(11.12.2019) Positives Handeln bei Said Nursi

NEUES BUCH ERSCHIENEN.

Positives Handeln bei Said Nursi

Der Islamgelehrte Said Nursi erklärte sich gegen jede Art von Gewalt, Extremismus, Fanatismus und Anarchie. Denn die Aufgabe der Menschheit sei nicht Zerstörung, sondern Aufbau. Für den Frieden des Volkes, insbesondere der Kinder, der alten, kranken und armen Menschen, war Nursi bereit, sein Leben einzusetzen. Er war fest davon überzeugt, dass eine Gesellschaft stets zusammenhalten muss. Daher war sein einziger Slogan: „Wir sind die Vertreter der Liebe. Für Hass haben wir keine Zeit.“ Es war ihm bewusst, dass ein ethisches System nur ohne Gewalt entstehen konnte. Deshalb appellierte er ständig auf Positives Handeln, Freiheit und Unabhängigkeit: „Ohne Brot kann ich leben, aber ohne Freiheit nicht.“ Die Gedankenfreiheit sei das Schwert der Zivilisation und die Quelle aller kreativen Kräfte. Nur durch die Freiheit könne man den höchsten Rang des Glaubens erreichen.

Jetzt bestellen unter:

https://www.amazon.de/dp/3750401063/

oder

https://www.lesen24.com/detail/index/sArticle/70

oder

https://www.mayersche.de/Positives-Handeln-bei-Said-Nursi-taschenbuch-Cemil-Sahinoez.html

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar

(14.11.2019) Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

 

50-60 sene önce farklı ülkelerden Almanya´ya işci olarak gelen insanlar, kendi kültür derneklerini, spor kulüplerini, camilerini, STK`larını kurdular. Bu dernekler hem kendi insanlarına hem de dışarıya yönelik bir çok hizmet sundu ve sunuyor.

 

Zaman ile bu STK´ların yapıları da değişmeye başladı. Başlangıçta sadece kendi iç dünyalarını muhafaza etmek ile sınırlı olan derneklerimiz, daha sonra Almanya´da doğan kendi çocuklarının yeni soru ve sorunlarına karşı çözümler üretmeye başladılar. Geldiğimiz bugünki noktada ise derneklerimizin bir paradigma değişikliği ile artık göçmen dernekler olmadıklarını, bilhassa yaşadıkları ülkenin sorunlarına çözümler üreten ve hizmet sunan STK´lar olarak algılanmaları gerektiğini söylemek mümkün.

 

Bu arada elbette sadece Almanya´ya değil, tüm Avrupa´ya 50-60 sene öncesinde de yaşandığı gibi, farklı ülkelerden insanlar akın etmeye başladı. Bu sefer göç sebepleri farklı olsa da, gelen insanlar aynı şekilde daha önce gelenler gibi Avrupa´da kalıcılar. O zaman burada sorulması gereken soru, yüzbinlerce yeni gelen insanlar da kendi STK´larını, derneklerini, camilerini açacaklar mı? Örneğin mülteci olarak Almanya´ya gelen Suriye´liler kendi insanlarına hizmet eden camileri, kültür derneklerini, hatta lokantalarını, manavlarını açacaklar mı yoksa bu sadece bizin kültürmüze has bir olgumudur?

Öncelikle dünya genelindeki göçün sosyolojisine baktığımızda, göç edenlerin belli safhalardan geçtiğini görüyoruz.

 

Birinci safhada, göç edenler öncelikle yaşayabilmek icin gereken ihtiyaçların peşine düşerler, yani bir nevi yaşam mücadelesi verirler. İş ve aş peşinde koşarlar. Yaşayabilecekleri iyi bir ev isterler. Bu süreç bazen 3-5 sene sürebilir.

 

Ev, aile, iş gelir meseleleri “garanti“ altında olduktan sonra ikinci safha başlar. Göç edenler bu safhada kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini muhafaza etmek ve korumak için çaba verirler. Bunu öncelikle bireysel olarak yapmaya çalışırlar. Zamanla bunun zor olduğunu görürler ve başkalarının da aynı kendileri gibi bir durumda olduğunu fark ederler. Bu nedenle bir şehirde çok sayıda bulunanlar biraraya gelirler ve ortak problemlerini veya ortak ihtiyaçlarını giderebilecek dernekler, STK´lar kurarlar.

 

Üçüncü aşamada ise, asıl uyum süreci başlar. Özgüveni artmış olan gruplar, yaşadıkları topluma ayak uydurmaya, entegre olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini benimseyenler daha bir özgüvenli hareket ederler ve daha çok uyum sağlarlar. Kendisini dışlanmış hissedenler veya toplumda haksızlığa maruz kalanlar bu üçüncü aşamada kendilerini daha çok geri çekerler. Kimliklerinin kabul görmediğini düşünürler. Bir toplumda ırkçılık veya düşmanlık daha yaygın ise, uyum süreci de o kadar uzar. Farklı kimliklerin kabul gördüğü toplumlar da ise açılım daha çabuk gerçekleşir. Yani bu üçüncü aşama insanların karşılaştığı tecrübelerle değişebiliyor.

 

Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun „Tarih tekerrürden ibarettir“ ve „Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.“ der. Dolayısıyla bu süreçlerin hepsi daha önce de, bilhassa Almanya´da da yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi daha önce büyük kitleler halinde gelen işciler kendi derneklerini kurdular, önce içe hizmet, sonra dışa hizmet gösterdiler ve zamanla bu ülkenin önemli bir parçası haline geldiler. Sadece Türkiye´den gelen insanlar değil, diğer ülkelerden gelen işciler dahi kendi STK´larını, derneklerini kurdular. Gelen en büyük grup türkler olduğu için, en çok türklerin kurduğu dernekler, lokaller göze çarpıyor.

Aynı safhalardan yeni gelen mülteciler de geçiyorlar. Birinci aşamayı mültecilerin bir çoğu geçtiler bile. Almanca öğrendiler, kendi evlerine sahip oldular, bazıları çalışma imkanı buldu ve aileleri de yanlarına geldi. Şimdi ise ikinci aşamaya geçtiler. Bu aşamanın bir neticesi olarak elbette Suriye´li lokaller, lokantalar, kültür dernekleri, camiler, STK´lar oluşacaktır.

 

Kendi insanlarına özel hizmetler sunan STK´ların oluşacağı gibi, kendi dini anlayışlarını aktaran camiler de kurulacaktır. Aynı zamanda ülkesinin lezzetlerine hasret kalanlara hitap edebilmek için lokantalarını, manavlarını vs. de kuracaklar.

 

Burada özellikle cami derneklerini ilgilendiren konu kültür meselesi olacaktır. Yarım asırdır müslümanlarla iletişim halinde olduklarında hep türk kültürüyle de temasa geçmiş olanlar, artık İslam içerisinde farklı kültürlerin olduğunu da daha fazla algılayacaklardır. İslam dininin belli bir kültüre has olmadığı, her kültürden, her milletten insanı içerisinde barındırdığı belki daha net ortaya çıkacaktır.

 

Bu bağlamda cami dernekleri daha fazla yaşadıkları ülkelere yönelik projeler çizip, kalıcı hizmetler geliştirmek zorundadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz paradigma değişikliğini gerçekleştirip, yani bakış açısını değiştirip, kendilerini göçmen dernekleri olarak değil, bizzat yaşadıkları ülkelerin dernekleri olarak görmeleri gerekir. Hem kendileri, hem diğer milletlerin insanları. Yoksa cami derneklerine, STK´lara vs. göçmenlerin dernekleri olarak bakıldığı müddetçe, bilinçaltında halen misafir, gidici gözüyle bakılıp öyle muamele edilecektir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasim, Aralik 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.11.2019) Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

 

Hastalığın kendisi vardır, bir de kafamızda oluşan şekli vardır. Aynı şekilde başımıza gelen olaylar vardır (olgu) bir de kafamızda oluşan yorumlar (algı). Asıl insanı harap eden düşüncelerin kendisidir. Bazen hastalığın kendisi değil, o düşünceler insanı gerçek manada hasta eder. Aslında kafamızda oluşan algı bize sıkıntı verir.

 

Birçok insanda bulunan gereksiz korkunun ve vesvesenin yanlış bir düşünce olduğunu tespit ettikten sonra, korkunun mahiyetini anlamamız gerekiyor. Mahiyeti bilindiği vakit korku da azalır.

 

Aslında psikolojide metot olarak kullanılan davranış terapisinde aynen bu uygulanıyor. Yani korkulan şeyin mahiyetini araştırmak, korkularımızın ne kadar realist olduğuna bakmak. Örneğin örümcekten korkuyorum. Fakat neden? Çünkü kafamızda örümceğin bize yapabileceği bir senaryo var. Bilinçaltımız orada devreye giriyor. Bu düşüncemiz ne kadar realite olabilir? İhtimal ne kadar? Korkularımız haklı mı? Korku duygusu kendimizi korumak için verilmiş. Fakat bu şekilde yanlış kullanıldığında eziyet verir, huzur bozulur ve hayat çekinemez hale gelir.

 

Vesvese, aslında olmayan birşeye kafa yormak ve dolayısıyla boşu boşuna kendini musibete atmaktır. Genel olarak vesveseler sayesinde kafamızda senaryolar oluştururuz. Bu senaryoları gerçekmiş gibi algılarız ve olayları, kavgaları kafamızda olduğundan daha fazla büyütürüz. Uykusuz gecelerde bu senaryolar devam eder. Sonunda çıkmaz hale gelir ve hasta eder. Gerçekten bir olay veya kavga olduğunda kafamızdaki senaryo devreye girer ve biz ona göre hareket ederiz. Halbuki bu senaryolar, bu vesveseler balonun içindeki havaya benzer. Balon şiser, fakat içi sadece hava ile doludur. Bir iğneyle bütün balon patlar, ne kadar büyük olursa olsun. Vesvese balonuna batırmamız gereken iğne ise, ona ehemmiyet vermemektir. Yani onu hakikat olarak görmemek ve gerçekmiş gibi kafaya takmamak ile o balonu patlatabiliriz.

 

Dolayısıyla rasyonel bir bakış açısı vesveseyi bitirir. Duygusal yaklaşım vesveseyi büyütür. Bu nedenle aşırı duygusal ve hassas insanlar çok daha çabuk vesveseye kapılırlar.

 

Dini konularda vesvese oluştuğu zaman, genelde „Acaba namazımı kaç rekat kıldım? Tekrar kılayım. Abdestimi doğru mu aldım? Tekrar alayım. Acaba şu veya bu düşünceden dolayı müslümanlıktan çıktım mı? Hemen tevbe edeyim“ gibi düşünceler oluşabiliyor. Özellikle son soruda, yani imanlı imansız vesvesesinde, insan üzüldüğüne ve kalbi bundan rahatsız olduğuna göre, böyle bir durumun söz konusu olmadığını gösterir. Yani vesveseden dolayı böyle bir düşünce oluşmuş oluyor. Onun için insan bu düşünceyi kendi düşüncesiymiş gibi kabul etmemesi gerekir. Peygamber Efendimiz “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” diye buyuruyor.

 

Vesvese duygusu bazen din konusunda bazen başka konularla ön plana çıkabilir. Vesveseyi kısa vadeli bitirmek için ön plana çıkan konuya rasyonel ve mantıklı bir yaklaşım gerekir, fakat uzun vadeli vesveseden kurtulmak için ön plana çıkan konuyu irdelemek yerine vesveseyi tetikliyen ve besleyen düşünce tarzını sorgulamak gerekir. Yani vesvesenin köküne inmek gerekir, yoksa sadece ön plana çıkan konu ele alınırsa, o konu bitince, başka bir konuda vesvese başlar.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Kasim 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.11.2019) 21 Jahre Misawa

21 Jahre Misawa

 

Vor 21 Jahren, am 1.11.1998 startete ich die Webseite Misawa, damals noch mit einer anderen Domain. Denn es war damals nicht selbstverständlich, dass man eine eigene Domain oder überhaupt eine Webseite hatte.

 

So hatten wir damals zu Hause keinen Internetanschluss. Die Webseite erstellte und aktualisierte ich in der Bibliothek der Universität. Nein, ich war damals kein Student, aber ein Freund hatte erzählt, dass man an der Uni das Internet nutzen konnte. Das war eine einmalige Gelegenheit. So begaben wir uns mit einigen Freunden an manchen Wochenenden für ein paar Stunden an die Uni und “recherchierten“ das Internet J

 

Schon recht schnell hatte ich die Idee und den Wunsch, eine eigene Homepage zu gestalten. Dies schien auch recht simpel zu sein. Hierzu erlernte ich die HTML-Sprache, mit der man Homepages erstellen konnte. Heutzutage braucht man das nicht mehr. Damals war es noch notwendig, die Webseiten selbst zu schreiben.

Zu Hause erstellte ich dann die Homepage und an den Wochenenden, an der Uni, lädt ich die Dateien hoch. Natürlich lädt ich nicht jedes Mal die ganze Homepage hoch, sondern nur die Dateien, die ich editiert hatte. Alle Dateien, die neu waren oder die ich editierte, packte ich in einen Ordner „Ins Internet“ und kopierte sie…. nein nicht auf den USB-Stick, das hatte damals noch keiner, sondern auf eine Diskette. Was eine Diskette ist? Einfach mal googlen J

 

Irgendwann hatten wir auch zu Hause einen Internetanschluss. Ein Modem mit 56K und legendären Soundgeräuschen bei der Einwahl ins Internet ersparten mir den Gang in die Uni.

 

Anfangs hatte die Homepage kein spezifisches Thema, sondern war gemischt mit Themen, die mich selbst interessierten. Ab April 2002 wurde es dann zu einer Webseite mit rein theologischen Themen. Zu dieser Zeit boomte die Seite, vor allem das Forum. Täglich kamen dutzende Forenbeiträge. Immer mehr Nutzer meldeten sich an und das Forum war innerhalb der muslimischen Community sehr bekannt.

Misawa 23.08.1999

Misawa 21.08.2000

Misawa 07.12.2000

Misawa 28.01.2001

Misawa 19.07.2007

Misawa 17.10.2019

 

Aktuell gibt es im Misawa-Forum über 16.000 Themen, knapp 202.000 Beiträge und fast 2.500 Benutzer. Die Aktivität im Forum hat aber in den letzten Jahren stark nachgelassen. Es wird nicht mehr in Foren geschrieben oder diskutiert, sondern viel lieber auf sozialen Netzwerken, wo ich aber keine zielführenden Diskussionen sehe. Im Misawa-Forum gab es immer anspruchsvolle Diskussionen, die viel zum gegenseitigen Verständnis führten. Dies zeigen auch Studien, in denen das Misawa-Forum untersucht wurde.

 

2008 wurden in einer Forschungsarbeit für den Lehrstuhl für Vergleichende Kultur- und Sozialanthropologie an der Europa-Universität Viadrina 42 Islam-Foren untersucht. Das Endergebnis war eindeutig. Das Misawa-Forum schnitt vor allem in den Bereichen “Offenheit”, “Dialog”, “Meinungsfreiheit” und “Demokratisch” am besten ab. 2012 führte das Bundesministerium des Inneren die bekannte Studie “Lebenswelten junger Muslime in Deutschland“ durch. Auch hier gab es nur positive Worte zum Forum. Auch im Jahre 2012 gab es eine Studie der Maryland Universität in den USA. Hier wurde speziell die Webseite Misawa insgesamt erfasst und ihr Einfluss unter den muslimischen Bloggern dargestellt. Auch in einer Studie, welches 2013 an der Universität Bremen, Institut für Religionswissenschaft und Religionspädagogik, durchgeführt wurde, war das Misawa-Forum Bestandteil.

 

In allen untersuchten Arbeiten gab es nur positive Ergebnisse für das Misawa-Forum. Dieses Lob gebührt allen Teilnehmern des Forums, den Mitgliedern, den Admins und den Moderatoren.

 

Ab Juli 2008 hörte ich dann mit der HTML-Programmierung auf. Ich wechselte dann auf eine Blogseite, die mir unheimlich viel Zeit sparte. Denn HTML war schon gut und man konnte alles so gestalten, wie man es wollte, aber es nahm eben auch viel Zeit in Anspruch. Der Umstieg auf eine vorgefertigte Blogseite war daher sehr nützlich.

 

Das Misawa-Netzwerk wurde auch immer größer. Hinzu kamen neue Webseiten, neue Projekte. Die Ayasofya Zeitschrift, Hörbücher, die Android App, der Podcast Misawa Talk, das Videoportal Misawa TV, My Halal Check und viele weitere.

 

Immer wieder werde ich noch heute gefragt, was denn eigentlich Misawa bedeutet. Im Forum wurde diese Frage in einem Thread über 1000mal gestellt. Für unser Videoportal Misawa TV hat ein Freund aus China mehrere Videos gedreht und (auf Grund der Annahme, dass Misawa etwas chinesisches bedeute), viele Chinesen gefragt, was Misawa bedeutet. Keiner der Chinesen konnte diese Frage beantworten. Vielleicht ist jetzt, nach 20 Jahren, die Zeit gekommen, um das Rätsel zu lösen. Was heißt eigentlich Misawa? Vielleicht warte ich aber noch weitere 20 Jahre…. Wie gut, dass keiner weißt, was Misawa heißt.

 

Dr. Cemil Sahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(18.09.2019) Interkulturelle Kompetenz in der Vereins- und Ehrenamtsarbeit – Brücken bauen

Hinterlasse einen Kommentar

September 18, 2019 · 8:00 am

(30.08.2019) Affedebilmek…

Affedebilmek…

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, gerçek manada affetmek Allah´a mahsustur. Biz o konumda değiliz. O sadece Allah´a mahsustur. Sadece O, affetme makamındadır. Çünkü kalpleri, gerçek sebepleri, niyetleri sadece O bilir. Yinede insan ilişkilerinde, birbirimize yaptığımız hatalardan dolayı, iletişimi iyi seviyede sürdürebilmek için ve küsmemek için bizler de birbirimizi affetmek, hakkımızı helal etmek, konumundayız.

 

Eğer affetmek ve barışmak olmaz ise, devamlı intikam korkusu her iki tarafı da korku ve endişeyle sarar. Sürekli büyük bir baskı hissedilir. Fakat affedildiği an büyük bir yükten kurtulunmuş olur. Bir hafifleme olur.

 

Birçok hadis´de Allah affedeni affedeceğini belirtiyor: “Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.“, “Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!“, “Musa aleyhisselam, ´Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?´ diye sordu. Allahü teâlâ da, ´İntikam almaya gücü yeterken affedendir´ buyurdu.“, “Affedin ki affa kavuşasınız!“, “Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.“, “Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.“ ve “Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere (Kendine bir şey vermeyenlere) ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.“

 

Peygamber Efendimiz bir gün bir topluluğa rastlar. Orada bulunanlar kimin daha kuvvetli olduğunu tespit etmek için ağır bir taş kaldırıyorlardı. Peygamber Efendimiz topluluğa “Size bundan daha ağırını haber vereyim mi?” diye sorar. “Evet, ya Resulullah” diye cevap veren topluluğa Peygamber Efendimiz “Din kardeşiyle arasında dargınlık ve düşmanlık bulunan kimsenin, kendi şeytanını ve kardeşinin şeytanını mağlup ederek kardeşinin yanına gelmesi ve O´nunla konuşup barışmasıdır” buyurur.

 

Kur´an-ı Kerim´de bu hususa dikkat çeken ayetler mevcut: “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler – Allah ise iyilik yapanları sever.“ (Kur´an, 3:134) ve “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.“ (Kur´an, 64:14).

 

Peygamber Efendimiz de intikam almak yerine affetmenin önemine vurgu yapar: “En halim olanınız da, intikam almaya gücü yettiği halde bağışlayandır.“ ve “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.“

 

Dolayısıyla iyiliği hep karşıdan beklememek gerekir. Çünkü her iki taraf da iyiliği karşıdan bekler ise, kimse iyilik yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım. İlk adımı birisi atmalı. “Ben neden iyilik yapayım, o da bana yapmıyorki?“ düşüncesi hatalı bir düşünce. Çünkü bilgi sahibi olan biri iyilik yapar. Demekki karşıdaki bilmiyor. Kaldıki aynısını – yani aynı iyiliği – yapmak iyilik değildir, sadece borç ödemektir veya iyilik ticaretidir. Abdülhakim Arvasi´nin dediği gibi: ´İyilik ticaret değildir. Allah rızası için yapılır ve unutulur.´ Bunu iyi gün – kötü dün dostu karşılaştırmasıyla veya Hz. Ali´nin sözüyle de anlayabiliriz: “Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.“ Peygamber Efendimiz de bu hakikati dile getiriyor: “Yapılan sılaya, aynısı ile karşılık veren gerçek anlamda sıla-i rahime dikkat eden değildir. Fakat akrabalık bağları kesildiği zaman, onları arayıp soran gerçek anlamda sıla-i rahimi yerine getirendir.“

 

Kur´an-ı Kerim bu hususta kötülüğe karşı dahi iyiliğin en iyisini emrediyor: “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.“ (Kur´an, 41:34). Sadece iyilik değil, iyiliğin en iyisi emrediliyor. Bu ise hakikaten nefse zor gelen, fakat başarılabilindiğinde muazzam huzur veren bir davranıştır. Böyle davranışlara adım adım, deneye deneye sahip olabiliriz. Küçük olayları affetmek ile başlar, oradaki aldığımız huzur ile, büyük kavgaları dahi affedebilme ve iyilik ile karşılık verebilme durumuna gelebiliriz.

 

Hz. İbrahim ve yaşlı adamın hikayesi meşhurdur. Hz. İbrahim misafir ağırlamayı ve ikramda bulunmayı çok severdi. “Halil İbrahim Sofrası“ sözü de buradan geliyor. Hz. İbrahim bir gün yaşlı bir adamı ağırlar. Yaşlı adamın yemeğe “Bismillah“ demeden başlaması Hz. İbrahim´in dikkatini çeker ve bundan dolayı kendisine neden besmele çekmediğini sorar. Adam ise müslüman olmadığını, mecusi olduğunu, yani ateşe taptığını, söyler. Bunu duyan Hz. İbrahim çok kızar ve adamı evinden kovar. Ardından Cebrail Hz. İbrahim´e gelir ve Allah´ın kendisine inanmayan bu adamı 70 senedir rızıklandırdığını, ama Hz. İbrahim´in ona bir öğün yemeği çok gördüğünü söyler. Bu sözlerden sonra Hz. İbrahim hemen yaşlı adamın arkasından koşar ve geri dönmesine ikna eder. Buradan da anlaşılacağı gibi birisinin hatası yüzünden o kişiyi hemen silmemek gerekir. Beklemek gerekir, sabretmek gerekir. Hatasından dönmesi için zaman vermek gerekir.

 

Affetmenin önemli olduğu kadar affedilebilmek de önemlidir. Başkasının bizi affetmesini istiyorsak, davranışımızda samimi olmamız gerekir. Örneğin sadece bir özür yeterli olmayacaktır. Çünkü özür sadece duyguya hitap eder. Akla ve mantığa da hitap edebilmek için özürden önce ciddi bir “Hatayı kabul“ gerekiyor. Bu şekilde karşı taraf, yani bizi affetmesini beklediğimiz kişi, samimi olduğumuzu anlar ve bizi affedebilir. Çünkü “Hatasının farkında“ düşüncesi gelişir. Hem kalp, hem akıl rahat eder. Böyle bir af kalıcıdır. Sadece özür ile kapatılan bir konu, aslında kapatılmamıştır, affedilmemiştir ve başka zaman tekrar masaya gelebilir. Çünkü özür dileyen kişinin, hatasını kabul etmediği, sadece kendi menfaati için özür dilediği düşüncesi hakim olur. Aynısı tevbe için de geçerlidir. Samimi bir tevbe, hatayı kabul etmeyi, hatadan vazgeçmeyi, aynı hatayı tekrarlamamaya gayret etmeyi ve pişman olmayı gerektirir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2019

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(08.07.2019) CONFERENCE REPORT: Muslim chaplaincy in Europe and North America

CONFERENCE REPORT
Muslim chaplaincy in Europe and North America

Germany
Approximately five million Muslims of various ethnic groups live and work in Germany today. Muslims with Turkish origins comprise the largest nationality-based ethnic community. Due to the growth of the Muslim population, the demand for chaplaincy in various sectors, e.g. healthcare and prison, continues to increase. Whether we are talking about individual health and psychological issues of the ‘guest worker’ generation that arrived in 1960–70s or much earlier than the recently arrived refugees, there is clearly a need for social workers and chaplains capable of dealing with different cultural and religious backgrounds. Meanwhile, the deficiency in health and psychological chaplaincy in Germany is remarkable: currently, different Islamic associations, the German government, and church-related institutions offer various forms of Muslim chaplaincy in 119 districts or cities throughout Germany (see figure). Nevertheless, there is still a lack of professional and standardised training for Muslim chaplaincy. In its third term in the year 2014, the German Islam Conference (Deutsche Islam Konferenz – DIK), organised by the German Federal Ministry of the Interior, made this a major issue of discussion with Islamic organisations and experts. As a result, different institutions adopted measures and took steps to face current challenges in the field of Muslim chaplaincy in Germany. According to Cemil Sahinöz, full-time chaplains are required to replace the voluntary workers. Therefore, an umbrella organisation shaped by Islamic associations that can monitor Muslim chaplaincy using commonly accepted standards and be held accountable should be established.“ S. 8
https://aiwg.de/wp-content/uploads/2019/07/AIWG-Conference-Report_Muslim-chaplaincy.pdf

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse