Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.01.2017) Alamancı mı Yabancı mı?

Alamancı mı Yabancı mı?

 

90´li senelerin öğrencileri hatırlar. Alman okulunda yabancıydınız, Türkiye´de ise alamancı. Ne oraya, ne buraya aittiniz. Ne onlar sizi anlıyordu, ne bunlar. İki dil, iki kültür arasında sıkışıp kalmış bir nesil yetişiyordu.

 

Sosyolog Georg Simmel´e göre “Misafir“ ve “Yabancının“ farkı şöyle: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır.” 1950´lerin sonunda Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. 3-4 sene Almanya´da çalışıp “traktör parası” kazanıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

 

Yaşadıkları ülkede erimemek için ve kendi kültür ve geleneklerini yaşatabilmek için, ilk camiler ve kültür dernekleri kurulmaya başladı. Almanya´da İslam dini yasal olarak resmi bir din olmadığı için, camileri dernek olarak kurdular.

 

50 senelik bu gurbetçi tarihinde, vatandaşlarımız çeşitli sorun ve sıkıntılar yaşadılar. Kendi başlarına kalan gurbetçilerimiz, kendi sosyolojilerini, kendi anlayış ve değerlerini ürettiler. Asimile olmamak için çaba verdiler. Din, örf, dil ve adetlerini muhafaza edebilmek için gayret gösterdiler. Aynı zamanda yaşadıkları ülkeye ayak uydurabilmek için, uyum sağlamaya ve entegre olmaya çalıştılar.

 

Artık Avrupa´da dördünce nesil türkler yaşıyor. Artık müslümanlar sadece göçmenlerden değil, bizzat Avrupalı´ların kendilerinden oluşuyor. Doğma büyüme almanlar, fransızlar veya ingilizler müslüman oluyorlar.

 

Dolayısıyla Avrupa ülkelerinin yapıları da değişiyor. Göçmen veya gurbetçi olarak gördükleri insanlar artık kendi ülkelerinin insanları. Müslümanlar da Asya veya Afrika kıtasından değil, kendi kıtalarının insanlarından oluşuyor.

 

Bu insanların sayısı çoğaldıkça ve Avrupa toplumunun kendi insanlarının sayısı azaldıkça toplumsal sancılar yaşanıyor. Şuan doğum sancıları yaşanıyor. Göçmenliğin bittiğini sinyal veren sancılar bunlar.

 

Yani gün geldi, artık muhacirlik, göçmenlik bitti. Artık ensarlık zamanı başladı. Yurt dışında yaşayan müslümanlar ve türkler – kendi kültürlerini muhafaza ederek – artık oraların insanları oldular. Bu nedenle kendi lobilerini, entellektüellerini, vakıflarını kuracaklar. Kendi siyasetlerini yapacaklar. Yatırımları Avrupa´ya yapacaklar. Bu bağlamda uyum tartışmaları da yersiz olacaktır, çünkü uyum sağlamasını istedikleri insanlar, zaten Avrupa´nın kendi insanları haline gelmiş olacaktır.

 

Ve İslam dininin kimliği de Avrupalı´ların gözünde mecburen değişecek. Artık “dışarıdan” ithal edilen bir din değil, kendi insanlarının dini olarak kabul edecekler.

 

Bu süreç hiç şüphesiz uzun ve meşakkatli bir süreç olacak. Fakat her doğumun arkasından gelen huzur bu sürecin sonunda da gelecektir.

Referans Dergisi, Ocak 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.01.2017) Camiye gidenler radikalleşmiyor

screenshot_2017-01-06-12-43-32

Camiye gidenler radikalleşmiyor

 

Avusturya´daki İslam Yasasıyla yurt dışından imamların gelmesinin önü kesildi. Bu yasa şuan bir çok Avrupa ülkesinde örnek olarak gösteriliyor ve bazı hükümetler kendi ülkelerinde de böyle bir yasayı uygulamaya geçirmek istiyorlar.

 

Halbuki sayısal olarak küçük olan Avusturya´yı diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslamak mümkün değil. Avusturya´da Türkiye´den gelen yaklaşık 80 imam var. Avrupa´da 3000 cami var. Bunların 2000 tanesi Almanya´da. Almanya´da 1000´e yakın Türkiye´den gelen imam görevli.

 

“Türkiye´den gelen imamlar“ yazısında bu konuyu detaylı bir şekilde ele almıştık. Şimdiki yazımızda ise türk imamlarının nasıl radikalleşmeyi engellediklerine değineceğiz.

 

Vehhabi, Avrupa´daki değimiyle selefi, akımlarıyla başları dertte olan Avrupa hükümetleri, radikalizmi engelleyebilmek için devlet bütçelerinden kaynak ayırıyorlar. Birçok ülkede vehhabilik ve radikalleşme ile ilgili farklı projeler uygulanıyor ve araştırmalar yapılıyor.

 

Araştırmalara bakıldığında, örneğin Almanya´nın içistihbaratı olan Anayasayı Koruma Teşkilatının araştırmalarına, Suriye´ye savaşmaya gidenler, DAEŞ´e katılanlar, terör saldırısı düzenleyenler radikalleşmeden önce din dışı bir hayat yaşıyorlar. İslam veya müslüman cemaatler ile hiç bir irtibatları yok, hatta camiden uzak bir hayat yaşıyorlar.

 

Radikalleşmelerinde ise müslüman cemaatlerin veya İslam ile ilgili dini bilgilerinin hiç etkisi yok. Tam aksine. Cami cemaatine katılanlar, özellikle Türkiye´de gelen imamlar ile irtibat halinde olanlar, radikalleşmiyor, dinini doğru bir şekilde öğreniyor. Türkiye´den gelen imamların aktardıkları Kur´an ve sünnet anlayışı radikallerin anlayışının tam zıttı olduğu için, imamlar verdikleri doğru bilgilerle radikalleşmeyi engelleyebiliyorlar.

 

Camilerden ve dini bir yaşam tarzından uzak kalanlar ise, dinlerini sahte internet fenomenlerinden veya youtube imamlarından öğrendikleri için hızlı bir şekilde radikalleşmeye adım atıyorlar. Zaten bir dini bilgileri olmadığı için, duydukları herşeye inanmaya başlıyorlar. Bir de çevrelerinde kendileri gibi düşünen insanlar olduğu zaman, bu süreç daha da hızlanıyor. Zaten Almanya´daki vehhabi akımları mensuplarına türk camilerine gitmemelerini söylüyorlar ve türk camilerini sadece kültür derneği olmak ile suçluyorlar.

 

Yaklaşık 500 kişiyle söyleşi yapan Marc Sageman´in araştırmaları da aynı sonuca çıkıyor. Terör örgütlerinin mensupları terör örgütlerine girmeden önce dindar değiller. Şahıslar, özellikle gençler, hayatlarındaki kötü tecrübelerden dolayı kendilerini dışlanmış hissediyorlar, aile, arkadaş, iş, okul konularında da başarısız olunca radikalleşmeye meyilli oluyorlar. Bu şahıslar internetten izledikleri terör örgütü mensupları tarafından hayatlarında ilk defa bir hedef, bir saygı görüyorlar. Kendilerini dışlanmış hissedenler bu radikal gruplarda kendileri gibilerini bulduklarını veya kendilerini dışlamayan bir grup bulduklarını zannediyorlar. Sageman´in araştırmasına göre radikal şahıslar din ve İslam´ı sadece kendi şahsi çıkarları için kullanıyorlar. Radikalleşen şahıslar dünyaya terör ile (!) adalet getirmek istiyorlar ve bu hedef için İslam´ı kullanıyorlar. Aslında daha önce toplumda kendileri hissettikleri dışlanmışlık duygusunun öcünü saldırılarla almaya çalışıyorlar. Asıl mesele İslam veya müslümanlık değil. Bu sadece bahanesi.

 

İngiliz içistihbarat teşkilatı Mİ5´in yaptığı büyük çaptaki bir araştırmaya göre radikallerin dini bilgisi aşırı derece zayıf. Mİ5´in raporuna göre terör örgütü mensuplarının İslami bilgilerinde büyük eksiklikler var ve radikalleşmeden önce İslam ile veya İslami hayat ile hiç bir bağlantıları yok. Yani radikalleşen bu şahıslar daha önce ne İslam´ı yaşıyorlar, ne de dinleriyle bir bağları var. Aynı rapora göre çoğunluğu daha önce uyuşturucu satıcısı, tecavüzcü veya benzeri yasa dışı olaylara karışmış kişiler. Radikalleşmelere sebeb ise camiler veya imamlar değil, yukarıda bahsettiğimiz gibi internet imamları veya çevrelerindeki terör destekleyicileri.

 

Netice olarak radikalleşme camilerde gerçekleşmiyor. Radikaller dinden uzak ailelerden geliyorlar. Cami cemaatlerine katılanların sağlam bir dini bilgileri olduğu için, radikalleşmiyorlar. Radikallerin sahte dini anlayışını hemen anlayabiliyorlar.

 

Konunun Türkiye´den gelen imamlar kısmına geri dönersek. Türkiye´den gelen imamların Avrupa´ya gelmelerinin önünü kesmek, radikal çevrelerin ekmeğine yağ sürecektir. Bu “imam boşluğunu“ radikaller, vehhabiler dolduracaktır. Böyle yapmak yerine Türkiye´den gelen imamlarla radikalizm ile mücadelede beraber çalışmak gerekir.

 

Radikallerin daha önce İslami bilgisi az olduğuna göre, din bilgisinin öğrenilmesini hızlandırmak gerekiyor. Alman devlet okullarında, İslami cemaatlerle beraber düzenlenen İslam Din Dersi ile bunu gerçekleştirmek mümkündür. Araştırmalar İslami bilginin radikalleşmeyi engellediğini gösteriyor ve aynı zamanda Bediüzzaman´ın “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.“ sözü ilmi olarak ispatlanmış oluyor.

 

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 04.01.2016
http://www.risalehaber.com/camiye-gidenler-radikallesmiyor-18853yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.11.2016) Türkiye´den gelen imamlar

Türkiye´den gelen imamlar

 

Son aylarda Almanya´da Türkiye´den gelen imamlar ile ilgili tartışmalar tekrar alevlendi. Son iki senedir gündemde olan tartışma, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünden sonra daha da hararetlendi.

 

Maalesef bazı açıklamalara bakıldığında hem DİTİB, Milli Görüş ve ATİB gibi kurumların hem de Türkiye´den gelen imamların haksız yere töhmet altında bırakıldığını görüyoruz.

 

Öncelikle belirtelim ki, Türkiye´den imamların gelmesi 80´lerde Almanya ve Türkiye arasında yapılan anlaşmalara dayanıyor. O günlerde yüzbinlerce türk-müslümanın Almanya´da yaşaması, yüzlerce caminin olması, fakat yetişmiş imamların olmaması iki devlet arasında bazı gerekli anlaşmalara sebep oldu. Bu anlaşmalar sonucunda 1984´de Almanya´da Köln şehrinde DİTİB kurum olarak kuruldu. Türkiye´den gelen imamlar konsolosluk üzerinden geliyorlar ve DİTİB´e bağlı derneklerde görev yapıyorlar. Yaklaşık 5 sene önce bir kısım değişiklikler yapıldı ve belli kriterlere uyan her dernek imam alabiliyor. DİTİB´in yanında özellikle ATİB ve Milli Görüş teşkilatları Türkiye´den imam alıyorlar.

 

Maalesef geldiğimiz noktada yurtdışından imamların gelmesinin önünü kapatmak isteyen kurumlar var. Tabiki buna örnek olarak Avusturya´daki İslam Yasası gösteriliyor. Bu yasa ile Avusturya´ya dışarıdan imamların gelmesinin önü kesildi.

 

Halbuki Almanya ve Avusturya´yı sayısal olarak dahi kıyaslamak mümkün değil. Avusturya´da Türkiye´den gelen yaklaşık 80 imam var. Avrupa´da 3000 cami var. Bunların 2000 tanesi Almanya´da. Almanya´da 1000´e yakın Türkiye´den gelen imam görevli.

 

Eğer Türkiye´den imamların gelmesi engellenilirse Almanya genelinde 1000´den fazla camii derneği imamsız kalır. Bu sorumluluğu kimse taşıyamaz. Çünkü bu boşluğu elbette radikaller dolduracaktır.

 

Sosyolojik araştırmalar gösteriyorki, özellikle Türkiye´den gelen imamlar radikalleşmeyi engelleyebiliyorlar. Camii imamları ile irtibat halinde olanlar radikalleşmiyorlar. İstihbaratın raporlarına göre Suriye´ye savaşmaya gidenler daha önce hiç bu camilere uğramamışlar bile. Uğrayanlar bu fikirlerinden vazgeçiyor. İmamlara bu çalışmalarından dolayı ödüller verilmeli.

 

Elbette Almanya´da doğan, büyüyen, yetişen, almanca bilen imamları Almanya´daki müslümanlar da istiyor. Fakat gerçekçi olmak lazım, realiteyi inkar edemeyiz. Almanya genelinde imamlar yetiştirmek ve 1000´e yakın camide görevlendirmek için daha uzun seneler gerekiyor.

 

Kurumlarımız ve İlahiyet Fakülteleri bunun için çaba veriyorlar. Fakat her ilahiyat okuyan elbette imam olmuyor. Haliyle 1000 tane imam yetiştirmek ve camilerde görevlendirmek vakit ve sabır istiyor.

 

Tahminlere göre şuan Almanya genelinde Almanya´da doğup, büyümüş, yetişmiş 65 (bay ve bayan) din görevlisi mevcut. Bunların çoğu DİTİB´in Uluslar arası İlahiyat Programı ile Türkiye´de ilahiyat fakültesini bitirip Almanya´ya gelip görev alanlar. Örneğin Herford´lu Sami Sipahi. Almanya´da yetişmiş, hem alman hem türk kültürünü çok iyi bilen, gençlerin dilinden anlayan, genç-yaşlı tüm cemaat ile çok iyi iletişim kurabilen, entellektüel bir ilahiyatçı Osnabrück´de görevli. Bunlara ilaveten bir de İslam Kültür Merkezlerinin (VİKZ) kendi yetiştirdiği imamlar var.

 

Bunun dışında maddiyat meselesi de henüz netleşmeyen bir konu. Türkiye kapısı kapatılınca, sadece aidatlardan ve bağışlardan geçinen dernekler kendi imkanlarıyla bir imam tutabilecekler mi?

Ayrıca Almanya´nın bir çok hapishanesinde Türkiye´den gelen imamlarımız Manevi Bakım hizmeti aldı altında mahkumları ziyaret ediyorlar. Normalde alman devletinin bütçesinden ödenmesi gereken bu hizmeti, Türkiye´den gelen imamlar yaptığı için, alman devleti hiç bir maddi destekde bulunmak zorunda kalmıyor. Türkiye´den gelen imamların önünü kesmek isteyenler bu maddiyat sorularina da bir cevap bulmaları gerekiyor.

 

Netice olarak, Almanya´da yeterince imam yetişene kadar ve maddi mesele için çözüm bulunana kadar Türkiye´den gelen imamlara ihtiyacımız var. İmamların hem müslüman topluma, hem de genel olarak alman topluma çok faydaları var. Siyasi krizler sebebiyle, seçim kampanyası ve popülarizm ile realiteyi görmemek kötü neticeler doğurur.

 

Cemil Sahinöz, Öztürk, Aralik 2016

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.10.2016) Polis müdahalelerinde öldürülen Türkler olayları aydınlanmalı

Polis müdahalelerinde öldürülen Türkler olayları aydınlanmalı

Almanya´da ırkçı terör örgütü NSU davasından sonra sadece türkler arasında değil, alman toplumunda ve bir çok alman siyasetçide bazı yöntemler ile ilgili soru işaretleri oluştu. Özellikle terörist Jaber Al-Bakr´ın polis tarafından yakalanamaması, ardından mülteciler tarafından yakalanması ve hapishanede intihar etmesi tekrar aynı soruları gündeme getirdi.

 

Soru işaretlerini ortadan kaldırabilmek için ve tekrar güven ortamı oluşturabilmek için bazı işlemler gözden geçirilmeli. Sistemde veya işleyişinde hatalar var ise düzeltilme.

 

Bu bağlamda Almanya´da türkler arasında soru işaretleri oluşturan bazı polis müdahaleleri de ciddi şekilde gözden geçirilmeli. Bunlardan bazılarını gözden geçirelim…

 

Hagen: Şubat 2008´de Hagen´de yaşanan bir olay Almanya genelinde tartışılmıştı ve neredeyse siyasi krizlere sebep olmuştu. Paranoyak olan 26 yaşındaki bir genç polisi arıyor. Birisinin kendisini takip ettiğini ve kendisini öldüreceğini söylüyor. Polisler geliyorlar ve adamı karakola götürüyorlar. Karakolda yapılan tıbbi sonuçlarda aşırı kokain tespit ediliyor. Karakolda, her yere saldırdığı için adam sedyeye bağlanıyor. Orada kalbi duruyor. Reanimasyon yapılıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Hastanede reanimasyon sebebiyle oluşan bir rahatsızlık ortaya çıkıyor ve ameliyata alınıyor. Ardından adam komaya giriyor ve ölüyor. Ailenin ifadelerine göre, polisin adama şiddet uyguladığını düşünüyorlar.

 

Kiel: Mart 2013´de 31 yaşındaki bir türk arkadaşıyla tartışıyor. Olay yerine polisler geliyor ve adam hastanelik edilinceye kadar dövülüyor.

 

Westerburg: Haziran 2013´de Westerburg şehrinde 27 yaşındaki bir türk tutuklanıyor. Tutuklanan şahıs elleri kelepçeli olmasına rağmen polis tarafından sokakta dövülüyor. Hatta bu olayın görüntüsü dahi var. Olay alman medyasında büyük yankı yapmıştı.

 

Offenbach: Agustos 2013´de teravih namazından sonra polisler kimlik kontrolü yapıyorlar ve türk gençlerinin verdikleri ifadeye göre polis tarafından dövülmüşler.

 

Holzminden: Aralık 2013´de psikolojik rahatsızlığı bulunan 29 yaşındaki türk üniversite öğrencisi, özel hareket polisleri tarafından öldürüldü. Alman gazetelerinde çıkan habere göre, ölen gencin annesi, genç kendi kendine zarar verecek diye sağlık ekiplerini çağırıyor. Sağlık ekipleri de polisi çağırıyorlar. İlaçlarını almadığı ve bundan dolayı bunalım geçirdiği öğrenilen genç polisleri bıçakla tehdit etmeye başlayınca, polisler de özel hareket polislerini çağırıyorlar. Özel hareket, genci öncelikle elektroşokla etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Genç türk, elindeki bıçakla kendisine saldıran polis köpeğini yaralıyor ve bundan dolayı polis ateş etmeye başlıyor. Gencin vücuduna iki kurşun giriyor ve genç olay yerinde hayatını kaybediyor. Olaydan sonra aile „Hastaydı. Biz ona yardım edilmesini istedik ama öldürüldü“  açıklamasını yapıyor.

 

Herford: Herford´da mahkemeye çıkarılan bir türk sürücü, polise saldırmak ile suçlanıyordu. Beş polis memuru yazılı ifadelerinde, türk araba sürücüsünün Haziran 2015´de rutin bir trafik kontrolünde polise saldırdığını belirtmişlerdi. Fakat polisin kendi görüntü kayıtlarından ortaya çıktıki, asıl saldıran vatandaş değil, polisin ta kendisiymiş. Polisler, kendilerinin haklı olduklarını ortaya koymak için görüntülerin tamamını değil, sadece seçtikleri resimleri hakime göstermişlerdi. Karşı tarafın avukatı görüntülerin hepsini istiyor. Görüntüler çok geç avukata gönderiliyor ve görüntü şifreyle gizleniyor. Dolayısıyla avukatın görüntüleri izlemesi iyice uzuyor. Mahkeme günlerinin birinden sadece bir gün önce avukat görüntülerin tamamını izliyor. Ve tüm görüntüler izlendiğinde, gerçek ortaya çıkıyor. Görüntüye göre, polis hiç bir sebep yokken, vatandaşın kafasının arkasına vuruyor. Sürücü kendisini savunmaya geçince, polis biber gazı kullanıyor. Avukatın yaptığı ifadeye göre, mahkemede polis tamamen farklı bir ifade veriyor. Gerçek ortaya çıkınca polis yanlış ifade verdiğini itiraf ediyor ve sürücüden yaptığı hatadan dolayı özür diliyor. Bu gelişmelerden sonra türk sürücü berat ediyor ve savcılık polisler hakkında soruşturma başlatıyor. Mağdurlardan biri olan türk vatandas da bütün bu sürecten dolayi olusan psikolojik sorunlar sebebiyle kür´e gidiyor.

 

Gronau: Kasım 2015´de 46 yaşındaki bir türk, polis kurşunuyla öldürüldü. Polisin ifadesine göre, vatandaş polisi bıçak ile tehdit etmiş. İfadeye göre sokakta iki grup arasında kavga çıkmış. Polis ekipleri kavgayı durdurmak için gelmişler. Bu arada ölen türk vatandaş bıçak ile polisi tehdit etmiş. Bundan dolayı polis ateş etmek zorunda kalmış ve şahıs kolundan ve sırtından aldığı kurşun yaraları sebebiyle ölmüş. Görgü tanıkları ise polisin iki grubu korkutmak ve ayırmak için ateş ettiğini, bundan dolayı ölen vatandaşın vurulduğunu söylüyorlar. Ayrıca 17 yaşında başka biri de kurşun sebebiyle yaranlanmış.

 

Ludwigshafen: Mayıs 2016´da 42 yaşındaki psikolojik rahatsızlığı olan bir türk, bilinmeyen sebeplerden dolayı bıçakla polise saldırıyor ve polisi ağır yaralıyor. İkinci bir polise saldırmak isterken, diğer polis ateş ediyor ve adam aldığı yaralardan dolayı ölüyor. Polis haklı görüldüğü için soruşturma durduruluyor. Avukatın verdiği bilgiye göre, polisin neden ayağa ateş ederek adamı etkisiz hale getirmediği çözülmüş değil. Ayrıca alman bir gazetede öldürülen şahısın bir arkadaşının anonim olarak yayınlanan bir mektubunda, öldürülen vatandaşın çoktandır polisler tarafından takip edildiği ve hem bundan dolayı hem de iş bulamamasından dolayı depresyona girdiği belirtiliyor. Dolayısıyla bazı soru işareti cevapsız kalıyor.

 

Hannover: Eylül 2016´da bir türk bayan şöför kaza yapıyor. Kaza sebebiyle şoka giriyor. Almanca bilmediği için oğlunu arıyor. Oğlu hemen olay yerine geliyor. O esnade polisin almanca bilmeyen annesiyle bağırarak konuştuğunu görüyor. Oğlu polise kendisini tanıtıyor ve annesinin şokta olduğunu, bağırmamalarını söylüyor. Fakat buna rağmen polis çocuğa küfür ile karşılık veriyor. Adamın ifadelerine göre, polis üzerine yürüyor ve kolundan tutarak itiyor. Bunun üzerine adam tekrar iyi davranmaları için ikaz ediyor, yoksa herşeyi görüntülü olarak çekeceğini söylüyor. Kayıda başladığında bir çok polis üzerine geliyorlar ve kimliğini istiyorlar. Kimliğinin yanında olmadığını, iş yerinden aceleyle çıktığını söyleyince, iki polis adamı şiddet kullanarak asfalta yatırıyor. Yerde yatan adamın üzerine ayaklarıyla basıyorlar ve küfürlere devam ediyorlar. Ardından adam kelepçeleniyor ve karakola götürülüyor.

 

Bielefeld: Yine Ekim 2016´da Bielefeld´de bir olay yaşandı. Eşinden ve çocuklarından ayrı yaşayan bar sahibi bir türk, ailesini ziyaret ediyor. Akşam üstü evden gürültüler geliyor. Komşular „Polis çağıralımmı?“ deyince adam – belki dalga geçerek – „Çağır, çağır“ diyor. Ardından komşular polisi çağırıyor. Komşuların ifadesine göre adam kapıyı açıyor, üzerinde sadece atlet ve kısa şort var, polislere “problem yok, içeriye gelmenize gerek yok“ diyor ve polisleri içeri almak istemiyor. Kapıyı kapatmak isteyince de kargaşa yaşanıyor. Polisin biri kapı aralığından adamın yüzüne yumruk atıyor. Ardından biber gazı kullanılıyor. Adam etkisiz hale getirilmesine rağmen polis adamı darb etmeye devam ediyor. Adamın eski eşi vurmamalarını söylüyor. Ardından adamın ellerini ve ayaklarını bağlıyorlar ve evin önünde çimene yatırıyorlar. Başka bir komşunun ifadesine göre, çimende yerde yatarken adam „Allah büyük. Allah beni çocuklarımdan ayırmasın“ diye bağırıyor. Adamın üstüne oturan 5 polisden biri de „Hadi Allah´ın şimdi yardım etsin sana“ diyor. Polisin, psikiyatri kliniğine götürmek istediği adam orada bayılıyor ve hastaneye götürülüyor. Hastanede ise iki gün komada kalıyor ve ardından ölüyor. Doktorların tahminlerine göre kokain kullanımı sebebiyle ölüyor. Fakat otopsi raporunda adamın dizinde, elinde, ayağında ve kafasında darb izleri oldugu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kokain sebebi ispatlanamıyor. Raporu inceleyen başka bir emniyet müdürü adamın arkadaşı çıkıyor ve olayın incelenmesini talep ediyor. Daha henüz olay aydınlanmadı. Farklı tıbbi testler yapılacak. Adamın eski eşi polise dava açtı. Ayrıca aile yakınlarının ifadelerine göre ölen adam geçmişte de bir çok defa polis tarafından dayak yemiş. Ölen adamın abisi “Kardeşimi polisler öldürdü. Alman olsaydı ölmezdi. Uğradıgı şiddetin ardından kardeşimin tüm organları iflas etti. Doktor ile konuştuk. Hastaneye geldiğinde ´Artık yapılacak bir şey kalmadı´ cevabını aldık. Kardeşimin her yeri mosmordu. Laboratuvar sonuçlarını bekliyoruz” açıklamalarında bulundu.

 

Burada her olayda bir ihmal var, hırsızın hiç suçu yok veya bunların hepsinin ıkçı sebeplerden dolayı olduğunu demiyoruz – ki alman vatandaşlara da aynı muamelerin yapıldığını okuyoruz. İslam orta yoldur, ne abartmak ve birilerini suçlamak gerekir, nede umursamamak gerekir. Fakat toplumsal birlik ve beraberliğin azami derecede önemli olduğu böyle zamanlarda bu olayların hepsi teker teker ciddi manada incelenmeli. Hukuk sistemi ve polis tatmin edici yanıtlar vermeli. Şüpheye yer vermeyen, insanların kafasında soru işaretleri bırakmayan açıklamalar yapılmalı. Eğer sistemde hata var ise, hemen değiştirilmeli – örneğin böyle durumlarda öldürücü ateş açmak yerine başka türlü etkisiz hale getirmek.

 

 

Cemil Sahinöz, Risale Haber, 25.10.2016

http://www.risalehaber.com/polis-mudahalelerinde-oldurulen-turkler-olaylari-aydinlanmali-18637yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(08.10.2016) Ilımlı, siyasal ve radikal Kemalizm

Ilımlı, siyasal ve radikal Kemalizm

 

İslam´ın kaynağı vahiydir. Kaynağı insan fikri veya herhangi bir ideoloji değildir. Bu sebeple vahiy evrenseldir. Tüm zamanlara ve tüm mekanlara kusursuz hitap eder.

 

Kaynağı vahiy olan İslam dinine önce sosyolojik olarak, sonra da siyasal olarak ılımlı, radikal ve siyasal diye ayırımlar yapıldı. Hatta Türkiye´nin dışında bir de liberal ve geleneksel, muhafazakar ayrımları da var. Gidişat öyle görünüyorki, bu ayrımlar sadece sosyolojik ve siyasal olarak kalmayacak, teolojik olarak da bu ayrımlar yapılmaya başlayacak, ki asıl sıkıntılar o zaman oluşacak.

 

Fakat yazımızın konusu bu değil. Yazımızın konusu Türkiye´de bu ayrımlara sebep olan ve tekrar gündeme getiren Kemalizm.

 

Aynı yemeği ısıtıp, ısıtıp gündeme taşıyan Kemalizm, aslında laiklik anlayışıyla yakından uzaktan alakası yoktur. Batı´da seküler veya Fransa´da laicite denilen sistemler kimsenin dinine, diyanetine, kılık ve kiyafetine karışmaz. Bediüzzaman da aynen bu tarifi Şualar eserinde kullanır: “Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; laik manası, bitaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükumet telakki ederim.“

 

Kemalizm´de ise, adeta tam tersi olarak, 100 senedir din ve insanların kılık, kıyafeti ve inancı ile uğraşılmış. Dolayısıyla Kemalizm gerçek manada laiklik değildir, ki araştırmalarda da bu dile getirilir – Türkiye´ye has bir sistemdir.

 

Emirdağ Lahikasında Türkiye´deki laiklik ile ilgili Bediüzzaman´ın talebeleri mahkemeye açıklama yapıyorlar: “Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihaz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyan edenlerin, imanî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdad-ı mutlak düsturu mudur? Lâiklik, bir vicdan ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet-i vicdan ve fikir bahanesiyle neşreder de, fakat bir İslâm âlimi o hürriyet-i fikir düsturuna istinaden bin yıldan beri İslâmiyetin serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık an’anesine, kanunlarına ittibâ ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk ve namusun muhafazası yolunda dinî bir ders beyan etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizamlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkür gösterilir. Biz böyle bir gayr-ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adaletin buna müsaade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz.“

 

Adeta bir din gibi yaşanan Kemalizm´i de sosyolojik olarak farkı paradigmalara ayırmak mümkün. Aynı İslam´a yapılan gruplandırmalar gibi Kemalizm´i de ılımlı, siyasal ve radikal olarak ilmi bir ayırma yapılmalı.

 

Ilımlı Kemalizm: Bu kategoriye Mustafa Kemal´i sevgi çerçevesinde “sadece“ seven, yani kendisine tapmayan, hayran olan kişileri koymak mümkün. Ilımlı Kemalizm´i adeta bir Fan Club gibi görmek de mümkün. Çocukluktan itibaren, anne-babanın etkisiyle sorgulamadan bir futbol takımını tutar gibi, Mustafa Kemal taraftarlığı gibi. Tabir-i caizse taklidi sevgi.

 

Siyasal Kemalizm: Kemalizm´i devletin resmi ideolojisi haline getirmek isteyen, devletin yasalarında ve kurumlarında Kemalizm´i yaşatmak isteyen, sevginin ötesinde, adeta tapmaya varan kitleyi Siyasal Kemalizm olarak nitelendirmek mümkün. Bu kesim kendi sembollerini ve söylemlerini geliştiriyor ve bu şekilde siyasette belli bir taban buluyor.

 

Radikal Kemalizm: Adeta değil, resmen Mustafa Kemal´e tapan, İslam namına olan herşeyi aşağılayan bir kitle. Kendi milletini, halkını, devletini, değerlerini hor gören bu kitle aşağılık kompleksleriyle hareket ediyor ve başkalaşmak için her türlü kılık ve kiyafete girebiliyor.

 

Radikal Kemalizm elbette azınlıkta, fakat her radikal grupda olduğu gibi sesleri en çok çıkıyor. En çok bu kitleyi duyuyoruz. Siyasal Kemalizm´i de ´yeterince kemalist´ olmamakla suçlayan bu kitle Türkiye´deki son 30 senedir yaşanan toplumsal kargaşa, kamplaşma ve bölünmelerin de ana aktörüdür.

 

Yukarıda yaptığımız ayırımlar sosyolojik ayırımlardır. Gelecekte elbette bu konular ile ilgili ilmi araştırmalar da yapılacaktır ve konu daha detaylı analiz edilecektir.

 

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 08.10.2016

http://www.risalehaber.com/ilimli-siyasal-ve-radikal-kemalizm-18587yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.10.2016) Dik Duruş!

Dik Duruş!

Rüyalarımız ortalama sadece 8 saniye sürer. Fakat uyandığımızda 8 saat rüya gördük zannederiz. Halbuki çok kısadır. Aynı şekilde rüyada gördüklerimizi gerçek gibi algılarız. Rüyada bir kaza geçirdiysek, örneğin bacağımız yaralandıysa, sabah kalktığımızda ilk anda o acıyı hissederiz veya bacağımıza hemen bakarız.

 

Dünya hayatının da rüya ile pek farkı yoktur. Dünya hayatı da çok kısadır. Biz uzun zannederiz. Rüyada gördüklerimiz nasıl gerçek değil ve geçici ise, dünya hayatımız da ahiret ile karşılaştırıldığında hiç yükmündedir. Dünya bütün güzellikleriyle ahirete nispeten bir hiç yükmündedir. Çünkü dünya 500 sene dahi sürse, ahiret ebedi olduğu için, matematiksel dahi kısadır ve sıfır hükmündedir.

 

Peygamberimizin dediği gibi “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” O gerçek zannettiğimiz herşey birden bitiver. Kur´an-ı Kerim´de de bu kısalığa deyinilir: “Allah (inkarcılara) ´Yeryüzünde kaç sene kaldınız?´ diye sorar. Onlar, ´Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor´ derler. Allah şöyle der: ´Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız.´ ´Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?´“ (Kur´an, 23:111-114).

 

Bu kısa ve geçici dünyada dik duruş önemli. Ağır başlı olmak gerekli. Vakar sahibi olunmalı. Ne olursa olsun, davamızdan, değerlerimizden vazgeçilmemeli. Kesinlikle Allah´ın rızasından başka rıza aranmamalı.

 

İnsanların alkışları bizi bir yere götüremez. Kendi menfaatimiz için, egomuz için, makam için, şan ve şöhret için, ticaret için Allah´ın ayetlerini, kendi değerlerini satmanın, yalakalık yapmanın bir faydası yok. Kabrin öbür tarafında makam, şan, şöhret, mal, para ve alkışın hiç bir ehemmiyeti yok. O zaman bu geçici ve faydasız şeylerin peşinden koşmaya da gerek yok. Ki bunlar elde edilse dahi çok kısa bir dünya hayatında hakiki huzuru veremez. “Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin“ (Kur´an, 2:41) ayetini hatırlayarak hareket edelim.

 

Ebedi saadetin yerine insanların alkışlarını tercih etmek akıl karı değildir. Allah´ın rızası yerine, ahlaksız insanların dostluklarını seçmek akılsızlıktır. Bir makama ulaşmak için kendi inancını, değerlerini inkar etmek, kendi varlığını inkar etmektir. “Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. […] Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.“ (Kur´an, 60:1).

 

Bediüzzaman bu hakikatı “Sikke-i Tasdik-i Gaybi“de nefis bir şekilde ifade dediyor: “Bu asrın acib hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl-i îmanın fevkalâde saf-derunluğu ve dehşetli cânileri âlicenâbâne afvetmesi ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, saf-dil taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhîye fetva verirler, „Biz buna müstehakız“ derler. Evet elması bildiği halde, yalnız zaruret-i kat’iyye suretinde şişeyi ona tercih etmeğe ruhsat-ı şer’iyye var. Yoksa küçük bir ihtiyaçla veya tama‘ veya hafif bir korku ile tercih edilse, eblehane bir cehalet ve hasarettir; tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne afvetmek ise: Yalnız kendine karşı cinayeti afvedebilir, kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkaların hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârane bakmağa hakkı yoktur, zalemeye şerik olur.“

 

Fena ve fani bir adamın doğru söylediği gibi: “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur”

 

“İçki bütün kötülüklerin anasıdır“ diyen Peygamberimiz aynı şekilde “Dünya sevgisi bütün günahların başıdır“ diyor. Gerçek ve kalıcı huzur, mutluluk ve sevgi ise, “Kalpler ancak Allah´ı anmakla huzur bulur.“ (Kur´an, 13:28) ayetinde gizli.

 

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu´nun “Bir saniyesine bile hakim olamadığımız hükmedemediğimiz bir hayat için, bir dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yok. Düz yaşayacağız, dik duracağız, doğru gideceğiz“ sözü kulaklarımızda çınlasın. Yani Bediüzzaman´ın dediği gibi “Biz ki hakikî müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.“

 

Herkes bize karşı gelse dahi, gerçeği haykırmaktan vazgeçmeyelim. Birilerine yaranmak için taviz vermeyelim, takiyyecilik yapmayalım. Şeffaf olalım.

 

Bediüzzaman´ın dediği gibi “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.“ Yani tüm dünya bizi alkışlasa ve sevse, istediğimiz makamlara gelsek, fakat Cenab-ı Allah razı değilse, bize ne getirecek? Aynı şekilde tüm dünya küsse, fakat Cenab-ı Allah razı olsa, ne kaybedeceğiz?

 

Varsın eleştirsinler bizi. Beğenmesinler bizi.

 

Birazcık cesaretli, ilkeli, ağırbaşlı, vakar sahibi olalım. Birazcık Malcolm X, birazcık Muhammed Ali olalım. Birazcık davamıza sahip çıkalım. Zerre itibar getirmeyecek şeyler ve hiç bir değeri ve anlamı olmayan şeyler için fırıldaklık, umursamazlık, sorumsuzluk göstermeye gerek yok.

 

Bu bağlamda kardeşlerimize sahip çıkalım. Herhangi bir yerde bir kardeşimize iftira atılıyorsa, onun yanında olalım. “Bize dokunmayan yılan bin yaşasın“ mantığı tamamen kardeşliğe ve İslam´a aykırıdır. O yılan birgün bize de dokunacak, bize de iftiralar atacak. Martin Luther King´in meshur sözünde ifade ettigi gibi “Her şeyin sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız.“

 

Başkalarının bize verebileceği hürmet ve saygı fanidir, geçicidir, hiç bir kıymeti yok! Onların sahte “nimetleriyle“ nimetlenmemek lazım. Hikem-i Atâiye´nin dediği gibi “Cenâb-ı Hakkı bulan neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden neyi kazanır?“ Yani, Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz. Bulsa da, başına bela bulur.

 

Cemil Sahinöz, Öztürk, Ekim 2016

Risale Haber, 20.10.2016

http://www.risalehaber.com/dik-durus-18624yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.09.2016) Yeni FETÖ ve Ilımlı İslam Projesi: Mustafa İslamoğlu

Yeni FETÖ ve Ilımlı İslam Projesi: Mustafa İslamoğlu

 

F. Gülen´in büyüyebilmesinin en önemli faktörü diğer cemaatlere alternatif olarak gösterilmesiydi. Özellikle 80´lerde ve 90´larda rahmetli Erbakan Hoca´nın kitlesinin büyümesini belli kesimler endişeyle karşılıyordu. Dolayısıyla “kötü“ olarak gösterdikleri Erbakan´ın karşısına alternatif olarak “Ilımli İslam“ temsilcisi F. Gülen´i koyuyorlardı. Gülen de bu role zaten gönüllü olarak atılıyordu. Yıllardır beklediği, kendisini hazırladığı bir roldü. Ilımlı İslam olarak gösterilmek, Erbakan´ı tasfiye etmek, Gülen´in işine geliyordu. Bu arada sadece Erbakan ve Milli Görüş hareketi değil, tüm cemaatler tehdit olarak algılanıyor, sadece FETÖ parlatılıyordu.

 

F. Gülen´in parıltısı artık kalmadı. İşlemi de bitti. Fakat yukarıda bahsettiğimiz belli kesimlerin endişeleri gitmedi. Erbakan endişelerinin yerini “tüm cemaatler ve tarikatlar tehdit“ endişesi aldı. Dolayısıyla tekrar bir “Ilımli İslam“a ihtiyaçları var.

 

İşte tam da bu sebeple Mustafa İslamoğlu parlatılmaya başladı. F. Gülen´in yerine Mustafa İslamoğlu´nu koyulmak isteniliyor. Olmaz demeyin? 70´li senelerde F. Gülen de bugünkğ İslamoğlu´ndan organizasyon yapısı olarak farklı değildi.

 

Üstelik Gülen gibi İslamoğlu´da bu göreve gönüllü olarak talip.

 

“Tüm cemaatlerde ve tarikatlarda FETÖ olma potansiyeli var. Hepsi güç´e bağlı ve odaklı“ demesi, bu role talip olduğunu, bu boşluğu severek doldurmak istediğini gösteriyor. Ehl-i sünnetin önemli akaid meselelerini, hatta şimdilerde asr-ı saadeti dahi, red etmesi de bunun ilavesi. İslamoğlu kendisi dışındaki tüm cemaat ve tarikatları güce tapmak ile, adeta şirk ile suçluyor. Halbuki kendisi de etrafında aynı FETÖ yapılanmasına benzer bir yapılanma oluşturmaya çalışıyor. Şirketlerini, derneklerini, akademisyenleri etrafında toplamaya çalışıyor.

 

Sadece cemaatleri değil, geçmişteki alimleri de hedef tahtasına koyuyor. Yaptıkları hizmetlerin %1´ini bile yapamamış birisi olarak İbn-i Arabi, Mevlana ve Bediüzzaman gibi alimleri eleştirmesi bunu gösteriyor. Yaptığı eleştiri de ´basit´ bir mesele değil. Bu alimlere şirk isnad ediyor. İslamoğlu edebiyatçı olmasına rağmen bu alimlerin ´yazdırıldı´ gibi ifadelerini kullanmasını bilerek anlamamazlıktan geliyor. Basit bir ilahiyat öğrencisinin bile burada neyin kastedildiğini anlayabileceğine rağmen – ki tarih boyunca bir çok tefsirci ve alim böyle kelimeler kullanmıştır –, kendisini ilahiyatçı olarak lanse eden edebiyatçı İslamoğlu bu kelimeleri bilerek çarpıtıyor.

 

Üstelik Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez´in “FETÖ´yü Nurculuk Hareketiyle ve Said Nursi´yle bağdaşdırmak fitnedir“ dediği gün, İslamoğlu televizyon ekranlarında halen FETÖ´yü nurcu olarak gösterme fitnesini işliyor. İslamoğlu Bediüzzaman´a ilk defa iftira atmıyor. Son kitaplarından birinde Risale-i Nur´da yer almayan, Bediüzzaman´in sözü olmayan bir sözü alıp alçakca Risale-i Nur´dan kaynak olarak, hatta olmayan sayfa sayısı veren İslamoğlu, büyük tepkilerden sonra kitabın diğer baskılarından bu bölümü çıkaracağını söylemesine rağmen, çıkartmıyor. Tüm dünyada akademik bir rezillik olabilecek bu tavrına devam ediyor. Yani açıkça, ipat edilmiş bir şekilde iftira atıyor, yalan söylüyor ve fitnecilik yapıyor.

 

İslamoğlu “Ilımlı İslam“ ve FETÖ´nün yerini alabilmesinin en önemli başka bir faktörü ise, “Kur´an bize yeter“ safsatası altında yürütülen “Kur´an müslümanlığı“ uydurmasının başını çekiyor. “Kur´an müslümanlığı“nın asıl adı “Peygambersiz müslümanlık“, yani hadisi, sünneti devre dışı bırakmak. Yani reformist bir anlayış. FETÖ´den de bir çok reform çıkarmışlardı zamanında. Sünneti devre dışı bırakmak yeni bir FETÖ olabilmesi için gayet ciddi bir olgu. Zira sünneti dışlayan bir yapılanma, FETÖ´ye zamanında destek veren grupların aradıkta bulamadıkları bir “nimet“.

 

Tüm bu sebeplerden dolayı kemalist ideoloji İslamoğlu´nu alkışlamaya başladı bile. FETÖ´den sonra “Başka cemaatler boşalan yerlere kadrolaşacak“ söylemlerini güçlendirebilmek için büyük bir fırsat ellerine geçti: Mustafa İslamoğlu. Kim bilir, aynı Gülen´de olduğu gibi, İslamoğlu´nun da ne kadar “önemli bir cevher“ olduğunu ülke dışından da fark ederler ve yeni bir maşa olarak kullanırlar. Ve belki birgün yine Gülen gibi uzak bir ülkede “sadece bir tane ceketiyle“ yaşamak zorunda kalır.

 

Yanlız İslamoğlu ve kemalist ideoloji şunu bilmelilerki, artık ne 1980´lerde, ne de 1990´larda yaşıyoruz. Bu ümmet ne bir yeni FETÖ´nün oluşmasına, ne de kemalist ideolojinin sapık bir anlayışı parlatmasına ve “Doğru İslam“ olarak lanse etmesine izin vermeyecektir. Vatan sevgisi darbeyi nasıl engellediyse, İslam sevgisi de bu zihniyet darbesini engelleyecektir.

 

Cemil Sahinöz, Risale Haber, 01.09.2016
http://www.risalehaber.com/yeni-feto-ve-ilimli-islam-projesi-mustafa-islamoglu-18475yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler