Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.08.2022) 61 sene sonra türk işciler tekrar Almanya yolunda

61 sene sonra türk işciler tekrar Almanya yolunda

Almanya ve Türkiye 1961´de işci anlaşması imzaladılar. Bu anlaşma sayesinde yüzbinlerce insan Türkiye´den Almanya´ya geldi. Sirkeci tren garında hergün yüzlerce insan toplandı. Ailelerini, sevdiklerini geride bırakıp, ellerinde bir bavul ile “gurbet“ kelimesini yaşamaya gittiler ve “gurbetçi“ oldular.

61 sene önce Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. Yani bir kaç sene Almanya´da çalışıp, traktör parası kazanıp, Mercedes markalı araba, alman çikolatalarıyla dolu olan bir torba ve bir radyo ve televizyon alıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama dönemediler. Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

Şimdi, tam 61 sene sonra, Almanya tekrar Türkiye´den işci talep ediyor. Yani tekrar Almanya´ya iş gücü akımı başlamak üzere olabilir.

Bunun sebebi ise Almanya´da belli alanlarda büyük bir iş gücü açığının olması. Bu açık korona pandemisinden önce de vardı ve yıllardır birikiyordu. Pandemi sürecinde ise bu eksik daha da çoğaldı. Neticede büyük bir kalifeli eleman eksikliği oluştu.

Bu eksikliği doldurabilmek için Almanya 61 yıl öncesinde olduğu gibi tekrar misafir işcilere başvuruyor. Önce Avrupa Birliğinde´ki ülkelere başvuru yapıldı. İspanya´dan işciler geldi. İtalya ve Yunanistan´dan da belli sayıda işci geldi. Fakat eksikliği doldurmaya yetmedi.

Geçen aylarda ise özellikle havaalanındaki eksiklikleri doldurabilmek için geçici olarak havaalanı çalışanı alımı başladı. Bu işciler geçici bir süre Almanya´da çalışıp, ülkelerine geri dönecekler. Bu bağlamda Türkiye´den 2000 işci istenilmişti, fakat sadece 145 çalışan geldi.

Şimdi ise garson, aşcı, kargo elemanı ve hotel personeli alımı için yasa hazırlanıyor. Bu kapsamda Türkiye´den kalifeli ve yetişmiş elemanlara kolay vize verilecek.

İlk aşamada Almanya´dan Türkiye´ye geri dönen çifte vatandaşlar öncelikli olarak alınacak. Çünkü bunlar büyük çoğunluk ile hem iyi almanca biliyorlar hem de Almanya´daki yaşamı bildikleri için cabuk uyum sağlayabilirler düşüncesi var.

Bunun dışında zaten binlerce doktor, Türkiye´den Almanya´ya gitti bile. Sağlık ve bakım personeli açığından dolayı da Türkiye´den Almanya´ya giden işciler var.

Şirketler eskiden sadece işci kurumuna başvurdukları halde Almanya´dan personel bulamayınca, yurt dışından özel nitelikli personel getirebiliyorlardı. Yeni yasaya göre bir şirket veya kuruluş Türkiye´den bir işciye talip olduğunda, o kişi kolay bir şekilde vize alacak ve Almanya´ya yerleşip çalışma imkanı bulacak. Yani istek şirketten gelmesi gerekiyor. Sadece havaalanı sektöründe bireysel başvurular olabiliyor. Bunun dışında isteği şahıs değil, şirket veya kurum yapmak zorunda.

İşcilerin hemen gelmesi amaçlandığı için, almanca bilme şartı da koyulmuyor. Sadece çalışılacağı bölümün uzmanı olunduğu belgelenmesi gerekiyor.

Alman siyasetçilerin beklentilerine göre, bu yılın sonuna kadar 100.000 türk işcinin geleceği tahmin ediliyor. Bu rakam ulaşılırmı bilinmez, havaalanı personelinde ve Avrupa Birliği üyelerinden istenilen işcilerde beklenilen sayıya ulaşılamada. Almanya´nın eski cazibesi varmı, bekleyip görmek gerekiyor.

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 13.08.2022
https://www.risalehaber.com/61-sene-sonra-turk-isciler-tekrar-almanya-yolunda-24497yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.07.2022) KRV koalisyon sözleşmesinde İslam ve müslümanlar

KRV koalisyon sözleşmesinde İslam ve müslümanlar

Kuzey Ren Vestfalya (NRW) eyalet seçimi sonrası koalisyon kuran CDU ve Yeşiller partisi koalisyon sözleşmesini yayınladılar. Sözleşmede müslümanları ilgilendiren maddeler de bulunuyor,

Sözleşmede okullarda verilen İslam Din Derslerine, İlahiyat Fakültelerine, müslüman kuruluşlara ve resmi statülerine, Sosyal Yardım Kuruluşlarına, hasta bakım hizmetlerine, mezarlıklara ve imamlara yer veriliyor.

İslam dini ve müslümanlarla ilgili maddeler şunlar:

  • Okullarda verilen İslam Din Dersleri genişletilecek. İslam Din Derslerini düzenleyen ve koordine eden komisyon ile çalışmalar devam edecek ve komisyona yeni kurumların alınması da görüşülecek (III, 3).
  • İslam İlahiyat Fakültelerinin üniversitelerde yaygınlaşması desteklenecek. Münster´de var olan fakülte güçlendirilecek. KRV eyaletinde bir İlahiyat Fakültesinin daha kurulması için çaba verilecek (III, 3).
  • İslami kuruluşlarla oluşturulan verimli ve önemli işbirlikleri devam ettirilecek (IV, 9.).
  • Müslümanlar bu toplumun parçasıdırlar (IV, 9).
  • Müslümanlar tarafından kurulacak olan Sosyal Yardım Kuruluşları ve hasta bakımı gibi hizmetler sunan kuruluşlar desteklenecek (IV, 9).
  • Müslüman mezarlıkların kurulmasında destek olunacak (IV, 9).
  • Hukuksal şartlar yerine geldiği takdirde, müslüman kuruluşlara resmi statü verilecek (IV, 9).
  • Yurtdışından bağımsız olan ve almanca bilen imamlar yetiştirilecek (IV, 9).
  • KRV eyaletinde bir devlet yüksek okulunda imamlar yetiştirilecek (IV, 9).

Maddelerin bazıları çok tanıdık. Yeni değil, zaten senelerdir konuşulan ve tartışılan maddeler. Sadece KRV eyaletinde değil, genel olarak Almanya´da çözüm arayan maddeler.

Tabiki burada sadece yeni kurulan hükemetin tutumu değil, müslüman toplumunda tutumları yön gösterecektir.

Özellikle müslüman mezarlıklar konusunda son senelerde bürokratik bir kolaylaştırma söz konusu. Birçok şehirde müslüman mezarlıklar kuruldu.

İslam Din Dersi, İlahiyat Fakülteleri, imam yetiştirme kurumları en az 10 senedir gündemde.

Müslüman kuruluşların resmi statüsü ise 30 senedir konuşulan, fakat hukuki sebeplerden dolayı ilerlemeyen bir konu.

Müslüman toplumun belki daha fazla ağırlık vermesi gereken konu ise Sosyal Yardım Kuruluşları. Almanya geleneğinde toplumsal sosyal yardımı devlete ait olmayan sivil kuruluşlar, yine devletten aldıkları maddi yardım ile gerçekleştirir. Ancak bu kuruluşların olmadığı yerlerde devlet devreye girer.

Müslümanlar da kendi Sosyal Yardım Kuruluşlarına kurmak zorundalar. İleriye yönelik gerekecek olan hizmetler, ister hasta ve yaşlı bakım hizmetleri olsun ister manevi bakım (Seelsorge) olsun, hızlıca ihtiyaç haline geldi. Bu hizmetleri kaliteli ve kalıcı verebilmek ve ihtiyaçları karşılayabilmek için var olan Sosyal Yardım Kuruluşlarıyla beraber çalışan müslüman Sosyal Yardım Kuruluşlarına ihtiyaç var.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Temmuz 2022

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.06.2022) NRW Eyalet Meclisinde yabancı uyruklu milletvekilleri

NRW Eyalet Meclisinde yabancı uyruklu milletvekilleri

Kuzey Ren Vestfalya (NRW) eyalet seçimlerini geride bıraktık. CDU Partisi %35.7, SPD %26.7, Yesiller %18.2, FDP %5.49, AfD %5.4, Sol Partisi %2.1 ve diğer partiler %6 oy aldı. Yabancılar tarafından kurulan BİG tartisi ise 4232 oy alarak %0.1 aldı. Bielefeld´de BİG partisi 364 oy topladı.

2017 senesindeki bir önceki eyalet seçimlerinin sonuçlarına bakar isek, Yeşiller oylarını %11.8 çoğalttılar. CDU partisi de oylarında artış gördü, oyları %2.8 artti. Diüer partiler hep oy kaybettiler. FDP %6.7, SPD %4.5, Sol Partisi %2.8 ve AfD %2 oy kaybetti.

Seçimin en önemli yanı ise, %55.5 oran ile çok düşük seçime katılım oranı oldu. 1950´den itibaren yapılan NRW eyalet seçimlerinde ilk defa bu kadar düşük bir katılım gerçekleşti. 1975´de %86.2 ile şimdiye kadar en çok katılım gerçekleşmişti. 2017´deki bir önceki seçimde katılım oranı %65.1 idi. Siyaset bilimcileri bu düşüşün sebeblerini araştırırken, biz de seçilen milletvekilleri arasındaki yabancı uyruklu milletvekillerine bir bakalım.

Seçim bölgelerindeki adaylara bakar isek, WDR´nin bir araştırmasına göre adayların %15´i yabancı uyrukluydu. En fazla yabancı uyruklu aday ise %21 oran ileYeşiller de mevcuttu. En az aday ise %8 ile CDU´da vardı.

Yeni eyalet meclisinde CDU 76, SPD 56, Yeşiller 39, FDP 12 ve AfD 12 milletvekili ile temsil edilecek. Mediendienst Integration´un araştırmasına göre toplam 195 milletvekilinden sadece 17 tanesi yabancı uyruklu. Yani milletvekillerinin %8.7´si yabancı uyruklu. Halbuki NRW eyaletinde yabancı uyrukluların toplumda oranı %31.7.

Bu rakam son dönem eyalet meclisine onaran yine de bir yükseliş gösteriyor. Çünkü daha önceki mecliste, Rheinische Post´un araştırmalarına göre 199 millevetkilinden sadece 10 tanesi yabancı uyrukluydu, bu da oran olarak %5 yapar.

Seçilen 17 kişinin 9´u parti listelerinden (en fazlası 5 taneyle Yeşillerden) ve 8´i seçim bölgelerini kazanarak (en fazlası 6 taneyle SPD´den) eyalet meclisine girmeyi hak ettiler.

Oran olarak en çok yabancı uyruklu milletvekili, yabancılara karşı tutumuyla bilinen AfD partisinde yer alıyor. 12 milletvekilinden 2 tanesi yabancı uyruklu, bu da %16.7 yapar. Tezat gibi duran bu durum, aslında hiç de tezat değil. Çünkü AfD ile ilgili daha önce yapılan araştırmalar da AfD´nin her türlü yabancıya karşı olmadığını, belli yabancılara karşı olduğunu gösteriyor. Örneğin, kendi milletlerine benzeyen insanlara karşı degil, kendilerine çok farklı kültürden olanlara karşı düşmanlık besliyorlar.

Yeşiller´de ise, 39 milletvekilinden 6´sı (%15.4) yabancı uyruklu. SPD´de 56´dan 8´i (%14.3) ve CDU´da 76 milletvekilinden sadece 1 tanesi yabancı uyruklu (%1.3). FDP partisinde ise 12 milletvekillerinden hiç biri yabancı uyruklu değil (%0).

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Haziran 2022

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.05.2022) Sessiz Irkçılık

Sessiz Irkçılık

Tanınmış alman bir yazar ırkçılık ve dışlanma hakkında seminer veriyor. Son 10 yılda hem Almanya´da, hem genel olarak Avrupa´da yükselen ırkçılıktan bahsediyor. Mültecilere ve yabancılara karşı nefretin çoğaldığını anlatıyor. İslam düşmanlığının, camii saldırılarının her sene zirve yaptığını sayı ve verilerle aktarıyor. Soru-Cevap bölümüne gelindiğinde ise dinleyicilerden alman bir erkek ayağa kalkıp, „Biz bu bahsettiğiniz ırkçılığı günlük hayatımızda hiç görmüyoruz? Hiç rastlamiyoruz? Acaba abartıyor olabilirmisiniz?“ diye, biraz da gülerek, soruyor. Semineri veren yazar ciddileşiyor ve soruyu yönelten kişiye dönerek, cevabını veriyor: „Beyefendi, siz sarışınsınız, gözleriniz mavi, erkeksiniz, uzun boylusunuz, kilonuz da tam yerinde, gözlüğünüz de yok. Siz ırkçılığın ve dışlanmanın ne olduğunu nereden bileceksiniz?“

Evet, “Sessiz İstila“ filimini hazırlayanlar, destekleyenler, maddi katkıda bulunanlar ırkçılığın ve dışlanmanın ne olduğunu nereden bilecekler?

Eğer bilselerdi, filimlerindeki kullandıkları tüm argümanların Avrupa´da var olan yaklaşık 50 ırkçı siyasi partiler tarafından kullandıklarını bilirlerdi. Bilmek istiyorlarsa Avrupa´daki yabancılara ve mültecilere sorsunlar. Irkçılık ve ayrımcılığı hergün yaşayan insanlara bir sorsunlar.

Almanya´daki AfD, Hollanda´daki PVV, Avusturya´daki FPÖ, Fransa´daki FN, Slovakya´daki SNS ve daha nice ırkçı siyasi partilerin söylemleri hep aynı: „10-20 sene sonra ülkemizde çoğunlukla mülteciler olacak, ülkemiz yabancılaşmış olacak. Bu yabancılar sebebiyle iş bulamıyoruz ve sokaklarımızda güvenli halde değiliz. Sokaklarımızda yürüyemiyoruz bile. Her yerde yabancı tabelalar asılı ve her yerde yabancı diller konuşuluyor. Tüm mülteciler sürekli suç işliyorlar. Bunlar entegre olmazlar, uyum sağlamazlar. Hepsini geri gönderelim.“

Bu söylemlerin “Sessiz İstila“ ve bu filimin yapımcıların söylemleriyle ne farkı var? Hiç bir farkı yok. Fakat filimin yapımcıları, ırkçılığın ne olduğunu bilmedikleri için, vatana hizmet ettiklerini zannediyorlar.

Halbuki yukarıdaki söylemlerin tümünü Avrupa´da yaşayan mülteciler, yabancılar, göçmenler, müslümanlar, türkler son senelerde hergün duyuyorlar. Eğer siz bu insalara „Ne var canım, bu sizin duyduklarınız ve yaşadıklarınız ırkçılık değil ki“ derseniz, kibarca ahmaklık etmiş olursunuz.

Eğer Avrupa´da yaşayan insanlara ırkçılığın ne olduğunu sorma imkanları yoksa, Türkiye´deki mültecilere de sorabilirler. Böyle bir filime ve bu şekildeki söylemlere muhatap olan  mülteciler bunu “basit bir siyasi sorun“ olarak mi görürler, yoksa düpedüz ırkçılık olarak mı nitelendirirler.

Eğer maksat siyasi bir eleştiri, göçmen siyasetini, uyum politikasını, yapılan uygulamaları ve düzenlemeleri eleştirmek ise, bunu yapıcı olarak yapmanın bir çok farklı ve etkili yolları vardır. Fakat böyle söylemlerle ancak halkı mültecilere karşı kışkırtmış olursunuz.

Biraz daha fazla oy toplama sebebiyle, popülist söylemlerle insanların damarlarına basmak, kavimcilik hislerini harekete geçirmek, vatana hizmet değil, kardeşleri birbirine vurdurmaktır. Nitekim 20. Yüzyılın başlarinda tüm dünyada hızla yayılmaya başlayan ırkçılık fikri de kardeşleri, milletleri, ülkeleri bu düşünceden dolayı böldü. Yüzyıllardır beraber yaşayan insanlar, asabiyet ve kavimcilik fikriyle birbirlerine düşman kesiliverdiler.

Yukarıda bahsettiğimiz Avrupa´daki ırkçı hareketleri de sessiz ve sakin büyümeye başlamışlardı. Umariz ki, Türkiye´de de bu şekilde sessiz bir ırkçılık başlamaz ve sesli bir ayrımcılığa dönüşmez.

Ensar ve Muhacir geleneğinden gelen bir ümmet, ayrıştırıcı olmak yerine birleştirici unsurları ön planda tutmalı.

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 12.05.2022
https://www.risalehaber.com/sessiz-irkcilik-24245yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.05.2022) İyileşmek için sadece dua etsek olmaz mı?

İyileşmek için sadece dua etsek olmaz mı?

Sözlerimizle yaptığımız dua´ya kavli dua denir. Fiillerimizle, davranışlarımızla, hareketlerimizle yaptığımız dua´ya fiili dua denir. Kabiliyetlerimiz de bir duadır. Yani yaptığımız her hareket aslında niyetimize bağlı olarak birşey için duadır. Ayağa kalkarız ve mutfağa doğru gideriz, mutfağa gitmek için bir duadır. İşe gideriz, rızık için duadır vs. Ve bu dua daha tesirlidir, çünkü daha samimidir. Gerçekten olmasını istediğimiz birşey için hareket etmiş oluruz.

Sorunlarımızı çözmek istediğimizde de aynı şekilde, bu kurala uygun hareket etmemiz gerekir. Sadece sözlerle dua etmek yetmez, sorunların çözülmesi için birşeyler yapmamız gerekir. Sadece dil ile dua yetseydi başta peygamberler ve sahabeler o şekilde hareket ederdi. Halbuki Hz. Muhammed (sav) Mekke´den Medine´ye yürüyerek hicret ediyor. Cenab-ı Allah isteseydi Mirac hadisesinde olduğu gibi hicrette de bir an´da kendisini Medine´ye vardırırdı.

Meşhur deve hadisi buna güzel bir örnektir. Peygamber Efendimiz’in yanına bir bedevi gelir. Resûlullah kendisine sorar:

– Deveni nereye bıraktın?

Bedevi:
– Allah’a emanet ettim.

Resûlûllah kendisine şu cevabı verir:

– Evvela deveni sağlam kazığa bağla, daha sonra Allahû Tealâ’ya emanet et.

Aynı şekilde, “Devem benim her şeyim. Yükümü taşır, beni taşır. Ama hastalandı ve hastalıktan kurtulamıyor. Ben dua ediyorum ama Allah dualarımı kabul etmiyor!” diyen bir kadına, Peygamber Efendimiz gülümseyerek: “Dualarının kabul edilmesini istiyorsan, duana biraz katran kat!” diye cevap verir.

Hz. Musa hastalanınca, “İlaçsız da Allah şifa verir” diyerek ilaç kullanmadı. Allah ise kendisine “İlaç kullanmazsan şifa ihsan etmem“ buyurdu. Bunun ardından Hz. Musa ilacı kullanınca iyileşti. Fakat bu durumu merak etti ve Cenab-ı Allah´a sebebini sordu. Cenab-ı Allah da “Tevekkül etmek için, benim âdetimi, hikmetimi değiştirmek mi istiyorsun? İlaçlara tesir veren kimdir? Elbette tesirleri yaratan benim“ buyurdu.

Aynı hakikatı Hz. Eyyub´da da görüyoruz. Şifa için dua eden Hz. Eyyub´ün duasını Allah kabul ediyor. Fakat yine de şifa için Allah kendisinden bir davranış/hareket/fiiliyat istiyor: “Kulumuz Eyyub’u da an. Bir zaman o, Rabbine şöyle nida etmişti: ´Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.´ (Biz ona): ´Ayağını yere vur! İşte sana yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su´ dedik. Ve ona, bütün ailesini ve beraberlerinde bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet olarak bahşettik ki, akıl sahipleri için bir ibret olsun.“ (Kur´an, 38:41-43). Halbuki Allah kendisine şifayı ayağıyla yere vurmadan ve su içmeden de verebilirdi.

Başka bir hadis´de Peygamberimiz “Allah her derdin dermanını yaratmıştır, öyleyse tedavi olunuz.“ buyuruyor. Tedavi olmak, doktora gitmek, ilaç kullanmak fiili bir duadır.

Dolayısıyla sözlerimizle yaptığımız dualara sebebler dairesine başvurarak fiili dualarımızı da eklememiz gerekir. Yani hem ilacımızı alırız, hem dua ederiz. Hem okul sınavı için çalışırız, hem de dua ederiz.

Yine diğer bir hadis´de Peygamber Efendimiz “Bir kimse tesirine inanarak Cenab-ı Hakk´ın isimlerini veya bu husustaki duaları bir dağa okusaydı, gerçekten dağ yok olurdu.“ buyuruyor. Vurgu yapmak istediğim kelimeler “tesirine inanarak“. Çünkü biz çoğu zaman gerçek manada inanmıyoruz. Hatta hadis´deki dağın yok olmasını düşünürsek, aklımıza hemen Allah´ın dağı nasıl yok edeceği gelir. Halbuki o bizim işimiz değil. Allah´a dağı yok etmesi için bir senaryo hazırlamamız gerekmiyor. O O´nun kudretindedir zaten. Bunu düşünerek aslında tesirine inanmadığımızı itiraf etmiş oluyoruz.

Çaresi olan sıkıntılaramıza tembellik etmemeliyiz, ümitsizliğe kapılmamalıyız. Bir çözümü, tedavisi varsa hareket etmemiz gerekir. Sünnetullah kanunları içerisinde, vesilelere sarılmamız ve çözmemiz gerekir. Cenab-ı Allah kimseye kaldıramayacağı yük vermemiş.

Çaresi olmayan bir meselede de sabırsızlaşmaya gerek yok. Telaşa girmeye, üzüntüye kapılmaya gerek yok. Durumu kabullenmemiz gerekiyor. Örneğin ölümü değiştiremeyiz, geçmişi de değiştiremeyiz. Bu nedenle bazı şeyleri kabullenmemiz gerekir devam yaşayabilmek için, yoksa hayatı kendi kendimize zehir ederiz.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Mayıs 2022

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(15.03.2022) Uçak korkusu

Uçak korkusu

Evinin üstünden uçaklar geçerken, Bediüzzaman derinden derine sevinçli bir halde “Ben bunlarla (uçaklarla) iftihar ediyorum. Benim nev’imin icadı olduğu için, sair kainat kardeşlerime karşı nevimin hesabına iftihar ediyorum“ der.

İnsan teknolojinin kölesi olunca, bağımlı olur, hayatını teknolojiye göre ayarlamaya başlar. Randevularını televizyondaki dizisine, telefonundaki oyunlara göre ayarlamaya başlar, önemli şeyleri ihmal eder, sorumluluklarını yerine getirmez. Fakat teknoloji nimeti insanın hizmetine verildiğinde, bereketlenir ve insana çok faydası olur.

Uçak da böyle bir nimettir. Fakat bu nimetin getirdiği özel bir psikolojik sorun da vardır: Uçak korkusu.

Literatürde Aviofobi olarak bilinen uçak korkusu aslında çok yaygındır. Kimisinde çok az bir şekilde bulunur ve bu şekilde bastırabilinir, kimisinde de korku kendisini belirli bir şekilde gösterir. Uçak korkusu, daha uçağa binmeden başlar ve insanı tedirgin eder. Fakat bir çok kişi, uçaktan korkmalarına rağmen, uçağa binerler ve uçuş süresince kendilerini rahatlatmaya çalışırlar.

Almanya´da yapılan bir araştırmaya göre toplumun %15´inde uçak korkusu var. Buna ilaveten %20´si ise uçakta kendisini huzursuz hissediyor.

Sayılara bakar isek uçak kazaları çok nadir gerçekleşiyor. 2014´de havalanan uçakların 0,0003% düşmüş, 2015´de 0,00028%, 2016´da 0,00021%, 2017´de 0,00024%, 2018´de 0,00026% ve 2019´da 0,00029%. Yani 2019´da 1 milyon uçaktan sadece 3 tanesi düşmüş.

Tabi korkan biri için bu sayılar pek birşey ifade etmiyor. Çünkü korkan kişinin aklında „Milyonda bir uçak düşse de, o düşen tek uçak, benim bindiğim uçak olabilir“ korkusu hakim oluyor.

Uçak korkusunun sebebleri farklı olabiliyor. Bazen genel bir yükseklik korkusu sebep olabilir. Panik atak olan kişiler de uçakda bulunmaktan rahatsız olabiliyorlar. Kapalı ortamlarda daralan insanlarda da uçak korkusu gelişebiliyor. Daha önce uçak ile kötü bir seyahat yapmış olanlarda ise uçak yolculuğu ile ilgili travmatik duygular oluşabiliyor.

Genel olarak ise vesvese hakim. Yani korkan kişi kafasında negatif bir senaryo çizer ve o senaryoya inanmaya başlar. Örneğin uçağın düşeceğini, arabada olduğu gibi direksiyonu ve kontrolü kendi elinde olmadığı için engelleyemeyeceğini düşünür. Dolayısıyla korkar ve endişe çeker.

Uçak korkusuyla bağlantılı en yaygın vesvese ise ölüm korkusuyla ilgili. „Uçak düşer, ölürüm“ vesvesesi bilinçaltında baskın hale gelir. Genç yaşlarda bu vesvese pek hissedilmese de, ilerleyen yaşlarda daha çok belirgin olmaya başlar. „Ölüme hazır değilim“, „Hesap veremem“, „Daha yapacaklarım çok“ düşüncesi bu korkuyu haliyle artırır.

Halbuki ölme ihtimali uçağa binince çoğalmıyor da azalmıyor da. İnsanın her an ölebilme ihtimali %50´dir. İster uçakta olsun ister evde rahat otururken olsun. Ölüm anımız bellidir zaten. Ne ileriye ne de geriye alabiliriz. Eğer uçak kazasıyla öleceksek, uçağa binmeyerek erteleyemeyiz. Bir şekilde o uçağa bineceğizdir. Eğer uçak kazasıyla ölmeyeceksek, uçağa bindik diye ölmeyiz. 

Dünyevi vesilelere baktığımızda uçak kazasıyla ölme ihtimali çok düşük, öyleyse vesvese yapmaya gerek yok. Uhrevi olarak olaya baktığımızda ise, her an ölebileceğimiz için ölüme ve hesaba hazırlıklı olmak gerekir. Hem uçakta hem uçağın dışında hazırlıklı olmak gerekir.

Dolayısıyla uçak fobisini yenebilmek için vesvese yerine, mantıklı düşünmek gerekir. Vesvese bir balon gibi, olmayan bir şeyi şişirir, mantık ise o balonu patlatır. Mantıklı bir şekilde uçağın güvenilir olduğunu ve varılan yerde neler yapılacağını düşünmek korkuyu hafifletir. Aynı şekilde rahatlatan bir eşyayı yanında bulundurmak da etkili oluyor. Hem uçak hakkında teknik bilgiler edinmek, hem de ölüm hakikatini iyi anlamak ile uçak korkusunu yenmek mümkündür. Sık sık uçuş tecrübesi yaşamak da, korkuyu yenmekte hızlandırıcı bir faktör olur.

Tabiki bunları yaparken bir uzmandan destek almak da mümkün. Korkunun şiddetine ve sebebine göre farklı tedaviler uygulanır. Örneğin simülasyon ile yapılan tedavi yöntemleri de mevcut.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Mart 2022

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.03.2022) Nesiller Çatışması

Nesiller Çatışması

„Günümüzün çocukları lüksü seviyor, kötü davranışları var, otoriteye baş kaldırıyorlar, yaşlılara saygıları yok, çalışmak yerine lak lak etmeyi seviyorlar. Çocuklar artık evlerinin hizmetçisi değil, tiranı. Anne babaları odaya girince ayağa kalkmıyorlar, onlara itiraz ediyorlar, destek olmak yerine laklak yapıyorlar, şapır şupur yiyorlar, bacak bacak üstüne atıyorlar, öğretmenlerine zulmediyorlar.“

Bu sözleri okuyunca belki „İşte tam bizim zamanımızı anlatıyor“ diye düşünmüş olabilirsiniz. Verilen örneklerin tam da şuanki zamanın gençlerine ve çocuklarına uyduğunu düşünüyorsunuzdur belki de. Halbuki bu sözlerin sahibi meşhur filozof Sokrat. Yaklaşık 2500 sene önce yaşamış olan Sokrat, kendi zamanının gençlerini ve çocuklarını tarif ediyor. Ne kadar tanıdık mı geldi?

Aslına bakılırsa bu tarzda bir düşünce insanlığın ilk günlerinden itibaren vardır. Her dönem yaşanan bir olgu. Her nesil, kendinden sonra gelen nesli bu şekilde değerlendirir. Ve her nesil bunun sadece kendi nesli için geçerli olduğunu zanneder.

Örneğin suçlamalar hep aynıdır. Yaşca daha büyük olan nesil, genç nesli Sokrat´ın yukarıda yaptığı gibi eleştirir. Sadece cümleler biraz değişir. „Biz babamızın yanında bunları yapamazdık“ gibi cümleler eklenir. Genç nesil de yaşlı nesli aynı şekilde suçlar ve „Bizi anlamıyorlar, sizin zamanınız geçti“ tarzında cümleler kurar. İşte bu bakış açısı, nesillerin oluştuğu günlerden itibaren var, dolayısıyla yeni bir olgu değildir.

Aynı şekilde nostaljik düşünceler de yeni değildir. Her nesil „Bizim zamanımız ne güzeldi. Herşey daha güzeldi. Arkadaşlarımızla buluşduğumuzda neler yapıyorduk. Ah nerede o eski günler, o eski bayramlar“ sözlerini sarf eder. Bu her nesil için geçerlidir. Çünkü nostaljik düşünce genelde insanı çocukluk ve gençlik zamanına geri götürür. Çocukluk ve gençlik yaşlarında sorumluluk daha az olduğu için, genelde o zamanın güzel anları bilinçaltında canlanır ve insan o zamanı özler: „Bizim çocukluğumuzda ne güzel çizgi filimler vardı. Bizim gençliğimizde ne filimler vardı. Bizim zamanımızda bayramlar tam anlamıyla bayramdı.“

Eski zamanları aslında güzel yapan, kişinin kendisinin o günlerde güzel bir zamanda olmasıdır. Bundan dolayı gelecek nesil de yaşlandığında kendi zamanı için aynısını düşünür ve bu hep böyle devam gider. Yani bugün çocuklarına ve gençlerine „Bizim zamanımızda herşey daha güzeldi“ diyen neslin çocukları ve gençleri de büyüdüklerinde çocuklarına ve gençlerine „Bizim zamanımızda herşey daha güzeldi“ diyecektir.

Rus edebiyatçı İvan Turgenyev, 1862´de kaleme aldığı “Babalar ve Oğullar“ (orijinalinde “Babalar ve Çocuklar“) adlı romanında bu meseleyi ele alır ve romanda şöyle bir cümle geçer: „İyi de o ilk anların güzelliği neden sonsuza kadar sürmüyor, neden sonsuz bir ömürleri olmuyor?“

Nesil çatışmasına götüren bu ve bunun gibi düşüncelerin oluşması gayet normaldir, yadırganacak bir durum da değildir. İnsanın kendisi değiştiği gibi, toplum da değişiyor. Yaşanan şartlar ve koşullar da değişiyor. Teknoloji iyi veya kötü ilerliyor.  


Olaya sosyolojik olarak baktığımızda, değişen nesiller değil. Nesillerin birbirlerine bakış açıları da değişmiyor. Değişen, toplumsal şartlar, kullanılan metotlar ve araçlar. Bundan dolayı, sanki ilk defa bir nesil diğer nesil ile çatışma halindeymiş gibi gözüküyor.

Bu değişimler sebebiyle kuşaklar hem lafzen hem de anlam olarak birbirlerinin dillerini anlamamaya başlarlar. Anlaşılmayınca da, doğal olarak bir çatışma meydana gelir. Bu anlaşılmamazlıktan dolayı da çatışma genelde gençlerin „Yaşlılar bizi hiç anlamıyorlar“ veya yetişkinlerin „Sen de anne-baba olduğunda anlarsın. Ah, ah, ben gençken…“ cümleleriyle sona erer ve herkes kendi yoluna devam eder.

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Mart-Nisan 2022

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(18.02.2022) İskandinavya ülkeleri ve Bediüzzaman

İskandinavya ülkeleri ve Bediüzzaman

Danimarka, Finlandiya, İsveç, Norveç ve İzlanda olarak tabir edilen İskandinavya ülkeleriyle ilgili Bediüzzaman Said Nursi bazı tespitlerde bulunuyor.

Örnegin 13. Söz´de ve Sikke-i Tasdik-i Gaybi´de „Elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’an’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıtaları ve büyük hükûmetleri Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar.“ ifadelerini kullanıyor.

Yine Emirdağ Lahikasında bir mektubunda İskandinavya ülkelerinden bahsediyor: „Aziz, sıddık kardeşlerim; Şimalin İsveç, Norveç, Finlandiya, Kur’ân’ı mekteplerinde en büyük halâskâr bir kitap olarak kabul ettikleri gibi, şimdi erkân-ı İslâmiyenin birincisi olan Ramazan sıyamını tutmak niyetiyle Câmiü’l-Ezhere “Şimalin pek uzun günlerinde bir çare-i tahfifi ve tehiri yok mu?” diye sormuşlar. Demek Avrupanın yalnız o küçük hükûmetleri değil, belki siyaset mânâsı verilmemek için kendini izhar etmeyen, eskide büyük ve dünyanın yüksek mevkiini tutmakla beraber, gayet dehşetli bir tarzda dünyanın fena ve fâniliğini dehşetli tokatla o yüksek mertebelerin hiçe indiğini görmekle hakikî teselli, yalnız ve ancak hakaik-i Kur’âniyede bulmasıyla, o küçüklerle mânen beraber tahmin edilebilir.“

Bediüzzaman´ın İskandinavya ülkerini neden bu şekilde metettiği, bazen Avrupa medreselerinde de konu oluyor. Bediüzzaman net olarak sebepler saymadığı için, sebebiyle ilgili ancak tahmin yapılabiliyor.

Bu bağlamda İskandinavyalı insanları ve toplumunu diğer Avrupalı insanlarla ve toplumlarla karşılaştırdığımızda, İskandinavyalı insanların daha mütevazi, sakin, mülayim, cana yakın, daha yardımsever olduğu tespit ediliyor. Yani Kur´an ve hadislerde zikredilen müslümanların sıfatları sanki bu insanlarda, diğer Avrupalılardan daha ziyade bulunuyor gibi. Belki bu manada İslam´a daha yakınlar.

Ayrıca dünya genelinde İslam İndex adıyla yapılan bir araştırma var. Bu araştırma İslami değerlerin hangi ülkelerde yaşandığını tespit etmeye çalışıyor. Araştırmanın metodunda ciddi sıkıntılar olsa da, İskandinav ülkeler hep zirvede yer alıyor. Bu da aslında Bediüzzaman´ın yukarıdaki sözlerini tasdiklemiş oluyor.

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.01.2022) Tenkit etmek veya etmemek

Tenkit etmek veya etmemek

İslam alimleri kardeşliği ve sevgiyi önerdikleri kadar da birbirine kızmayı ve tenkit etmekten uzak durmayı tavsiye ederler.

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur´larin bir çok yerinde tenkit konusunu işliyor. Örneğin: “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek“ (21. Lem´a), “Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz.“ (Kastamonu Lâhikası), “Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız.“ (Barla Lâhikası), “Benim hatırım için birbirini tenkit etmemek lazım geliyor.” (Emirdağ Lâhikası), “Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, […] nefsinizi susturunuz. Medar-ı niza bir mesele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olamaz.” (Kastamonu Lahikası), “Birbirinizi tenkit ettirmeye meydan vermeyiniz.” (Kastamonu Lahikası), “Nur şakirdleri birbirlerini tenkid etmemek ve itiraz etmemek, kusuru varsa da lütufkâr bir tarzda hatıra getirmek ve mümkün olduğu kadar birbirine tam tesanüd ve ittifak ve kusura bakmamak. Değil evhamla, şübhelerle ittiham etmek, belki gözü ile de kabahatını görse ve kendine karşı da adavetini bulsa, yine onun aleyhine itiraz etmemek, yalnız bir nev’i meşveretle birbirini kusurdan muhafazaya çalışmak gerektir. […] Tam tesanüd ve kardeşlerini tenkid etmemek, kuvve-i maneviyelerini kırmamak ve hiçbir vecihle rekabet etmemek ve kusuru varsa örtmektir.“ (Emirdağ Lâhikası).

Baktığımız zaman, tenkit aslında hayatın her alanında mevcut. Çocuk eğitiminde, aile içi iletişimde, sosyal hayatta, iş dünyasında, öğretmen-öğrenci ilişkisinde tenkit güncel hayatta yer alıyor.

Bediüzzaman hiç bir konuda genelleme yapmıyor. Örneğin Avrupa´dan bahsederken iki Avrupa´dan bahsediyor. Biri insanın hevesine hitap eden Avrupa, diğeri hakikati arayan Avrupa. Felsefeyi de Bediüzzaman ikiye ayırıyor. Vahiy ile hikmet arayışına giren felsefe ve vahiysiz anlam oluşturmaya çalışan kör felsefe. Milliyetçiliği de müsbet ve menfi olarak ayırıyor. Menfi milliyetçilik ırkçılık, müsbet milliyetçilik ise kendisini üstün görmeden vatanseverlik. Hatta, genelde menfi anlaşılan ihtilafı bile, müsbet ve menfi ihtilafa ayırıyor. “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” hadisini müsbet ihtilaf olarak değerlendiriyor.

Dolayısıyla tenkiti de müsbet ve menfi olarak ayırmak gerekir. Tenkit denildiği zaman akla genelde menfi manada bir tenkit geliyor. Halbuki tenkidi müsbet anlamda da yapmak mümkün. Örneğin birisine yapıcı, motive edici bir eleştiyi, müsbet tenkit olarak anlamak mümkün.

Zaten yukarıda paylaştığımız parçalarda Bediüzzaman „Medar-ı niza bir mesele varsa, meşveret ediniz” ve „Yalnız bir nev’i meşveretle birbirini kusurdan muhafazaya çalışmak gerektir“ ifadelerini kullanıyor. Yani istişarede elbette bazı şeylerin kötü niyet olmadan dile getirilmesi gerekir, hem muhafaza için hem de yapılan hizmetlerin daha verimli olması için.

Birini eleştirmek veya kızmak kolaydır. Yapıcı eleştiri yapmak zordur. Çünkü ikincisine fikir gerekiyor, düşünmek gerekiyor. Birincisinde sadece “Neden yapmadın?“ sorusu vardır, yani merkezde problem vardır. İkincisinin merkezinde sorun çözmek vardır. Etkili olan da budur zaten. Bir hatanın sonucunda yıkmak yerine anlamayı ve yapıcı olmayı tercih etmek gerekir.


Elbette hiç bir şekilde tenkit etmemek de mümkündür. Fakat bunu bir ideal olarak görmek gerekir. Tabir-i caizse hiç tenkit etmemek takva olabilir, fakat müsbet tenkit de fetva olabilir. Bu sebeple tenkitten ve tenkit edilmekten korkmamak, çekinmemek gerekir. Yapılan tenkiti şahsi olarak algılamamak gerekir. Tenkit şahsa yönelik değil, belli bir konuyla ilgili olursa, daha isabetli olur ve yıkıcı olmaz.

Eleştiri yaparken de adaletli ve ölçülü olmak gerekir. Yoksa hakarete dönüşürse gereksiz bir inatlaşma ve gurur araya girer. Bu hakikati Hz. Ali “Aşırı kınama, inatçılık ateşini körükler.“ diyerek dile getirir.

Bir insana kızmadan önce düşünmek gerekir. Kızmaya sebeb olan hadiselerde birçok faktör var: 1. Kader 2. Nefis ve Şeytan 3. Kendi suçumuz 4. Geriye kalan küçük bir hisse. Yani bir insanı yanlışa sürükleyen bu dört faktörün rolü var. Bunları göz önünde bulundurursak kızmak yerine çözüm odaklı düşünmeye başlarız.

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da örnek olarak Peygamberimizi (sav) alabilir. Mesela Uhud´da yaşananları bakabiliriz. Peygamberimizin emrine uymadıkları ve uymadıkları için savaş kaybedildiği halde Hz. Muhammed (sav) okçuları tenkit etmiyor. Onları azarlamıyor, onlara karşı nefret duymuyor ve kin beslemiyor.

Peygamberimizin yanında yetişen Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasulü´ne 9-10 yıl hizmet ettim. Bir kere bana ´Öf!´ demedi. Yaptığım bir iş hakkında hiçbir zaman ´Niçin böyle yaptın?´, yapmadığım iş hakkında ise ´Şöyle yapsaydın ya!´ ya da ´Beceremedin, ne kötü yaptın!´ dediğini duymadım. On yıl boyunca bir kere zorlanacağım bir iş vermedi. Bir işi beceremeyip zayi ettiğimde bana kızmadı, beni kınamadı. Hatta ailesinden biri bir konuda beni kınamak istediğinde onları engelleyerek: ´Onu bırakın! Eğer öyle yapması takdir edilseydi mutlak yapardı´ buyururdu.“

Yine Hz. Enes´den bir örnek verelim. Hz. Muhammed (sav) kendisini bir iş için bir yere gönderir. Ancak Hz. Enes görevi yerine getirmek için dışarı çıktığında oyuna dalıyor ve arkadaşlarıyla oynuyor. Peygamber Efendimiz dışarı çıktığında Hz. Enes´i görür, arkasından yaklaşır ve tebessüm ederek, gönderdiği yere gidip gitmediğini sorar. Hz. Enes de “Evet, gidiyorum“ diye yanıt verir.

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(27.12.2021) Yeni yıl, yeni hedefler

Yeni yıl, yeni hedefler

Her yeni yıl başlangıcında insanlar kendilerine yeni hedefler koyarlar. Daha önce yapmadıkları veya yapamadıklarını yeni yılda yapacaklarını vaad ederler. Yada pişman oldukları birşeyi yeni yılda düzelteceklerini hedeflerler. En tanınmış ve vazgeçilmez „yeni yıl hedefi“ ise sigarayı bırakmaktır.

Halbuki „yeni yıl“ dediğimiz olay, dünya küresinin güneş etrafında dönmesidir. Bu dönmenin süreci 365 gündür. Bir kere komple etrafında döndüğünde, matematik hesabımıza göre yeni bir yıl başlar.


Yani olaya felsefi olarak baktığımızda, yeni bir yıl ile hiç bir şey değişmiyor. Sadece insan kendisine yeni hedefler koyuyor, o hedeflere ulaşabilmek için de motivasyon kaynağı olarak bir başlangıç noktası seçiyor: Yeni Yıl.

Hz. Adem´den itibaren değişmeyen hakikatlara baktığımızda ise, şunu tespit edebiliriz: İnsan doğuyor, imtihan ediliyor ve vefat ediyor. Ölüm hakikatı hiç bir şekilde değişmiyor. Her insanın değişmez biyografisi budur: Doğdum, yaşadım, öldüm.

Ve bu doğum ve ölüm arasındaki kısa süreçte insanlar dünya hayatını şekillendirmeye çalışıyorlar. Ebedi alem ile kıyasladığımızda dünya hayatı bir yok hükmünde kadar kısa. Kur´an (23:112-114) bu hakikatı dile getirilir: „Allah, ´Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?´ diye sorar. ´Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor´ derler. Allah buyurur: ´Pek kısa bir süre kaldınız; keşke bunu (dünyada iken) bilmiş olsaydınız!´“

Ama bu süreç dünyada insana çok uzun gelir. Hiç ölmeyecek zanneder kendisini. Dolayısıyla ebedi alemi dünya hayatına değişir. Burada biriktirir, maddiyata ve makamlara bağımlılıklarını çoğaltır, sıkıntı olunca da bunun da hiç bitmeyeceğini düşündüğü için depresyona girer. Halbuki dünyada iyi anlar da, kötü anlar da hep geçicidir. İnsan, dünyanın tüm güzelliklerinin ahirete nispeten bir zindan hükmünde olduğunu unutuverir. „(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden (oyalanmaktan) ibarettir; âhiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!“ (Kur´an, 29:64).

Dolayısıyla yeni yılda değişen bir şey yok. Doğum ve ölüm arasındaki kısa süreçte insan oyalanmaktan bazı şeyleri değiştirdiğini zannediyor sadece. Halbuki olan herşey daha önce de olmuş bir şeydir. Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun´un dediği gibi „Dünya tekerrürden ibarettir.“ Mehmet Akif de ekler: “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?“

Bunun en güzel örneği siyaset. 10 sene önce veya geçen sene veya 2-3 ay önce delicesine, kavga ederek, belki kapı kapı dolaşarak yaptığınız siyasi kavgalar ve tartışmalar neyi netice verdi? Veya o tartışmalar esnasında kırdığınız gönüller ve kalpler; ailenizden, dostlarınızdan feda ettiğiniz vakitler siyasi tartışmalara deydi mi? Çünkü sizin 10 sene, geçen sene, 2-3 ay önce yaptığınız ve „dünyanın en önemli meselesidir“ dediğiniz siyasi tartışmaların bugün hiç bir anlamı kalmıyor. Hatta bazen öyle oluyor ki, dünyanın en önemli meselesiymiş gibi tartışılan bir konu, bir hafta sonra kimseyi ilgilendirmiyor bile. O konu kapanmış ve önemsiz oluyor, fakat o arada yaptığınız kavgalar öyle kolay kapanmıyor. Siyaseti meslek olarak yapanları bu sözlerimin dışında tutuyorum.

Dolayısıyla insan kendisinde birşey değiştirmek istemediği sürece, ister yeni yıl olsun, ister yeni yüzyıl olsun, fazla birşey değişmiyor. Önce insan kendisinden başladığı zaman, yani en dar daireden başladığı zaman, gerçek manada birşey değişebiliyor. Bunun için ise öncelikle farkındalık gerekiyor, bazen kabullenmek gerekiyor ve en önemlisi bakış açısını değiştirebilmek gerekiyor. Eğer bunları başarabiliyorsak, yeni yılları beklememize de gerek yok, hemen o andan itibaren yeni hedefler koyabiliriz.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Ocak 2022

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.11.2021) Kabiliyetler farklı – Fıtrata uygun hareket etmek

Kabiliyetler farklı – Fıtrata uygun hareket etmek



Cenab-ı Allah herkese farklı yetenekler ve kabiliyetler vermiş. O kabiliyetlere göre sosyal hayatımız şekillenir. Herkesin mutlaka bir kabiliyeti vardır. O kabiliyetimizi keşfetmemiz gerekiyor.

Kabiliyetlerin ve potansiyellerin gelişmesi ise ortama bağlıdır. Örneğin bir tohumun gelişmesi için su ve ısı gerekir. Tohumun kendisinde gelişmesi için gerekli olan kapasite olsa da, su ve ısı olmadan geleşimez.

Dolayısıyla kabiliyeti olan kişilere gereken ortam ve şartları da sunmak gerekir. Bu nedenle yeteneklerimizin ve kabiliyetlerimizin çocuk yaşlarında velilerimiz tarafından keşfedilmesi ve teşvik edilmesi en ideal şekildir.

Aynı şekilde bir insanın kendi kapasitesinin sınırlarını bilmesi de önemli. Neyi yapabileceğini, neyi yapamayacağını, neyi yaptığı zaman başarılı olacağını, neyi yapmaya çalıştığı zaman altında ezileceğini bilmesi gerekir. Bu ise, ancak kendini iyi tanımakla olur.

Peygamber Efendimiz “Her çocuk fıtrat üzerine doğar“ diye buyuruyor. Kur´an-ı Kerim´de “(Resûlüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur.“ (Kur´an, 30:30) ayetinde fıtratın varlığına vurgu yapılıyor.

İnsanın fıtratı değişmez. Fıtrat, mizaç ve huy dediklerimiz doğuştan Cenab-ı Allah tarafından her insana farklı verilmiştir. Dolayısıyla doğuştan olduğu için değişmesi de mümkün değildir. Bu hakikat atasözlerimize de yansımış: “Can çıkmayınca (çıkmadan) huy çıkmaz“ ve “Huylu huyundan vazgeçmez“. Bunu Peygamber Efendimiz de ifade eder: “Bir dağın yerinden ayrıldığını işitirseniz tasdik edin. Ama bir kişi huyunu değiştirmiştir derlerse tasdik etmeyin. Çünkü insanın yaratılışındaki huy devam eder.“ Örneğin çekingenlik fıtratınızda var ise ve bunu psikoterapilerle değiştirmeye çalışırsanız kimlik krizine girersiniz. Kişilik bozuklukları meydana gelebilir. Fakat çekingenlik fıtratınızdan değil de, bazı sebeplerden ve tecrübelerden dolayı sonradan kazanılmış ise değiştirmek mümkündür. Sonradan, eğitim ve tecrübe ile kazandıklarımıza karakter ve kişilik deriz. Bunlar değişebilir, bazıları çok kolay, bazıları çok zor. Peygamber Efendimiz de “Ahlakınızı güzelleştiriniz“ der.

Birçok fıtrata aykırı motivasyon ve nlp seminerlerinde bu hususlara dikkat edilmez. Her insan aynıymış gibi davranılır. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz çekingenlik negatif olarak algılanır ve çok pahalı ve gereksiz seminerlerle yok etmeye çalışılır. “Haydi bağır, içindekini at. Haydi sen de yaparsın, bak, o da yapmış. Mutluluk başarılı olmakta. Başarılı olmak için içinden çıkman gerekiyor. Satıcıysan daha çok satman gerekiyor. Sat, sat, sat.” gibi düşünceler fıtratına uygun olmayan kişilere empoze etmeye çalışıldığında ters tepki yapar. Çünkü fıtrat, fıtri olmayan şeyi reddeder, atar. Kişi olmadığı bir kişi olmaya başlarsa, kimlik sorunları meydana gelir. Halbuki başarılı olmak kişiliğini değiştirmek, başkalarıyla kıyas veya başkalarının koyduğu hedeflere ulaşmakla olmaz. İnsan, kendi koyduğu hedeflerine, kendisi olarak ulaştığı zaman başarılı ve mutlu olur. Bunun için ise fıtratını değiştirmesine gerek yok.

İnsanların fıtratları farklı olduğu için, yaklaşımlarımız da farklı olmalı. Her insana aynı şekilde davranamayacağımızı, her insana aynı şakaları yapamayacağımızı günlük hayatımızda ve sosyal ilişkilerimizde zaten fark ederiz. Aynı şekilde psikoterapilerde de herkese aynı şekilde uygulanan bir terapi yoktur. Aynı rahatsızlığı hisseden farklı kişilere fıtratlarına uygun farklı terapiler uygulanır.

Bu hakikatten dolayı kişisel gelişim kitaplarının çoğunun okuyuculara bir faydası olmuyor. Genelde bir kişisel gelişim kitabı okuyan birisi, bir kaç ay sonra başka bir kişisel gelişim kitabı daha okuma ihtiyacı duyuyor. Çünkü bu tarz kitaplarda tavsiye edilenler genelde çok şahsi ve özel şeyler. Yani kitabı yazan kişi kendi hayatında yaşadığı, tutunduğu, başarı metodunu tarif ediyor. Fakat bu metot, başkasının fıtratına uymuyorsa netice vermez, çünkü bu metotlar bir geneli ifade etmiyor.

Bu hususu insanlara görev, vazife veya sorumluluk verirken de dikkat etmek gerekir. Kur´an´da da buna bir atıf var: “Herkes kendi yapısına uygun işler görür.“ (Kur´an, 17:84). Ata et, arslana ot verilmez; arslana et, ata ot verilir.

Peygamber Efendimiz de insanların fıtratına ve ihtiyaçlarına göre cevap verirmiş. Kendisine sorulan aynı sorulara farklı cevaplar vermiştir. Muhatabın şartlarına, fıtratına, durumuna göre cevap verirmiş. Ayrıca kimseye yapamayacağı bir işi vermemiştir. Hz. Enes, “On yıl boyunca bir kere zorlanacağım bir iş vermedi.“ diye anlatıyor Peygamberimizi. Peygamberimiz de bu konuya dikkat çekiyor: “Çocuklarınızdan, yapabilecekleri bir işi bekleyin, güç yetiremeyecekleri şeyi onlardan istemeyin, onları günah işlemeye mecbur etmeyin.”

Bir insanın fıtratı değişemeyeceğine göre, değiştirilmesi istenilen davranış şeklini farklı bir biçimde kullanmak lazım. Örneğin bir insan inatcıysa, inadı günah işlememekte kullanabilir. Bir insan celalliyse, Hz. Ömer müslüman olduktan sonra celalilini sadece zalimlere karşı kullandığı gibi kullanabilir. Yani davranışımızın yönüne değiştirebiliriz.

İnsan´ın kemale erme yolculuğunda küçük adımlar önemli. Yoksa bir insan kendisinde birden bire büyük değişiklikler yapmaya çalışırsa, bu ters teper ve kalıcı olmaz. Bu davranışlarımız için de geçerli. Davranışlarımızı da yavaş yavaş degiştirmeye çalışmamız gerekiyor.

Peygamberimizin dile getirdiği başka bir hakikati de unutmamak gerekir: “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar.“ Burada en az iki hakikat gizli. Birincisi, ergenlik çağına ermemiş tüm çocuklar müslümandır. İsimleri ne olursa olsun, din kardeşlerimizdir. İkincisi, herkesin fitratında İslam´ın verdiği ahlak anlayışı ve hatta iman esasları (örneğin Allah ve ahiret inancı) mevcut. İlerleyen yaşlarda anne-babanın eğitimi sonucunda bu anlayışlar degişse de, temelde vardır. Dolayısıyla her insana bu bakış açısıyla yaklaşmak gerekir.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, 02.11.2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.10.2021) Göçün 60. Yılı

çün 60. Yılı

Yıl 1961. Türkiye´nin her hangi bir şehrinde veya bir köyünde yaşıyorsunuz. Aileniz ile bir akşam toplanmış, hayatınızın belki en önemli kararını vereceksiniz. „Gideyim mi? Gitmeyeyim mi? Kalayım mı? Kalmayayım mı?“ gibi sorular kafanızda haftalardır, belki aylardır dönüyor.

Kalsanız, iş güç yok. Eve ekmek getiremiyorsunuz. Gitseniz, eşinizi, çocuklarınızı, tüm sevdiklerinizi geride bırakacaksınız. Belki iki sene sonra, belki daha uzun bir zamandan sonra geri döneceksiniz. Halbuki daha yeni okula başlamış olan çocuğunuzun size ihtiyacı var. Belki bir kaç ay sonra doğacak olan çocuğunuzu aylar, seneler sonra ilk defa göreceksiniz. Ya da henüz yeni doğmuş olan çocuğunuz iki sene baba hasreti çekecek. Eğer yeni evlendiyseniz, gurbete giderek, sevdiğinize daha yeni kavuşmuşken tekrar ayrı kalmanız gerekecek. Zor bir karar.

Almanya ve Türkiye 1961´de işci anlaşması imzalıyor. Bu anlaşma sayesinde onbinlerce insan Türkiye´den Almanya´ya geliyor. Sirkeci tren garında hergün yüzlerce insan toplanıyor. Ailenizi, sevdiklerinizi geride bırakıp, elinizde bir bavul ile “gurbet“ kelimesini yaşamaya gidiyorsunuz. Artık “gurbetçi“ olacaksınız.

“Gurbetçilerimiz“ bu şekilde 1961´den itibaren Sirkeci tren garından Münih´in meşhur 11. Peronuna yolculuk ediyorlar. Kimisi iki sene sonra dönmeyi, kimisi traktör parası kazanıp geri dönmeyi planlıyor. Fakat bugün biliyoruz ki, geri dönüşü sadece çok az sayıda insan gerçekleştirdi. Çoğunluk ise “misafir“ olarak gittiği yerde, kalıcı olarak yaşamaya başladı.

Misafir ile yabancının farkı

Sosyolog Georg Simmel “Misafir“ ve “Yabancının“ farkını anlatırken: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır” der. Çünkü misafirin özelliği gittiği yerde kısa durmaktır. Gelir ve yine gider. Yabancı ise, gidemez, kalıcıdır ve kalır. 60 sene önce Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. Yani bir kaç sene Almanya´da çalışıp, traktör parası kazanıp, Mercedes markalı araba, alman çikolatalarıyla dolu olan bir torba ve bir radyo ve televizyon alıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama dönemediler. Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

Halen “bir gün döneceğim” hayaliyle yaşayanlar olsa da, yaklaşık 60 senedir Almanya´da, alman toplumunda insanlarımız varlıklarını sürdürüyorlar. İnişleriyle, çıkışlarıyla, iyi ve kötü anlarıyla geçen koca bir 60 sene. Kimisi vefat edince memleketine tabut içinde geri dönüyor. Kimisi yaşadığı ülkenin müslüman mezarlığına gömülüyor.

Alamancı mı Yabancı mı?

90´li senelerin öğrencileri hatırlar. Alman okulunda yabancıydınız, Türkiye´de ise alamancı. Ne oraya, ne buraya aittiniz. Ne onlar sizi anlıyordu, ne bunlar. İki dil, iki kültür arasında sıkışıp kalmış bir nesil yetişiyordu.

60 senelik bu gurbetçi tarihinde, vatandaşlarımız çeşitli sorun ve sıkıntılar yaşadılar. Kendi başlarına kalan gurbetçilerimiz, kendi sosyolojilerini, kendi anlayış ve değerlerini ürettiler. Asimile olmamak için çaba verdiler. Din, örf, dil ve adetlerini muhafaza edebilmek için gayret gösterdiler. Aynı zamanda yaşadıkları ülkeye ayak uydurabilmek için, uyum sağlamaya ve entegre olmaya çalıştılar.

Öztürk Gazetemiz bu koca 60 seneyi arşivleriyle, resimleriyle, hikayeleriyle sayfalara taşıyor. Gazetenin arşivinde öyle anılar var ki, hepsi kayda değer. Hiç biri unutulmayı hak etmiyor. Unutmamak, unutulmamak için, o önden gidenlerimizi saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Ekim 2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(18.08.2021) Hiç bir ölüm ani değildir

Hiç bir ölüm ani değildir

Ölümü aklımıza getirdiğimizde, genelde yaşlanmış, hasta veya yatalak birini aklımıza getiririz. İlerlemiş yaşıyla, hasta yatağında vefat edeni “normal“ ve beklendik bir ölüm olarak değerlendiririz bilinçaltımızda.

Bunun dışındaki ölümleri ise “anormal“, beklenmedik veya ani olarak görürüz. Örneğin „Çok sağlıklıydı, birden öldü“, „Daha çok gençti“, „Birden hastalandı ve vefat etti“ deriz.

Halbuki ölüm gerçeğine hakikat penceresinden baktığımızda hiç bir ölümün beklenmedik, ani veya sürpriz olmadığını görürüz.

Dolayısıyla her ölüm, beklendik bir ölümdür, çünkü her doğan ölecektir, her nefes ölümü tadacaktır. Hatta hayatta tek garanti olan, %100 gerçekleşecek olan, ölümdür.

Fakat insan gaflet haliyle bu gerçeği içine sindirmek istemediği için, dünya aşkıyla kapatmaya, kendisini uyuşturmaya çalışır.

İster genç olsun, ister yaşlı, ister sağlıklı, ister hasta, Allah´ın verdiği sınav süresi bittiği zaman, ölüm bir şekilde çatıp gelir. Bazılarını yaşlı ve yatalak olarak, bazılarını gençken bir araba kazasıyla veya kalp kriziyle yakalar.

Fakat ölüm şekli nasıl olursa olsun, bu sadece bir sebeptir, bir aracıdır. İnsan bir şekilde ölecektir ve sebepler dairesinde Cenab-ı Allah bunun için farklı sebepler yaratır. Yani ölüm vakti gelince, ölüm gerçeklesmesi için bir sebep, bir perde, ortaya çıkar. Sebebe takılmamak gerekir. „Bu sebepte nereden geldi?“ deyip, ölümü ani zannetmemek gerekir.

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.07.2021) Bereket Sistemi

Bereket Sistemi

Herşeyi matematik ile hesaplamak mümkün değildir. Matematik mantığına göre iki kere iki her zaman dörttür. Fakat hayat bu mantık ile işlemiyor. Hayatta, iki kere iki bazen dört eder, bazen altı, bazen de eksi beş.

Bu hesap sadaka ve zekat için de gecerlidir. Normalde sadaka veya zekat verince, matematiksel olarak bir şey eksilmesi gerekir. Örneğin 100€´nuz var ise, 10€ sadaka verdiğinizde, geriye 90€ kalması gerekiyor. Fakat görüyoruz ki, sadaka veya zekat verildiğinde 100€ eksilmiyor, çoğalıyor. Cenab-ı Allah vesileleri yaratıyor, bereket nasip ediyor ve hiç beklemediğiniz bir şekilde sizden eksiltmiyor, çoğaltıyor.

Zaten „zekat“ lugat manasıyla hem „temizlemek“ demek, hem de „çoğalmak“ manasına geliyor. Yani zekat vererek, hem malınızı, başkalarının hakkı olandan arındırarak, temizliyorsunuz, hem de birşekilde çoğaltıyorsunuz.

Kapitalist sistem, mal ve mülkün faizle çoğalacağını vaad ederek. paylaştıkça bunların azalacağını söyler.

Halbuki kainatta bir bereket sistemi görüyoruz. Bu sisteme göre paylaştıkça çoğaltan, matematiğin aksine eksildikçe çoğaltan bir mekanizmanın işlediğini görmek mümkün.

Buna örnek olarak Hz. Ebu Bekir´i verebiliriz. Hayatında defalarca iflas eden, her iflastan sonra da zenginlik yaşayan Hz. Ebu Bekir, verdikçe vermiş, verdikçe çoğaltmış, çoğaldıkça da yine vermiş. Hz. Ömer dahi „hayırda yarış edin“ kaidesince kendisiyle yarışa girmiş ama Hz. Ebu Bekir´i geçememiş.

Bu hakikati müslüman olmayan uzmanlar dahi kabul ediyorlar. Örneğin ekonomi uzmanı olan Bodo Schäfer, zengin olmak için bağış yapılması gerektiğini söylüyor. Hatta maaşın %10´u bağış yapıldığında, malın çoğalacağını iddia ediyor – ki Cenab-ı Allah´ın sistemi adaleti gereği her insan için geçerli.

Dolayısıyla müslümanlar olarak asosyal paylaşım sitelerinde yediğimiz yemeklerin resimlerini paylaşmak yerine, Medine´deki ensarlar gibi hakikaten yemeğimizi, malımızı, varlığımızı paylaşmamız gerekir ki, kainattaki işleyen o bereket sisteminden faydalanabilelim ve hem dünyada hem ahirette huzur içinde yaşayabilelim.

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(23.06.2021) Süt mucizesi

Süt mucizesi

Bediüzzaman Said Nursi, yazdığı Risale-i Nur Külliyatında sıkça anne sütünden bahseder. Anne sütünün bir çok şeye delil olduğundan bahseder Bediüzzaman. örneğin, zayıfların rızıklarının hakiki Rezzak olan Allah tarafından en mükemmel bir şekilde hazırlandığını ve aynı zamanda anne sütünün tam zamanında gerektiği kadar ve şekliyle hazır olmasının bir Yaratıcıyı işaret ettiğini söyler.

Risale-i Nur´da anne sütüyle ilgili geçen bazı yerler:

„Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüz bin nevi et’ime ve levazımat, kemâl-i intizamla yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahmân-ı Rahîmin gayet müşfikane ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu ispat eder.“ (7. Şua)

„Rezzak-ı Hakikî çocukların rızkını sütle verdiği gibi, onların da rızkını o Hâlık-ı Rahîm veriyor.“ (Emirdağ Lahikası)

„Evet, kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahmân, Rahîm ve Lâtif ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelâli ve’l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet lâtif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi…“ (21. Mektup)

„Evet, bilmüşahede görünüyor ki, rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Meselâ, daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-ı mâderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir surette rızkı veriliyor. Sonra, dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece istidadı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en lâtif bir surette ve en acip bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra, iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir.“ (12. Lem’a)

„Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan Ab-ı Kevser gibi hoş, mugaddi, safi, halis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdatlarına gönderir, validelerinin şefkatlerini yardımcı verir.“ (19. Şua)

Modern ilim de bu hakikatları tasdikliyor:

„Anne sütü bebeğin geçirdiği evrelere göre değişmekte ve bebeğin hangi döneminde hangi besine ihtiyacı varsa sütün içeriği de bu döneme göre farklılık göstermektedir. Bebeğin ilk doğduğu günlerde süt kolostrumdur, yani protein ve antikor açısından zengindir. Bu süt, bebeğin bağışıklığını kuvvetlendirir ve bebeğin sindirim sisteminin gelişimine yardımcı olur. İlk 3-4 günden sonra süt daha ince, sulu ve tatlı bir forma dönüşür. Bu bebeğin susuzluğu içindir. Şeker, protein ve mineraller de bebeğin ihtiyacına göredir. Bu süt yağ açısından düşük ve karbonhidrat açısından zengindir. İdeal sıcaklığı ile her an hazır olan anne sütü, içinde bulunan şeker ve yağ ile beyin gelişiminde de önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra içeriğindeki kalsiyum gibi elementler, bebeğin kemik gelişiminde büyük bir pay sahibidir. Zamanla süt daha yoğun ve kremsi bir hal alır. Bu, bebeğin açlığını gidermek içindir. Aynı zamanda IgA seviyesi 10. günden en az 7.5 aya kadar yüksektir. Bu sütün içerdiği antikorlar da bireysel yani her bebeğin ihtiyacına göre farklıdır. […] Erken doğum yapan annelerin sütünde ise mucizevi bir şekilde, bebeğin ihtiyacına yönelik olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir bulunur. […] Bebeğin anne sütüyle beslenmesi, fizyolojik ihtiyaçlarını karşıladığı gibi psikolojik ihtiyaçlarını da karşılar. Bebek anne karnında iken annenin kalp seslerini duyarak gelişir. Emme esnasında annesinin göğsüne yaslandığında aynı kalp seslerini duyar. Bu durum bebeğin kendisini daha mutlu ve huzurlu hissetmesini sağlar. Doğduğu andan itibaren bu şekilde kendini daha güvende hisseden bebek, psikolojik yönden de sağlıklı yetişir.“ (Vedat Mehmet Yildirim, Bebeğin ihtiyaçlarına göre yaratılan mucizevi besin: Anne sütü, 2015).

Yani özetle anne vücuduna tam zamanında, gerektiği kadar ve gerektiği şekliyle süt geliyor. Gelen süt herkese aynı değil, çocuğun yapısına göre uygun birşekilde geliyor. Ve çocuk geliştikçe, süt de değişiyor ve o değişime göre şekilleniyor. Neye ihtiyaç varsa ona göre süt geliyor.

Bu harika işlem ise sütün bir mucize olduğunu ve bu mucizenin arkasında hikmetli bir Yaratıcının olduğunu gösteriyor. Öyle olmasaydı anne vücudu veya göğüsü ne zaman, ne kadar ve hangi şekliyle süt üretileceğini nereden bilsin? Anne ve baba bile çocuğun yapısını ve sürekli değişen ihtiyaçlarını bilemez iken, akılsız, şuursuz vücud nasıl olur da çocuğun yapısını bilecek, ihtiyacını görecek ve ona göre süt üretecek? Bunun olması münkün değildir. Tesadüfen böyle birşeyin oluşmasının imkanı dahi yok.

Dolayısıyla, Allah´ın varlığını ispat etmek için koca koca teorilere, sözde empirik araştırmalara bile gerek yok. Allah´ın varlığını ispat etmek için anne sütü yeterlidir. Afiyet olsun.

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(24.05.2021) Dijital Bağımlılık

Dijital Bağımlılık

Yaşadığımız yüzyılın, bir dijital yüzyıl olacağını, 25 sene önce araştırmalar gösteriyordu. 90´lı yılların ortasında hızlı bir şekilde her eve giren büyük bilgisayarlar ve ardından cep telefonları insanın yapısını değiştirmeye başlamıştı bile.

21. Yüzyıla gelindiğinde ise, dijital olmayan herşey dijitalleşmeye başlamıştı. Araba, ev, mutfak, kol saati. Kullandığımız herşey kuantum fiziğindeki parçacıklar gibi dijital olarak birbirine bağlanmaya başlamıştı.

Korona pandemisiyle de artık son ücra köşelere, interneti normalde az kullananlara hatta teknolojiye karşı çıkanlara bile dijital bir hayat tarzı artık ulaştı.

Fakat teknoloji bu şekli yayıldıkça, internet kullanımı hayatın her alanına girdikçe, telefon ve bilgisayar oyunlarına erişim kolaylaştıkça, dijital bağımlılık da doğal olarak artmaya başladı. Çünkü her kullanan kişi sağlıklı ve dozunda kullanmıyor.

Örneğin Almanya´nın başkenti Berlin´de yapılan bir araştırmaya göre 4 sene içerisinde bağımlı olan gençlerin sayısı iki katına çıkmış. Aynı şekilde Alman Sağlık Bakanlığının tahminlerine göre 12-17 yaş arası gençlerin %5´i bağımlı. Genç erkeklerde genelde bilgisayar oyunları bağımlılık yaparken, genç kızlarda sosyal medya bağımlılığından bahsediliyor araştırmalarda.

Tabi şunu da belirtmek gerekir. Dijital bağımlılık, psikoterapide yeni bir fenomen. Araştırmalar henüz çok taze. Özellikle dijital bağımlılığın tanımı hakkında tartışmalar sürüyor.

Bahsettiğimiz gibi, interneti veya genel olarak dijital aletleri kullanma şekli önemli. Herşeyi kötüye de iyiye de kullanmak mümkün. Örneğin 200 sene önce kitap okumak da bir menfi bağımlılık olarak değerlendiriliyordu. İnsanların kendilerini günlerce eve kapamalarını, kimseyle görüşmemelerini, sorumluluklarını yerine getirmemelerini, sadece kitap okumalarını, eğitimci Joachin Heinrich Campe 1809´da “Okuma Bağımlılığı“ olarak tarif ediyordu.

Dolayısıyla her dijital kullanıcıyı bağımlı olarak tarif etmek mümkün değil. Bağımlılığı saat oranıyla da tespit etmek mümkün değil, çünkü kimisi işi gereği 10 saat kullanıyor fakat bağımlı olmayabilir, başka birisi daha az kullandığı halde bağımlı olabilir.

Eğer dijital kullanım sosyal hayatı, okul hayatını, iş hayatını, sağlığı menfi etkiliyorsa, uykusuzluğu ve yalnızlaşmayı arttırıyorsa, sorumluluklarını yerine getirememeye götürüyorsa, kullanılmadığı zaman kişinin içinde bir huzursuzluk, agresyon oluşuyorsa bağımlılıktan bahsetmek mümkün. Ve bu tanıma göre çocuklarda dijital bağımlılık çok hızlı bir şekilde artıyor.

Yapılması gereken ise, iyiye kullanma yöntemlerini oluşturmak. Fakat bazen siz iyi kullanmak isteseniz de kötülüklere maruz kalabiliyorsunuz.

Özellikle çocukları internetteki reklamlarla avlamaya çılışan birçok şirket var. Zararsız bir vidyo izlemek istediğiniz de bile çocuğu negatif etkileyen, fıtratına, yaşına ve yapısına uygun olmayan reklamlar gelebiliyor.

Hatta bazı kumar şirketleri telefon oyunları üretiyorlar ve oyunun içine kumar veya kumar benzeri oyunlar yerleştiriyorlar. Bu şekilde bilinçaltı yavaş yavaş kumara alışmış oluyor. Kumara karşı duvar ve direnç yıkılmaya başlıyor.

Bunun dışında özellikle çocuklarda dikkat edilmesi gerekilen konu, yabancılarla yazışma meselesi. Çocuklar genelde çok çabuk güvenebildikleri için, yazıştıkları kişinin zararlı olup olmadığını fark edemeyebilirler. Buna da dikkat etmek gerekir.

Bağımlılık elbette birden oluşmuyor. Bağımlılığa götüren bir süreç, bir yol var. Bağımlılığa karşı tedbir almak için bu süreci engellemek gerekiyor, başka bir yoldan gitmek gerekiyor.

Ve bu sürecin ilk basamağı anne-babanın davranışları. Çünkü çocuk başta anne-babayı kopyalar. Alman sanatçı Karl Valentin´in 100 sene önce dediği gibi “Çocuklarınızı eğitmeyin, zaten sizi kopyalayacaklar.“ Yani siz ne yaparsanız, nasıl yaşarsanız, onu benimseyecek, onu devam ettirecektir.

Yani anne ve baba sürekli telefondaysa, çocuk bir şey sorduğu zaman, cevaplıyor ama gözü telefondaysa, göz teması kurmuyorsa veya çocuk “Hep telefonla ilgileniyorsun, benimle ilgilenmiyorsun“ dediğinde, cevap olarak „Ama ben oyun oynamıyorum, çok önemli bir şey bakıyorum, okuyorum“ – ki herkes için kendi yaptığı “çok önemli“dir – dediği zaman, çocukta da dijital aletlere karşı bir zayıflık ve zaaf oluşmaya başlar. Daha doğrusu anne ve babasından alamadığı o kaliteli vakti akılsız telefonlardan kalitesiz bir şekilde almaya çalışır.

Bu bağlamda eskiden televizyon çocuk bakıcısı gibiydi. Çocukları susturmak için televizyonun önüne oturturlardı. Artık televizyon değil, cep telefonu, vidyo izleme siteleri çocuk bakıcısı görevini üstlendiler. Hiperaktif veya hiperaktif zannedilen “şımarık“ çocukları telefonun sakinleştireceği zannediliyorsa da, çocuk izledikten sonra bir enerji patlaması gerçekleştirir.

Herhangi bir bağımlılık oluşmaması için, bağımlılığın sebeplerine bir bakmak gerekiyor. O sebeplerin oluşumunu engellemek gerekir. Elbette herkesin sebepleri farklı olabiliyor. Ailevi sorunlardan kaçış olabilir, bazen özgüven eksikliği olabiliyor (kendisini internette farklı göstermek, bambaşka bir dünya kurmak), kendini ifade etme isteği (sosyal medyada) veya birşeyi kaçırma hastalığı olabilir.

Bu sebeplerin oluşmaması için sağlıklı iletişim, sağlıklı aile hayatı, sağlıklı internet kullanımı önemli. Örneğin her gelen mesaja hemen cevap vermeme lüksümüzü kullanabiliriz.

Yetişkin bağımlıların birçoğunda depresyon, alkol, sigara veya kumar bağımlılığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tespit etmek de mümkün. Bu durumda kaplayıcı bir terapi gerekebilir.

Eğer bağımlılık olustuysa profesyonel yardım almak gerekir. Konunun uzmanı psikolog, psikiyatrist, terapist veya danışmana giderek ilk adım atılmış olur. Terapi şekli ise yine herkeste farklı olacaktır. Çünkü terapi şekli de kişinin bağımlılığına, yapısına, karakterine, fıtratına, çevresine göre değişiyor. Teke tek terapi uygunlandığı gibi bazen grup terapisi de uygulanabiliyor. Klinikte uygulanan yatılı veya günlük gidip-gelinen terapiler de mümkün. Genelde ise dijital bağımlılıkta davranış terapisi uygulanıyor.

Her hastalığın bir şifası olduğu gibi, her yük kaldırılabilecek bir yük olduğu için, bağımlılıkların da bir çözümü var elbette. Bu bağlamda bazı aşamalar önemli.

1. Farkındalık. Bağımlı olan kişi bağımlılığını kabul etmesi gerekir. Olduğu durumu fark etmesi gerekir. Durumunu red etmek yerine, kabullenmesi gerekir.

2. Değişme isteği. Durumu kabul etmesi yetmez, bir de değişmek istemesi gerekir. Çünkü nadiren de olsa, bağımlı olan kişi bağımlılığını kabul eder fakat hayatından memnun olduğunu düşünebilir. Bu sebeple değişme isteğini de aktive etmek gerekir. “Hayatta olmak istediğim yerdemiyim?” sorusunu bağımlı kendisine sorması gerekir. Daha iyi şeyleri hak ettiğini, daha iyi yerlerde olabileceğini, bağımlılığı hak etmediğini kendisine inandırması gerekir.

3. Değişebileceğine inanç. Bazen değişim isteği vardır, fakat kişi değişebileceğine inanmaz. Bu durumda, değişmenin münkün olmadığı, değişememesi için hiçbir engel olmadığını göstermek gerekir.

4. Motivasyon. Bağımlıların ne kadar ailelerinden, dostlarından motivasyon alıyorsa, o kadar hızlı değiştiğini görüyoruz. Yani bağımlılıktan kurtulabilmek için hayat motivasyonu, hedef, gaye önemli. Ümitsiz bir hastaya teselli ve motivasyon, bazen birçok ilaçtan daha etkili oluyor, çünkü güc veriyor.

5. Değişim icin adımlar. Son olarak da değişim için gerekli adımları atmak gerekir, örneğin terapiye gitmek gibi.

Ve unutulmamalıdır ki, bağımlılık bir sürec olduğu gibi, tedavisi de bir süreçtir. Yani zaman ister. Bu nedenle sabır ile tedaviye devam etmek gerekir.

Dr. Cemil Şahinöz, Referans, Mayis-Haziran 2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.04.2021) Pozitif bakış açısı

Pozitif bakış açısı

Hüsn-ü zan meselesi, pozitif bakış açısını gösteriyor. Hüsn-ü zan edebilme imkanı var iken, su-i zan etmeye, yani pozitif düşünme imkanı var iken, negatif düşünmeye, gerek yoktur.

“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır“ sözü bu kadar kısa ve veciz kelimelerle dünyaya bakış açımızın hayatımızı nasıl etkilediğine vurgu yapıyor. Ne kadar müsbet (pozitif) bakar isek, hayatımız da o kadar müsbet olur. Neticede stres dediğimiz olay dahi sadece bizim kafamızda oluşan bir olgu. Stres, olayları yorumlama şeklimiz. Başımıza gelen bir olayı nasıl değerlendirirsek ona göre ya stres oluşur yada oluşmaz. Bundan dolayı algı ve olgu meselesini iyi yönetmek gerekir.

Bir bakış açısı örneğini Peygamber Efendimiz sergiliyor. Medine´de sahabeler ile beraber gezerken çöplükte kokmuş bir köpek leşi görüyorlar. Sahabeler “Çok kötü kokuyor” derken Peygamber Efendimiz olayın müsbet yönüne dikkat çekiyor: “Dişlerine bakın, ne güzeldir.” Aynı şekilde eşini şikayet eden birine Hz. Muhammed (sav) ”Sen de güzel yönlerine bak” diyor.

Herşeyin güzel olduğunu Allah kendisini bildiriyor: “Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan O’dur.“ (Kur´an, 32:7).

Dolayısıyla Allah´ın yarattığı herşey güzeldir. Güzel veya çirkin olarak görmemiz bizim bakış açımız ile bağlantılıdır. Nereden, nasıl baktığımız önemlidir.

Menfi (negatif) baktığımızda iyiyi dahi, kötü olarak görmeye başlarız. Aynı şekilde günlük hayatımızda, örneğin gazetede veya televizyonda, gördüğümüz kötü, iğrenç veya şiddetli görüntüler bilinçaltımıza yerleşir ve bu çoğaldıkca hayattan, ibadetlerimizden, sevdiğimiz şeylerden lezzet almamaya başlarız, hakikattan uzaklaşırız, onu anlayamaz hale geliriz. Huzursuz ve mutsuz oluruz, fakat sebebini başka yerlerde ararız.

Bütün dünya´da romanlardan sonra en çok satan kitaplar mutluluk ve başarı vaad eden kitaplar. Kitapçılar ve kütüphaneler “21 günde başarı“, “Oku, mutlu ol“ kitaplarıyla dolu. Hatta bazı ülkelerde okullarda “Mutluluk“ dersi veriliyor. Bu derse katılan öğrenciler mutlu olma duygusunu hissetmeye (?!) çalışıyorlar. Bununla da kalmıyor örneğin Almanya´da bir “Gülme Derneği“ var. Dernekte, mutluluğun gülmekten kaynaklandığı ifade ediliyor. Meğer insanlar gülmeyi beceremiyorlarmış, onun için mutsuzlarmış. Bu dernek de insanlara gülmeyi öğretecekmiş. Derneğin üyeleri her hafta birer saat gülme-antremanı yapıyorlar. Aslında mutsuz etmesi gereken olay budur. Yani gülmek için dernek kuran mutsuz insanların bu konuda ciddi olması bizi toplumsal bazda “mutsuz“ etmeli. Gülmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyan tek varlık insandır galiba!

Kapitalizm elbette insanların huzursuzluğunu ve mutsuzluğunu kendisine kar payı yapma peşinde. Mutluluk ve huzuru adeta bir ürün olarak satma çabasında. Bunu başarabildiğinin en büyük delili, insanlar mutluluklarını banka´daki hesaplarıyla ölçmeleri. Ne kadar çok paran varsa o kadar mutlusun felsefesi.

Elbette bu bir kısırdöngüdür. Bu şekilde hiçbir zaman mutlu olma ihtimali dahi yoktur. Çünkü bu şekilde düşünen bir insan her zaman daha çok para ister. “Daha çok parası“ olduğu zaman bir anlık mutlu olur, fakat bir an sonra yine “daha çok“ olsun diye yine mutsuzluğa düşer. Yani kapitalizm bizlere ekmek arası huzur ve pilav yanı mutluluk satma peşinde.

Evet, insanlık mutsuzluğu hep beşeri sistemlerde aradı. Kapitalizm, konunizm, sosyalizm ve daha nice sistemler mutluluk peşinde koşan mutsuz insanlar yetiştirdiler.

Modernite´nin kalabalığı, hızlı yaşam tarzı, sesler, gürültüler, renkler insanlığı bozmaya namzed oldular.

Halbuki mutluluk dediğimiz olay satın alınamaz, satılmaz.

Konfüçyüs “Her şeyde güzellik vardır ama herkes görmez” der. Evet, herşey ya bizzat güzeldir, örneğin bir çiçek gibi, veyahut neticesi itibariyle güzeldir, örneğin başımıza gelen bir musibetin bizi olgunlaştırması veya bazı şeyleri daha iyi görebilmemizi sağlaması gibi. Zahiren bakıldığında musibetler ve hastalıklar kötü gözüküyor, fakat neticeleri pozitif olabiliyor.

Bir şeyin varlığı kötü anlamına gelmez. Siz o varlığı nasıl algılar veya “kullanırsanız“ size o şekilde yansır. Güzele yönlendirirseniz güzel olur. Bazen kötü zannetiğiniz şeyler hayır, hayır zannetikleriniz şer olabiliyor: “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz“ (Kur´an, 2:216).

Müsbet düşünce insanın tüm dertlerini çözmeye vesile olabilir ve bu sayede bir ilaçtan dahi daha etkili olur.

Dolayısıyla mutluluk ve huzur temelinde bakış açısıyla ilgili bir meseledir. Olayları algılayış şeklimiz dünyamızı etkiler.

İnsan, beyniyle yapamayacağı birşey yoktur. Beyin, bütün vücudu hatta duyguları ve davranışlarımızı etkiler. Vücudumuzun herhangi bir azasını hareket ettirmek istediğimizde bunu beynimizin istemesiyle yaparız. Bize sadece istemek düşer. Bu isteme duygusu neticesinde vücudumuz hareket ettirilir.

Beynimizin o kadar muhteşem bir çalışma sistemi varki, olmayan bir hastalığı bile size varmış gibi gösterebilir. Ve siz gerçekten o hastalığa yakalanabilirsiniz. Psikolojik hastalıkların bazıları da böyledir. Her duygunun bedensel bir bileşeni vardır. Fazla stres, gerginlik ve sıkıntı vücuda vurur ve bel, diz, omuz ağırlıkları başlar. Aynı şekilde var olan bir hastalığı beyin gücünüzle yeniden hayatınızdan çıkarabilirsiniz. Bu nedenle kendisi için dua edildiğini ve destek verildiğini düşünen hastalar diğer hastalara oranla çok daha çabuk iyileşirler.

Çünkü birşeye ne kadar çok inanırsanız, beyniniz o konuya yoğunlaşır. Önce aklınızda, fikrinizde, zihninizde gelişir, daha sonra dışarıya yansır. Bunun neticesinde o enerjiyi kainata yaymış olursunuz, ya pozitif veya negatif. Bu pozitif (olumlu, müsbet) veya negatif (olumsuz, menfi) enerji sayesinde hayatınızda birçok şeyi etkiler veya değiştirirsiniz.

Siz dünyaya pozitif bir enerji yayarsanız bu dünyada bir iyilik olarak karşınıza çıkar. Negatif enerji saldığınızda negatif bir olay olarak kendisini gösterir. Yani aslında başınıza gelen olaylar sizin daha önce yaydığınız enerjiye bağlı. “İyilik eskimez, günah unutulmaz. Deyyan (Allah Teala) ölmez. Dilediğini yap, ettiğini bulursun.“ buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Buna şöyle bir örneği verebiliriz. Aklınızdan kötü birşey geçtiğinde veya kötü bir şeyi dile döktüğünüzde hemen “Allah korusun” dersiniz. Yani daha olmamış bir kötü olayı, sırf siz söylediniz veya aklınızdan geçirdiniz diye gerçekleşebileceğine inanırsınız ve “Allah korusun” dersiniz. Kötü sözlerimizin kötü enerji yayıp ve bundan dolayı o kötü olayın gerçekleşeceğine inanırız. Yani bir nevi dua niyetine gireceğini düşünürüz. “Düşündüğüm başıma geldi”, “Söyledim oldu” gibi sözler bunun ile alakalı. Örneğin nazar denen olay da bu negatif enerji sayesinde oluşur.

Pozitif ve negatif enerjiler ise tamamen bakış açınıza bağlıdır. Bu ise yine beyindeki işlemlere bağlıdır. Bakış açımız pozitif ise, beyin bunu olumlu olarak dışarı yansıtır. Bunun için dilimizi bile kullanmamıza gerek yok.

Örneğin ilk defa gördüğünüz bir insan ile anlaşıp anlaşamayacağınızı ilk saniyerde anlarsınız. Hatta karşınızdaki hiç konuşmasa bile. Bunun önyargı ile bir ilgisi yoktur. Karşınızdakinin saldığı enerjiyle ilgilidir. Eğer o enerji sizinki ile bağdaşıyorsa, yani aynı hatlarda, frekanslarda buluşuyorsa, o kişiyle çok iyi anlaşacağınızı düşünürsünüz. “Elektrim aldım / alamadım“ deyimi gibi. Tabiki bunda yanılma payıda vardır, ama beyninizi kontrol edebilme ve düşünce tarzınızı pozitif olarak yönlendirme kabiliyetini geliştirirseniz isabet etme oranı da yükselir. Hatta insanlar başkalarının söylediklerini unuturlar, onların kendilerine hissettirdiklerini hatırlarlar ve ona göre kişiye ya soğuk yada sıcak davranırlar.

Pozitif ve negatif enerjiyi sadece yetişkinler değil, bebekler dahi fark eder. Siz bir bebeğe hiçbir şey söylemeseniz dahi, sizi anlamasa bile, yaydığınız enerji sayesinde ya huzurlu olur yada huzursuz olur. Ve bu algı anne karnında başlar. Yani daha doğmamış olan bebek anne karnında psikolojik gelişimine başlar.

Çocukların önünde kavga etmeseniz bile, kavganın kötü enerjisi her yeri sarar ve birşeylerin doğru gitmediğini çocuk dahi sezer.

Körlerde de bu durumu fark ederiz. Gözleri görmez, fakat görüyormuş gibi sinyalleri alırlar ve üzücü birşey “gördüklerinde“ görmedikleri halde üzülürler. Bunu körler ile yapılan birçok araştırma ispat ediyor.

Aynı işlemi bitkilerde de görürüz. 2 hafta boyunca 24 saat agresif ve gürültülü bir müzik dinlettirdiğinizde bitki soluyor, ölüyor, enerjisi bitiyor. Ama sakin ve rahatlatıcı bir müzik dinlettirdiğinizde çiçek açıyor, bitki büyüyor, enerji topluyor.

Bu sadece canlılar için geçerli değil. Cansızlar için de geçerli. Su damlası agresif ve gürültülü müzikde bozuluyor, molekülleri kirleniyor. Sakin ve rahatlatıcı bir müzikde temizliği ve duruluğu bozulmuyor. İnsan bedeninin %70´inin su olduğunu düşünürsek bu hakikati daha iyi anlarız.

Hatta Çin´den gelen Feng Shui felsefesine göre bir odadaki eşyalar pozitif enerji aktarabilecek şekilde düzenlenir.

Canlıların ve cansızların bizim yaydığımız enerjiden etkilendiğini düşünürsek, dünyamızı ve dünyayı beynimizin ve düşünce tarzımızın yönelttiğini kabul etmemiz gerekiyor.

Birisi mavi bir gözlük ile dolaşıyorsa tüm dünyayı mavi görür. Bu kişiye diğer renklerin varlığından bahsetseniz ve hatta size inansa dahi o gözlüğü çıkarmadan diğer renkleri göremez. Sadece inanması yetmez, o gözlüğü de çıkarması gerekiyor. Bakış açısını, düşünce tarzını değiştirmesi gerekiyor.

Yani bir olayı nasıl görür, değerlendirir ve algılar isek, o şekilde beynimizde canlanır ve senaryolar halinde biz o olayı beynimizde devam ettiririz. Ya pozitif, ya negatif. Bu nedenle su-i zan ve kötü düşünce zararlıdır.

Olaylara bakışımız ise göz ile de ilgili değildir. Örneğin zahiren baktığımızda güneş dünyanın etrafında dönüyor. Ama hakikat tam tersi. Kainatta ve hayatımızda da birçok şey böyle. Bakmak veya Görmek. Bakarken bir de görmek lazım. Her bakmak, görmek manasına gelmez. Bakan, sadece madde görür. Gören, herşeyde Allah’ın tevhid olduğunu görür. Bu nedenle maarifet gözde değil. Göz sadece bir ışık yansıması yapar. Göz aslında hiçbir şey görmez. Herşeyi gören yine beynimizdir. Beynimizdeki yansıma gördüğümüzün yorumudur. Biz dünyayı görürken, aslında beynimizdeki yorumlanmış halini görüyoruz. Bu yoruma göre hareket ediyoruz. Yine ya pozitif veyahut negatif.

Şizofrenleri buna örnek olarak verebiliriz. Birçok şizofren örneğin karşılarında bir insan madde olarak olmamasına rağmen birini gördüklerini söylerler. O insan madde olarak aslında orada yoktur. Fakat beyni kendisine orada bir insan varmış gibi gösterir ve gerçektende “gözleriyle” görür. Nitekim bu bir beyin hatasıdır ve tedavi edilmeli. Ama bizi ilgilendiren nokta beynin böyle bir fonksiyonu olabilmesi. Yani maddeten olmayan birşeyi gözümüze varmış gibi gösterebilmesi. Bu algılayışı pozitife çevirebilir ve hayrımıza kullanabiliriz.

O zaman bütün olay algılayış şeklinde bitiyor. Algılayış şekli hareketlerimizi ve davranışlarımızı etkiliyor. Biz dünyayı ve hayatımızı nasıl görmek istersek, dünyamız ve hayatımız o şekli alır.

Çocuğunuz bir bardağı kırdığında, bardağı düşünüp çocuğa çok kızabilirsiniz. Bu çok materyalist bir hareket olur. Fakat bardağın geçici ve fani bir madde olduğunu, geçici birşeyin hiçbir değeri olmadığını düşünürseniz o an sıkıntı yaşamassınız. O yüzden olayları dışarıdan seyretme imkanını geliştirmek gerekiyor.

Dışarıdan seyrettiğinizde yeni bir algılayış şekli, yeni bir paradigma geliştirmiş oluyorsunuz. Olaylar değişiyor. İyi veya kötü diye birşey kalmıyor. Herşey sadece sun-i bir imtihan olarak karşınıza çıkıyor. Sizin problemli ve sorunlu olarak gördüğünüz mesele basit bir olay oluyor ve çözülmesi de kolaylaşıyor. Her olay, her an sahte ve geçici olarak kendini gösteriyor. Hakiki güzellik bu perdelerin arkasında gizleniyor.

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2021) Hanau Katliamı ve Korona´ya rağmen cami saldırıları

Hanau Katliamı ve Korona´ya rağmen cami saldırıları

100 insan öldüğü zaman istatistik, 1 insan öldüğü zaman trajedi oluyor. Halbuki her ölünün, her sayının arkasında bir hikaye ver. Arkasında bıraktığı ailesi, dostları var. Kendisini özleyen, gözyaşı döken insanlar var.

Genelde öldürülenler değil, katliamı gerçekleştirenlerin hikayeleri ve isimleri her zaman anlatılır. Halbuki anılması ve unutulmaması gerekenler failler değil, mağdurlar olmalı.

Bu bağlamda 19 Şubat 2020´de Almanya´nın Hanau şehrinde bir ırkçı tarafından öldürülenlerin isimlerini de anmamız gerekir: Gökhan Gültekin, Sedat Gürbüz, Said Nesar Hashemi, Mercedes Kierpacz, Hamza Kurtović, Vili Viorel Păun, Fatih Saraçoğlu, Ferhat Unvar ve Kaloyan Velkov. Hepsinin bir hikayesi, hepsinin hayalleri, hepsinin arkalarında bıraktıklaırı insanlar var.

Ve maalesef daha cevaplanmamış bir çok soru da var, ki soruşturma halen devam ediyor. En önemli sorulardan bir tanesi, saldırının faili daha önce böyle bir katliamı planladığını duyurması, fakat ciddi alınmayıp klinike yatırılmasıyla ilgili. NSU davasını hatırlarsak, bu durumun çok ciddi bir sıkıntı olduğunu anlarız.

Hanau katliamından bir kaç hafta sonra Almanya´da Korona Pandemisi yayılmaya başladı. Lockdown´larla beraber sene boyunca birçok kısıtlama gerçekleşti.

Camilerin de sınırlı ve/veya kapalı olmasına ve uzun zaman grup halinde dışarıda bulunmalar da kısıtlı olmasına rağmen cami saldırılarında bir düşüş görülmedi. Almanya İçişleri Bakanlığının verdiği rakamlara göre 2020 senesinde müslümanlara ve camilere yönelik en az 901 saldırı kayıt altına alındı. 2019´da bu sayı 884 idi. Yani korona ve getirdiği yasaklar saldırıları azaltmadı, çoğalttı. Ve bu saldırılar sadece polis tarafından tespit edilen saldırılar. Polise gitmeyen, günlük hayatında sözlü olarak ırkçı saldırılara maruz kalan daha bir çok insan var.

Sadece cami saldırılarına baktığımız zaman, 2020´de 77 saldırı gerçekleşmiş. 2001´den 2011´e kadar yılda ortalama 22 saldırının olduğunu düşünürsek, son 10 senede nelerin değiştiğini anlamak mümkün. Saldırıları korona ve yasakları dahi durduramıyorsa, ciddi bir sıkıntı var demektir. Bu sıkıntıyı ancak toplum olarak çözmek mümkün olacaktır.

Almanya Hükümeti ırkçılık ile mücade edebilmek için farklı projeleri destekleyeceğini açıklamıştı. Bu sebeple 2021 ve 2024 seneleri arasında yapilacak olan projeler icin 1 Milyar Avro´dan fazla bütçe ayrıldı.

Projeler, maddi desteklerin ve mağdurlara verilen hizmetlerin dışında da ırkçılığı durdurabilmek için yapılması gerekenler var. Sadece sonuçlarla değil, sebeplerle de ilgilenmek gerekir. Özellikle toplumun yabancılara karşı bakış açısı, hayata bakış açısı, siyaset ve medyanın dili ırkçılığı veya tersini tetikleyebiliyor. Tersini aktive edebilmek için büyük, köken ve uzunsüreli bir değişime ihtiyaç var.

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Mart-Nisan 2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(09.12.2020) Kıskançlık, kıskananı bitirir

Kıskançlık, kıskananı bitirir

Cenap Şahabettin “Haset, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir“ der. Yani kıskanç olan kişi başkasında olanın en azından aynısını kendisinde olmasını ister. Kendisinde olamıyorsa diğerinde de olmamasını ister. Veyahut kendisinin yapamadığı bir şeyi karşısındakinin de yapamamasını arzu eder. Bunu bir fıkrayla anlatalım: Alaaddin´in sihirli lambasından çıkan cin adama der: “Ne istersen yerine getireceğim. Fakat sana verdiğimin iki katını komşuna vereceğim.“ Adam fazla düşünmeden, “Benim gözümün bir tanesini al“ der.

Başka bir fıkra da meşhurdur: Cehennemde her ülkenin bir kazanı varmış. İçinde sıcak kaynayan yağ olurmuş. Günah işleyenler bu kazanlarda cezalandırılıyormuş. Kazandan kafasını çıkaranları zebaniler kafasına vurarak geri kazana sokuyormuş. Baş zebani bir bakmış diğer kazanlarda herkes çıkmaya çalışıyor ama Türkiye’nin kazanından kimse kafasını bile çıkarmıyor. Baş zebani zebanilerden birini çağırmış ve sormuş, “Niçin Türkiye’nin kazanından kimse çıkmıyor, yoksa orda günahkâr yok mu?“ Zebani: “Olmaz mı, ama çıkmaya çalışanı alttakiler geri çekiyor.“

Bunlar fıkra da olsa maalesef toplumsal durumumuzu çok iyi tespit ediyor. Kıskançlık ve haset ilk önce haset edeni yer bitirir. Kıskanılan kişi bundan etkilenmez. Kıskanan kişi kendi kendini bunalıma sokar. Hz. Ali´ye göre “Kıskanç insan hiçbir zaman rahatlık ve huzur yüzü görmez.“

Peygamberimizin konuyla ilgili hadisinde hasetin neticesini ifade eder: “Haset, ateş nasıl odunu yer yutarsa iyilikleri yer yutar, mahveder.“

Kıskançlığa çözüm olarak haset edilen şeye bakmak gerekir. İster mal olsun, ister makam olsun, bunların geçici ve imtihan olduğunu kavradığımızda, onları sahiplenmenin pek bir şey ifade etmediğini anlarız. Başkalarının gurur duyduğu birçok şeyin aslında tenezzül bile edilmeye layık olmadığını göreceğiz.

Kıskançlığın kaynağı da kıskanılan kişiyi tam manasıyla sevmemek. Genel olarak kıskançlık, tanınan bir kişiye yönelik olur. Hatta zahiren sevilen bir kişiye duyulur. Sevilen kişinin kıskanılması aslında kıskanan tarafından sadece görünürde sevinildiğini gösterir. Belki bilinçaltında bir yerlerde o kişiye karşı bir kin veya bir çekememezlik oluşmuştur. Nazarın kökünde de çoğu zaman bir kıskançlık vardır. Böyle durumlarda “Acaba ben, sevdiğim bu kardeşimin bu durumunu neden kıskanıyorum? Neden onun için sevinemiyorum? Onun bir şeyi elde etmesinin bana ne zararı var?“ gibi soruları adeta analiz eder gibi irdelemek gerekir. Çoğunlukla görülecek ki, sevdiğiniz kişiyi kıskanmaya hiçbir sebep yok.

Buraya kadar bahsettiğimiz kıskançlık, haset kategorisine girer. Eşler arası kıskançlığı ise farklı değerlendirmek lazım. Bu şekil bir kıskançlık “Onda niye var, bende niye yok?“ düşüncesine dayanmaz. Eşini kıskanmak, normal düzeyde olduğu zaman, sıkıntı vermez, hatta bu düzeyde olması gerekirde. Hiç kıskanma olmadığı zaman bir sorun var demektir. Fakat eşler arası kıskançlık, güvensizliğe dönüşürse, asıl sıkıntı başlar. Genelde eşler arası “kıskançlık“ sorunlarına baktığımızda, asıl problemin kıskançlık değil, güvensizlik olduğunu tespit ederiz. Dolayısıyla problemi çözebilmek için kıskançlık konusu değil, güvensizlik konusu ele alınmalı. Güvensizlik veren durumlar, soru işaretleri, vesveseler ortadan kaldırılmalı ve güven ortamı tekrar kurulmalı.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Aralik 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.11.2020) Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

ÖZET:

Din ve vicdan özgürlüğü insanlık tarihinden bu yana tartışma konusu olmuş ve günümüzde hala güncelliğini koruyan insan haklarının temelidir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle seçtikleri dine mensup olmaları, istedikleri dini düşüncelere inanmayı ve onları serbestçe pratiğe dökebilmelerini ifade eden din ve vicdan özgürlüğü birçok uluslararası sözleşme tarafından da güvence altına alınmıştır. Ancak bu en temel insan hakkının göçmenler bağlamında ele alındığında önemli derecede ihlal edildiği gözlemlenmektedir. Bu çalışmada özellikle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin karşı karşıya kaldıkları ön yargı, damgalama, güvensizlik, islamofobi vb. gibi göçün beraberinde getirdiği insani karşılaşmalardan ortaya çıkan sıkıntıların göçmenlerin din ve vicdan özgürlüğü haklarını nasıl etkilediği tartışılmaktadır. Bu çalışmada nitel araştırma metodu ile birden fazla veri toplama yöntemi kullanılarak durum çalışması yapılmıştır. Çalışmada kullanılan durum çalışması deseni yöntemiyle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ifade, din ve vicdan özgürlükleri, yaşanan sorunlar ve bu sorunların nedenleri üzerine bir tartışma yürütülmektedir. Öncelikle ifade, din ve vicdan özgürlüğü kavramları tartışılmış, ardından göç ve beraberinde getirdiği sıkıntılar ele alınmıştır. Bu bağlamda özellikle göçmenlerin yaşadığı dil ve eğitim problemi, dışlanma, ayrımcılık, ön yargı, müphemlik ve islamofobi gibi kavramlar ve güncel durum değerlendirilmiştir. Dini inanç ve hürriyetlerin pratiğe dökülebilmesi anlamında başörtüsü ve din dersleri örnekleri üzerinden mevcut durum ele alınmıştır. Ayrıca ülkelerin laiklik uygulamaları, resmi bir dine sahip olma durumları da bütün bu süreçler göz önünde bulundurularak ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak göçmenlerin göçün beraberinde getirdiği sosyal, ekonomik ve psikolojik birçok sorunla mücadele ettikleri açıktır. Avrupa’da yaşayan göçmenlerin en önemli mücadele alanlarından biri olan din ve vicdan özgürlüğünden mahrum kaldıkları çalışmanın temel iddiasını oluşturmaktadır. 

Dr. Hakan Gülerce, Dr. Cemil Sahinöz

İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Yil 2020, Cilt 9, Sayi 5, Sayfalar 3520 – 3541

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler