Altıner; emeği geçen herkesten Allah razı olsun dedikten sonra, özellikle Risale Haber’e ve Akademi’ye yayındaki gösterdikleri gayretlerinden dolayı teşekkürlerini ifade ederek programa son verildi.

Mehmet Evren, Risale Haber, 14.06.2020

https://www.risalehaber.com/almanya-hannoverde-abdulmecid-nursi-unlukul-nursi-anma-programi-22116yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(11.06.2020) Abdülmecid Nursi Anma Programı 2020 Almanya

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(11.06.2020) Bediüzzaman´nın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

Bediüzzaman´nın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

 

Şu günlerde ölüm yıldönümü olan Abdülmecid Efendi´yi biraz tanımaya çalışalım. Abdülmecid, 1884´de Bitlis´in Nurs Köyünde doğdu. Taği ve Arvas medreselerinde okuduktan sonra 1918´den 1920´ye kadar Şam´da kalıyor ve Van Medresesinden icazet alıyor.

 

Bu arada kendisi farklı kitaplar neşrediyor. Örneğin “Dü Mezhebi“, “İman Dili“, “Mantık“ ve “Fuadiye“ kitaplarını yazıyor. “Haleb-i Sağir“ ve “Kaside-i Bürde“ kitaplarının şerhini de yapar.

 

09.06.1944 günü vefat eden oğlu Fuad´ın adına kaleme aldığı ve “Fuadiye“ ismini verdiği eserinin başında şöyle bir cümle gecer: „Şu risale, Nurlar’dan doğma olduğu gibi, onlara da lâhika olması lâzımdır. Zaten büyük Üstad’ın bu hususta bir va’dleri de sebkat etmiştir. Mesnevî’nin üçüncü cüz’üyle Üstad’a gönderdim. Münasib görüldüğü takdirde, Mesnevî’ye bir lâhika suretiyle kabul ve beraberce teksirini lütuf buyurulmasını, Nurlar’a pek müştak olan “Fuad” namına istirham eylerim.”

 

Aynı eserde Abdülmecid, oğlu Fuad´ın ölümünden duyduğu acıyı dile getirir: „Ey mezarcı! Göm beni de şu Fuad’ın kabrine. Firkatın dayanmaz vallahi asla kahrine. Katılsın zerratımız, âlem-i berzahta keza, Sarılsın birbiriyle ruhlar, ilayevmi’l-ceza. Ey mezarcı! Cebeci’de bana da kaz bir mezar, Olalım ünlü Fuad’ın komşusu leyl-ü nehar.“

 

Öğretmenlik günleri

 

Birinci Dünya Savaşında Abdülmecid, Bediüzzaman ile beraber Bitlis civarinda harp eder ve bu nedenle Gazi ünvanını da almış olur.

 

Abdülmecid, Diyanet müftüsü olarak da görev yapıyor ve 1955´de emekliye ayrılıyor. Emekliliğiyle beraber Konya´ya yerleşiyor ve kızının tahsilini destekliyor.

 

Konya´da da Abdülmecid boş durmuyor. 1955-1956 yıllarında Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapıyor. İlerlemiş yaşlarda olmasına rağmen hergün okula yaya olarak gidip geliyor. Kendisi için bir araba tutmayı teklif etmelerine rağmen kabul etmiyor. Öğrencilerinin yorulmaması için oturarak ders vermesini rica ettiklerinde “Bu, helaket ve felaket asrında iman, Kur’ân dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesini temine çalışıyorum” diye yanıt veriyor.

 

O dönem talebelerinden biri olan Süleyman Uğur Abdülmecid´in öğretmenliğini şu şekilde anlatır: “Derste soru sorulmasını ve itiraz edilmesini pek severdi. Sual sorun, itiraz edin, cevap vereyim ki, takrir, takrib tamam olsun.”

 

Risale-i Nur tercümeleri

 

Bediüzzaman Said Nursi´nin “İşaratül İcaz“ ve “Mesnevî-i Nuriye“ eserlerinin arapçadan türkçeye farklı tercümeleri mevcut. Fakat hiçbiri bizzat Bediüzzaman´ın kardeşi olan ve kendisinden 15 sene ders almış olan Abdülmecid Ünlükul´un daha üstad bizzat hayattayken yaptığı tercümelere benzemiyor.

 

Abdülmecid´in tercümelerini okuduğunuz zaman, adeta Bediüzzaman´ı okuyor gibisiniz, üslup, kelime hafizası birbirine çok benziyor. Bazı bölümleri Abdülmecid kendi anlayışına göre özetlemiş olmasına rağmen, özet olduğu dahi anlaşılmıyor. Aynısı Bediüzzaman´ın az bilinen “Kızıl İcaz“ eseri için de geçerli. Abdülmecid, bu zor eseri 1965´de şerh ediyor.

 

Abdülmecid´in tercümeleri o kadar iyiki, bundan dolayı Bediüzzaman´ın talebesi Zübeyir Gündüzalp, şartlar uygun olsaydı bütün külliyatı türkçe´den arapça´ya, arapça´dan türkçe´ye Abdülmecid´e tercüme ettirmek istemiş.

 

“Mesnevî-i Nuriye“´nin tercümesiyle ilgili Abdülmecid şu ifadeleri kullanır: “Risâle-i Nur Külliyatı’ndan el-Mesneviyyü’l-Arabî (Mesnevî-i Nuriye) ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçe’ye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet vecezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım.Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyledar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan,bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim. Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir-Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş. Çok yerlerde yalnızmealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.”

 

Bediüzzaman’ın Talebelerinden Hulusi Yahyagil, tercümelerle ilgili şunları söyler: “Hazret-i Üstad Abdülmecid Efendi için daima ‘mühim bir âlim’ diye bahsederlerdi. Hem Mesnevî hem de İşârâtü’l-İ’câz eserini tercüme etmiştir. Hazret-i Bediüzzaman, Arabî Mesnevî-i Nuriye’yi çok eski tarihlerde Ankara’da tab etmiştir. O zamanların âlimleri, ondan istifade edememişler. Onun üzerine kardeşi Abdülmecid’e tercüme ettirmiştir. Buna rağmen Arabî eserinin bazı bahislerinin içinden çıkamayınca ‘Burasını müellifi müşarün ileyhe bırakıyorum’ diye yazardı. Gösteriyor ki bu iki eser, bu iki kardeşin ve üstadlarımızın tefsiri ve tercümeleridir.”

 

Tercümeleri Bediüzzaman istemiş

 

Bu muhteşem tercümeleri de bizzat Bediüzzaman kendisinden istemişti. Bediüzzaman, Abdülmecid´e “Abdülmecid Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme et” der. Abdülmecid ise “Seyda, senin eserini ancak sen tercüme edebilirsin. Senin üslüb-u Ali ile neşrettiğin eserleri ben değil yüz ulema bir araya gelse yine tercüme edemezler” der. Bediüzzaman tekrar “Kırk yıldır seni görmedim, hem bu hizmet-i imaniyedeki tekasülüne keffaret olarak Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı tercüme etmelisin” der. Abdülmecid kendisine yine “Aman Seyda, ben nasıl cüret edeyim? Ancak siz yapabilirsiniz” diye yanıt verir. Bediüzzaman üçüncü defa “Kardeşim Abdülmecid, sana emrediyorum Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme edeceksin” deyince, artık kabul eder ve “Emir buyurursunuz Seyda, sizin manevi muavenetiniz ve ruhaniyetinizin imdadıyla inşaaallah ancak muvaffak olabilirim” der.

 

Risale-i Nur´da Abdülmecid ile ilgili mektuplar

 

“Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, Abdülmecid´den bahseder “[…] öz kardeşim Abdülmecid, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, halimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecid olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektupları ona da göndersinler. Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.”

 

Yine “Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid için „Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz” der.

 

“Mektubat“ta geçen bir bölümde „Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman’ın (rahmetullahi aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen mânevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birden bire, mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalâa ettikten sonra yazıyor ki: ‘Elhamdülillâh, kurtuldum. Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum’ diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip, o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.” diye bahsedilir.

 

“Barla Lahikası“nda da Abdülmecid´in Bediüzzaman´a yazdığı bir mektup yer alır: „Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın nefsinde aciz olan Abdülmecid’e güzel bir üstad ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lâfzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddit mürşidleri buldum diye kendimi teşhir ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok razı olsun.”

 

Abdülmecid uğruna elini öptürüyor

 

Bediüzzaman kimseye elini öptürmezdi. Celal Başer bir gün elini öpmeyi başarır. Hikayeyi kendi ağzından dinleyelim: „Yanına yaklaşarak, yorganın üzerinde bir deri bir kemik halinde duran mübarek elini öptüm. Üstad bu durumdan çok müteessir oldu. ‚Elimi öpmemeli idin!‘ dedi. Kendilerine, ´Üstadım, ben sizin elinizi öpmeyeceğim de, kimin elini öpeceğim?‘ dedim. Üstad: ‚Hayır!… Bizler talebeyiz ve kardeşiz. Ben bunun altından nasıl kalkacağım, sana kitap versem kitaplar sende vardır.‘ Ben Üstadın bu üzüntüsü karşısında şaşırmıştım: ‚Üstadım, ben talebe kardeşlerimi dolaşarak geldim. Cümlesi de kendi yerlerine elinizi öpmemi istediler. Ben bu vazifeyi yerine getirdim.‘ Üstad yine üzüntülü ve ancak duyabilecek bir sesle, ´Hayır… Onlar da benim kardeşlerimdir‘ dedi. Ben bu sefer: ‚Üstadım ben Konya’ya da uğradım. Kardeşiniz Abdülmecid Efendiyi de ziyaret ettim. Abdülmecid Efendi hassaten ellerinizi öpmemi istediler.‘ Üstad Hazretleri, bu sözlerim üzerine derin bir nefes aldı. ‚Ha… İşte oldu. Abdülmecid benim küçüğümdür. Beni bir yükten kurtardın.‘ diyerek doğrulmak istedi. Kardeşler sırtına bir yastık dayadılar, beni bağrına bastı, talebelerine dönerek.“

Bediüzzaman ve Abdülmecid son defa helalleşiyorlar

 

Bediüzzaman Konya´dayken Abdülmecid ile görüşmeleri çok nadir gerçekleşir. Bediüzzaman birgün Konya´dan ayrılırken arabadan, “Abdülmecid ben Urfa’ya gidiyorum. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Bana hakkınızı helâl ediniz”, buyurdular. Abdülmecid Efendi, “Seyda bizim sana ne hizmetimiz oldu ki hakkımız olsun. Asıl sen bize hakkını helâl et. Bizi sen okutup yetiştirdin”, dedi. Bunun üzerine Üstad, “Senin de Rabia’nın da bende çok haklarınız vardır. İkinizde bana hakkınızı helâl ediniz” buyurunca karşılıklı helâlleştiler.”

 

Edebiyata hakimdi

 

Hayreddin Karaman birgün Abdülmecid´e soyadı “Ünlükul“u nereden aldığını sorar. Abdülmecid, isminin arapçasından çıkardığını söyler, çünkü arapçada “Abdülmecid“, “Ünlünün Kulu“ manasına geliyor.

 

Edebiyat ve şiire çok hakim olan Abdülmecid, 23.03.1960´da Bediüzzaman vefat edince bir şiir de yazar: “Ey mezarcı, o makamda bize de kaz bir mezar, Olalım nazik Said’in komşusu leyl-ü nehar.”

 

Zorla imza attırarak, Bediüzzaman´ı mezardan çıkarıyorlar

 

Bediüzzaman´ın vefatından sonra 27.05.1960´da askeri darbe gerçekleşti. Ardından 12.06.1960´da askeriyenin talebiyle, Abdülmecid´e zorla imza attırılır, Bediüzzaman Urfa´daki mezarından çıkarılır, Abdülmecid’in gözleri bağlı bir şekilde uçakla başka bir yere götürülür ve çok az kişinin bildiği başka bir mezara gömülür.

 

Abdülmecid´i yanıltamadılar

 

1963´de küçük bir grup Abdülmecid´i de ikna etmeye çalışarak, Konya´da basılan “Bediülbeyan“, “Bediüzzaman“ ve “Nur dergisi“nin basımlarını durdurmak isterler. Bu nedenle de dava açarlar.

 

Bunun üzerine Bekir Berk Konya´ya gelir ve Abdülmecid ve oğlu Suat ile görüşür. Ardından Abdülmecid kendi gayretleriyle mahkemeye iptal ve avukata red dilekçesi verir. Dava da düşer.

 

Bu olaydan sonra. 1966´da Zübeyir Gündüzalp, Abdülmecid hakkında çok detaylı bir kitap yazan Halil Uslu´ya „Allah Abdülmecid Nursî Ağabey’den razı olsun, neşriyata ve fütûhata mâni olmadı. Konyalılar Abdülmecid Efendiyi anlamadılar. Vaktim yok, hastayım, yoksa Konya’ya gelip Abdülmecid Efendiden Risale-i Nurların Arapçadan Türkçeye, Türkçeden de Arapça tercümesi için her şekilde emrinde olacağım. Çünkü Üstadın üslubunu bilen çok büyük bir âlim ve hem de talebesidir.” der.

 

Veda zamanı

 

Sene 1967´ye gelindiğinde Abdülmecid herkesten vedalaşmaya başlar. Çünkü Bediüzzaman son görüşmelerinin birinde, “Abdülmecid hakkını helal et, bizi birbirimize hasret bıraktılar, senden helallik almak için geldim. Sen üzülme, az kaldı, yedi sene sonra beraber olacağız, sen geleceksin“ diye ilham ile bildirir. Abdülmecid bunun gerçekleşeceğine inanmış olmalı ki, yavaş yavaş herkesten helallik diler ve vedalaşır. Ve gerçekten de 1967´de vefat eder.

 

Abdülmecid 11.06.1967´de vefat ettiğinde, Konya eski müftüsü Tahir Büyükkörükçü Abdülmecid için “Muhterem cemaat, bir âlim ölmedi, bir âlem öldü” der. Konya eski müftüsü Mehmet Ulucan “Konya Müftülüğünde iken Arap edebiyatının en müşkül bahislerini Abdülmecid Efendiden kolaylıkla öğrendim. O bir hârikaydı.” ifadesine kullanır.

 

Bugün Konya Üçler Kabristanı’nda mezarı bulunan Abdümecid´i rahmetle anıyoruz…

 

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 11.06.2020

https://www.risalehaber.com/bediuzzamanin-kardesi-alim-abdulmecid-nursi-22108yy.htm

 

Kaynakça:

  • Korkmaz, Kübra Örnek: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî, 11.06.2019
  • Nursi, Said: Barla Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Mektubat, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Mesnevî-i Nuriye, Sözler Yayınları, 2009
  • Şahiner, Necmettin: Son Şahitler, Nesil Yayınları, 2018
  • Uslu, Halil: Abdülmecid (Nursî) Ünlükul ve Risâle-i Nur, 11.06.2010
  • Uslu, Halil: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî (Ünlükul), 10.06.2013
  • Uslu, Halil: 47 yıl öncesinde Abdülmecid Ünlükul (Nursî), 13.06.2014
  • Uz, Mehmet Ali: Konya´nın velileri, alimleri ve hocaları. Meram Belediyesi, 1993

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.06.2020) Islamiyet ve Irkcilik (Nur Vakfi)

Hinterlasse einen Kommentar

Juni 6, 2020 · 7:23 pm

(05.06.2020) Rolle der Senioren im Islam und die interkulturelle Seniorenarbeit in Deutschland

Rolle der Senioren im Islam und die interkulturelle Seniorenarbeit in Deutschland

In Zeiten von Corona hört oder liest man Kommentare, die einen nachdenklich machen. Weil Personen über 65 stärker gefährdet sind, gibt es hin und wieder Gedanken, wie z.B. „Die sind sowieso krank, die würden sowieso bald sterben. Uns Jugendlichen passiert ja nichts, also brauchen wir auch keine Vorkehrungen zu treffen.“ Dabei sind Senioren die Stützpfeiler einer jeden Gesellschaft.

 

Senioren genießen in muslimischen Gemeinschaften einen hohen Status innerhalb der Familie. Sie sorgen für den Segen der Familie. Man geht theologisch davon aus, dass man durch die Senioren Gottes Gnade erlangen kann.

 

Hierzu sagte z.B. der Prophet Muhammed: „Wenn es keine Älteren, deren Rücken vom Alter gebeugt sind […], gäbe, würden Unglücke wie eine Flut über euch strömen“ (El-Acluni, Keşfu’l-Hafa, 2:163; El-Münavî, Feyzü’l-Kadîr, 5:344, Nr. 7523; El-Beyhaki, Es-Sünenü’l-Kübrâ, 3:345). Demnach wird Gottes Segen auf Grund der älteren Menschen gegeben.

 

Eltern- und Altenpflege war für den Propheten zentral: „Das Paradies ist unter den Füßen der Mütter“ (Aişe, 1987, S. 165; Ibn Abdillberr, 1992).

 

Im Koran wird die Elternpflege noch stärker betont. So heißt es: „Und dein Herr hat befohlen: ´Verehrt keinen außer Ihm, und (erweist) den Eltern Güte. Wenn ein Elternteil oder beide bei dir ein hohes Alter erreichen, so sage dann nicht »Pfui!« zu ihnen und fahre sie nicht an, sondern sprich zu ihnen in ehrerbietiger Weise. Und senke für sie in Barmherzigkeit den Flügel der Demut und sprich: »Mein Herr, erbarme Dich ihrer (ebenso mitleidig), wie sie mich als Kleines aufgezogen haben.«´“ (Koran, 17:23-24).

 

An anderer Stelle sagte der Prophet Muhammed: „Gott hat ausdrücklich verboten, sich schlecht gegenüber den Eltern zu verhalten“ (Şeybani, Dschamiu´s Sagir) und „Wer (seinen) Kindern keine Zärtlichkeit erweist, älteren Menschen keine Ehre und Hochachtung zeigt gehört nicht zu uns (eurer Gemeinde)” (Tirmidhi, Birr, 15; Abu Dawud, Edeb, 58; Ahmed bin Hanbal, Musnad, B. 1, 257; Nawawi, B. 1, S. 387).

 

Der Islamgelehrte Said Nursi interpretiert diese Aussagen folgendermaßen, dass Kinder aufgefordert sind, „freundlich und milde zu ihren betagten Eltern zu sein. Ja, die höchste Wahrheit in dieser Welt ist die Barmherzigkeit der Eltern zu ihren Kindern. Und die erhabensten Rechte sind ihre Rechte auf Respekt als Vergütung für ihr Mitleid. Denn die Eltern opfern ihr Leben mit großer Freude und geben ihr Leben auf das Leben der Kinder. In diesem Falle: jedes Kind, das seine Menschlichkeit nicht verloren hat und nicht in ein Ungeheuer verwandelt wurde, ehrt diese geachteten, treuen, sich selbst aufopfernden Freunde, dient ihnen aufrichtig und versucht, ihnen Freude zu bereiten und sie glücklich zu machen. […] Das Werkzeug der Fülle und Gnade in deinem Heim und derjenige, der Unheil abweist sind jene betagten und blinden Verwandten, die du herabsetzest. […] Willst du die Gnade des Höchst Gnädigen Gottes, sei gnädig zu jenen in deinem Heim, die Gott dir anvertraut hat“ (Nursi, Die Briefe, S. 214).

 

Diese Gedankengänge führten in der Praxis dazu, dass Senioren eine bedeutende Rolle innerhalb der islamischen Gesellschaften genießen (Sahinöz, Leben und Arbeiten mit türkischen, arabischen und muslimischen Familien: Ein einfühlsamer Ratgeber, 2010).

 

Seniorenheime

Deshalb existierte in der Vergangenheit der Begriff des Altenheimes in der muslimischen Literatur nicht. Bis vor kurzem gab es in muslimisch-geprägten Ländern keine Seniorenheime. Auf Grund von Umstellungen im Alltag gibt es sie gegenwärtig vor allem in Großstädten. Es wird aber weiterhin verpönt, die eigenen Eltern oder Verwandte in einem Heim unterzubringen.

 

Theologisch betrachtet, sind die eigenen Kinder für die Versorgung der Eltern zuständig. Wenn diese es aus irgendwelchen Gründen nicht leisten können, sind es die nächsten Verwandten, die diese Verantwortung übernehmen. Wenn diese es auch nicht können, dann die Nachbarn, das Dorf usw. Erst in der allerletzten Instanz kommt der Staat oder Institutionen, die dann die Aufgabe der Versorgung sicherstellen.

Wer gilt als alt?

 

Wann jemand alt ist, wird häufig vom sozialkulturellen Kontext definiert. In Europa markiert vor allem die Berufsaufgabe, der Beginn der Rente, das Altwerden. In der Türkei ist das Rentenalter schon immer ein Diskussionsthema gewesen. 1992 lag das Rentenalter paradiesisch für Frauen bei 38 und bei Männern bei 42 Jahren. Häufig war es aber auch so, dass man sehr jung mit dem Arbeiten anfing. Meistens schon vor der Pubertät. 1999 wurde das Rentenalter für Frauen auf 58 und für Männer auf 60 erhöht. Seit 2008 liegt das Rentenalter einheitlich bei 65 Jahren.

 

Seniorenarbeit in Deutschland

Die Migranten, die als Gastarbeiter nach Deutschland kamen, werden nicht mehr in ihre Heimat zurückkehren. Sie bleiben hier in der neuen Heimat und werden hier zu Rentnern werden. Prognosen zufolge werden die ausländischen Senioren die voraussichtlich am stärksten wachsende Bevölkerungsgruppe in Deutschland werden (Forum Seniorenarbeit NRW, 2013). Daraus kann man schlussfolgern, dass Altern in Deutschland multikulturell wird.

Dies wiederum bedeutet, dass es in der Seniorenarbeit und in Altersheimen grundlegende Veränderungen geben wird. Man wird sich auf die Bedürfnisse der älteren Migranten anpassen. Also wird die Arbeit bedürfnisorientiert gestaltet werden müssen. Dabei sind einige Punkte zu beachten (Sahinöz, Leben und Arbeiten mit türkischen, arabischen und muslimischen Familien: Ein einfühlsamer Ratgeber, 2010).

 

Zunächst einmal sollte beachtet werden, dass Migranten über die bestehenden Angebote wenige Kenntnisse haben. Seniorenarbeit der verschiedenen Institutionen erreicht die Migranten nicht oder nur kaum. Zudem sind sie durch die bestehenden Strukturen nicht zu erreichen. In der Seniorenarbeit müssen daher neue Wege gesucht und genutzt werden, um Migranten zu erreichen.

 

Eine Möglichkeit, um sie zu erreichen und den Bedarf zu ermitteln ist eine “aufsuchende bedürfnisorientierte“ Migrations-Sozialarbeit. Sinnvoll ist auch eine Vernetzung der Senioren- und Migrationsarbeit. Bisher gibt es jedoch eine Trennung beider Bereiche. Die Migrationsfachdienste haben zu wenig Kenntnis über die Seniorenarbeit, so dass sie diese nur schwerlich in ihre Arbeit mit aufnehmen können. Die Seniorenarbeit wiederum ist nicht kultursensibel angelegt, so dass nicht auf die Bedürfnisse der Migranten eingegangen werden kann. Die Zukunft liegt jedoch in der Kombination dieser beiden Fachdienste (Forum Seniorenarbeit NRW, 2013).

 

Dr. Cemil Şahinöz

Islamisch Zeitung, 01.07.2020

Wenn Muslime alt werden


 

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(03.06.2020) Islamische Seelsorge. Vortrag IHG Wuppertal

Hinterlasse einen Kommentar

Juni 3, 2020 · 5:54 pm

(27.05.2020) Hastalar Risalesi ve Manevi Bakim (24. Deva)

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(27.05.2020) Hastalar Risalesi ve Manevi Bakim (24. Deva)

Hinterlasse einen Kommentar

Mai 27, 2020 · 7:38 pm

(26.05.2020) Dialog verbindet Menschen – Versmolder Mitfahren

Mitfahren, Zeitschrift der Ev. Gemeinde Versmold, Juni-August 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(20.05.2020) Hastalar Risalesi ve Manevi Bakim (21. Deva)

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos

(20.05.2020) Hastalar Risalesi ve Manevi Bakim (21. Deva)

Hinterlasse einen Kommentar

Mai 20, 2020 · 8:21 pm

(20.05.2020) Korona bahane, tevekkül sahane

EYeyG8xXkAccSrd

Hinterlasse einen Kommentar

Mai 20, 2020 · 4:55 pm

(14.05.2020) Korona bahane, mesele Tevekkül

Korona bahane, mesele Tevekkül

 

Koronanın çıkış sebepleri ne olursa olsun, ister ihmalkarlık olsun, ister komplo teorileri olsun, bizim için önemli olan neticelerine bakmak.

 

Kainatta hiçbirşey tesadüfen olmuyor. Herşeyin bir sebebi var, dolayısıyla bir sonucu ve neticesi de olacaktır.

 

Eğer dünyaya Kur´an ve Resulallah gözlüğüyle bakılmaz ise, herşey kötü gözükür. Kainat bir matemhane olarak görünür. Hakikat gizlenir. O gözlük takıldığı an insan karanlıktan aydınlığa kavuşur.

 

Cahillik döneminde herşeye bakış açısı kötüydü. Her şey bir rastlantı ve tesadüf idi. Hayat bir savaş idi. Peygamber Efendimiz geldiğinde bu gözlüğü değiştirdi. Yani bakış açısını değiştirdi. Aslında Kur´an-ı Kerim bize aynısını yaptırıyor. Bakış açımızı değiştiriyor. Daha “doğru” bakmamızı sağlıyor. Mana-yı ismiden mana-yı harfiye geçiriyor. Görülenden görülmeyene götürüyor, gerçek hakikate baktırıyor. Necip Fazıl´ın “Perdeler, perdeler, her yerde, her yerdeler” dediği perdeleri yırtmayı öğretiyor. Bir elma görüldüğünde sadece elmayı değil, elmayı yaratanı gösteriyor. Eşyanın, dünyanın, kainatın, olayların gerçek manasını bulmak için bu bakış açısı gerekli. Yoksa olayların içinde tıkanırız, boğuluruz, işin içinden çıkamayız.

 

Demekki “piyasada” iki farklı gözlük markası var. Birisi “Mana-yı ismi”, diğeri “Mana-yı harfi”. “Mana-yı ismi” markalı gözlük, yani bakış açısı, hem çok pahalı hem de çok kalitesiz. Gerçeği gizliyor, dünyayı sadece tek renkli olarak gösteriyor. Bu markalı gözlük üstünde “Made in İblis” ibaresini taşıyor. „Mana-yı harfi“ markalı gözlük ise hem ucuz hem de en son teknolojiyle yapılmış ve çok kaliteli, çünkü hakikati gösteriyor.

 

İnsan her zaman olayların hakikatini göremeye bilir. “Neden bu olay benim başıma geldi? Ben bunu hak etmiyorum? Bu olayda ben mahsumum?“ gibi sorular kafamızda zaman zaman oluşabilir. Halbuki kader zaman ve mekan ile sınırlı değildir. Başımıza bugün gelen bir olay, daha önce işlediğimiz bir zulümun cezası da olabilir. Henüz bilmediğimiz hakikat ve hikmetleri de içerebilir.

 

Bundan dolayı, her olayın hem maddi hem de manevi sebepleri olabilir. Örneğin bir araba kazası geçirdiğimizde, bunun maddi sebebi dikkatsizlik, kötü tekerlekler, yolda hasar vs. olabilir. Manevi sebebi ise, bambaşka olabilir. Bir günahımıza kefaret veya ceza olabileceği gibi, sabır ile imtihan da olabilir.

 

Hz. Mevlana´nın hikayesini hatırlayalım. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya şeriat, tarikat, marifet ve hakikatin manasını sormuş. Mevlana ise karşı medresede dersine çalışan dört kişinin hepsinin ensesine bir tokat atmasını söylemiş. Öğrencisi gitmiş, birinci adamın ensesine tokatı atmış. Tokatı yiyen adam, ayağa kalkmış ve öğrenciye bir tokat atmış. Tokatı yiyen öğrenci geri döneyim diye düşünmüş, fakat öğretmeni Mevlana´ya güvenip ikinci adamın da ensesine tokatı atmış. O adam da hemen ayağa kalkmış, elini kaldırmış, tam tokatı atacakken vazgeçmiş. Sıra üçüncüye gelmiş. O da tokatı yiyince sadece kafasını çevirip bakmış, sonra dersine devam çalışmış. Dördünce ise tokatı yedikten sonra ne ayağa kalkmış, ne bakmış. Sanki hiçbir şey olmamış gibi çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana´ya geri dönmüş. Mevlana başlangıçta sorduğu soruyu cevaplamış. Birinci adam şeriata uydu. Kısasa kısas yaptı. Tokat yedi, tokat attı. İkinci adam tarikat´ı temsil ediyor. Tam sana vuracak iken, iyilik yapması gerektiğini hatırladı ve tokat atmaktan vazgeçti. Üçüncü adam marifet kapısında. Yani iyiliğin ve kötülüğün sadece Allah´tan geldiğini biliyor. Başına gelen bu kötülüğe kimin alet olduğunu merak ettiği için dönüp baktı. Dördünce adam hakikati keşf etmiş birisi. O da herşeyin Allah´tan geldiğini biliyor, fakat kimin vesile olduğunu merak bile etmiyor.

 

Hedefimiz başımızdan geçen olayları hakikat penceresinden izlemek olmalı. Anlamadığımız birçok hadisenin arkasında da hikmetler var. İşte Kur´an bu hikmeti dile getiriyor: “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: ´Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.´ ´İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?´ Musa: ´İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!´ Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: ´Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.´ (Hızır:) ´Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?´ dedi. Musa dedi ki: ´Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.´ Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: ´Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın´ dedi. Hızır dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?“ (Musa) dedi ki: ´Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.´ Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: ´İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın´ dedi. Hızır dedi ki: ´İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.´ ´Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.´ ´Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.´ ´İstedik ki Rableri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.´ ´Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.´“ (Kur´an, 18:65-88).

 

Başımıza gelen olayların hikmetini araştırdığımızda herşeyin bir imtihan olduğunu ve bu dünyanın lezzet ve ücret yeri olmadığını göreceğiz. Bu ise bakış açımızı değiştirecek, belki isyan yerine tevekkül edeceğiz, ve dolayısıyla sorunlarımızı çözmek basitleşecek. Peygamber Efendimiz, Allah´tan vahiy almasına rağmen “Ya Rabbi, eşyanın hakikatını bana göster“ diye dua ederdi.

 

Referans, Mayis-Haziran 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler