Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.02.2019) Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

 

Avrupa´da ve özellikle Almanya´da ihtiyaçların ve yaşam şartlarının değişimi sebebiyle müslümanlara yönelik Manevi Bakım (almanca Seelsorge; ingilizce Spiritual Care) projeleri inşa edilmeye çalışılıyor. Hristiyan Manevi Bakım personelleri müslümanlarla karşılaştıkları zaman farklı sıkıntılar çekebiliyorlar. Dil konusu bazen sıkıntı olabildiği gibi, asıl sıkıntı kültür ve din anlayışında yatıyor. Karşıdakinin kültür sistemi ve inançları bilinmediği zaman Manevi Bakım hizmeti vermek de imkansızlaşıyor.

 

Bu sebeplerden dolayı genelde Hristiyan kurumlar tarafından müslüman cemaatlere yönelik İslami Manevi Bakım hizmetleriyle ilgili başvurular geliyor. Fakat müslüman toplumlarda kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş Manevi Bakım hizmeti sunulmadığı için, yaklaşık 10 senedir Avrupa ülkelerinde farklı projeler ile İslami kurumlarla beraber müslüman Manevi Bakım uzmanları yetiştirilmeye çalışılıyor.

 

Bu bağlamda almanca olarak hazırladığımız “İslam´da Manevi Bakım. Almanya´da İslami Manevi Bakım“ (almanca kitap olarak “Seelsorge im Islam – Theorie und Praxis in Deutschland“) doktora tezinde Almanya´da 119 İslami Manevi Bakım projesini inceleme imkanı bulduk. Konuyla ilgili ilk empirik araştırma olan tezimizde hastane, acil yardım hizmetleri, hapishane, telefon hizmeti, yaşlılara yönelik hizmetler, mülteci hizmetleri, cami, psikiyatri, internet alanlarında ve alman ordusunda İslami Manevi Bakım projelerini araştırdık. Hem müslüman Manevi Bakım personellerini yetiştiren ve eğitenlerle hem de bu hizmeti bizzat sunanlarla söyleşiler gerçekleştirdik. Eğitim müfredatları da karşılaştırıldı. Ardından Danimarka, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Türkiye ve ABD´de İslami Manevi Bakım projeleri tez için incelemeye alındı ve karşılaştırıldı. Tezin teorik ve teolojik altyapısı için Kur´an ve Hadisler´de İslami Manevi Bakım temelleri ortaya koyuldu, müslüman toplumlarda kültürel yapı ve tarihsel gelişme analiz edildi ve ayriyeten Hristiyan Manevi Bakım´ın tarihçesi ve kavramsal ve teolojik yapısı ele alındı. Tezin ana hedefi ise İslami Manevi Bakım için bir sosyolojik ve teolojik taslak sunmak idi.

 

İslam´ın temel kaynaklarının araştırıldığında İslam´da kavram olarak Manevi Bakım´ın olmadığını, fakat içerik olarak elbette bu hizmetin ciddi bir şekilde avam tarafından gerçekleştirildiğini tarihsel olarak tespit etmek mümkün. Özellikle Peygamber Efendimiz´in sünnetinde birçok manada Manevi Bakım hizmeti mevcut. Hristiyanlıkta bu hizmet kurumsallaşmış ise de İslam dininde – ayrıca Yahudilik´de de – kurumsallaşma ve profesyonelleşme gerçekleşmemiş.

 

Analiz edilen ülkelerde İslami Manevi Bakım projeleri özellikle hastane, hapishane ve acil durum hizmetlerinde adapte ediliyor. En çok bu alanlarda ihtiyaç duyuluyor. Diğer alanlarda ise çok az sayıda hizmet sunuluyor.

 

Tüm bu araştırmaların sonucu olarak İslami Manevi Bakım´ın daha yeni başladığını, yapılanmayı sağlıklı gerçekleştirebilmek için profesyonelleşme ve kurumsallaşma için içerik ve kalite standardları belirlenmesi gerektiği ortaya çıktı. Özellikle müslümanların çoğunluklu olarak yaşamadığı ülkelerde İslami Manevi Bakım´ın kimin sunacağı (örneğin hangi kuruluşun) ve finansal kaynak nereden elde edileceği henüz cevaplanmamış hayati sorular arasında.

 

Profesyonelleşmeye giden yolda, mutlaka İslami Manevi Bakım´ın ne olduğu tartışılmalı ve kriterler belirlenmeli. Çünkü araştırdığımız projelerde bazen temelden farklar tespit ettik. Bazı projelerde Manevi Bakım uzmanları aylarca bir eğitimden geçerken, başka projelerde çok kısaltılmış veya hiç bir eğitim vermeden Manevi Bakım ile ilgili kişiler görevlendiriliyor. Yine bazı projelerde Manevi Bakım için olmazsa olmaz olan birebir kişisel görüşmeler uygulanırken, özellikle hapishanelerdeki Manevi Bakım hizmetlerinde neredeyse hiç birebir görüşmelerin olmadığı, sadece grup halinde görüşmelerin yapıldığı tezimizde ortaya çıktı. Profesyonelleşmeyi engelleyen bir başka sorun ise Manevi Bakım hizmetini sunan uzmanların bunu gönüllü olarak, yani ücret almadan asıl iş saatlerine ek olarak yapmaları. Bu ise sunulması gereken hizmeti oldukça sınırlıyor.

 

Elbette var olan problemlerin bir çoğu finansal kaynaklı, dolayısıyla finans kaynağı çözülmeden, profesyonelleşme ve kurumsallaşma yolunda ciddi adımlar atmak zor olacaktır. Böyle bir hedefe ulaşabilmek için Avrupa´daki mevcut İslami çatı dernekleri yapısal olarak müsait olsa da, uzmanlık ve personel açısından tek başına kaldırabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri bir konu değil. Bu bağlamda çözüm olarak, Avrupa´da çok yaygın olan Sosyal Yardım Kuruluşları sistemine uygun olan bir Müslüman Sosyal Yardım Kuruluşunun kurulmasu daha uygun görünüyor. Hristiyan kiliselerinin de böyle kurumları olduğu, ve bu kurumlarda çalışan elemanlarının neredeyse hepsinin maaşlarının vergilerle ödendiğini düşünürsek, finans sorusu da belki bir nebze çözülmüş olabilir.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Subat 2019

Risale Haber, 08.02.2019

https://www.risalehaber.com/avrupada-islami-manevi-bakim-projeleri-seelsorge-20815yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.01.2019) Avro Islam, Alman Islami ve Almanya´da hangi Islam hakim olacak? (Sesli Makale)

Sesli Makale, 20.01.2019

https://seslimakale.com.tr/videodetay/cemil-sahinoz–avro-islam-alman-islami-ve-almanyada-hangi-islam-hakim-olacak-34556

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.01.2019) Avro İslam, Alman İslamı ve Almanya´da hangi İslam hakim olacak?

Avro İslam, Alman İslamı ve Almanya´da hangi İslam hakim olacak?

 

 

2011 yılında “Alman İslamı“ kitabımız yayınlandığında, aynı kavramın 2018´de farklı bir içerik ile tartışılacağını düşünmemiştim. Kavram farkları konusuyla ilgili her zaman Bediüzzaman Said Nursi´nin yaşadığı olay hatırıma gelir. Rumi takvime göre 31 Mart Vakasi olarak bilinen, miladi olarak 13 Nisan 1909´da başlayan ayaklanmalar sonucunda Bediüzzaman´ı da haksız olarak sorguya çekerler. Ayaklanmaya katılanların idam edildiği mahkemede Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Hurşit Paşa, idam edilen 15 kişiyi göstererek, Bediüzzaman´a „Sen de mi şeriat istedin? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar!“ der. Bediüzzaman ise, evet, şeriat istediğini, „Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil“ diye cevap verir ve savunmasından sonra berat eder. Tabiri caizse, 2011´yılında biz de “Alman İslam“ından bahsettik, fakat bugünlerde istenilen Alman İslam´ından farklı olarak. Konuyu ve farkı daha iyi anlayabilmek için tarihsel bir serüven yapalım.

 

Bassam Tibi 1991 yılında Avro İslam (Euro İslam)´dan bahsettiğinde, seküler ve laik bir İslam´dan bahsediyordu. Avro İslam´ın savunucularına göre İslam´ın bazı temel esaslarını Avrupa´da uygulamak mümkün değildir ve bu sebepten dolayı Avrupa´ya uygun bir İslam oluşturmak gerekiyor. Yani aslında bir reform´dan bahsediyorlardı.

 

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, tüm dünyada İslam´a bakış açısı değiştiğinde ve özellikle Avrupa ülkelerinde müslümanların uyumu tartışılmaya başlayınca, Tibi kendi oluşturduğu Avro İslam´ı çözüm olarak sundu. Tibi´ye göre Avro İslam, gettolaşmış ve uyum sağlamayan müslümanlara tek alternatifti.

 

Daha sonraki yıllarda Tarıq Ramadan, Tibi´ye farklı olarak dinin temel esaslarını değiştirmek yerine, kültürün değişmesi gerektiğinden bahsediyordu. Fakat Ramadan, Avro İslam kavramını red ediyordu.

 

Tibi´nin bahsettiği bir Avro İslam anlayışı, İslam´da bir reformu gerektiriyor. İslam´ın temel esaslarını, ibadetlerini değiştirmeye yönelik bir reformdan bahsediyor Tibi. Neticede ise içi boş, protestanlaşmış bir İslam ortaya çıkıyor. Çünkü hristiyanlıkta belli kriterlerden dolayı oluşan reformu, İslam dinine uygulamak mümkün değildir. Tarihsel ve sosyolojik olarak Hritiyanlıkta reforma götüren yollar İslam´da olmamıştır. Bu sebeple İslam´ı reform etmeye gerek yok.

 

Fakat Ramadan´ın da bahsettiği gibi teolijik olarak değil de, kültürün değişmesi sözkonu ise, bu zaten değişken bir faktördür. Kültürler değişiyor. Nesillerdir farklı bir ülkede, farklı bir toplumda, farklı bir kültürde yaşayan toplumların kültürü de değişiyor. Bu, kendi kimliklerinden vazgeçmek manasına gelmiyor elbette. Fakat doğal olarak yüzyıllar önce bıraktıkları kültürden farklı bir kültür gelişiyor.

 

İslam dini, Avrupa´da hep türk ve arap kültürüyle irtibatlandırıldığı için, çogunluğun bilinçaltında bir ´Göçmen dini´ olarak yer alıyor. İslam dininin etnik bir kökene dayanmadığını, her milletten insanın müslüman olduğu ve özellikle bir çok Avrupa´lının müslüman olduğu anlayışı tam olarak zihinlere oturmadı.

 

Bu bağlamda Alman İslam´ı kavramına baktığımız zaman, eğer kast edilen, İslam´ın dini ve teolojik içeriğine değinmeden, değiştirmeden, kültürel bir değişim ise, bu zaten şuan yaşanan bir gerçek. Bu şekliyle Alman İslam´ı sosyolojik bir gerçektir. Fakat teolojik olarak bir değişim İslam´ın genel kaidelerine aykırıdır.

 

Tartışmaların maalesef sadece sosyolojik olmadığını, teolojiye de değindiğini Liberal İslam, Seküler İslam gibi kavramların tartılış şeklinde de görüyoruz. Aslında siyasal kavramları ve yapıları tarif eden liberal ve seküler kavramları İslam bağlamında tartışıldığında siyasallık yerine ne hikmetse teolojik bazda gündeme geliyor. Örneğin kendilerini liberal ve seküler olarak adlandıran temsilcilerin isteklerinin içeriklerine baktığımızda, yukarıda bahsettiğimiz protestanlaşmış bir İslam ortaya çıkıyor. İbadetlerin değiştiği, bazılarının sıfırlandığı, içi boş, anlamsız bir İslam anlayışı. 4. Alman İslam Konferansında büfede domuz eti servis edilmesi veya Konferansdan bir kaç gün önce kendisini seküler ve laik müslüman olarak adlandıran birisinin bir davetiyede “içtihad“ (!) edip domuz eti yediğini söylemesi de bunun traji-komik bir vaziyeti. Elbette burada İslam Konferansında domuz eti servis edilmesi polemiğine girmeyeceğiz, fakat en az 300 senedir Avrupa topraklarında ve 60 senedir büyük bir bir topluluk halinde Avrupa´da ve Almanya´da yaşayan müslümanların domuz eti yemediğini duymayan kalmamıştır, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

Dolayısıyla aslında tartışılan sosyolojik bir Alman İslam´ı mı, yoksa teolojik bir Alman İslam´ı mı, bunu netleştirmek gerekiyor. Eskiden Almanya´da “Organize İslam“´dan bahsedildiğinde, camilerin çoğunluğunu organize eden büyük İslami çatı kuruluşlardan bahsedilirdi. Ama artık bu kavramı kullanırken sanki organize edilmiş, sipariş verilmiş bir İslam´dan bahsetmek gerekiyor. Halbuki seküler bir devlet herhangi bir dini organize etmez. Örneğin Alman devleti İslam dışındaki diğer dinlerin nasıl ve ne şekilde imam yetistireceklerine, ritüellerinin dillerine karışmaz. Devlet dini organize etmeye çalıştığı zaman, Roma´nın hristiyanlığı organize etmeye çalışması ve hristiyan ilahiyatçıların bile tartıştığı bir Roma Hristiyanlığının meydana gelmesini hatırlatıyor. Bu şekliyle olacaksa Alman İslam´ı başarız bir projeden ibaret olacaktır, çünkü İslam´ın yapısı buna izin vermez.

 

Aynı hataya Hristiyanlok Tarihini baz alan bazı tarihçiler de düşüyorlar. Bu tarihçiler, Hristiyanlığın 2000 senelik bir tarihi olduğunu, İslam´ın daha 1400 senedir var olduğunu ve Hristiyanlığın varlığının 1400 senesinde olduğu gibi, İslam´ın da şimdi aynı şekilde bir Orta Çağ yaşadığını ve bu çağdan sonra bir Aydınlanma Çağı gerçekleşeceğine inanıyorlar. Dolayısıyla İslam´ın Orta Çağ´dan Aydınlama Çağı´na geçişine katkıda bulunmaları gerektiğine inanıyorlar. Mantıksızlıktan öte saçmalık olan bu tez gerçek olsa, birbirine benzeyen her din veya ideoloji aynı süreçten geçmiş olması gerekiyor. Halbuki Hristiyanlığın sürecinin benzerini ne Yahudilik ne de Hinduizm, Budizm gibi inanışlar geçirmiştir. Bu benzetme, tabir-i caizse, elma veya armut sırf birbirine benzediği için, sonunda birinden birinin diğeri gibi olmasını beklemek gibi birşey.

 

Tabloya biraz geriden baktığımızda Almanya´da hangi İslam anlayışının hakim, yaygın ve resmi kurumlar tarafından kabullenmiş olacağı ile ilgili bir tartışma söz konusu. Yani İslam “tesadüfe“ bırakılmak istenilmiyor sanki. Bundan dolayı hangi İslam anlayışının hakim olacağı ile ilgili bir çatışma ortaya çıkıyor.

 

Maalesef İslam konulu tartışmalarda genelde siyaset, ilahiyat ve muhafazakarlık birbirine karıştırılıyor. İslam ile ilgili tartışmalar siyasi retorik ile sürdürülüyor. İslam´ın maneviyatı, Kur´an´ın mesajı, Peygamber´in insanlığa evrensel mesajı, iman hakikatları hiç bir şekilde duyulmuyor. İnsanların bunları araştırmaya vakti bile olmuyor.

 

Ve konuları basite indirebilmek için “reform“ anlayışlarına karşı gelenler ya selefilik ya da muhafazakar damgasını yiyorlar. Bundan dolayı “İslamcı“ kelimeleri havada uçuşuyor. Buna karşılık içi boş, amelsiz ve reform edilmiş bir İslam´ın hakim olması için çalışmalar yapan müslümanlar Hristiyan Reformcu Luther ile kıyaslanıyor.

 

Bu şekilde muhafazakarları, dindarları, namaz gibi ibadetini yerine getirenleri, cemaatleri, mezhepleri radikal çizgisinde gösterip karşısına içi boş, ılımlı, reformcu, calvinist, seküler, liberal İslam´ı semantik olarak çıkartma tehlikesi var. Halbuki seküler veya liberal İslam´ın liberallikle alakası yok. Tüm mesele ibadetsiz bir İslam oluşturmak, yani İslam´ın temellerini değiştirmek.

 

Son olarak, komple teorilerine yer vermemek için belirteyim, bu çatışmanın belli merkezlerden hazırlandığını hatta yöneltildiğine inanmıyorum. Daha ziyade bunu sosyolojik bir süreç olarak değerlendiriyorum. Yani süreç bizleri bir yere doğru kanalize ediyor. Hangi İslam anlayışının gelecekte Almanya´da hakim olacağı ile ilgili bir süreç.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Referans Dergisi, Ocak, Subat 2019

Öztürk, Ocak 2019

Risale Haber, 18.01.2019

https://www.risalehaber.com/avro-islam-alman-islami-ve-almanyada-hangi-islam-hakim-olacak-20759yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2018) Din-Siyaset ilişkisi ve cemaatlerin siyasallaşması

Din-Siyaset ilişkisi ve cemaatlerin siyasallaşması

 

 

Din-Siyaset ilişkisi müslüman toplumlarda sürekli tartışılmıştır. Peygamber Efendimizin bir yönüyle toplumun yöneticisi olması ve pratikte Medine Devletinin kurulması, müslüman ilahiyatçıların din-siyaset ilişkisine değinmelerini beraberinde getirmiştir. Öte yandan olayın sadece teolojik boyutu değil, sosyolojik boyutu da tarihsel açıdan önem arz ediyor. Çünkü müslüman toplumlarda yada diğer bir adıyla “İslam devletlerinde“ padişahların ve İslam alimlerinin konumu her zaman tartışılmıştır.

 

Bu ilişki sadece müslümanlara has bir tartışma konusu olmamış. Özellikle hristiyan dünyasında da, en geç Roma İmparatorluğundan itibaren bu ilişkinin boyutları tartışılmış. Orta asır vahşeti döneminde zaman zaman kilise ve devlet birbirlerine meşruiyet vermişler, zaman zaman da güç ve hükümdarlık kavgaları arasında birbirlerine rakip olmuşlar. Hz. İsa (a.s)´a atfedilen “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin“ sözü bu gerçeği yansıtıyor.

 

Müslüman toplumun içerisinde de aynı meşruiyet dağılımları yaşanmış. İbn Saud, Muhammad İbn Abd al-Wahhab´ın kızıyla evlendikten sonra, devlet lideri Saud, Abd al-Wahhab´a dini meşruiyet, Abd al-Wahhab da İbn Saud´a siyasi meşruiyet veriyor. Bu ittifak sebebiyle bugün bildiğimiz Suudi Arabistan devleti ve Vehhabilik zihniyeti oluşuyor.

 

Şiilik´te de din-siyaset ilişkisi ilahiyat fakültelerine konu olmuştur. Bu eksende Ayetullah-devlet ilişkisi tartışmalarda ön planda yer alır.

 

Literatüre baktığımızda İslam dini genel anlamıyla bir devletin nasıl oluşmasıyla ilgili bir tarif yapmıyor. Zaten devlet dediğimiz kavram, Platon´un devlet anlayışıyla kıyasladığımızda, en basit şekliyle bir şehrin organizesini üstüne alan, görev olarak yerine getiren bir aygır, modern tabirle yönetme sanatını gerçekleştiren en büyük kurum. İslam bu devletin organizesiyle ilgili bir şekil tarif etmezken, ahlaki ve etik kuralları önplana çıkararak, hem şahıslar için hem kurumlar için bir davranış modeli ortaya koyuyor. Bu modele göre de bir devlet anlayışı, bir sistem oluşabilir.

 

Bu sistemin şekillendirilmesine hem dindar insanlar, hem de dinden uzak şahıs ve gruplar talip olur. İktidar alanını şekillendirmek için her şahıs, grup, kurum kendi ideolojisini, anlayışını, dünya görüşünü ve inancını yansıtmak ister. Sonu “izm“ ile biten ideolojiler, komunizm, bolşevizm, sosyalizm gibi, toplumu ve iktidar alanını şekillendirmek düşüncesi ve hareketiyle ortaya çıkmıştır. Bu ideolojiler kendi dayattıkları sistem sayesinde devlet sisteminin sahibi olarak önplana çıkmışlar.

 

İktidar alanı ise, servet ve güç ile orantılı olduğu için insanoğluna cazip gelir. Sırf bu sebeple bile yukarıda bahsettiğimiz ahlaki ve etik kurallar bu alanı şekillendirmek için gereklidir. Aksi takdirde siyaset alanı, psikolojileri bozuk, nefsine kurban ve ahlaki değerleri hiçe sayan insanlarla dolar. Bu yüzden Mark Twain “Politikacılar her sabah iki defa tıraş olmak zorunda, çünkü iki yüzlüdürler“ der. Peygamber Efendimiz ise iktidardakilerin güç ve makam kullanmak yerine, halkın hizmetçileri olduğunu bildirmiştir: “Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” Ki siyasetçiler, temsilci olarak, devletin organizasyonunu birilerinin yapması gerektiği için seçilirler. Onlara güç vermek için seçilmezler. Bediüzzaman, makul devlet adamlarının vasıflarını açıklar: “Hulefâ-i Râşidîn, herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (r.a.), Aşere-i Mübeşşere ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.“

 

İktidar alanına muhafazakar kesim ve şahısların da talip olacabileceğini yukarıda yazmıştık. Fakat cemaatlerin ve dini grupların siyasallaşması tehlikesini de gözardı etmemek gerekir. İslam tarihinde dinin siyasallaşmasıyla ilgili bir takım sıkıntılar yaşanmıştır. Özellikle sapkın bir kaderci anlayış, “Bu sizin kaderiniz, bunu kabullenmek zorundasınız. Bu durumu değiştiremessiniz.“ diyen siyasetçileri meydana getirmiş. Hasan el-Basri´nin Kader Risalesi bu anlayışa nefis bir cevaptır.

 

Dinin siyasallaşması neticesinde Cumhuriyet´in ilk yıllarında da bir dini vesayet oluşmuştu. Tek dini anlayış, tek tefsir, tek Kur´an meali, tek tip dindar insan anlayışı hakimdi.

 

Dini gruplar bir siyasi yarışmaya girdiklerinde ise, seçimlerde kim kimi destekliyor ile ilgili ard ardına açıklamalar gelir. Bediüzzaman Said Nursi´nin ifadesiyle, kendinden olan siyasi anlayışı destekleyenler yanlış da olsa melek, diğerini destekleyenler doğru da olsa şeytan ilan edilir. Her iki siyasi cenah da bu şekilde hareket eder. Dolayısıyla insanların iman ile ilgili güncel problemlerine ve günlük meselelerine çözümler üretmesi gereken dini gruplar siyasallaşma krizine girerler.

 

Cemaatlerin siyasallaşması da yeni bir konu değil. Modernitede dini cemaatlerin veya STK´ların siyasallaşması her zaman gündemde olmuştur. Sadece islami cemaatler değil, hristiyanlık ve yahudilikte de tartışılan bir konudur. Cemaat olarak, tüm cemaatin ferdleri adına, „A veya B partiyi destekliyoruz“ gibi açıklamalar, ileriye dönük uzun vadede cemaatlerin aleyhine işliyor. Çünki neticede cemaatlerin ilk gayesi iman hakikatları olmalı. İnsanlara Allah´ı, ahireti hatırlatmak ilk vazifeleridir. Bu bağlamda her insana ulaşma isteği vardır. Eğer bir cemaat toplumda tamamen A veya B partisiyle bağdaştırılırsa, her insana ulaşma imkanı da sınırlı kalır. Bir de bir toplumda zaten bir siyasi kamplaşma var ise bu hedef hiç gerçekleşmez. Bu nedenle cemaatlerin asıl vazifelerini göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekir.

 

Öte yandan siyaseti şekil olarak dinsizleştirmek de yanlış bir laiklik anlayışından ileri geliyor. Laiklik, sekülerizm ve laiciténin mahiyeti, devletin herkese, her dine eşit davranmasıdır. Protestanlığın katolizm´le ve hristiyanlığın genel olarak kendi iç çatışmaları sebebiyle meydana gelen bir devlet organizasyonu şeklidir, ki kurum olarak kilisenin devlet işlerine fazla karışmasından sonra anlayış olarak ortaya çıkmıştır.

 

Fakat din toplumun en temel güncel meselelerinden biri olduğu için dini, kamusal alandan uzaklaştırmak ve baskı altında tutmak yerine, onu kendi alanında yaşatmak gerekir. Nitekim sosyolojik araştırmalara göre, bu yapılmadığı takdirde modernite, dini alet eden terör örgütlerini meydana getiriyor.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

 

Referans Dergisi, Kasim, Aralik, 2018

Öztürk, Kasim 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.08.2018) Üniversite seçimi

Üniversite seçimi

 

Üniversite seçimi kolay bir seçim değil. Sonuçta seçtiğiniz şehire taşınmanız, yeni bir şehirde yaşamanız gerekebilir. Bundan da daha önemlisi uzun seneler belli bir bölümü okumanız, üniversite bittikten sonra da belki ömrünüzün sonuna kadar o bölümde çalışmanız gerekebilir.

 

Dolayısıyla üniversitede bölüm seçmeden önce bir çok öğrenci çeşitli fakültelerle ilgili fikir edinmeye çalışır. Bu bağlamda en çok karşılaştığımız sorular „Hangi bölüm zor veya kolay?“, ve „Hangi bölüm ile daha sonra iş bulurum ve çok para kazanabilirim?“ Bu iki soruya değinmeye çalışalım.

 

Öncelikle zor veya kolay diye birşey yok. Herkesin kapasitesi, ilgi alanı farklıdır. Kimi için tıp kolaydır, kimi için matematik kolaydır. Birisi psikolojide zorlanıyor, bir diğeri öğretmenlikte. Onun için „bu bölüm çok zor“, „bu bölüm çok kolay“ diye birşey yok. Kişiden kişiye değişiyor.

 

Üniversite bölümlerine girmek için belirlenen NC – ortalama notları da zorluk ve kolaylığı ifade etmez. Belirlenen bu not, üniversitedeki yer kapasitesini ifade eder. Örneğin bir bölüm için 200 kişi alınacaksa, fakat 500 kişi basvurduysa NC yüksek olur. Fakat aynı bölüme başka bir şehirde başvurursanız hiç bir NC olmayabilir, çünkü o şehirde bu bölüme başvuru az olabilir. Bundan dolayı NC zorluğu veya kolaylığı değil, üniversitedeki o bölüm için yer kapasitesini ifade eder.

 

İkinci soruya gelirsek, üniversitede bölüm seçiminde öncülük para olmamalı. Sırf „En çok nerede para kazanırım?“ diye seçilen bölümlerde genelde kişi para kazanamaz, çünkü bölümünü yanlış bir kriterle seçmiş olur. Çünkü belki sevmeyerek okuduğu bölümü ya birtürlü bitiremez ya da bitirse de hayatı boyunca sevmedeği bir iş alaniıda çalışmaz istemez. Çalışsa bile, her sabah mutsuz bir şekilde kalkar ve işe gider, bu şekilde yıpranır, başarılı olamaz.

 

Üniversite bölümünü seçerken kriter “para“ değil, iki önemli faktör olmalı: ilgi ve kabiliyet. Herkes kendi ilgi alanına ve kabiliyetine göre bir bölüm seçmeli. Bu şekilde yapılan bir seçim sayesinde severek üniversiteye gidilir, kolaylıkla sınavlar geçilir ve daha sonra iş hayatında sevdiğiniz bir işi yapmığ olursunuz.

 

Konfücyüz´ün dediği gibi „Sevdiğiniz işi yaparsanız, hayatta bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.“ Çünkü yaptığınız işi iş olarak görmezsiniz ve hayatınızda daha mutlu, daha başarılı olursunuz.

 

İlgi ve kabiliyet ikisi aynı şekilde bulunmalı. Çünkü ilgi var ise, fakat o iş veya bölüm için kabiliyet veya fıtrat müsait değilse, muvaffak olmak yine zor olacaktır. Kabiliyet var, fakat ilgi eksik ise, yine aynı başarısızlık meydana gelebilir.

 

Bu sebeplerden dolayı üniversite seçiminde kolay, zor, para kriterlerine değil, ilgi ve kabiliyet kriterlerine bakılmalı ki, uzun vaadeli başarılı olunsun.

 

Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.07.2018) Dini cemaatlere güvensizlik ve laiklik-muhafazakarlık tartışmaları

Dini cemaatlere güvensizlik ve laiklik-muhafazakarlık tartışmaları

 

 

100 senedir bitmeyen laiklik-muhafazakarlık tartışmaları her 10 senede bir yeniden hortluyor sanki. Tartışmalar şekil değiştiriyor, söylemler değişiyor, fakat ana mesele bir şekilde Türkiye´nin gündemine sürekli oturuyor.

Geçmiş 4-5 seneyi iyi bir sosyolojik analize tabi tuttuğumuzda, güncel tartışmaların yine bu eksende döndüğünü görürüz.

 

Özellikle 2013 başlayan FETÖ kriziyle birlikte, birçok zeminde tüm cemaatler, tarikatlar ve genel olarak dini gruplar töhmet altına alındı. Adeta bir güvensizlik ortamı oluşturuldu.

 

Örneğin aylarca hangi dini grubun devlet kadrolaşmasında FETÖ´nün yerini (!) alacağı konuşuldu. Sanki cemaatlerin dünyevileşmesi ve devlette kadrolaşması normal vazifeleriymiş gibi, böyle bir güvensizlik ortamı oluşturuldu. FETÖ´den kalan bu boşluğu sanki mutlak bir şekilde bir cemaatin doldurması gerekiyormuş gibi, dini cemaatlerin işi gücü bırakıp elleri sıvayıp bu boşluğu doldurmak için uğraştıkları ile ilgili, hatta bazı dini gruplar hakkında örneğin tarikatlar ile ilgili kampanyalar başlatıldı.

 

Belki de bu tarz kampanyaları tetikleyen durumlardan bir tanesi de cemaatlerin siyasallaşması oldu. Bazı dini gruplar adeta bir siyasi yarışmaya girip, farklı seçimlerde kim kimi destekliyor ile ilgili ard ardına açıklamalar yaptılar. Kendinden olan siyasi anlayışı destekleyenler melek, diğerini destekleyenler şeytan ilan edildi. Her iki siyasi cenah da bu şekilde hareket etti. Dolayısıyla insanların iman ile ilgili güncel problemlerine çözümler üretmesi gereken dini gruplar bazı siyasallaşma krizinden geçtiler.

 

Öteyandan kamuoyunda bilinen ve tanınan doğru-yanlış dini şahsiyetler ile ilgili haberler çıkmaya başladı. Örneğin Cübbeli namıyla tanınan Ahmet Mahmut Ünlü din tüccarlığıyla suçlandı veya Nurettin Yıldız kadın düşmanı olarak lanse edildi.

 

Aynı şekilde din ile alakası olmayan, dini kendi sapık çıkarları için kullanan gruplara da baskın düzenlendi. Alparslan Kuytul´a Şubat 2018´de ve Adnan Oktar Grubuna Temmuz 2018´de operasyon düzenlendi. Özellikle Adnan Oktar Grubu dini söylemleri kullansa da, dini bir cemaat değil, İslam dinini kötüye kullanan, cinselliği araçsallaştıran bir sekt, bir New Age hareketi.

 

Bu bağlamda FETÖ gibi travmalar tekrar yaşanmaması için dini STK´ların faaliyetlerinin denetlenmesi doğal bir süreçtir, fakat kriterler Adnan Oktar Grubunda olduğu gibi „Kriminel mi, değil mi?“ diye oluşmalı, yoksa „Benim siyasi ve dini görüşüme uyuyor mu, uymuyor mu?“ diye olmamalı.

 

Kamuoyunun gözünde ise, operasyon yapılan sapık gruplar ve vaazlarında yanlış anlaşılan dini şahsiyetler arasında pek fark gözetilmedi. Hepsi aynı kefeye koyuldu.

 

Bu da yetmiyormuş gibi Mustafa Kemal´e hakaret içeren eski ve yeni görüntüler yayınlandı. Halk tekrar galeyana geldi. Ortalık iyice karışır hale geldi veya getirildi.

 

Mustafa Kemal´e hakeretin karşında ise, Twitter veya benzer sosyal paylaşım sitelerinde bazı ünlülerin dindarlığı sorgulanır hale geldi. Açıktan küfredenler hariç, yoruma açık olan fikirler de dahi şahıslar “dinsiz“ damgasını yemeye başladılar. Bu kişilere “laik mahallelesinden“ „Bak siz dindar değilsiniz, bu gericiler de zaten sizi kabul etmiyor“ mesajı verildi. Kendini dindar sayanlar da bu kişilere aşırı yüklenip, daha da dinden soğutma yoluna girdiler. Kazanmak yerine daha da dışarıya ittiler.

 

Aradabir serpilen alevi-sünni tartışmalarını da unutmamak gerekir. Her zaman birilerinin işine yarayan bu tartışma ısıtılıp ısıtılıp sürekli karşımıza çıkıyor.

 

Hepsini topladığımız zaman, sap ile saman karıştı ve tüm dini oluşumlara aşırı bir güvensizlik duyulmaya başladı.

 

Öyle ki bugün televizyon´larda örneğin mehdi konusunda bile ilahiyatçıların “gıkı“ çıkmaz hale geldi. Mehdi konusu o kadar suistimal edildi ve kamuoyunda yıpratıldı ki, ilahiyatçılarımız bırakın mehdi konusunun hadislerde ciddi kaynakları olduğunu belirtmeyi, en azından sessiz bir şekilde „Bu konu ihtilaflı“ bile diyemiyorlar. Çünkü bunu belirttiğiniz zaman yukarıdaki tayfayle aynı kefeye koyulma tehlikesi var.

 

Bu yaşanan olayları alt alta yazdığımızda – FETÖ, kadrolaşma, siyasallaşma, Cübbeli, Nurettin Yıldız, Alparslan Kuytul, Adnan Oktar Grubu, Mustafa Kemal, ünlüler, alevi-sünni, mehdi konusu vb. – olayları birbirinden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Sosyolojik olarak hepsi birbirine bağımlı, birbirini etkiliyor. Ve Türkiye´nin geçmiş 100 senesine baktığımızda bunların laiklik-muhafazakarlık tartışmalarının yeni bir sürümü olduğunu görürüz. Toplumsal kamplaşmaları baştan engellemek için laiklik-muhafazakarlık ile ilgili yeni bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Siyaset diliyli bunu çözmek mümkün olmayacaktır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 25.07.2018

https://www.risalehaber.com/dini-cemaatlere-guvensizlik-ve-laiklik-muhafazakarlik-tartismalari-20251yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.07.2018) Irkçı terör örgütü NSU ve dava ile ilgili tüm detaylar

Irkçı terör örgütü NSU (almanca açılımı: Nationalsozialistischer Untergrund) davasını nereden tutsanız, elinizde kalıyor. Hangi konuya uzaktan dahi bakmak isteseniz binlerce soru işareti ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Davayla ilgili bir çok kitap, belgesel ve filim çıkmasına rağmen çok eksik bilgiler ve yanıtlan(a)mayan sorular var. Tarihe not düşmek için, tüm NSU olayını başından sonuna kadar incelemeye çalışalım.

NSU terör örgütü 8´u türk olan 10 kişiyi Almanya genelinde öldürmüştü: 09.09.2000 Nürnberg´de Enver Şimsek (38), 13.06.2001 Nürnberg´de Abdurrahim Özüdoğru (49), 27.06.2001 Hamburg´da Süleyman Taşköprü (31), 29.08.2011 München´de Habil Kılıç (38), 25.02.2004 Rostock´da Mehmet Turgut (25), 09.06.2005 Nürnberg´de İsmail Yaşar (50), 15.06.2005 München´de yunan Theodoros Boulgarides (41), 04.04.2006 Dortmund´da Mehmet Kubaşık (39), 06.04.2006 Kassel´de Halit Yozgat (21) ve 25.04.2007 Heilbronn´da polis Michèle Kiesewetter (22). Bunlar bilinen cinayetler.

Bunun dışında örgüt 23.06.1999´de bir türk dükkanına ve 19.01.2001 günü Köln´de iranlı birinin dükkanına bomba yerleştirmişti ve bir kişi yaralanmıştı. 09.06.2004 günü ise türklerin yoğun olarak yaşadığı Köln´deki Keupstrasse isimli caddeye yerleştirilen bomba saldırısında 22 kişi yaralanmıştı.

Örgüt ayrıca bir çok soygun gerçekleştiriyor. 18.12.1998 Chemnitz´de, 06.10.1999 Chemnitz´de, 27.10.1999 Chemnitz´de, 30.11.2000 Chemnitz´de, 05.07.2001 Zwickau´da, 25.09.2002 Zwickau´da, 23.09.2003 Chemnitz´de, 14.05.2004 Chemnitz´de, 18.05.2004 Chemnitz´de, 22.11.2005 Chemnitz´de, 05.10.2006 Zwickau´da, 07.11.2006 Stralsund´da, 18.01.2007 Stralsund´da, 07.09.2011 Arnstadt´da ve 04.11.2011 Eisenach´de örgüt soygunlar düzenliyor.

Örgütün işlediği cinayetlerin ve saldırıların hiçbirinde ırkçılık ihtimali üzerine gidilmedi, hatta türklerin birbirlerini öldürdükleri ima edildi. Cinayetlerin organize mafyanın işi olduğuna dair haberler yayınlandı. Ölümlere çirkin bir şekilde “Döner Ölümleri“ ve “Bosporus Cinayetleri“ denildi. Ölenlerin yakınlarına ve akrabalarına senelerce zanlı gözüyle bakıldı.

NSU terör örgütü, üç baş aktörlerinden iki tanesi, Uwe Böhnhardt ve Uwe Mundlos, birbirlerini öldürmeleriyle ortaya çıktı. Örgüt 04.11.2011´de Eisenach´da bir bankayı soyuyorlar. Uwe Mundlos soygundan sonra Uwe Böhnhardt´ı öldürüyor, ardından kiraladıkları kamp arabasını yakıyor ve silahı kendisine doğrultarak intihar ediyor. Fakat otopsi sonucunda intihar ile ilgili büyük şüpheler ortaya çıkıyor. Ayrıca olay yerine ilk gelen itfaiyeciler ve daha sonra gelen polisler tamamen farklı ifadeler veriyorlar. İtfaiyeciler ilk defa Haziran 2015´de Thüringen Eyaleti soruştuma komisyonunda ifade veriyorlar ve yangın ve intihar konusunda büyük bir soru işareti oluşturuyorlar. Örneğin silahlar ve ölülerin yatma şekliyle ilgili verilen bilgiler tamamen farklı. İtfaiyecilerin söylediklerini ele alırsak iki Uwe´nin birbirlerini vurmuş olmaları ihtimal dışında. Sanki intihar süsü verilmiş gibi. Ayrıca itfaiyecilerin ifadelerine göre, polisler işlerini doğru dürüst yapmalarını engellemişler. Bu çok büyük bir iddia. Örneğin iki itfaiyecinin ifadesine göre olay yerine geldiklerinde, patlayan kamp arabasının kapısını açıyorlar ve içeride bacak görüyorlar. Polis ise hemen devreye giriyor ve ateşi söndürmemelerini (!) söylüyor. Halbuki bir itfaiyecinin ilk vazifesi ateşi söndürmektir ve muhtemel canlıları kurtarmaktır. Çok ilginç başka bir konu ise, itfaiyecilerin olay yerinde çektikleri tüm fotoğraflar istisnasız polis tarafından alınıyor ve siliniyor. Bugüne kadar resimler ortaya çıkmadı!

Örgütün diğer lideri, Beate Zschäpe, bu olaydan sonra evlerini yangına veriyor, kaçıyor, aynı gün, yani 04.11.2011 günü, NSU´yu tanıtan DVD´ler gönderiyor ve polise teslim oluyor. Gönderilen DVD´ler sayesinde terör örgütü NSU yüz üstüne çıktı. Ardından adreslerle ve resimlerle dolu DVD´ler de ele geçirildi. Bu DVD´lerde Almanya´nın her şehrinde, her köyünde nerede bir müslümanın veya müslüman dostu almanın yaşadığı fişlenmişti. 10000 kişi ve kurum ile ilgili detaylı bilgiler toplanmış, adeta suikast yapabilmek için bilgiler dahi kayıt edilmiş, örneğin “kurumun arka kapısı hep açık“ veya “tenha bir yer değil, riskli“ gibi. Bu nedenle bu listeye daha sonra “Ölüm listesi“ adı verildi.

Tam 1,5 sene sonra, 17.04.2013´de München´de dava başlayacaktı fakat 3 hafta ertelendi ve Mayıs´da başladı. Davaya tüm dünyadan 50 gazeteci alındı. Başlangıçta geç başvurdular gerekcesiyle hiç bir türk gazeteci akredite olamadı. Berlin Türk konsolosu ve TBMM´den insan hakları sorumlusu da davaya alınmadılar. Kamuoyu baskıları neticesinde akreditasyonda hataların yapıldığı ortaya çıktı ve bazı türk medya kuruluşları davaya alındı.

Beate Zschäpe mahkeme karşısına çıktı. Zschäpe mahkemede zerre kadar pişmanlık göstermiyor, aksine bir kahraman gibi her mahkeme duruşuna özenle hazırlanıyor, makyajını yapıyor, süsleniyor ve duruşmaları tiyatro haline getiriyor. Kendisi aylarca bir kelime dahi konuşmuyor, ismini dahi söylemiyor. Haziran 2015´de avukatları Zschäpe´nin avukatlığından geri çekilme talebinde bulundular, fakat mahkeme kabul etmedi. Zschäpe ilk defa 09.12.2015´de ifade verdi. Fakat kendisi yine konuşmadı. 55 sayfalık ifadesini avukatı okudu. İfadesinin özetine bakıldığında, kendisi değil, hep başkaları suçlu. Önce çocukluğunda anne-babası suçlu, gençliğinde kötü çevresi ve uyuşturucular suçlu. Daha sonra ırkçı gruplara karışıyor ve iki Uwe´ler ile tanışıyor. Tüm olan olaylardan da bu iki Uwe´ler suçlu. Zschäpe´nin, ifadesine göre, ne bombalardan ne de cinayetlerden haberi varmış. Hep olaylar olduktan bittikten sonra haberi oluyormuştu. Hatta NSU diye bir örgüt yokmuş, kendisi de böyle bir örgüte üye değilmiş. Eylül 2016´da Zschäpe ilk defa konuşuyor. Eskiden ırkçı olduğunu, fakat artık ırkçı olmadığını söylüyor. Hatta son duruşma gününde mahkemeye yalvarıyor, özür diliyor.

Zschäpe´ye ilaveten 4 kişi, Ralf W., Carsten S., Holger G. ve Andre E. yardım ve yatakcılık yaptıkları için hukuğun karşısında hesap veriyor. 9 kişi daha yatakçılık ile suçlanıyor. Fakat bunun dışında daha kimler bu terör örgütünün elemanı, toplam kaç kişiler gibi soruların yanıtı yok. Tahminen 129 kişi oldukları belirtiliyor. Örgütün evinde, daha önce belirttiğimiz gibi, 10000 kişinin, kurumun ismi, resmi, adresi ve farklı bilgilerin bulunduğu bir “Ölüm listesi“ bulundu. Almanya genelinde şahısların ismi yazan ve birçok resim ve detay içerisinde bulunduran bu listeyi sadece 3 kişinin hazırlamış olması ihtimal dışı.

En büyük soru işareti ise Almanya´nın iç istihbaratı Anayasayı Korumu Teşkilatı (almaca Verfassungsschutz) ile ilgili. İstihbarat 1998´de terör örgütü NSU´nun üç baş aktörünü Jena´da bomba imal ederken tespit ediyor, fakat hiç bir işlem yapılmıyor. Ardından grup, cinayetleri, banka soygunları vs. gerçekleştiriyor, ama istihbarat devreye girmiyor.

2011´de örgütün yanan evleri (!) arandığı sırada CD´lerin ve adreslerin yanı sıra sahte ama geçerli kimlikler ortaya çıkıyor. Böyle kimlikleri genelde istihbarat kendisi için çalışan gizli muhbirlere veriyor. Bu kimlikleri örgütü kimin nasıl ne zaman verdiği bilinmiyor.

NSU, istihbaratın dosyalarında ilk defa 28.04.2000´de geçiyor. Daha cinayetler başlamadan istihbarat terör örgütü´nün varlığından haberdarmış. Hatta Mayıs 2000´den Agustos 2000´e kadar örgüt takip edilmiş. İlk cinayet ise bir ay sonra, yani Eylül 2000´de gerçekleşiyor.

2003´de bir istihbarat görevlisi Almanya´nın doğusunda NSU terör örgütünün varlığından haberdar oluyor, fakat üst yetkili görevlisi bu bilgiyi imha etmesini emrediyor. Hatta ırkçı bir dergide 2002 senesinde NSU´ya açıktan teşekkür ediliyor ve bu sayede varlığı kanıtlanmış oluyor.

10.03.2004 tarihinde ZDF´de yayınlanan polisiye dizisi “Die Küstenwache“´de inanılmaz bir olay gerçekleşiyor. Dizide, o zamanları tamamen önemsiz olan bir sahne, NSU olayı ortaya çıktıktan sonra “bu kadar tesadüf olamaz“ dedirtiyor. Sahnenin birisinde radikal islamcı gruplarıyla bağlantılı oldukları tespit edilen kişilerin dosyası var. Dosyada 3 kişi yer alıyor. İki erkek, bir bayan. İki erkeğin resimleri Uwe Böhnhardt ve Uwe Mundlos´un gerçek resimleri. Hemde 2011´de yangından sonra tüm medyada yayınlanan resimleri. Hatta Uwe Mundlos kendi ismiyle dizide geçiyor. Pes dedirten bu “tesadüfün“ aynısı ARD´de, 25.11.2001´de yayınlanan meşhur polisiye dizisi “Tatort“ dizisinde de gerçekleşiyor. Burada da yine bir dosyada aynı resimle Uwe Mundlos gösteriliyor.

Dava sürecinde gariplilik devam ediyor. Örneğin terör örgütünün ortaya çıktığı günden bir kaç gün sonra (11.11.2011´de) istihbaratta konuyla ilgili tonlarca dosyalar ve belgeler imha edildi. İmha eden ve ettiren memurlar tespit edilmeye çalışıldı fakat hiç bir zaman aydınlanmadı.

Bir başka örnek, istihbaratta çalışan ve ırkçı örgütte ajan olan Andreas Temme 10 cinayetten 6 tanesinde olay yerinde (!) bulunuyor. Ama cinayetler önlenmiyor.

İstihbarata ajanlık veya muhbirlik yapan nazilerin NSU cinayetlerinde olay yerlerinde olduğu da her zaman iddia ediliyordu. Haziran 2015´de bu açık ve net bir şekilde kanıtlandı. Gizlilik sıralamasında en üst derecede olan bir dosya gazetecilere sızdırıldı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, NSU örgütü 2001´de Köln´de iranlı birinin dükkanına bomba yerleştirmişti ve bir kişi yaralanmıştı. Bu sızdırılan çok gizli dosyada yer alan bilgiye göre, 1989´dan itibaren istihbarat için muhbirlik yapan Johann Helfer isimli bir şahsın bu bomba saldırısıyla ilgili bir bağlantısı var. Hatta saldırıyı yapan kişinin robot resmi bu şahısa uyuyor. Dönemin Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti İstihbarat Başkanı Mathilde Koller adamın NSU patlamasında bir ilişkişi olduğunu deşifre ediyor, fakat bir çok konuda olduğu gibi, burada da hiç bir işlem yapılmıyor. Ardından Koller 4 ay sonra görevinden istifa ediyor. Neden istifa edildiği bilinmiyor, sadece “şahsi nedenlerden dolayı“ diye bildiriliyor.

NSU terör örgütü üyeleri Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe de 2000-2002 seneleri arasında, yani cinayetlerin işlendiği bir zamanda, gizli kimliklerle istihbarat için muhbirlik yapan “Primus“ kod adlı Ralf Marschner´in şirketinde çalışmışlar. Marschner´in dosyası ise 2010´da Sachsen eyaletindeki sel felaketinde yok olmuş.

Heilbronn´da öldürülen polis Michèle Kiesewetter´in cinayetini ise müslüman cemaatlerin içinde istihbarat için muhbirlik yapan İrfan Peçi´nin Amerikan istihbaratı CİA ile beraber izlediği iddia ediliyor.

Tüm bu araştırmaların sonucunca istihbaratın ırkçı örgütlerde bir çok muhbirleri olduğu, fakat bunların çoğunun aslında kendi örgütlerinin değil istihbaratın aleyhine çalıştıkları ortaya çıktı. Üstelik bu ajanlara binlerce Euro ödenmiş. Ajanlar ihtihbaratın kendi görevlileridir. Gizli olarak gruplara girerler. Muhbirler ise, asıl olarak ihtihbarat görevlisi değillerdir, grupların içerisinde olan kişilerdir. İstihbarat ´uygun´ kişileri tespit eder, muhbirlik teklif eder ve bilgi getirdikleri durumlarda para öder. Yeri gelmişken belirtelim, elbette sadece ırkçı örgütlerde değil, sol örgütlerde ve islami cemaatlerde de muhbirler bulunuyor.

Hatta bu ilişki 1960´lara dayanıyor. 2. Dünya Savaşından yaklaşık 15-20 sene sonra Almanya´da tekrar ırkçı NPD siyasi partisi canlanmaya başlıyor. Kuruluşunda istihbarat için çalışan bir çok ajan ve muhbir yer alıyor. Örneğin NPD´nin kurucu üyelerinden olan Wolfgang Frenz yaklaşık 36 sene istihbarat için çalışmış ve bu bağlamda yaklaşık 1,6 milyon Alman Markı almış. Kendi ifadelerine göre bu paralar sayesinde NPD kurulabildi. 2001´de NPD kapatılmak istenildiğinde, içlerinde bir çok istihbarat ajanı ve muhbiri olduğu için ve bu nedenden dolayı bir çok devlet sırrı ortaya çıkacağı için kapatılamadı.

Sadece NPD´de değil, bir çok ırkçı derneğin kuruluşunda, gösteri organizelerinde, çıkarılan dergilerde istihbarat ajanları ve muhbirleri kullanılmış. Yani istihbarat 1960´li senelerden beri ırkçı grupların tam göbeğinde, herşeyden haberdar, fakat müdahale yok.

Bu ajan ve muhbirler NSU davasına çıktıklarında, adeta alay edici tavırlar takındılar. Bazıları hiç konuşmadı, bazıları hakime gerçek ismini mi yoksa takma ismini mi söylemesi gerektiğini sordu. Bazıları da “tanınmamak“ için kostüm, takma bıyık, şapka vs. giyerek geldiler. Genel olarak ifadelerinde, davayı ciddi almadıkları belliydi.

Araştırmalarda ortaya çıkan başka bir konu, Almanya genelinde hapishanelerde ırkçılar kendi sistemlerini kurmuşlar ve ırkçı mahkumların yakınlarına ciddi maddi yardımlar yapılıyor. Terör örgütü üyesi Beate Zschäpe de bu maddi yardımlardan faydalanan birisi.

Ortaya çıkan başka bir gerçek ise istihbaratın ırkçıların arasında bulunan kendi muhbirlerini polislerin ve emniyet güçlerinin attıkları adımlarından haberdar etmesi. Bu şekilde polisler ırkçı örgütleri yakalamakta son derece zorlanıyorlar. Emniyet dairesi bu hamleleri ilk defa 1997´de fark ediyor ve gereken mecralara şikayette bulunuyor, fakat işlem yapılmıyor.

Örneğin, 1994´de alman istihbaratın ırkçı örgütlerde bulunan ajanları Luxemburg´da büyük bir ırkçı yürüyüşü düzenliyorlar, fakat ishtibarat bu bilgileri önceden emniyete bildirmiyor.

1993´de istihbarat için çalışan “Piatto“ lakablı Carsten Szczepanski isimli muhbir NSU üçlüsüyle ilgili önemli bilgiler veriyor, örneğin banka soygunu yapıp Güney Afrika´ya kaçacaklarını ve ırkçı “Blood & Honour“ grubunun liderleri kendilerine yardım edeceğini bildiriyor. Fakat istihbarat harekete geçmiyor. NSU davasında bu muhbir ile ilgili soruları yanıtlayan Brandenburg Eyaleti İstihbarat dairesinde muhbirlerle sorumlu görevli Reiner G.´nin davaya getirdiği dosya mahkeme tarafından alınıyor, fakat Brandenburg Eyaleti İçişleri bakanlığı dosyanın tamamını gizli olarak belirliyor ve bu nedenle davada kullanılamaz hale getiriyor. Hazırladıkları rapora göre dosyanın içeriği belli olursa Alman devleti veya belli eyaletlere ciddi sıkıntılar doğar. Rapora göre dosyada istihbarat servislerinin nasıl çalıştığı, nasıl muhbir topladıkları, onlar ile nasıl irtibata geçtikleri vs. yazıyormus.

“Blood & Honour“ grubuna biraz daha değinelim. Yukarıda da belirtildiği gibi, 2000 senesinde yasaklanan bu ırkçı grup, NSU üçlüsüne ciddi yardımlar yapıyor. Mayıs 2017´de “Blood & Honour“ grubunun en önemli adamlarından olan “Nias“ lakablı şahsın, en geç 2002´den en az 2010´a kadar istihbaratın muhbiri olarak çalıştığı ortaya çıktı. Bunun dışında bu grubun Sachsen ve Thüringen eyaletindeki liderleri ve Baden-Württemberg, Dortmund ve Chemnitz´de de grubun bir çok elemanı istihbarat için çalışıyordu.

Eldeki bilgilere göre Alman istihbaratı için NSU etrafında muhbirlik yapan en az 40 kişi vardı ve bir çoğu, yukarıda da görüldüğü gibi NSU´nun varlığı ile ilgili bilgiler veriyordu, fakat istihbarat ısrarla Kasım 2011´deki patlamadan sonra NSU´yu tanıdıklarını ifade ediyor.

Fedaral Emniyet Dairesi 1997´de Alman istihbaratını muhbirlik konusunda uyarıyor ve bunun yanlış bir strateji olduğunu belirtiyor. Muhbirlerin muhbirlik yapmak yerine, kendi ırkçı gruplarını güçlendireceklerini bildiriyor.

İstihbarat ırkçı cevrelerden tuttuğu muhbirleri parayla besliyor ve bu ırkçılar bu paralarla kendi ağlarını kuruyorlar. Örneğin Tino Brandt ırkçı grup “Thüringer Heimatschutz”´u istihbarattan aldığı paralarla kuruyor. NSU üçlüsü de bu grup içerisinde radikalleşiyor.

“Tarif“ lakablı muhbir Michael See, 1995´den 2001´e kadar istihbarat için çalışıyor ve istihbaratın gözlemi altında ırkçı dergiler yayınlıyor.

Yine istihbarattan aldığı paraylarla Kai Dalek 90´lı senelerde ırkçılar icin özel bir iletişim sistemi olan “Thule-Netz”´i kuruyor.

Yukarıda bahsettiğimiz “Piatto“ lakablı Carsten Szczepanski isimli muhbir, aldığı paralarla bir ırkçı dergi çıkarıyor ve ihtihbarat, hapishaneden ırkçı arkadaşlarıyla irtibatına devam etmesine izin veriyor.

Az sonra sözü geçecek olan Corelli lakablı muhbir ve istihbarat için ajanlık yapan “Radler“ lakablı Achim Schmid, beraber Baden-Württemberg eyaletinde ırkçı “Ku-Klux-Klan“ ekibini kuruyorlar. Hatta ekibe öldürülen Michèle Kiesewetter´in 2 polis arkadaşını da alıyorlar.
Örgütün kullandığı silahlardan bir tanesi Česká CZ 83 isimli bir silah. Bu silah ile cinayetlerin 9 tanesini gerçekleştirmişler. Piyasada çok nadir bulunan ve zorlukla elde edilebilinen bu silahın örgütün eline nasıl geçtiği de bilinmiyor. Sadece Carsten S.´nin örgüte bu silahı getirdiği biliniyor.

Tüm bu soru işaretleri ve ilişkiler davayı takip edenleri hayret içerisinde bırakıyordu. Ağustos 2013´de NSU soruşturma komitesinin yayınladığı belge´den İçişleri Bakanlığı 118 yerin değiştirilmesini ve bunlardan 47 tanesinin tamemen çıkarılmasını talep etmişti.

Thüringen Emniyet dairesinde çalışanlar, yapılan araştırmalar sonrasında, terör örgütü NSU´nun devletin bazı kurumlarından ciddi yardım aldıklarını belirtiyorlar. Thüringen NSU soruşturma komitesinin Ağustos 2014´de yayınladığı 1800 sayfalık açıklamada ciddi bir şekilde istihbarat-NSU ilişkisi ortaya çıkıyor. Ardından Thüringen Eyalet meclisi öldürenlerin yakınlarından özür diliyor.

Bazı istihbarat daire başkanları bu ilişkilerin ve ihmalkarlıkların ortaya çıkmasından dolayı istifa ettiler. Bazıları da, örneğin bir polis müdürü mahkemede küstahca “Ne yani? Türk mafyası diye birşey yok mu?” diye sorabildi.

Ayrıca bazı dosyaların, devlet sırrı nedeniyle 120 sene gizli tutulması, avukatlara dahi gösterilmemesi söyleniyor. Genel olarak avukatların kendilerine birçok konuda bilgi verilmediğinden yakınıyorlar.

Garip bir şekilde davanın kilit şahitleri de ölmeye başlıyor. Örneğin 2007´de Heilbronn´da polis cinayetinin şahidi Florian Heilig 16.09.2013´de arabasında bombayla öldürülüyor. Heilig, polisin kimin öldürdüğünü biliyordu ve öldürüldüğü günün akşamında polise ifade verecekti.

Aynı şekilde NSU davasında çok önemli bir şahit olan Florian Heilig´in eski sevgilisi ise Mayıs 2015´de ölü bulunuyor.

Nisan 2014´de gerçek ismi Thomas Richter olan, fakat “Corelli“ muhbir ismini kullanan, hem genel olarak ırkçı gruplarda hemde NSU örgütünde anahtar şahit olan ve yaklaşık 20 sene istihbarat muhbiri olarak görev yapan ve istihbarattan bilinen en yüksek muhbir parası olarak toplam 300.000€ alan şahıs, evinde ölü bulunuyor. Tam da NSU davasında şahit olması istendiğinden kısa bir süre sonra, mahkemeye çıkamadan. Corelli 2005´de istihbarata NSU ile ilgili bir CD vermişti. Mahkemede istihbarat Corelli ile ilgili zerre bilgi vermedi.

23.02.2012 günü Berlin´de NSU tarafından öldürülenler için düzenlenen törende Başbakan Merkel soruşturmanın soru işareti bırakmadan aydınlanacağını belirtmişti. Davanın 2016 başlarında bitmesi bekleniyordu, fakat bitecek gibi değildi.

Tüm bu süreçte öldürülen vatandaşların yakınlarından bazı belediyelere yönelik istekleri ve beklentileri vardı, örneğin şehrin bir caddesinin ismini öldürülen şahısların ismini vermek gibi. Maalesef bu konuda da ciddi tartışmalar yaşandı. Sadece bazı bölgelerde güçlükle anıtlar dikilebildi.

Genel olarak hem öldürülen vatandaşların yakınları hem de avukatları, dava sürecinde ilgili kurumlar tarafından gereken desteği alamadıklarını belirttiler.

11.07.2018 günü, dava nihayet sona erdi. Dava 430 dava günü sürdü. Davada 815´den fazla kişi dinlendi, 5 hakim görevliydi, 418 delil sunuldu, 24500 seyirci bulundu, 600 dosyada toplam 280000 sayfa hazırlandı ve 33 milyon Avro´dan fazla para harcandı. Bundan önceki son duruşmada Zschäpe adeta yalvarıyor, affını istiyor, pişman olduğunu, ırkçı olmadığını söylüyor.

Sonunda, karar olarak olarak Zschäpe 10 farklı cinayetten, farklı cinayet teşebbüslerinden, soygunculuktan ve terör örgütüne üye olmaktan suçlu bulundu ve ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası aldı. Zschäpe´nin avukatlarından biri revizyona gitmek istediğini belirtti. Ayrıca Carsten S. 3 yıl, Holger E. 3 yıl ve Ralf W. 10 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Avukatlar revizyona gideceklerini açıkladılar. Andre E. için 12 yıl hapis cezası isteniyordu, fakat hakim 2 yıl 6 ay hapis cezası verildiğini açıkladı ve mahkeme salonundaki ırkçılar kararı alkışladır. Zaten kararlar okunurken salondaki ırkçılar sürekli dalga geçer gibi hareket ediyorlardı. Ardından hakim bu cezanın da kaldırıldığını ilan etti ve Andre E. dakikalar sonrası serbest bırakıldı. Hakimin bunu duyurmasıyla beraber mahkeme salonundaki ırkçılar tekrar coşkuyla alkışladılar. Hakim alkışlayanlara sessiz olmalarını söyledi, ardından mahkeme salonundaki bazı türk izleyiciler ve büyükelçilikten görevliler salonu terk ettiler. Bu bile skandal bir tablo.

Fakat en büyük sıkıntı, en büyük sorun, avukatların ve davacıların da davanın sonuçlanmasından bir gün önce basın açıklamasında belirttikleri gibi, yakalanmayan, hala toplumun içinde yaşayan, kimlikleri bilinmeyen diğer NSU üyeleri. Bu nedenle mahkeme salonun önünde sol örgütler “Naziler öldürüyor ve devlet de katılıyor. NSU üç kişiden ibaret değildi“ sloganlarıyla polis ile münakaşa ediyorlar.

Uzmanlar, davada karar verilmesine rağmen kafalardaki soruların ancak %50´sinin netleştiğini söylüyorlar. Zaten dava öyle boyutlar almıştıki tek başına birinin tüm davayı takip etmesi mümkün değildi. Halbuki adalet ve güvenin tekrar geri kazanılması ve önyargıların ortadan kalkması için NSU olayı şeffaf bir şekilde aydınlanmalıydı. Burada olayın aydınlanması için büyük çaba veren alman gazetecileri de tebrik etmek gerekir. Üzülerek söylemek gerekirki, Almanya´da bu şekilde araştırmacı gazetecilik yapan türk gazetecileri bulunmuyor.

Peki vatandaşları öldürülen Türkiye ne yapmalı? NSU davası Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı´nın maddi desteğiyle Hollywood tarzında kaliteli bir filim olarak mutlaka çekilmeli. Unutturulmamalı.

Dr. Cemil Şahinöz

Risale Haber, 12.07.2018
https://www.risalehaber.com/irkci-teror-orgutu-nsu-ve-dava-ile-ilgili-tum-detaylar-20222yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler