Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.11.2020) Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

ÖZET:

Din ve vicdan özgürlüğü insanlık tarihinden bu yana tartışma konusu olmuş ve günümüzde hala güncelliğini koruyan insan haklarının temelidir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle seçtikleri dine mensup olmaları, istedikleri dini düşüncelere inanmayı ve onları serbestçe pratiğe dökebilmelerini ifade eden din ve vicdan özgürlüğü birçok uluslararası sözleşme tarafından da güvence altına alınmıştır. Ancak bu en temel insan hakkının göçmenler bağlamında ele alındığında önemli derecede ihlal edildiği gözlemlenmektedir. Bu çalışmada özellikle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin karşı karşıya kaldıkları ön yargı, damgalama, güvensizlik, islamofobi vb. gibi göçün beraberinde getirdiği insani karşılaşmalardan ortaya çıkan sıkıntıların göçmenlerin din ve vicdan özgürlüğü haklarını nasıl etkilediği tartışılmaktadır. Bu çalışmada nitel araştırma metodu ile birden fazla veri toplama yöntemi kullanılarak durum çalışması yapılmıştır. Çalışmada kullanılan durum çalışması deseni yöntemiyle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ifade, din ve vicdan özgürlükleri, yaşanan sorunlar ve bu sorunların nedenleri üzerine bir tartışma yürütülmektedir. Öncelikle ifade, din ve vicdan özgürlüğü kavramları tartışılmış, ardından göç ve beraberinde getirdiği sıkıntılar ele alınmıştır. Bu bağlamda özellikle göçmenlerin yaşadığı dil ve eğitim problemi, dışlanma, ayrımcılık, ön yargı, müphemlik ve islamofobi gibi kavramlar ve güncel durum değerlendirilmiştir. Dini inanç ve hürriyetlerin pratiğe dökülebilmesi anlamında başörtüsü ve din dersleri örnekleri üzerinden mevcut durum ele alınmıştır. Ayrıca ülkelerin laiklik uygulamaları, resmi bir dine sahip olma durumları da bütün bu süreçler göz önünde bulundurularak ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak göçmenlerin göçün beraberinde getirdiği sosyal, ekonomik ve psikolojik birçok sorunla mücadele ettikleri açıktır. Avrupa’da yaşayan göçmenlerin en önemli mücadele alanlarından biri olan din ve vicdan özgürlüğünden mahrum kaldıkları çalışmanın temel iddiasını oluşturmaktadır. 

Dr. Hakan Gülerce, Dr. Cemil Sahinöz

İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Yil 2020, Cilt 9, Sayi 5, Sayfalar 3520 – 3541

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.10.2020) Başkaları ne der? – Halk´mı Halık´mı?

Başkaları ne der? – Halk´mı Halık´mı?

Kültürümüzden gelen bir gerçek var. “Komşumuz ne der?” düşüncesinden dolayı birçok sorunu çözemez hale geliriz, hatta dahada büyütürüz. Çünkü “Kimse duymasın” düşüncesiyle sorun yokmuş gibi davranırız veya profesyonel desteğe başvurmayız. Kendi huzurumuz yerine başkalarının düşüncelerini önemseriz ve herkes bu şekilde davrandığı için kimse gerçek huzura kavuşamaz. Halbuki kararlarımızın kaynağı başkaları olmamalı. Başkalarının laflarıyla kendimizi değersizlik biçmememiz gerekir.

Hikem-i Ataiyyenin “Cenab-ı Hakkı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” sözünde milletin veya halkın değil, Hakk´ın düşüncesinin önemli olduğuna vurgu yapılır. Herkesi değil, sadece Allah´ı razı etmemiz yeterlidir. Gerçek huzur bu şekilde nasip olur. Zaten herkesi memnun etmek mümkün değil. Elalemin rızasını kazanmak hiç bir zaman mümkün olmayacaktır. Boşu boşuna çabalarız. Bu çabanın sonu da gelmez. Ama Allah´ı razı etmenin yolları belli. O´nu razı edebildiğimiz zaman, biz de içten bir huzur hissederiz. Herkes hayatında bunu yaşamıştır. Bu huzuru başka hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Yani hareket noktamız halk değil Halık olmalı, “el alem ne der?” değil, “El Alim ne der?” olmalı, başkaları değil O ne der olmalı.

Bediüzzaman başkalarını memnun etmek yerine, sadece Allah´ı memnun etmemizin yeterli olduğuna vurgu yapar: “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.“, “Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.“ ve “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.“

Zaten başkalarını memnun etmek çok zordur. Nasrettin Hoca´yı hatırlayalım. Nasrettin hoca bir gün köyden şehre eşekle gitmektedir. Eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp, “Baksanıza, eşek kadar genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor, bu olacak işmi?” demişler, bunun üzerine Nasrettin hoca çocuğu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri “Yuh olsun be, bacak kadar çocuk yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır” demiş ve bunun üzerine Nasrettin hoca kendisi de eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar. Biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri “Bunlar ne salak insanlar, eşeği yanlarına ne için almışlar acaba, kazık kadar iki adam yürüyor eşek boşta, anlamadım gitti” demiş, ve bunun üzerine Nasrettin hoca çocukla beraber eşeğe biniyor, az geçtikten sonra birileri “Bu zalimlere bakın, zavallı hayvana iki kişi biner mi? Bunlar ne biçim insan?” demişler, ve bunun üzerine Nasrettin hoca “Oğlum, gördün mü? İnsanların ağzı torba değil ki bağlayasın, herkes istediğini söyler, biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım” der.

Hz. Mevlana da der ki “İnsanlar dindar olduklarını Allah´a göstermeli, diğer insanlara değil.”

Aynı şekilde başkalarının dediğine çok fazla dikkat edersek, kendimizi de sıkmaya ve baskı altında tutmaya başlarız. Örneğin herkes “Sen ne kadar güçlüsün, herşeye dayanıyorsun” derse, biz de bunu benimseyip hayatın her alanında güçlü olmaya, bunu da başkalarına ispatlamaya çalışırsak, çok sıkıntı çekeriz. Çünkü hayatta bazen güçsüz de olmak gerekiyor. Yani insan esnek olması gerekir. Başkalarının söylediği etiketleri benimsersek esnek olamayız.

İnsanların sevgisini elde ederek mutlu olamayız. İnsanların alkışları veya övgüleri sadece kısa vadeli cüz´i bir lezzet verir insana. Birde o övgülere alışırsanız ve bağımlı olursanız övgüler gelmeyince depresif olursunuz, ki birçok popüler şahışlar bu duruma düşer.

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, sosyal paylaşım siteleri sayesinde herkes bir nevi “meşhurluk“ yaşıyor. Gerçek hayatta sevgiyi bulamayan, bu sitelerde “Lütfen beni sevin“ arayışında olan bir nesil yetişiyor. Andy Warhol´un “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak“ sözünün gerçek olduğu bir dönemdeyiz. Bu sözü bugünlere adapte ettiğimizde “Bir gün herkes Twitter´de TT olacak, hatta TT´nin ne olduğunu bilmeyenler bile.“ diyebiliriz.

İnsanların sevgisini toplamakda ve meşhur olmakda zirve yapmış olan Michael Jackson´a bir bakalım. Birçok araştırmada kendisi dünyada en çok tanınmış insan olarak ortaya çıkıyordu. Yani birçok popüler insanın varmak istediği noktaya o varmış. Fakat o noktada, o zirvede mutlu olmuş mu? Aradığını bulmuş mu? Tam aksine. Vefat etmeden önce yaptığı son röportajlarda dahi “İnsanların karşısına çıkmaktan korkuyorum. Acaba yaptıklarımı beğenirler mi? Acaba alkışlarlar mı? Acaba beni beğenirler mi?“ şeklinde konuşuyor. İnsanların teveccühünü almakta zirve yapmış olan birisi olarak bu teveccühden mutluluk elde edilemediğini kanıtlıyor.

İnsana hakiki manada huzur ve mutluluk verebilenen sadece Allah´dır. “Kalpler ancak Allah´ı anmakla huzur bulur.“ (Kur´an, 13:28).

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Ekim 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.09.2020) İnsanın ruhu, yapısı ve bilinçaltı

İnsanın ruhu, yapısı ve bilinçaltı

Psikoloji ilminin belki temeli olan ruh, Kur´an-ı Kerim´de “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir“ (Kur´an, 17:85) diye tarif edilir. Ruh´u bir emir veya kanun olarak görmek mümkün. Kainattaki kanunlara bir ceset ve şuur verilseydi, onlar da insan olurdu. Aynı şekilde insan´da ceset ve şuur olmasaydı o da bir kanun olurdu. Kanunlar sabit ve değişmez olduğu gibi, ruh dahi ebedi olarak var olacaktır.

Ruh bedenin enerjisi gibi. En pahalı ve kaliteli bir telefon enerjisiz, yani pilsiz, sadece oluşturduğu maddenin değeri kadardır. Hiçbir şeye yarayamadığı için değeri de hiç yükmündedir. İnsanın da ruhu olmasaydı, sadece et parçasından ibaret olurdu. Dolayısıyla insanı insan yapan ruhtur.

İnsana benzeyen harika çalışan robotlar yapmamız mümkün. Fakat hiçbir zaman o robotlara ruh vermemiz mümkün olmayacaktır. Ruh olmadığı için vicdan, irade, ahlak, his, sevgi, mes´uliyet gibi duyguları da veremeyiz. Yani insanı insan yapan ruh´u ve bu duyguları oluşturmamız imkansız. Bu ise ruhun önemini ve mahiyetini gösteriyor.

Ruh cesedimizi elbise gibi kullanır. Üstümüzdeki elbiseler hareket etmez, vücudumuz hareket ettiği için elbiseler de hareket ediyormuş gibi gözükür. Hareket eden de aslında vücudumuz değil, ruhumuzdur. Bütün azalarımız ruh tarafından harekete geçirilir ve kontrol edilir. Ruh çıkınca vücudumuz da çıkarılan bir elbise gibi hareketsiz kalır. Vücudumuzun sürekli değişmesine rağmen ruhumuz değişmiyor. Bundan dolayı herkes ruhunda bir bakilik hissedebilir.

İnsanın elindeki en kıymetli mallarını teslim ederken emin ellere teslim etmek ister. Varlığın aslı olan ruh ise en kıymetli maldır. Onu Azrail´e teslim ederken tertemiz teslim edebilmek için hayatımızdaki meşguliyetlerimizi, peşinden koştuğumuz gayeleri gözden geçirmek gerekir. O peşinde koştuğumuz hedefler ruhumuzu ne hale getiriyor? Ruhumuz yara alıyor mu? Yoksa güzelleşiyor, olgunlaşıyor, tekemmül mü ediyor?

İnsanda farklı kuvvetler mevcut: şehvet, akıl ve zararlı şehleri def etme kuvveti. Bu kuvvetler veya duygular örneğin aşırılık sebebiyle insanı kötülüğe sevk edebileceği gibi iyiliğe de sevk edebilir. Kötülük veya iyilik yapmakta insan hürdür. Hür olduğu için ve seçeneklerini kendisi yaptığı için ahirette mes´ul olacaktır. İnsandaki bu “sistemin“ farkında olduğumuz zaman doğru (müstakim) hareket etmek de daha kolay olsa gerekir.

İçimizdeki ene´nin mahiyeti anlaşıldığı zaman insan kendisini dolayısıyla psikolojisini de daha iyi anlayabilir. Ene lugat olarak benlik manasına gelir. Ene´yi kıyas yoluyla Cenab-ı Allah´ı tanımakta kullanabiliriz. Yani insan kıyas yaparak ene, akıl ve şuur sayesinde Allah´ı anlama fırsatı bulur.

Ene bir nevi insana verilen emanetten bir parçadır. İnsan Cenab-ı Allah´ın verdiği bu emanetleri tekrar O´nun yolunda kullanırsa hayatında huzur bulur. Kur´an-ı Kerim´de insanın emaneti kabul ettiği bildirilir: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.“ (Kur´an, 33:72). Yani insan bu emaneti kabul ederek, bir nevi imtihan edilmeyi de kabul etmiş oluyor. İmtihan etmeyi kabul ettiysek başımıza gelen olayları da ona göre yorumlayabiliriz. Bir iş görüşmesine gittiğimizde bize farklı soruların sorulmasını, yeri geldiğinde imtihan yapılmasını normal olarak karşılarız. Hayatımızda karşılaştığımız olaylar da bu şekildedir. Tabiri caizse bu dünya hayatı bizim iş görüşmemiz. Başımıza gelen olaylar iş görüşmesindeki sorular ve imtihanlar. Eğer bize verilen emanetleri yerinde kullanabilirsek imtihanı geçeriz ve cennet mekanını hak ederiz.

Cenab-ı Allah insanın halife olduğunu belirtiyor: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.“ (Kur´an, 2:30). Dolayısıyla insan yaratılışın en mükemmel meyvesidir. Cenab-ı Allah´ın varlığını gösteren ve ispat eden en harika sanat eseridir. Allah´a muhatap olma şerefini elde eden insan, yine Allah´ı tanıyarak, onun davetine icabet ederek kıymet kazanıyor. Allah, insanı yaratırken insanı seçmiş. Herkesi özel olarak yaratmış. Biz de hayatımız boyunca Allah´ı seçebiliyormuyuz? Herşey tercih meselesi. Neyi tercih ediyoruz? Kendi tercihlerimiz bizi ya mutlu ediyor yada bunalıma sokuyor.

İnsanda kalp ve akıl dışında başka duygular da vardır. Hatta öyle duygular vardır ki, onlar sürekli alıcı fonksiyondadır. Bilinçsiz olarak biz bu duyguları besleriz.

Örneğin bilinçaltımız da böyle çalışır. Her bilgi bilinçaltına gider. Hayatımız boyunca gördüğümüz, kokladığımız, duyduğumuz, okuduğumuz, düşündüğümüz, konuştuğumuz herşey oraya kayıt edilir. Hatta bizim o an fark etmediklerimiz dahi kayıt edilir. Sonradan onları hatırlarız. Bilinçaltına giden bilgi kalıcıdır. Çünkü oraya bilgi tartılmadan gider. Yani zihnimiz oraya giden bir bilgiye direnç göstermez. Doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü diye ayırt etmez. Daha sonra biz bu bilinçaltımızdaki veriler ile hareket ederiz.

Bilinçaltının insanı nasıl manipule edebileceğini çok iyi keşfeden bazı sistemler, insanlara bilgileri bilinçaltından vermeye çalışırlar. Bilinçaltına giden bilgi direniş görmez ve kalıcıdır. Başka bir ifadeyle: Herhangi bir bilgiyi okuduğunuz ve duyduğunuz zaman, üzerinde düşünürsünüz. O bilgiye inanır veya inanmazsınız, kabul eder veya etmezsiniz. Fakat bilinçaltına giden bilgide böyle bir muhasebe yok. Oraya hepsi kaydedilir. O kaydedilen sonradan hareket, davranış ve düşüncenize yansıyacağı için çoğu zaman doğruluğunu sorgulamassınız ve kendi tarzınız olarak benimsersiniz. Sorgulamamamızı istedikleri bilgiyi genel olarak filim sektörü – örneğin 25. Kare veya subliminal mesaj ile – bilinçaltımıza yüklerler. İdeolojilerini gözden bilinçaltına yollarlar ve oradan bu düşünceyi kalbin ve aklın kabul etmesini umutlarlar. Biz fark etmeden düşüncelerimiz karışır. İçine virüs girer. Bu nedenle bu teknikler birçok ülkede yasaklandı. Dolayısıyla bilinçaltı, psikolojinin en önemli unsurlarından biridir.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.07.2020) Müslüman gençlik dinini nereden öğreniyor

Müslüman gençlik dinini nereden öğreniyor

 

 

Din ile ilgili bilgilerin öğrenildigi ilk “mektep“ şüphesiz ailedir. Doğduktan sonra kulağa okunan ezan ile başlayan hayat, ölünce kulağa okunan bu ezanın cenaze namazı ile sonuçlanıyor. Bu ezan ve cenaze namazası arasındaki hayat yolculuğunda, Allah ve ahiret ile ilgili bilgilerin ilk aktarıldığı yer küçük yaşlarda ailedir. Çocuğa küçük yaşlarda yaratılış sebebi, Yaratan´ın insanlardan beklediği davranışlar, öldükten sonra insanları bekleyenler anlatılır. Sadece bilgi aktarımı değil, ailenin dini yaşantısı da çocuğun sosyalizasyonunda önemlidir.

 

Küçük yaştaki bu eğitim olmayınca, çocuk ileri yaşlarda da dini konuda sıkıntı çekebiliyor. Bediüzzaman Said Nursi bu hakikati Emirdağ Lahikasında dile getiriyor: “Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir.“

 

Nitekim onca eğitimden geçen, kendi tabiriyle 80.000 zattan ders alan Bediüzzaman da, en etkili dersleri annesinden aldığını söyler. Annesinin verdiği eğitim adeta fıtratına ilişmiş ve ileriki hayatında sürekli düstur olmuş: “Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum: Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum. Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.“ (24. Lem´a).

 

0-4 yaşları arasında alınan bu temel eğitim, bilinçaltına yerleşir, zihinde kökleşir ve kalıcı olur. 2014´de Diyanet tarafından ülke genelinde yapılan “Türkiye´de dini hayat araştırması“nda katılımcıların %47,4ü  dini bilgilerinin çoğunluğunu 6-10 yaş aralarında aldıklarını söylüyorlar.

 

Daha sonra dini eğitim farklı şekilde verilmeye başlar. Daha doğrusu din bilgisi farklı kaynaklardan elde edilmeye başlar. 2017´de MAK tarafından yapılan “Türkiye´de toplumun dine ve dini değerlere bakışı“ araştırmasında %30´u dini bilgileri dini kitaplardan öirendiklerini belirtiyorlar. %45´i internet ve televizyondan öğreniyorlar. %20´si başkalarına, örneğin hocalara, sorarak öğreniyorar. %5´i soruyu cevaplamıyor.

 

Bu oranlara baktığımızda internetin ve televizyonun oranının çok yüksek olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda kaliteli hizmet veren internet siteleri olduğu gibi, hurafelerle dolu internet siteleri de mevcut. Önemli hakikatlari laubali veya 30 saniyelik vidyolarla aktararak, hakikatin anlaşılmasını zorlaştıran, hatta yanlış anlaşılmasını sağlayan bir çok site mevcut. Bu tarz elde edilen bilgiler zaten kalıcı da olmuyor, 30 saniyelik oldukları için, insanın zihninde de sadece bir kaç gün kalıyor. Belli bir zaman geçtikten sonra da tekrar aynı soru soruluyor.

 

Yine de büyük bir kitle dini bilgiyi internetten öğrendigi göre, o alanlara da daha kaliteli bir şekilde eğilmek gerekir. Nitekim korona sürecinde bir çok sohbetlerin, derslerin internet üzerinden devam ettiğini gördük. Dolayısıyla interneti bir alternatif olarak değilde, bir ek olarak kullanmakta fayda var. Özellikle Avrupa´da İslami internet sitelerinin birçoğu vehhabiler tarafından hazırlandığı için, diğer gruplara çok büyük sorumluluk ve görev düşüyor.

 

Mektep bazında dini eğitim eskiden medreselerde verilirdi. Modern okul sisteminin yaygınlaşmasiyla beraber din dersleri okullarda verilmeye başladı ve medreselerdeki dini eğitim zamanla büyük ölçüde ortadan kalktı. Bugün artık camilerde hafta sonu kurslarda, okullarda verilen resmi din derslerinde, İmam Hatip okullarında dini eğitim veriliyor. İmam Hatip okullarına yaklaşık 5000 öğrenci gidiyor. Camilerde ise, personel yetersizliğinden dolayı çoğu zaman sadece yüzeysel olarak temel bilgiler verilebiliniyor.

 

Okullardaki İslam din dersleri sadece Türkiye´de veya müslümanların çoğunluk olarak yaşadığı ülkelerde değil, müslümanların yoğun yaşadığı diğer ülkelerde de mevcut. Örneğin Almanya´da yıllardır okullarda düzenlenen İslam din dersleri veriliyor.

 

Son verilere göre Almanya´da 60000 öğrenci İslam din derslerine katılıyorlar. Geçen sene bu rakam 56000 ve iki sene önce 55000´deydi. En fazla müslümanın yaşadığı Nordrhein-Westfalen eyaletinde 20000 öğrenci İslam din derslerine katılıyor.

 

Yaklaşık 900 okulda İslam din dersleri veriliyor. Almanya´da eyalet sistemi geçerli olduğu için, her eyaletin kendi Eğitim Bakanlığı okul sistemini şekillendirebiliyor. Dolayısıyla İslam din dersleriyle ilgili eyaletler arasında farklar var.

 

Hessen ve Niedersachsen eyaletlerinde din dersleri cemaatlerle ortaklaşa düzenleniyor. Derslerin içeriğini devlet ve cemaatler beraber hazırlıyor. Hessen´de İslam din dersleri sadece 6. sınıfa kadar veriliyor. 7. sınıftan itibaren Hessen´de devlet tarafından verilen ve cemaatlerin karışmadığı bir İslam din derslerine katılmak mümkün.

 

Berlin´de 26 camii´den oluşan bir çatı dernek İslam din derslerini organize ediyor. Rheinland-Pfalz ve Saarland eyaletlerinde İslam din dersleri şuan deneme aşamasında. Saarland 2023´e kadar deneme derslerini devam ettirecek ve özellikle ilk okullarda İslam din derslerini yayma  isteği var.

 

Nordrhein-Westfalen ve Baden-Württemberg eyaletleri 2025´e kadar geçici bir ders sunuyorlar. Bavyera ve Schleswig-Holstein eyaletlerinde İslam din dersleri devlet tarafından düzenleniyor. Hamburg ve Bremen eyaletleri karışık din dersleri sunuyorlar. Geri kalan eyaletlerde İslam din dersleri verilmiyor.

 

Bütün bu gelişmeler gözönünde bulundurulduğunda dini cemaatlerin, özellikle Avrupa´daki derneklerin 3. nesile dini bilgiyi aktarabilmeleri için, hem interneti hem medrese metodunu kullanmalarında çok fayda var. Nitekim sadece sureleri ve duaları ezberlettirmek, namazın nasıl kılındığını göstermek, çok yetersiz kalacaktır. Din olgusunun gündelik yaşam tarzına işleyebilmesi için hakikatların içselleştirilmesi gerekiyor. Yani sadece „Namaz nasıl kılınır?“ sorusu değil, „Namaz neden kılınır? Mahiyeti ve içeriği nedir?“ gibi soruların da yanıtı verilmeli, ta ki iman hakikatları anlaşılsın.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Temmuz-Agustos 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.07.2020) Ego, enaniyet ve narsizm asrı

Ego, enaniyet ve narsizm asrı

Yaşadığımız asrın en önemli özelliklerinden bir tanesi enaniyeti teşvik etmesidir. Hatta bu asra bu nedenle “Enaniyet Asrı” diyenler de var.

Bireysellik konusunda aşırıya gidenler, dünyanın merkezinde sadece kendilerini görürler. Sadece kendi düşüncelerini ve isteklerini göz önünde bulundururlar ve herkesin buna saygı gösterip, uymasını isterler. Bunu da kendilerinin inkişafı adına yaparlar. Fakat herkes de aynı beklenti içerisinde olduğunda çatışmalar oluşur.

Örneğin eşler arasında birbirine tamamen zıt fikirler varsa ve ikisi de birbirinden anlayış beklerse, sorun sadece ertelenmiş olur. Biryerde patlak verir. Burada fedakarlık faktörü devreye girmesi gerekiyor. Birisi ilk adımı atıp, enaniyeti, gururu ve inadı terk etmeli. “Deymez, bundan sonra birşey degişse bile umrumda değil, ben söyledikten sonra yapmasının bir anlamı yok, ilk adımı ben niye atıyorum, suçlu olan o” dememek lazım. İlk adımı atmak zayıf olmanın veya haksız olmanın göstergesi değildir. Tam aksine, büyüklük işaretidir. Çünkü gurur yapmak yerine sorunu çözmek istediğinizi, huzur istediğinizi gösterir. Eşiniz kendisini kötü hissedince, bu size de yansıyor. Eşiniz kendisini iyi hissedince, mutlu olunca, bu da size yansıyor. Mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım.

Enaniyetimiz, gururumuz, kibirimiz cep feneri gibidir. Cep feneriyle geceleyin sadece belli bir yeri görebiliriz. Cep fenerini tuttuğumuz yeri görürüz, gerisini karanlık görürüz. Karanlık olduğu için yanlış yorumlarız. Ne olduğunu anlamayız. Görüşümüz çok sınırlıdır ve belli bir noktaya odaklanmıştır. Hakikati göremeyiz. Eğer ışık açılsa, güneş gözükse, cep fenerine ihtiyaç olmasa, tüm karanlık gidecektir ve hakikat gözükecektir. Anlamadığımız herşeyi anlamaya başlarız. Egomuz da öyledir. Ego ile baktığımızda hakikati göremeyiz, gizlenir. Gurur ve kibir bize dünyaya dar bakmamızı sağlar. Sadece kendimize odaklanırız, etrafımız karanlık olur. Eğer benliğimizi atıp, kalbimizi Kur´an´a açar isek, dünyaya cep feneriyle değil güneş gibi bir hakikat ile bakmış oluruz. Olayları anlamaya ve doğru yorumlamaya başlarız, hayattan lezzet almaya başlarız.

Enaniyet buz parçasına benzer. Buz parçası sert ve görkemli gözükse de zamanla erir ve kaybolur. Eğer bu buz parçası büyük bir havuza erirse orada hayatına devam eder. Yani enaniyete karşı fedakarlık yapılması gerekiyor. İnsan başka insanları kendisine tercih edebilmeli. Elbette bu da bir sınır içerisinde olacak. Yoksa burada da aşırılık olursa aşağılık kompleksleri ve kendine güvensizlik oluşur.

Enaniyetin toplumsal boyutu da var. Başkaları çalışsın, başkaları uğrassın, ben rahat kalayım mantığı toplumun ahlaki çöküntüsüne işarettir. “Bana dokunmayan yılan 1000 sene yaşasın” anlayışı bir toplumda güvensizliği, adaletsizliği, vicdansızlığı yansıtır.

Tarih sahnesine baktığımızda görüyoruz ki, beşerin zulümleri, fesatları ve ahlak-ı reziliyeleri bu kelimelerden doğmuş. Birinci sözden ahlaksızlık, zulüm ve merhametsizlik, ikinci kelimeden kin, kıskançlık, kavga çıkmış. İnsan tarihinin belki en kanlı yüzyılı olan 20. Yüzyıl şüphesiz ki böyle bir hayat felsefesi yüzünden dünyaya onlarca savaş getirmiş. Milyonlarca insan öldürülmüş ve yüzbinlerce insan evsiz kalmış.

Müslüman toplumları bu iki yanlış görüşü ortadan kaldırmışlardır. Birinci sözü zekat ile, ikinci sözü faizi yasaklayarak yok etmişlerdir. Zekat vermeyen ve bolca faiz dağıtan toplumlar bu şekilde sosyal çöküntüye uğramışlardır, çünkü zenginin ve fakirin arasındaki uçurum büyümüştür. Zengin fakire merhamet duymaz hale gelmiş ve fakir zenginden nefret etmiş.

Enaniyete karşı Allah´ı zikretmek faydalı olacaktır. Çünkü Allah zikredilince insan kendi acziyetini ve Allah´ın büyüklüğünü anlar ve tevazu gelişir.

Atalarımız dile getirmiş: “Merhametten (iyilikten) maraz doğar.“ Evet, bazı durumlarda aşırı tevazu göstermek kişinin aleyhine kullanılabilecek bir durumdur. Örneğin karşınızda kibirli, enaniyetli ve inatçı birisi var ise, sizin tevazunuzu aşağılanma olarak algılar ve o şekilde muamele eder. Sizi sürekli ezmeye ve kullanmaya çalışır. Bir canavara karşı merhamet ederseniz, o size daha çok baskı yapar. Böyle durumlarda kendini müdafa etmek için, izzet ve şerefini muhafaza etmek için başını eğmemek gerekir. Mehmet Akif´in dile getirdiği gibi: “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!“

Dr. Cemil Sahinöz, Öztürk Gazetesi, Temmuz 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.06.2020) Bediüzzaman´nın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

Bediüzzaman´nın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

 

Şu günlerde ölüm yıldönümü olan Abdülmecid Efendi´yi biraz tanımaya çalışalım. Abdülmecid, 1884´de Bitlis´in Nurs Köyünde doğdu. Taği ve Arvas medreselerinde okuduktan sonra 1918´den 1920´ye kadar Şam´da kalıyor ve Van Medresesinden icazet alıyor.

 

Bu arada kendisi farklı kitaplar neşrediyor. Örneğin “Dü Mezhebi“, “İman Dili“, “Mantık“ ve “Fuadiye“ kitaplarını yazıyor. “Haleb-i Sağir“ ve “Kaside-i Bürde“ kitaplarının şerhini de yapar.

 

09.06.1944 günü vefat eden oğlu Fuad´ın adına kaleme aldığı ve “Fuadiye“ ismini verdiği eserinin başında şöyle bir cümle gecer: „Şu risale, Nurlar’dan doğma olduğu gibi, onlara da lâhika olması lâzımdır. Zaten büyük Üstad’ın bu hususta bir va’dleri de sebkat etmiştir. Mesnevî’nin üçüncü cüz’üyle Üstad’a gönderdim. Münasib görüldüğü takdirde, Mesnevî’ye bir lâhika suretiyle kabul ve beraberce teksirini lütuf buyurulmasını, Nurlar’a pek müştak olan “Fuad” namına istirham eylerim.”

 

Aynı eserde Abdülmecid, oğlu Fuad´ın ölümünden duyduğu acıyı dile getirir: „Ey mezarcı! Göm beni de şu Fuad’ın kabrine. Firkatın dayanmaz vallahi asla kahrine. Katılsın zerratımız, âlem-i berzahta keza, Sarılsın birbiriyle ruhlar, ilayevmi’l-ceza. Ey mezarcı! Cebeci’de bana da kaz bir mezar, Olalım ünlü Fuad’ın komşusu leyl-ü nehar.“

 

Öğretmenlik günleri

 

Birinci Dünya Savaşında Abdülmecid, Bediüzzaman ile beraber Bitlis civarinda harp eder ve bu nedenle Gazi ünvanını da almış olur.

 

Abdülmecid, Diyanet müftüsü olarak da görev yapıyor ve 1955´de emekliye ayrılıyor. Emekliliğiyle beraber Konya´ya yerleşiyor ve kızının tahsilini destekliyor.

 

Konya´da da Abdülmecid boş durmuyor. 1955-1956 yıllarında Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapıyor. İlerlemiş yaşlarda olmasına rağmen hergün okula yaya olarak gidip geliyor. Kendisi için bir araba tutmayı teklif etmelerine rağmen kabul etmiyor. Öğrencilerinin yorulmaması için oturarak ders vermesini rica ettiklerinde “Bu, helaket ve felaket asrında iman, Kur’ân dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesini temine çalışıyorum” diye yanıt veriyor.

 

O dönem talebelerinden biri olan Süleyman Uğur Abdülmecid´in öğretmenliğini şu şekilde anlatır: “Derste soru sorulmasını ve itiraz edilmesini pek severdi. Sual sorun, itiraz edin, cevap vereyim ki, takrir, takrib tamam olsun.”

 

Risale-i Nur tercümeleri

 

Bediüzzaman Said Nursi´nin “İşaratül İcaz“ ve “Mesnevî-i Nuriye“ eserlerinin arapçadan türkçeye farklı tercümeleri mevcut. Fakat hiçbiri bizzat Bediüzzaman´ın kardeşi olan ve kendisinden 15 sene ders almış olan Abdülmecid Ünlükul´un daha üstad bizzat hayattayken yaptığı tercümelere benzemiyor.

 

Abdülmecid´in tercümelerini okuduğunuz zaman, adeta Bediüzzaman´ı okuyor gibisiniz, üslup, kelime hafizası birbirine çok benziyor. Bazı bölümleri Abdülmecid kendi anlayışına göre özetlemiş olmasına rağmen, özet olduğu dahi anlaşılmıyor. Aynısı Bediüzzaman´ın az bilinen “Kızıl İcaz“ eseri için de geçerli. Abdülmecid, bu zor eseri 1965´de şerh ediyor.

 

Abdülmecid´in tercümeleri o kadar iyiki, bundan dolayı Bediüzzaman´ın talebesi Zübeyir Gündüzalp, şartlar uygun olsaydı bütün külliyatı türkçe´den arapça´ya, arapça´dan türkçe´ye Abdülmecid´e tercüme ettirmek istemiş.

 

“Mesnevî-i Nuriye“´nin tercümesiyle ilgili Abdülmecid şu ifadeleri kullanır: “Risâle-i Nur Külliyatı’ndan el-Mesneviyyü’l-Arabî (Mesnevî-i Nuriye) ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçe’ye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet vecezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım.Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyledar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan,bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim. Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir-Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş. Çok yerlerde yalnızmealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.”

 

Bediüzzaman’ın Talebelerinden Hulusi Yahyagil, tercümelerle ilgili şunları söyler: “Hazret-i Üstad Abdülmecid Efendi için daima ‘mühim bir âlim’ diye bahsederlerdi. Hem Mesnevî hem de İşârâtü’l-İ’câz eserini tercüme etmiştir. Hazret-i Bediüzzaman, Arabî Mesnevî-i Nuriye’yi çok eski tarihlerde Ankara’da tab etmiştir. O zamanların âlimleri, ondan istifade edememişler. Onun üzerine kardeşi Abdülmecid’e tercüme ettirmiştir. Buna rağmen Arabî eserinin bazı bahislerinin içinden çıkamayınca ‘Burasını müellifi müşarün ileyhe bırakıyorum’ diye yazardı. Gösteriyor ki bu iki eser, bu iki kardeşin ve üstadlarımızın tefsiri ve tercümeleridir.”

 

Tercümeleri Bediüzzaman istemiş

 

Bu muhteşem tercümeleri de bizzat Bediüzzaman kendisinden istemişti. Bediüzzaman, Abdülmecid´e “Abdülmecid Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme et” der. Abdülmecid ise “Seyda, senin eserini ancak sen tercüme edebilirsin. Senin üslüb-u Ali ile neşrettiğin eserleri ben değil yüz ulema bir araya gelse yine tercüme edemezler” der. Bediüzzaman tekrar “Kırk yıldır seni görmedim, hem bu hizmet-i imaniyedeki tekasülüne keffaret olarak Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı tercüme etmelisin” der. Abdülmecid kendisine yine “Aman Seyda, ben nasıl cüret edeyim? Ancak siz yapabilirsiniz” diye yanıt verir. Bediüzzaman üçüncü defa “Kardeşim Abdülmecid, sana emrediyorum Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme edeceksin” deyince, artık kabul eder ve “Emir buyurursunuz Seyda, sizin manevi muavenetiniz ve ruhaniyetinizin imdadıyla inşaaallah ancak muvaffak olabilirim” der.

 

Risale-i Nur´da Abdülmecid ile ilgili mektuplar

 

“Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, Abdülmecid´den bahseder “[…] öz kardeşim Abdülmecid, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, halimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecid olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektupları ona da göndersinler. Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.”

 

Yine “Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid için „Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz” der.

 

“Mektubat“ta geçen bir bölümde „Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman’ın (rahmetullahi aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen mânevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birden bire, mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalâa ettikten sonra yazıyor ki: ‘Elhamdülillâh, kurtuldum. Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum’ diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip, o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.” diye bahsedilir.

 

“Barla Lahikası“nda da Abdülmecid´in Bediüzzaman´a yazdığı bir mektup yer alır: „Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın nefsinde aciz olan Abdülmecid’e güzel bir üstad ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lâfzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddit mürşidleri buldum diye kendimi teşhir ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok razı olsun.”

 

Abdülmecid uğruna elini öptürüyor

 

Bediüzzaman kimseye elini öptürmezdi. Celal Başer bir gün elini öpmeyi başarır. Hikayeyi kendi ağzından dinleyelim: „Yanına yaklaşarak, yorganın üzerinde bir deri bir kemik halinde duran mübarek elini öptüm. Üstad bu durumdan çok müteessir oldu. ‚Elimi öpmemeli idin!‘ dedi. Kendilerine, ´Üstadım, ben sizin elinizi öpmeyeceğim de, kimin elini öpeceğim?‘ dedim. Üstad: ‚Hayır!… Bizler talebeyiz ve kardeşiz. Ben bunun altından nasıl kalkacağım, sana kitap versem kitaplar sende vardır.‘ Ben Üstadın bu üzüntüsü karşısında şaşırmıştım: ‚Üstadım, ben talebe kardeşlerimi dolaşarak geldim. Cümlesi de kendi yerlerine elinizi öpmemi istediler. Ben bu vazifeyi yerine getirdim.‘ Üstad yine üzüntülü ve ancak duyabilecek bir sesle, ´Hayır… Onlar da benim kardeşlerimdir‘ dedi. Ben bu sefer: ‚Üstadım ben Konya’ya da uğradım. Kardeşiniz Abdülmecid Efendiyi de ziyaret ettim. Abdülmecid Efendi hassaten ellerinizi öpmemi istediler.‘ Üstad Hazretleri, bu sözlerim üzerine derin bir nefes aldı. ‚Ha… İşte oldu. Abdülmecid benim küçüğümdür. Beni bir yükten kurtardın.‘ diyerek doğrulmak istedi. Kardeşler sırtına bir yastık dayadılar, beni bağrına bastı, talebelerine dönerek.“

Bediüzzaman ve Abdülmecid son defa helalleşiyorlar

 

Bediüzzaman Konya´dayken Abdülmecid ile görüşmeleri çok nadir gerçekleşir. Bediüzzaman birgün Konya´dan ayrılırken arabadan, “Abdülmecid ben Urfa’ya gidiyorum. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Bana hakkınızı helâl ediniz”, buyurdular. Abdülmecid Efendi, “Seyda bizim sana ne hizmetimiz oldu ki hakkımız olsun. Asıl sen bize hakkını helâl et. Bizi sen okutup yetiştirdin”, dedi. Bunun üzerine Üstad, “Senin de Rabia’nın da bende çok haklarınız vardır. İkinizde bana hakkınızı helâl ediniz” buyurunca karşılıklı helâlleştiler.”

 

Edebiyata hakimdi

 

Hayreddin Karaman birgün Abdülmecid´e soyadı “Ünlükul“u nereden aldığını sorar. Abdülmecid, isminin arapçasından çıkardığını söyler, çünkü arapçada “Abdülmecid“, “Ünlünün Kulu“ manasına geliyor.

 

Edebiyat ve şiire çok hakim olan Abdülmecid, 23.03.1960´da Bediüzzaman vefat edince bir şiir de yazar: “Ey mezarcı, o makamda bize de kaz bir mezar, Olalım nazik Said’in komşusu leyl-ü nehar.”

 

Zorla imza attırarak, Bediüzzaman´ı mezardan çıkarıyorlar

 

Bediüzzaman´ın vefatından sonra 27.05.1960´da askeri darbe gerçekleşti. Ardından 12.06.1960´da askeriyenin talebiyle, Abdülmecid´e zorla imza attırılır, Bediüzzaman Urfa´daki mezarından çıkarılır, Abdülmecid’in gözleri bağlı bir şekilde uçakla başka bir yere götürülür ve çok az kişinin bildiği başka bir mezara gömülür.

 

Abdülmecid´i yanıltamadılar

 

1963´de küçük bir grup Abdülmecid´i de ikna etmeye çalışarak, Konya´da basılan “Bediülbeyan“, “Bediüzzaman“ ve “Nur dergisi“nin basımlarını durdurmak isterler. Bu nedenle de dava açarlar.

 

Bunun üzerine Bekir Berk Konya´ya gelir ve Abdülmecid ve oğlu Suat ile görüşür. Ardından Abdülmecid kendi gayretleriyle mahkemeye iptal ve avukata red dilekçesi verir. Dava da düşer.

 

Bu olaydan sonra. 1966´da Zübeyir Gündüzalp, Abdülmecid hakkında çok detaylı bir kitap yazan Halil Uslu´ya „Allah Abdülmecid Nursî Ağabey’den razı olsun, neşriyata ve fütûhata mâni olmadı. Konyalılar Abdülmecid Efendiyi anlamadılar. Vaktim yok, hastayım, yoksa Konya’ya gelip Abdülmecid Efendiden Risale-i Nurların Arapçadan Türkçeye, Türkçeden de Arapça tercümesi için her şekilde emrinde olacağım. Çünkü Üstadın üslubunu bilen çok büyük bir âlim ve hem de talebesidir.” der.

 

Veda zamanı

 

Sene 1967´ye gelindiğinde Abdülmecid herkesten vedalaşmaya başlar. Çünkü Bediüzzaman son görüşmelerinin birinde, “Abdülmecid hakkını helal et, bizi birbirimize hasret bıraktılar, senden helallik almak için geldim. Sen üzülme, az kaldı, yedi sene sonra beraber olacağız, sen geleceksin“ diye ilham ile bildirir. Abdülmecid bunun gerçekleşeceğine inanmış olmalı ki, yavaş yavaş herkesten helallik diler ve vedalaşır. Ve gerçekten de 1967´de vefat eder.

 

Abdülmecid 11.06.1967´de vefat ettiğinde, Konya eski müftüsü Tahir Büyükkörükçü Abdülmecid için “Muhterem cemaat, bir âlim ölmedi, bir âlem öldü” der. Konya eski müftüsü Mehmet Ulucan “Konya Müftülüğünde iken Arap edebiyatının en müşkül bahislerini Abdülmecid Efendiden kolaylıkla öğrendim. O bir hârikaydı.” ifadesine kullanır.

 

Bugün Konya Üçler Kabristanı’nda mezarı bulunan Abdümecid´i rahmetle anıyoruz…

 

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 11.06.2020

https://www.risalehaber.com/bediuzzamanin-kardesi-alim-abdulmecid-nursi-22108yy.htm

 

Kaynakça:

  • Korkmaz, Kübra Örnek: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî, 11.06.2019
  • Nursi, Said: Barla Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Mektubat, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Mesnevî-i Nuriye, Sözler Yayınları, 2009
  • Şahiner, Necmettin: Son Şahitler, Nesil Yayınları, 2018
  • Uslu, Halil: Abdülmecid (Nursî) Ünlükul ve Risâle-i Nur, 11.06.2010
  • Uslu, Halil: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî (Ünlükul), 10.06.2013
  • Uslu, Halil: 47 yıl öncesinde Abdülmecid Ünlükul (Nursî), 13.06.2014
  • Uz, Mehmet Ali: Konya´nın velileri, alimleri ve hocaları. Meram Belediyesi, 1993

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.05.2020) Korona bahane, mesele Tevekkül

Korona bahane, mesele Tevekkül

 

Koronanın çıkış sebepleri ne olursa olsun, ister ihmalkarlık olsun, ister komplo teorileri olsun, bizim için önemli olan neticelerine bakmak.

 

Kainatta hiçbirşey tesadüfen olmuyor. Herşeyin bir sebebi var, dolayısıyla bir sonucu ve neticesi de olacaktır.

 

Eğer dünyaya Kur´an ve Resulallah gözlüğüyle bakılmaz ise, herşey kötü gözükür. Kainat bir matemhane olarak görünür. Hakikat gizlenir. O gözlük takıldığı an insan karanlıktan aydınlığa kavuşur.

 

Cahillik döneminde herşeye bakış açısı kötüydü. Her şey bir rastlantı ve tesadüf idi. Hayat bir savaş idi. Peygamber Efendimiz geldiğinde bu gözlüğü değiştirdi. Yani bakış açısını değiştirdi. Aslında Kur´an-ı Kerim bize aynısını yaptırıyor. Bakış açımızı değiştiriyor. Daha “doğru” bakmamızı sağlıyor. Mana-yı ismiden mana-yı harfiye geçiriyor. Görülenden görülmeyene götürüyor, gerçek hakikate baktırıyor. Necip Fazıl´ın “Perdeler, perdeler, her yerde, her yerdeler” dediği perdeleri yırtmayı öğretiyor. Bir elma görüldüğünde sadece elmayı değil, elmayı yaratanı gösteriyor. Eşyanın, dünyanın, kainatın, olayların gerçek manasını bulmak için bu bakış açısı gerekli. Yoksa olayların içinde tıkanırız, boğuluruz, işin içinden çıkamayız.

 

Demekki “piyasada” iki farklı gözlük markası var. Birisi “Mana-yı ismi”, diğeri “Mana-yı harfi”. “Mana-yı ismi” markalı gözlük, yani bakış açısı, hem çok pahalı hem de çok kalitesiz. Gerçeği gizliyor, dünyayı sadece tek renkli olarak gösteriyor. Bu markalı gözlük üstünde “Made in İblis” ibaresini taşıyor. „Mana-yı harfi“ markalı gözlük ise hem ucuz hem de en son teknolojiyle yapılmış ve çok kaliteli, çünkü hakikati gösteriyor.

 

İnsan her zaman olayların hakikatini göremeye bilir. “Neden bu olay benim başıma geldi? Ben bunu hak etmiyorum? Bu olayda ben mahsumum?“ gibi sorular kafamızda zaman zaman oluşabilir. Halbuki kader zaman ve mekan ile sınırlı değildir. Başımıza bugün gelen bir olay, daha önce işlediğimiz bir zulümun cezası da olabilir. Henüz bilmediğimiz hakikat ve hikmetleri de içerebilir.

 

Bundan dolayı, her olayın hem maddi hem de manevi sebepleri olabilir. Örneğin bir araba kazası geçirdiğimizde, bunun maddi sebebi dikkatsizlik, kötü tekerlekler, yolda hasar vs. olabilir. Manevi sebebi ise, bambaşka olabilir. Bir günahımıza kefaret veya ceza olabileceği gibi, sabır ile imtihan da olabilir.

 

Hz. Mevlana´nın hikayesini hatırlayalım. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya şeriat, tarikat, marifet ve hakikatin manasını sormuş. Mevlana ise karşı medresede dersine çalışan dört kişinin hepsinin ensesine bir tokat atmasını söylemiş. Öğrencisi gitmiş, birinci adamın ensesine tokatı atmış. Tokatı yiyen adam, ayağa kalkmış ve öğrenciye bir tokat atmış. Tokatı yiyen öğrenci geri döneyim diye düşünmüş, fakat öğretmeni Mevlana´ya güvenip ikinci adamın da ensesine tokatı atmış. O adam da hemen ayağa kalkmış, elini kaldırmış, tam tokatı atacakken vazgeçmiş. Sıra üçüncüye gelmiş. O da tokatı yiyince sadece kafasını çevirip bakmış, sonra dersine devam çalışmış. Dördünce ise tokatı yedikten sonra ne ayağa kalkmış, ne bakmış. Sanki hiçbir şey olmamış gibi çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana´ya geri dönmüş. Mevlana başlangıçta sorduğu soruyu cevaplamış. Birinci adam şeriata uydu. Kısasa kısas yaptı. Tokat yedi, tokat attı. İkinci adam tarikat´ı temsil ediyor. Tam sana vuracak iken, iyilik yapması gerektiğini hatırladı ve tokat atmaktan vazgeçti. Üçüncü adam marifet kapısında. Yani iyiliğin ve kötülüğün sadece Allah´tan geldiğini biliyor. Başına gelen bu kötülüğe kimin alet olduğunu merak ettiği için dönüp baktı. Dördünce adam hakikati keşf etmiş birisi. O da herşeyin Allah´tan geldiğini biliyor, fakat kimin vesile olduğunu merak bile etmiyor.

 

Hedefimiz başımızdan geçen olayları hakikat penceresinden izlemek olmalı. Anlamadığımız birçok hadisenin arkasında da hikmetler var. İşte Kur´an bu hikmeti dile getiriyor: “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: ´Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.´ ´İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?´ Musa: ´İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!´ Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: ´Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.´ (Hızır:) ´Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?´ dedi. Musa dedi ki: ´Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.´ Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: ´Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın´ dedi. Hızır dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?“ (Musa) dedi ki: ´Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.´ Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: ´İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın´ dedi. Hızır dedi ki: ´İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.´ ´Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.´ ´Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.´ ´İstedik ki Rableri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.´ ´Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.´“ (Kur´an, 18:65-88).

 

Başımıza gelen olayların hikmetini araştırdığımızda herşeyin bir imtihan olduğunu ve bu dünyanın lezzet ve ücret yeri olmadığını göreceğiz. Bu ise bakış açımızı değiştirecek, belki isyan yerine tevekkül edeceğiz, ve dolayısıyla sorunlarımızı çözmek basitleşecek. Peygamber Efendimiz, Allah´tan vahiy almasına rağmen “Ya Rabbi, eşyanın hakikatını bana göster“ diye dua ederdi.

 

Referans, Mayis-Haziran 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.05.2020) Deve kuşunun kafasını sokabileceği kum kalmadı

Deve kuşunun kafasını sokabileceği kum kalmadı

Bediüzzaman Said Nursi 14. Söz, 15. Şua ve 13. Lem´a´da önemli bir hakikati anlatabilmek için devekuşuyla ilgili misaller veriyor.

14. Söz´de „Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya tâlip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür; uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız, o, gözünü kum içinde kapamış; görmez.“ misalini veriyor.

15. Şua´da „Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak onu görmesin.“ der.

13. Lema´a´da ise „Devekuşuna demişler, „Kanatların var, uç.“ O da kanatlarını kısıp „Ben deveyim“ demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. […] (İman etmeyen adam) devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar-tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın! […] (İman etmeyen adam), devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit.“ diyor.

Misallerdeki devekuşu hiç şüphesiz insanı temsil ediyor. Özellikle nefsini dinleyen bir insanı. Avcı ise ölümün ta kendisi. Ölüm insanı kovalıyor. Ölümden ürken ve korkan insan ise, ölümü görmemek ve unutmak için kafasını kuma sokuyor. Misaldeki kum ise ölümü unutturan herşey, insanı gaflete sokan herşey, başta dünya sevgisi. Ki Peygamber Efendimiz “Dünya sevgisi bütün günahların başıdır” diye buyuruyor.

İnsan ölümden ürküyor, kaçıyor, görmek istemiyor. Başını kuma, yani kendisini uyuşturan, ölümü unutturan eğlencelere, bağımlılıklara dalıyor. Halbuki gaflete dalmamak ve ahireti unutmamak için Peygamber Efendimiz “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye buyuruyor.

Ölümden korkan insanlar tüm yatırımlarını bu dünyaya yaptıkları için, lezzetleri acılaştıran ölümü hatırlamak, onları depresyona, psikolojik sıkıntılara sokuyor. Gerçek manada lezzet alabilmeleri için, ölümü unutmak, ölümsüz bir hayat tasavvur etmeleri gerekiyor.

Robert Anton Wilson bu durumu, “İlluminati Dokümanları“ kitabında çok güzel bir şekilde izah etmiş. Şöyle der Wilson kitabında: “Yaşamak çok güzeldir. İnsanın tek gayesi yaşamaktır. Keyif almaktır. Eğlenmektir. Tüm lezzetleri tatmaktır. Ama arkadaşlar… Öyle bir gerçek var ki, tüm lezzetleri ve eğlenceleri çekilmez hale getiriyor. Bu gerçeği durdurmamız gerekiyor. Bu gerçek: Ölümdür. Bütün elimizdeki ilim ve teknolojiyi, ölümü durdurmak için sarf ve seferber etmemiz gerekiyor. Ölümü kaldırmamız gerekiyor. 2010´lara vardığımızda ölümü kaldırmış olacağız.“ Wilson bu satırları 1980´de yazmış. Ve kendisi 2007 senesinde vefat etti. Acaba Wilson vefat etmeden önce, halen bu hayalle yaşıyormuydu, bilemeyiz. Acaba halen, “Bir gün ölümü durduracağız ve hayattan gerçek manada lezzet alacağız“ diye sayıklıyormuydu?

Ölümden korkan toplumlarda tüm mezarlıklar şehirlerin uç köşelerindedir. Mezarlıkların genelde hepsi büyük duvarlarla, ağaçlarla kaplıdır. Dışarıdan neredeyse hiç bir tane mezar taşı göremezsiniz. Eğer bir mekanın mezarlık olduğunu bilmiyorsanız, asla mezarlık olduğunu anlayamazsınız. Cenaze törenine rastlamak mümkün değil.

Ölümü, cenazeleri, mezarlıkları hayattan uzaklaştırmakla, lezzetleri kısa bir dönem için de olsa, acılaştırmamaya gayret ediyorlar. Yani dünya nimetlerinden, keyiflerinden ve eğlencelerinden sonuna kadar istifade edebilmek için, ölümü toplumdan uzaklaştırıyorlar. Ölümün hatıra gelmemesi için herşeyini sarf ediyorlar. Ölüm ölmediği için onu hayatlarından çıkarıyorlar.

Fakat Coronavirüs sürecinde gördükki, artık gaflette olan insanın kafasını sokabilecek bir kumu kalmadı. İnandığı, güvendiği tüm sistemler iflas etti. Bediüzzaman´ın talebesi olan Ceylan Çalışkan´ın yeğeni ve küçük yaşta Bediüzzaman´ı gören Said Çalışkan´ın değimiyle kum bitti. Kumun faydasız olduğu ortaya çıktı. Hiçbir kum ölüm gerçeğini yok edemedi. Öyleyse yine Bediüzzaman´ın 14. Söz´de dediği gibi ölümden korkmak yerine: „Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister.“ demeli.

Demekki insan bakış açısını değiştirmeli. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle olaylara bakmalı. Mana-i ismi, herşeye kendi namlarıyla bakmak demektir. Mana-i harfi ise, herşeye Cenab-ı Hak namına bakmaktır. Her sanatta, sanatkar olan Cenab-ı Allah´ı görebilmektir.

Başımıza gelen olayların hep üç yönü vardır. Bir yönü dünyaya bakar. Bir yönü ahirete bakar. Bir yönü de Allah´ın isimlerine bakar. Olayları ve hadisatları anlayabilmek için ahirete ve Allah´ın isimlerine bakan yüzlerini araştırmamız gerekiyor. Hikmeti anlayabilmek için bu yön önemlidir.

Başımızı kuma sokmak ile, ancak kendimize karanlık etmiş oluruz. Çünkü ölüm ölmüyor. Avcı geliyor.

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 06.05.2020
https://www.risalehaber.com/deve-kusunun-kafasini-sokabilecegi-kum-kalmadi-21969yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.03.2020) İlm-i Ledün. Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İlm-i Ledün

Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İnsan sadece akıl´dan oluşan bir varlık değildir. Akıl ve kalp her zaman iletişim içindedir. Dolayısıyla insan sadece aklına değil, kalbine de hitap etmeli. Hatta bazen akıl ve kalp arasında gidip gelir insan. Bazen aklını, bazen kalbini dinler.

İlm-i Ledün ise kalbe hitap eden bir ilimdir. İlm-i Ledün´ü vehb veya ilham olarak tarif edebiliriz. İmam Gazali´ye göre bu ilim okuyarak öğrenilmez. Fakat bu ilmi elde edebilmek için kulun hazırlık yapması gerektiğini ifade eder. Kalp birşekilde hazır olması gerekir.

Gazali’ye göre insanın vücudu ve cismi, ilim için bir mahal değildir, çünkü cisim sınırlıdır. Onun için ilmin mahalli olarak ruhu tarif eder. Gıda ve şehvet duygularına hitap eden ruha, ise, Gazali “hayvani ruh“ der.

 

Mevcut olan herşeyin bir vazifesi vardır. Göz, kulak vs. vazifeli. Cesed, ruhun askeridir. Geçici bir süre için kullandığı bir alettir. Beden, ruh için daimi bir mekan değildir. Ruh bedende bir yabancı gibidir. Yüzü hep Allah´a dönüktür. Eğer bedensel kuvvetler, ruha galebe çalarsa, yani dünya hevesleri önplanda olursa, ilim öğrenim süresi uzar, meşakkatli olur. Fakat ruh, dünyevi şeylerle karışmadığı sürece daha çok ilahi kaynaktan istifade eder ve mevcudatın hakikatini, malumatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar.

 

Halk diliyle “Kalp gözüyle“ bazı hakikatları anlar. Peygamber Efendimiz bir hadisinde: „Her kulun kalbinde iki göz vardir ki onlarla gaybi idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedeni gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbi gözlerini açar.“ buyuruyor.

 

Gazali ilimi iki kısma ayırır:

  1. Dini ilimler a.) asli imler (tevhid, tefsir, hadis) b) ameli ilimler (ibadetler, insanlar arası ilişkiler, ahlak ilmi)
  2. Akli ilimler a) mantıki ilimler b.) fiziki ilimler c.) teoloji, ilahiyat

 

Kainatta hiç bir bilgi yok olmaz, sadece unutulur. Hatta hiçbir ses kaybolmaz. Tüm ses dalgarı halen mevcuttur. Onları yakalayabilen bir cihazımız olsaydı, tüm geçmiş sesleri orijinal şekliyle duyabilirdik.

 

İlim öğrenmenin yollarını da ikiye ayırır:

  1. İnsani öğrenim a) taallüm b) tefekkür
  2. Rabbani öğrenim (vahiy, ilham)

 

Bütün ilimleri taallümle öğrenmek mümkün değildir. Tefekkürle de hakikati öğrenmek mümkün. Vahiy ilmi hakikatin ta kendisidir. Vesile ve vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah´dan gelen bir bilgidir.

 

İlhamdan hasıl olan ilme, yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilm-i Ledün denir. İlham, kalbe düşen ışık gibidir. Vahiyden zayıftır, ama rüyadan kuvvetlidir.

 

İlm-i Ledün ile hikmetin hakikatine ulaşılır. Vahyin kapısı kapalıdır, fakat ilham kapısı ise hep açıktır. Alimler ilhamla desteklenir. Örneğin 28. Mektup´da muallim Ahmed Galib Risale-i Nur´lar için “Sözün özdür, ey can, tekellüf değil. Ledün ilminin zübde-i pâkidir“.

 

Bediüzzaman, Asa-yı Musa eserinde vahiy ve ilham arasında iki fark´tan bahseder: „Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır. Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. […] İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.“

 

Bazı ruhlar, sonradan meydana gelen sebeplerden dolayı, normalde doğuştan itibaren var olan ilim öğrenme kabiliyetini kaybederler. Mizaçları bozulunca hakikatleri anlayamazlar.

 

Bahsettiğimiz gibi, dünya hevesleri önplanda olunca, ilham yolu kapanır. Bedene ve dünyaya fazlı sevgi, ruhu zayıf ve bitkin yapar, dünya denizinde boğar. Tefekkür ile ruh, aslına döner ve sırlarına vakıf olur.

 

Dolayısıyla ilm-i Ledün ruhun arınmasından sonra meydana gelir.

 

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2020) Çocukları iki dilli yetiştirmek

Çocukları iki dilli yetiştirmek

 

Farklı kültür ve ülkelerden gelen göçmen çocukları, velilerinin konuştukları dili hiç veya çok kötü konuşuyorlar. Bu durum bir çatışma ortamına sebebiyet veriyor. Böyle dil çatışmaları içinde büyüyen çocukların kişiliklerinde sorunlar meydana geliyor. En geç ergenlik çağına geldiklerinde “iki kültür arasında“ kalıyorlar. Ne kendi anadillerini iyi biliyorlar, ne de yaşadıkları ülkenin dilini.

 

Özellikle algılama gelişiminde anadilin önemli bir rolü var. Araştırmalara göre, anadil fonolojik kabiliyetleri etkiliyor. Kendi anadillerinden fonolojik beceriye sahip olan çocuklar, aynı beceriyi başka dilde de gösterebiliyorlar. Dolayısıyla fonolojik becerileri her iki dilde gelişmiş olan çocukların, okuma ve yazma kabiliyetleri daha yüksek oluyor.

 

Bazı anne babalar, özellikle yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, çocuklarını iki dilli yetiştirmek istiyorlar. Bazı okullarda türkçe dersleri verilmediği için türkçe dilini doğru şekilde öğrenme imkanı olmuyor.

 

Dil demek, sadece aynı lisanı konuşuyor olmak değildir. Dil, aynı zamanda kültür, örf, adet, din demektir. Bunlar yeni nesillere hep dil ile aktarılır. Dolayısıyla anadil nesilleri birbirine bağlar. Kültürün, dinin, mentalitenin aktarılması için bir vazgeçilmezdir. Aynı dili konuşan insanlar, duygularını, fikirlerini, yüreklerini, dertlerini, paylaşabilirler. Veliler çocuklarına kendi mentalitelerini aktarabilirler. Aynı dili konuşmayan insanlar bu ortak değerleri paylaşamazlar. Anadil unutuldumu, bağlar kopar, ipler bir daha bağlanmaz. Nesiller çatışması bunun en hafif neticesidir. Kesin sonucu ise yabancılaşmadır. Konfüçyus derki “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“

 

Aynı zamanda yaşanılan ülkenin dilini bilmek de en az anadil kadar önemlidir.

Eskiden okullarda velilere “Evde sakın kendi anadilinizi konuşmayın“ derlerdi. Fakat veliler de çoğu zaman kendileri yaşadıkları ülkenin dillerini iyi bilmedikleri için çocuk her iki dili de doğru öğrenemezdi. Bu nesile örneğin Almanya´da “Yabancı“, Türkiye´de “Alamancı“ denildi. İki kültür arasında gidip geldiler. Böyle bir konumda hangi dilin anadil olduğunu tespit etmek için rüyalara bakmak lazım. İnsan genelde rüyasını anadilinde, yani bilinçaltında kayıtlı olan dil ile, görür.

 

Peki çocuklara her iki dili iyi öğretebilmek için ne yapılmalı?

 

Dil bilimlerinin araştırmalarına göre eğer bir çocuk anaokuluna başlayana kadar, yaklaşık 3 yaşına kadar, evde sadece anadilini öğrenirse, daha sonra her hangi bir dili hem daha çabuk ve kolay hem de doğru öğrenebilir. Çünkü küçük yaşta bir dil öğrenen çocuk, onu bir lisan olarak kafasına kayıt ediyor. Eğer çocuk 3 yaşına kadar her iki dili de karışık olarak öğreniyorsa, o iki dil kafasında bir dil olarak kayıt ediliyor. Yani çocuk onların farklı dil olduğunu ayırt edemiyor ve dolayısıyla ikisi de karışıyor.

 

Fakat yine de küçük yaşta her iki dili de öğretmek isteniliyorsa hiç bir taviz vermeden anne bir dili baba diğer dili konuşmalı. O zaman çocuk farklı kanallardan farklı dil duyduğu için yine ayırt edebiliyor ve dilleri doğru öğrenebiliyor. Kabul etmek gerekirki bu çözüm çok zor. Bu nedenle birinci çözüm, yani anaokuluna başlayana kadar bir dili anadil olarak iyi öğretmek, ardından ikinci dili öğretmek en mantıklısıdır ve tecrübelerle en sağlıklı yoldur.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.01.2020) Birlikte yaşama kültürü

Birlikte yaşama kültürü

 

 

Birgün almanların yaşadığı bir mahalleye türk bir aile gelir. Adetleri gereği pasta ve börek hazırlarlar ve mahallede yaşayan alman komşuların kendilerine „Hosgeldin“´e gelmelerini beklerler. Aynı mahallede yaşayan almanlar da pasta yaparlar ve türk ailesini ziyarete beklerler, çünkü alman kültürüne göre ilk adımı, ilk ziyareti yeni gelenler yaparlar ve önce kendilerini tanıtırlar. Ardından eskiler „Hoşgeldin“ ziyaretine giderler. Bu kültür farklarını bilmeyen türk ve alman aileleri pastalarıyla yanlız kalırlar.

Ama sadece pastalarıyla değil, aynı zamanda bunun gibi küçük anlaşmazlıklar nedeniyle önyargılar da oluşabilir. Örneğin hikayemizdeki türk ailesi „Bizi istemiyorlar, bizi dışlıyorlar“ diyebilir. Aynı semantik ile alman aileleri de „Kendilerini dışlıyorlar, entegre olmak istemiyorlar“ diye düşünebilirler.

Böyle küçük anlaşmazlıklar ileride büyük kavgalara, hatta ırkçılığa kadar varabilir. Onun için hemen baştan izale etmek gerekir.

 

Hz. Ali „İnsan, bilmediğinin düşmanıdır“ der. Hakikaten, insan bilmediği birşeye karşı kafasında hemen bir önyargı oluşturabilir. Çünkü bilmediği için bilinçaltındaki bilgiler devreye girer. Halbuki tanıdığı zaman veyahut birşeyin mahiyetini bildiği zaman, düşman dost olabiliyor. Çünkü birşey bilinince farklar değil, ortak noktalar daha fazla göze çarpmaya başlar. Bilinmedipinde ise hep farklar meydandadır.

 

Kültür farklarının olması ise gayet tabidir. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de „Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır“ (49:13) diye buyurulur. Yani kültürler farklıdır, ta ki insanlar meraktan tanışsınlar ve sosyal hayatta birbirlerine destek olsunlar. Yoksa bu farklardan dolayı birbirlerine düşmanlık etsinler diye değil.

Dolayısıyla tüm farklarımızla beraber yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Her kültürün kendine göre değerleri vardır. Bir kültürde çok müsbet olan bir davranış, başka bir kültürde çok menfi algılanabilir. Saygısızlık olarak görülen bir hareket, başka bir anlayışta gayet normal karşılanabilir. Bu nedenle kendi kültürümüzde olan hassasiyetleri başka kültürlerden bekleyemeyiz. Önce karşımızdakini anlamamız gerekiyor. Yukarıda verdiğimiz pasta örneğinde olduğu gibi, su-i zan etmek yerine, Hz. Ali´nin sözüne binaen önce „bilmemiz“ gerekiyor.

 

Verdiğimiz ayette başka bir husus daha ortaya çıkıyor. İslam dini bu ayet ile her türlü ırkçılığı ve faşizmi ortadan kaldırıyor. Çünkü ırkçılık, yaratılıştan dolayı var olan bir üstünlüğü var sayar. Oysaki mutlak adaletli olan Allah, adaletsizlik etmez. Hiçbir ırkı başka bir ırkın üstünde veya altında yaratmaz. Ayet´de de ifade edildiği gibi, herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir.

 

Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (sav.) „Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır.“ hitabıyla tüm asabiyet fikrini, ırkçılığı ayakları altına alıyor.

 

Özetle birlikte yaşama kültürünü geliştirebilmek için öncelikle kültürlerin ve değerlerin farklı olduğunu kabul etmemiz, her kültürün kendine göre doğruları ve yanlışları olduğunu benimsememiz, karşımızdaki kültürü tanımak için adımlar atmamız ve diyaloğa geçmemiz gerekiyor.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Ocak, Şubat, 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2019) Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

 

50-60 sene önce farklı ülkelerden Almanya´ya işci olarak gelen insanlar, kendi kültür derneklerini, spor kulüplerini, camilerini, STK`larını kurdular. Bu dernekler hem kendi insanlarına hem de dışarıya yönelik bir çok hizmet sundu ve sunuyor.

 

Zaman ile bu STK´ların yapıları da değişmeye başladı. Başlangıçta sadece kendi iç dünyalarını muhafaza etmek ile sınırlı olan derneklerimiz, daha sonra Almanya´da doğan kendi çocuklarının yeni soru ve sorunlarına karşı çözümler üretmeye başladılar. Geldiğimiz bugünki noktada ise derneklerimizin bir paradigma değişikliği ile artık göçmen dernekler olmadıklarını, bilhassa yaşadıkları ülkenin sorunlarına çözümler üreten ve hizmet sunan STK´lar olarak algılanmaları gerektiğini söylemek mümkün.

 

Bu arada elbette sadece Almanya´ya değil, tüm Avrupa´ya 50-60 sene öncesinde de yaşandığı gibi, farklı ülkelerden insanlar akın etmeye başladı. Bu sefer göç sebepleri farklı olsa da, gelen insanlar aynı şekilde daha önce gelenler gibi Avrupa´da kalıcılar. O zaman burada sorulması gereken soru, yüzbinlerce yeni gelen insanlar da kendi STK´larını, derneklerini, camilerini açacaklar mı? Örneğin mülteci olarak Almanya´ya gelen Suriye´liler kendi insanlarına hizmet eden camileri, kültür derneklerini, hatta lokantalarını, manavlarını açacaklar mı yoksa bu sadece bizin kültürmüze has bir olgumudur?

Öncelikle dünya genelindeki göçün sosyolojisine baktığımızda, göç edenlerin belli safhalardan geçtiğini görüyoruz.

 

Birinci safhada, göç edenler öncelikle yaşayabilmek icin gereken ihtiyaçların peşine düşerler, yani bir nevi yaşam mücadelesi verirler. İş ve aş peşinde koşarlar. Yaşayabilecekleri iyi bir ev isterler. Bu süreç bazen 3-5 sene sürebilir.

 

Ev, aile, iş gelir meseleleri “garanti“ altında olduktan sonra ikinci safha başlar. Göç edenler bu safhada kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini muhafaza etmek ve korumak için çaba verirler. Bunu öncelikle bireysel olarak yapmaya çalışırlar. Zamanla bunun zor olduğunu görürler ve başkalarının da aynı kendileri gibi bir durumda olduğunu fark ederler. Bu nedenle bir şehirde çok sayıda bulunanlar biraraya gelirler ve ortak problemlerini veya ortak ihtiyaçlarını giderebilecek dernekler, STK´lar kurarlar.

 

Üçüncü aşamada ise, asıl uyum süreci başlar. Özgüveni artmış olan gruplar, yaşadıkları topluma ayak uydurmaya, entegre olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini benimseyenler daha bir özgüvenli hareket ederler ve daha çok uyum sağlarlar. Kendisini dışlanmış hissedenler veya toplumda haksızlığa maruz kalanlar bu üçüncü aşamada kendilerini daha çok geri çekerler. Kimliklerinin kabul görmediğini düşünürler. Bir toplumda ırkçılık veya düşmanlık daha yaygın ise, uyum süreci de o kadar uzar. Farklı kimliklerin kabul gördüğü toplumlar da ise açılım daha çabuk gerçekleşir. Yani bu üçüncü aşama insanların karşılaştığı tecrübelerle değişebiliyor.

 

Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun „Tarih tekerrürden ibarettir“ ve „Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.“ der. Dolayısıyla bu süreçlerin hepsi daha önce de, bilhassa Almanya´da da yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi daha önce büyük kitleler halinde gelen işciler kendi derneklerini kurdular, önce içe hizmet, sonra dışa hizmet gösterdiler ve zamanla bu ülkenin önemli bir parçası haline geldiler. Sadece Türkiye´den gelen insanlar değil, diğer ülkelerden gelen işciler dahi kendi STK´larını, derneklerini kurdular. Gelen en büyük grup türkler olduğu için, en çok türklerin kurduğu dernekler, lokaller göze çarpıyor.

Aynı safhalardan yeni gelen mülteciler de geçiyorlar. Birinci aşamayı mültecilerin bir çoğu geçtiler bile. Almanca öğrendiler, kendi evlerine sahip oldular, bazıları çalışma imkanı buldu ve aileleri de yanlarına geldi. Şimdi ise ikinci aşamaya geçtiler. Bu aşamanın bir neticesi olarak elbette Suriye´li lokaller, lokantalar, kültür dernekleri, camiler, STK´lar oluşacaktır.

 

Kendi insanlarına özel hizmetler sunan STK´ların oluşacağı gibi, kendi dini anlayışlarını aktaran camiler de kurulacaktır. Aynı zamanda ülkesinin lezzetlerine hasret kalanlara hitap edebilmek için lokantalarını, manavlarını vs. de kuracaklar.

 

Burada özellikle cami derneklerini ilgilendiren konu kültür meselesi olacaktır. Yarım asırdır müslümanlarla iletişim halinde olduklarında hep türk kültürüyle de temasa geçmiş olanlar, artık İslam içerisinde farklı kültürlerin olduğunu da daha fazla algılayacaklardır. İslam dininin belli bir kültüre has olmadığı, her kültürden, her milletten insanı içerisinde barındırdığı belki daha net ortaya çıkacaktır.

 

Bu bağlamda cami dernekleri daha fazla yaşadıkları ülkelere yönelik projeler çizip, kalıcı hizmetler geliştirmek zorundadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz paradigma değişikliğini gerçekleştirip, yani bakış açısını değiştirip, kendilerini göçmen dernekleri olarak değil, bizzat yaşadıkları ülkelerin dernekleri olarak görmeleri gerekir. Hem kendileri, hem diğer milletlerin insanları. Yoksa cami derneklerine, STK´lara vs. göçmenlerin dernekleri olarak bakıldığı müddetçe, bilinçaltında halen misafir, gidici gözüyle bakılıp öyle muamele edilecektir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasim, Aralik 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.11.2019) Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

 

Hastalığın kendisi vardır, bir de kafamızda oluşan şekli vardır. Aynı şekilde başımıza gelen olaylar vardır (olgu) bir de kafamızda oluşan yorumlar (algı). Asıl insanı harap eden düşüncelerin kendisidir. Bazen hastalığın kendisi değil, o düşünceler insanı gerçek manada hasta eder. Aslında kafamızda oluşan algı bize sıkıntı verir.

 

Birçok insanda bulunan gereksiz korkunun ve vesvesenin yanlış bir düşünce olduğunu tespit ettikten sonra, korkunun mahiyetini anlamamız gerekiyor. Mahiyeti bilindiği vakit korku da azalır.

 

Aslında psikolojide metot olarak kullanılan davranış terapisinde aynen bu uygulanıyor. Yani korkulan şeyin mahiyetini araştırmak, korkularımızın ne kadar realist olduğuna bakmak. Örneğin örümcekten korkuyorum. Fakat neden? Çünkü kafamızda örümceğin bize yapabileceği bir senaryo var. Bilinçaltımız orada devreye giriyor. Bu düşüncemiz ne kadar realite olabilir? İhtimal ne kadar? Korkularımız haklı mı? Korku duygusu kendimizi korumak için verilmiş. Fakat bu şekilde yanlış kullanıldığında eziyet verir, huzur bozulur ve hayat çekinemez hale gelir.

 

Vesvese, aslında olmayan birşeye kafa yormak ve dolayısıyla boşu boşuna kendini musibete atmaktır. Genel olarak vesveseler sayesinde kafamızda senaryolar oluştururuz. Bu senaryoları gerçekmiş gibi algılarız ve olayları, kavgaları kafamızda olduğundan daha fazla büyütürüz. Uykusuz gecelerde bu senaryolar devam eder. Sonunda çıkmaz hale gelir ve hasta eder. Gerçekten bir olay veya kavga olduğunda kafamızdaki senaryo devreye girer ve biz ona göre hareket ederiz. Halbuki bu senaryolar, bu vesveseler balonun içindeki havaya benzer. Balon şiser, fakat içi sadece hava ile doludur. Bir iğneyle bütün balon patlar, ne kadar büyük olursa olsun. Vesvese balonuna batırmamız gereken iğne ise, ona ehemmiyet vermemektir. Yani onu hakikat olarak görmemek ve gerçekmiş gibi kafaya takmamak ile o balonu patlatabiliriz.

 

Dolayısıyla rasyonel bir bakış açısı vesveseyi bitirir. Duygusal yaklaşım vesveseyi büyütür. Bu nedenle aşırı duygusal ve hassas insanlar çok daha çabuk vesveseye kapılırlar.

 

Dini konularda vesvese oluştuğu zaman, genelde „Acaba namazımı kaç rekat kıldım? Tekrar kılayım. Abdestimi doğru mu aldım? Tekrar alayım. Acaba şu veya bu düşünceden dolayı müslümanlıktan çıktım mı? Hemen tevbe edeyim“ gibi düşünceler oluşabiliyor. Özellikle son soruda, yani imanlı imansız vesvesesinde, insan üzüldüğüne ve kalbi bundan rahatsız olduğuna göre, böyle bir durumun söz konusu olmadığını gösterir. Yani vesveseden dolayı böyle bir düşünce oluşmuş oluyor. Onun için insan bu düşünceyi kendi düşüncesiymiş gibi kabul etmemesi gerekir. Peygamber Efendimiz “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” diye buyuruyor.

 

Vesvese duygusu bazen din konusunda bazen başka konularla ön plana çıkabilir. Vesveseyi kısa vadeli bitirmek için ön plana çıkan konuya rasyonel ve mantıklı bir yaklaşım gerekir, fakat uzun vadeli vesveseden kurtulmak için ön plana çıkan konuyu irdelemek yerine vesveseyi tetikliyen ve besleyen düşünce tarzını sorgulamak gerekir. Yani vesvesenin köküne inmek gerekir, yoksa sadece ön plana çıkan konu ele alınırsa, o konu bitince, başka bir konuda vesvese başlar.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Kasim 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.08.2019) Affedebilmek…

Affedebilmek…

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, gerçek manada affetmek Allah´a mahsustur. Biz o konumda değiliz. O sadece Allah´a mahsustur. Sadece O, affetme makamındadır. Çünkü kalpleri, gerçek sebepleri, niyetleri sadece O bilir. Yinede insan ilişkilerinde, birbirimize yaptığımız hatalardan dolayı, iletişimi iyi seviyede sürdürebilmek için ve küsmemek için bizler de birbirimizi affetmek, hakkımızı helal etmek, konumundayız.

 

Eğer affetmek ve barışmak olmaz ise, devamlı intikam korkusu her iki tarafı da korku ve endişeyle sarar. Sürekli büyük bir baskı hissedilir. Fakat affedildiği an büyük bir yükten kurtulunmuş olur. Bir hafifleme olur.

 

Birçok hadis´de Allah affedeni affedeceğini belirtiyor: “Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.“, “Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!“, “Musa aleyhisselam, ´Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?´ diye sordu. Allahü teâlâ da, ´İntikam almaya gücü yeterken affedendir´ buyurdu.“, “Affedin ki affa kavuşasınız!“, “Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.“, “Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.“ ve “Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere (Kendine bir şey vermeyenlere) ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.“

 

Peygamber Efendimiz bir gün bir topluluğa rastlar. Orada bulunanlar kimin daha kuvvetli olduğunu tespit etmek için ağır bir taş kaldırıyorlardı. Peygamber Efendimiz topluluğa “Size bundan daha ağırını haber vereyim mi?” diye sorar. “Evet, ya Resulullah” diye cevap veren topluluğa Peygamber Efendimiz “Din kardeşiyle arasında dargınlık ve düşmanlık bulunan kimsenin, kendi şeytanını ve kardeşinin şeytanını mağlup ederek kardeşinin yanına gelmesi ve O´nunla konuşup barışmasıdır” buyurur.

 

Kur´an-ı Kerim´de bu hususa dikkat çeken ayetler mevcut: “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler – Allah ise iyilik yapanları sever.“ (Kur´an, 3:134) ve “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.“ (Kur´an, 64:14).

 

Peygamber Efendimiz de intikam almak yerine affetmenin önemine vurgu yapar: “En halim olanınız da, intikam almaya gücü yettiği halde bağışlayandır.“ ve “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.“

 

Dolayısıyla iyiliği hep karşıdan beklememek gerekir. Çünkü her iki taraf da iyiliği karşıdan bekler ise, kimse iyilik yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım. İlk adımı birisi atmalı. “Ben neden iyilik yapayım, o da bana yapmıyorki?“ düşüncesi hatalı bir düşünce. Çünkü bilgi sahibi olan biri iyilik yapar. Demekki karşıdaki bilmiyor. Kaldıki aynısını – yani aynı iyiliği – yapmak iyilik değildir, sadece borç ödemektir veya iyilik ticaretidir. Abdülhakim Arvasi´nin dediği gibi: ´İyilik ticaret değildir. Allah rızası için yapılır ve unutulur.´ Bunu iyi gün – kötü dün dostu karşılaştırmasıyla veya Hz. Ali´nin sözüyle de anlayabiliriz: “Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.“ Peygamber Efendimiz de bu hakikati dile getiriyor: “Yapılan sılaya, aynısı ile karşılık veren gerçek anlamda sıla-i rahime dikkat eden değildir. Fakat akrabalık bağları kesildiği zaman, onları arayıp soran gerçek anlamda sıla-i rahimi yerine getirendir.“

 

Kur´an-ı Kerim bu hususta kötülüğe karşı dahi iyiliğin en iyisini emrediyor: “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.“ (Kur´an, 41:34). Sadece iyilik değil, iyiliğin en iyisi emrediliyor. Bu ise hakikaten nefse zor gelen, fakat başarılabilindiğinde muazzam huzur veren bir davranıştır. Böyle davranışlara adım adım, deneye deneye sahip olabiliriz. Küçük olayları affetmek ile başlar, oradaki aldığımız huzur ile, büyük kavgaları dahi affedebilme ve iyilik ile karşılık verebilme durumuna gelebiliriz.

 

Hz. İbrahim ve yaşlı adamın hikayesi meşhurdur. Hz. İbrahim misafir ağırlamayı ve ikramda bulunmayı çok severdi. “Halil İbrahim Sofrası“ sözü de buradan geliyor. Hz. İbrahim bir gün yaşlı bir adamı ağırlar. Yaşlı adamın yemeğe “Bismillah“ demeden başlaması Hz. İbrahim´in dikkatini çeker ve bundan dolayı kendisine neden besmele çekmediğini sorar. Adam ise müslüman olmadığını, mecusi olduğunu, yani ateşe taptığını, söyler. Bunu duyan Hz. İbrahim çok kızar ve adamı evinden kovar. Ardından Cebrail Hz. İbrahim´e gelir ve Allah´ın kendisine inanmayan bu adamı 70 senedir rızıklandırdığını, ama Hz. İbrahim´in ona bir öğün yemeği çok gördüğünü söyler. Bu sözlerden sonra Hz. İbrahim hemen yaşlı adamın arkasından koşar ve geri dönmesine ikna eder. Buradan da anlaşılacağı gibi birisinin hatası yüzünden o kişiyi hemen silmemek gerekir. Beklemek gerekir, sabretmek gerekir. Hatasından dönmesi için zaman vermek gerekir.

 

Affetmenin önemli olduğu kadar affedilebilmek de önemlidir. Başkasının bizi affetmesini istiyorsak, davranışımızda samimi olmamız gerekir. Örneğin sadece bir özür yeterli olmayacaktır. Çünkü özür sadece duyguya hitap eder. Akla ve mantığa da hitap edebilmek için özürden önce ciddi bir “Hatayı kabul“ gerekiyor. Bu şekilde karşı taraf, yani bizi affetmesini beklediğimiz kişi, samimi olduğumuzu anlar ve bizi affedebilir. Çünkü “Hatasının farkında“ düşüncesi gelişir. Hem kalp, hem akıl rahat eder. Böyle bir af kalıcıdır. Sadece özür ile kapatılan bir konu, aslında kapatılmamıştır, affedilmemiştir ve başka zaman tekrar masaya gelebilir. Çünkü özür dileyen kişinin, hatasını kabul etmediği, sadece kendi menfaati için özür dilediği düşüncesi hakim olur. Aynısı tevbe için de geçerlidir. Samimi bir tevbe, hatayı kabul etmeyi, hatadan vazgeçmeyi, aynı hatayı tekrarlamamaya gayret etmeyi ve pişman olmayı gerektirir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2019

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.07.2019) Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

 

Birçok psikolojik rahatsızlıklar, özellikle depresyon, veya uykusuzluk, kafamıza taktığımız olaylardan dolayı oluşuyor. Hatta bazı kişiler kafalarına taktıkları çok fazla şeyler yüzünden evde çok fazla temizlik yaparlar ve o temizlik anında kafasındakilerini bir filim gibi düşünürler. Bazıları için bu bir rahatlama metodur.

 

Kafamızda oluşturduğumuz senaryolar veyahut olayları yorumlama şeklimiz bizi büyük sıkıntılara sokabiliyor. Halbuki olayların içine dalmamak gerekir. Olayları olduğu gibi, adeta dışarıdan bir pencereden seyrediyor gibi, seyretmek gerekir. Bu şekilde başımıza ne gelirse gelsin Allah´ın bize kaldıramayacağımız bir yükü vermeyeceğine inanırız, ve olayların tesiri altında kalmayız.

 

Çocuklar “Dünya hayatı, ancak bir eğlence ve bir oyundan ibarettir“ (Kur´an, 29:64) ayetini en iyi anlayanlar. “Büyükler“ ise anlamadıkları için dünyayı gerçek zannediyorlar ve herşeyi kafalarına takıyorlar.

 

Madem hayat sadece bir türk dizisi, hepimiz bu senaryonun içerisindeyiz ve herkes kendi hayatının başrolünde; o zaman bu senaryoyu o kadar da ciddi almamak gerekir. Önemli olan rejisör ile iyi anlaşabilmek. Başımıza ne gelirse gelsin, hepsinin bir imtihan olduğunu kavraya bilirsek, meselenin %50´si çözülmüştür zaten.

 

Sadece musibetlerden veya dertlerden bahsetmiyorum, müsbet (pozitif) durumlar da bu sınıfa girer. Dertler nasıl sun-i ise, başarılar da sun-i. Hepsi sahte, geçici, fani…. Onun için musibetler ve başarısızlıklar da mutluluk için gerekli.

 

Novalis der ki, “Mutluluk, musibetlere karşı kabiliyetli olmaktır.“ Bu meseleye Bediüzzaman´ın veciz sözü güzel bir şekilde açıklık getirir: “Kader´den emin olan, kederden emin olur.“ Yani Kader Sigortasına üye olan, kederden emin olur.

 

İnşirah… inşirah… inşirah… diyen Kur´an, “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.“ (Kur´an, 94:5-6) der ve kimseye kaldıramayacağı bir yükün verilmediğini müjdeler: “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.“ (Kur´an, 2:286), “Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz.“ (Kuran, 7:42). Her olan şey O´nun dilediğidir ve dolayısıyla güzeldir. O´na güvenen yolda kalmaz: “Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.“ (Kur´an, 33:3).

 

Peygamber Efendimiz ise “Zafer sabırla beraberdir. Kurtuluş sıkıntıyla beraberdir. Her güçlüğün yanında bir de kolaylık vardır.“ diyerek müjde verir.

 

Demekki bu senaryonun rejisörü, herkese taşıyabileceği rolü vermiş. Derdi yollamış, yanında da dermanı.

Geçmişi unutamamak

 

Geçmişte yaşanmış olanlar bitmiştir, artık yoktur. Onlara sabır göstermeye, üzülmeye gerek yok. Oradan ancak gelecek hayatımız için dersler çıkarabiliriz. Eğer eski olayları, üzüntülü konuları kapatamaz isek hayatımız boyunca o eski acılı günlerde yaşarız. Bedenimizle bugünü, ruhumuzla dün´ü yaşarız.

 

Hayatımızı bir biyografi olarak düşünelim. Kitap bir yerden başlar, bir yerde biter. Başlangıç ve bitiş arasında birçok bölümler olur. Acılı bölümler, güzel bölümler. Fakat her bölümün de kendisine göre bir başlangıcı ve bitişi vardır. Aynen bunun gibi, hayatımızda yaşadığımız olayların başlangıcı ve bitişi vardır. Bittiği zaman, o sayfayı kapatabilmemiz gerekir. Hayata devam etmemiz gerekir. Yeni sayfalar açıp, biyografimizi devam yazmamız gerekiyor.

 

Hayvanlar için dün ve yarın yoktur. Sadece bugün vardır. Biz insanlar öyle değiliz. Onun için geçmişi kafamızdan silmemize gerek yok, bazen silmemek de gerekli. Önemli olan o sayfalara takılıp şuan hayatımızı yok ve bitmiş olan birşey için zehir etmemek. Yani geçmiş olaylara bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Eğer geçmişte kapanmamış bir mesele var ise ve bunu konuşarak kapatmak mümkün değil ise, onu kafamızda canlandırıp bir filim gibi sona erdirmemiz gerekiyor. Yani yeniden yorumlamamız ve geçmişimizi kabullenerek yaşamamız gerekiyor.

 

İnsan kötü bir an yaşadığı zaman bu an´ı geçmişine ve geleceğine yayar. Adeta sürekli o kötü a´nı her an yaşayacakmış gibi, acısı sürekli var olacakmış gibi hareket eder ve gerektiğinden fazla endişelenir. Halbuki kötü an o an vardır. O an yaşanmıştır. O an´ı ebediyete kadar uzatmaya gerek yok. Orada kapatmak, bitirmek gerekir. Ki hayatta zaten sürekli iyi anlarımız ve kötü anlarımız olur. Durumumuz iyi olur, şükür ile imtihan ediliriz. Kötü anlara denk geliriz, sabır ile sınanırız. Bu durum hayatımızın sonuna kadar bu şekilde devam eder. Yani ne iyi anlarımız ne de kötü anlarımız kalıcıdır. Sürekli bir değişim esastır.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Temmuz 2019

https://www.amazon.de/Pozitif-Ol-Psikolojik-Terapide-Risale-i/dp/9752613438

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.05.2019) Anadil derslerinde son durum

Anadil derslerinde son durum

Anadilin önemine vurgu yapmak için ünlü filizof Konfüçyus´un bir sözü vardır, “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“ Nitekim lisan, sadece halihazırdaki insanları birleştirmez, aynı zamanda yüzyılların kültürünü aktarır. Çünkü kullanılan her kelimenin arkasında bir tarih vardır. Kültür, din, örf, adet anadil ile aktarılır. Dil kelimesinin kökü gönül kelimesinden gelir. Dil ile gönül kültürü de aktarılır.

Dolayısıyla göç eden birçok toplum anadilini muhafza etmek için gayret gösterir. Almanya´ya göç eden farklı toplumlar da kendi anadillerini çocuklarına aktarabilmek için büyük çaba göstermişler. 1955´den itibaren misafir işci olarak Almanya´ya gelen yugoslavlar, italyanlar ve türkler kendi çaplarında anadillerini korumaya çalışmışlar.

1964´de ise Alman Kültür Bakanlığı´nın bir kararı ile Almanya´daki konsolosluklara anadili öğretmeye yönelik dersler verme yetkisi sunuluyor. Kültür Bakanlığına göre, o dönem bu yetkinin verilme amacı, ileri yıllarda tekrar vatanlarına dönecek olan misafir işcilerin çocuklarının döndüklerinde toplumda ve okulda zorluk çekmemeleri. Konsoloslukların sundukları anadil dersleri halen bazı eyaletlerde yürürlükte. Derslerin içerikleri ve finansal kaynağını konsolosluklar taşıyor, alman devleti ise okul sınıflarını kullanım için veriyor. Bazı eyaletlerin okul bakanlıkları dersin içeriğini kontrol ediyorlar, bazıları ise tamamen konsolosluklara bırakıyorlar. Bu derslere katılma mecburiyeti yok. Her veli veya öğrenci katılıp katılmayacağını kendisi karar verebiliyor.

Almanya´da okul sistemi her eyalette değişik olduğu için eyaletler anadil konusunda da farklı hareket ediyorlar. Bazı eyaletlerde sadece konsoloslukların verdiği anadil dersleri mevcut, bazılarında okul bakanlığı kendisi anadil dersleri sunuyor, bazılarında hem devlet hem konsolosluklar ders veriyorlar, bazılarında ise hiç anadil dersleri yok. Eyaletlerde bu son durum ile ilgili Mediendienst Integration´un yaptığı araştırmaya yazımızda göz atalım.

Baden Württemberg eyaletinde konsolosluklar 14 dilde anadil dersi veriyorlar. Toplam 35417 öğrenci bu derslere katılıyor. Katılım sayıları ise her sene ciddi şekilde düşüyor. Öğretmenlerin sayısı ise 534. 2016/2017 okul döneminde 24426 öğrenci türk anadil derslerine katılmış, 2017/2018 döneminde 22493 kişi ve 2018/2019 döneminde 19023 kişi katılıyor. Yani üç senede öğrenci sayısı 5000´den fazla eksilmiş. Okul bakanlığı Baden Württemberg eyaletinde kendisi anadil dersleri vermiyor fakat konsoloslukların verdiği derslerle ilgili irtibat halindeler.

Bavyera eyaletinde anadil derslerini sadece konsolosluklar veriyor. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol etmiyor. Katılım ile ilgili istatistik tutulmuyor.

Berlin eyaletinde konsolosluklar 7 dilde anadil dersleri sunuyorlar. Bu eyalette de hem katılanların sayısı hem de derslerin sunulduğu okulların sayısı her sene düşüyor. Şuan 85 okulda anadil dersleri veriliyor. 2016/2017 okul döneminde 2348 türk öğrenci anadil derslerine katılmış, 2017/2018 senesinde katılım oranı 2239 ve 2018/2019 döneminde ise 1586 öğrenci derslere katılmış. Eyaletin okul bakanlığı dersleri kontrol edebiliyor. Konsoloslukların verdiği derslere paralel olarak okul bakanlığı da anadil dersleri sunuyor. 49 tane ilkokulda türkçe dersi veriliyor.

Brandenburg eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri sunmuyorlar. Okul bakanlığı 8 dilde anadil dersi sunuyor. Katılımcıların sayısı her sene yükseliyor. Öğretmenlerin sayısı 55. Türkçe derslerinde ise 2016/2017, 2017/2018 ve 2018/2019 okul dönemlerinde tam 12 öğrenci kayıtlıydı.

Bremen eyaletinde konsolosluklar 7 dilde anadil dersi veriyorlar. Öğrenci sayılarıyla ilgili bir bilgi yok. Eyaletin okul bakanlığı dersleri kontrol ediyor ve aynı zamanda dersleri veren öğretmenlerin de iyi almanca bilmelerine dikkat ediyor. Bakanlık kendisi de 6 dilde anadil dersleri veriyor.

Hamburg eyaletinde 1114 öğrenci konsoloslukların verdiği anadil derslerine katılıyor. Toplam 5 dilde 20 öğretmen ders veriyor. 2018/2019 döneminde türkçe derslerine 737 öğrenci katılıyor. Derslerin içeriğine okul bakanlığı müdahale etmiyor. Bakanlık kendisi 12 dilde anadil dersi sunuyor.

Hessen eyaletinde de konsolosluklar anadil dersleri veriyorlar. 11 dilde sunulan bu imkana toplam 5889 öğrenci katılıyor. 86 öğretmen dersleri sunuyor. 2018/2019 okul döneminde 3191 türk öğrenci türkçe dersine katılıyor. Hessen eyaletinin okul bakanlığı derslerin içeriğini kontrol edebiliyor. Bakanlık kendisi de anadil dersleri sunuyor. Bu derslere toplam 9357 öğrenci katılıyor. Bakanlığın sunduğu türkce derslerine 4065 kişi katılıyor.

Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri sunmuyorlar. Okul bakanlığı kendisi 3 dilde anadil dersi veriyor. Türkçe dersleri bu eyalette verilmiyor.

Niedersachsen eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri veriyorlar. Katılım sayıları ile ilgili bir araştırma yok. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol edebiliyor. Bakanlık kendisi de 13 dilde anadil dersi veriyor. 109 öğretmen dersleri veriyor. 2017/2018 döneminde 3749 öğrenci türkce anadil derslerine katılıyordu.

Nordrhein-Westfalen eyaletinde de konsoloslukların verdikleri anadil dersleri ile ilgili istatistik yok. Okul bakanlığı ise 23 dilde ders veriyor. Toplam 97787 öğrenci derslere katılıyor. 2017/2018 döneminde türkçe anadil derslerine 45505 öğrenci katılırken, bu sayı 2018/2019´da 43944´e düşmüş.

Rheinland-Pfalz eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri vermiyorlar. Okul bakanlığının 17 değişik dilde sunduğu anadil derslerine ise 13405 öğrenci katılıyor. Türkçe derslerine 2016/2017 döneminde 7030 kişi, 2017/2018 döneminde 6529 kişi ve 2018/2019´da 6125 kişi katılıyor.

Saarland eyaletinde sadece türk ve italyan konsoloslukları anadil dersi veriyorlar. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol etmiyor. 2018/2019´dan itibaren bakanlık kendisi de anadil dersleri vermeye başladı. 97 yerde düzenlenen bu derslere 2310 öğrenci katılıyor.

Sachsen eyaletinde konsolosluklar anadil dersi sunmuyorlar. Okul bakanlığı 17 dilde ders sunuyor. Toplam 1736 öğrenci bu derslere katılıyor. 62 öğretmen dersleri veriyor. 2016/2017´de 35, 2017/2018´de 31 ve 2018/2019´da 18 öğrenci türkçe anadil derslerine katılıyor.

Sachsen-Anhalt eyaletinde de konsolosluklar anadil dersi sunmuyorlar. Şimdiye kadar konsolosluklardan böyle bir talep gelmemiş. Okul bakanlığı kendisi de anadil dersleri sunmuyor.

Schleswig-Holstein eyaletinde konsolosluklar 5 dilde anadil dersleri sunuyorlar. Toplam 1024 öğrenci derslere katılıyor. 2017/2018 döneminde 905 türk öğrenci anadil derslerine katılıyordu. 2018/2019 okul döneminde bu sayı 928´e çıkmış. Okul bakanlığı dersleri kontrol etmiyor ve kendisi de anadil dersleri sunmuyor. Fakat koalisyon anlaşmasına göre gelecekte 5-10 okulda türkçe dersi verilmek isteniyor.

Thüringen eyaletinde ne konsolosluklar ne de okul bakanlığı anadil dersi vermiyorlar.

Anadilini öğrenmeyi istemek bir lüks veya özel bir istek değildir. Bu istek, sağlam bir kişiliğe sahip olma ihtiyacından doğan bir zorunluluktur. Anadilini evde hem konuşacak, okuyacak hem de özellikle doğru yazabilecek bir şekilde öğrenmek çok zor. Velilerin bu görevi yerine getirmeleri kolay değil. Çünkü veliler ne eğitimci, ne de öğretmen. Bu görevi en iyi okullar ve öğretmenler yerine getirebilirler. Bir dili doğru ve kalıcı bir şekilde öğrenmek için, okulda verilen dil öğretimi şart. Eğer anadil doğru bir şekilde okullarda öğretilirse, hem aile arası kültürel çatışmalar yok edilmiş olur, hem de başka diller daha kolay bir şekilde öğrenilebilir. Dilbilimcilerin yaptığı onlarca araştırmalar gösteriyor ki, bir dili öğrenmek için, öncelikle kendi anadilini iyi bilmek şart. Netice olarak anaokula gitmeden önce sadece kendi anadilini güzel bir şekilde öğrenen bir çocuk, anaokulundan itibaren başka dilleri de çok daha hızlı ve doğru öğrenebiliyor. Çünkü hafızasında ve bilinçaltında bulunan bir dil var. Yeni diller o mantığın üzerine kuruluyor. Fakat bir dil yerine çocuğa küçük yaşta farklı dillerle hitap edildiğinde, beyin o dillerin farklı dil olduğunu kavrayamıyor ve dolayısıyla ileri yaşlarda her iki dilde sıkıntı çekiliyor.

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Mayis 2019
Referans, Mayis, Haziran 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(15.03.2019) Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

 

 

Dinimize göre hayat büyük bir nimettir. Dolayısıyla hayatı korumak, hatta hayat kurtarmak da, en büyük iyilikler arasında geçer. Kur´an-ı Kerim´de bu hakikat şu şekilde ifade edilir: „Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur“ (Kur´an, 5:32).

 

Hayatı önplanda tutan dinimiz, yasaklar söz konusu olduğunda da „önce hayat“ prensibini izler. Örneğin domuz eti kesin olarak yasaklanmasına rağmen, domuzun yasaklandığı aynı ayette „Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur“ (Kur´an, 2:173) diye geçer. Halbuki bir insanın çölde aç kalma ve önünden bir domuzun geçme ihtimali oldukça düşüktür, neredeyse sıfırdır. Dolayısıyla Kur´an´ın burada vermek istediği mesaj, zor durumlarda bazı kurallar geçerli değildir. Hastalıkta orucun geçerli olmadığı gibi, belli günlerde bayanların namaz kılma gereği olmadığı gibi veya alternatifi olmayan ilaçlarda alkol içeriğine bakılmadığı gibi. Fetâvayı Hindiyye de bu husus dile getirilir: „Sözüne inanılır bir doktor, hastanın ancak şarap içmekle tedavi olacağını, başka yolla tedavinin mümkün olmayacağını söylerse, gerçekten bu ihtimal de mevcutsa, âlimlerin ekserisi bu tedavinin yapılabileceğini bildirmişlerdir.“

 

Tüm bunları dikkate aldığımızda hayatın önemi ortaya çıkıyor. Hayat, korunması gereken bir nimettir. Ayetlerde bu hakikat „Kendi nefislerinizi öldürmeyin.“ (Kur´an, 4:29) ve „Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın“ (Kur´an, 2:195) diye ifade ediliyor.

 

İslam alimlerinin ekserisi bu bilinç ile, organ nakli, kan bağışı, ilik bağışı gibi konulara cevaz vermişler. Konuyla ilgili de 6 şart aranmıştır: 1. Zaruretin bulunması. 2. Vericinin izin ve rızâsının bulunması. 3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi, 4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması, 5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması, 6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

 

Etrafımızda, sosyal çevremizde organ nakline, kan bağışına, ilik nakline ihtiyacı olan insanları maalesef fark edemiyoruz. „Ateş düştüğü yeri yakar“ misali, başımıza geldiği zaman bu gibi konuların ne kadar önem arz ettiğini fark ediyoruz. Bu gibi çalışmaları önceden yapabilsek, toplumda belli bir hassasiyet oluşturabilsek, belki yüzlerce insanın hayatı kurtarılmış olacak.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Nisan 2019

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2019) İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

 

Almanya´da beş merkezde İslam İlahiyatı okuma imkanı var. Fakat son senelerde İslam İlahiyatı fakültelerinde öğrenci sayısı azalıyor. İlahiyat okuyan bir çok öğrenci İslam Din Dersi öğretmenliğine veya oradan da sosyal bilimlere geçiş yapıyor. Bu geçişlerin sebebi öğrencilerin gelecek ile ilgili tedirgin olmaları. Üniversitelileri tedirgin eden durum, hem İslam İlahiyatında hem de İslam Din Dersinde belirsizliklerin oluşu. Bir çok eyalette bu alanların geleceği netleşmedi.

 

İlahiyat öğrencileri haklı olarak üniversiteyi bitirince, diplomalarını elde edince nerede çalışacaklarını soruyorlar. Normalde hepsinin camide imam olabilecek kapasitede olması gerekirken, bir çok öğrenci şikayetci: „İlahiyat okuduk, ama hutbe bile veremiyoruz!“ sözlerini öğrencilerle konuştuğumuzda sıkça duyuyoruz. Pratik bilgi eksik olduğu icin haliyle hiç bir camide görev alamıyorlar.

 

Bu pratik bilgiyi öğrenebilecek seminerleri camilerin çatı dernekleri proje olarak ilahiyatı bitirenlere uygulamaya çalışıyorlar. Fakat bu pratik bilgi aslında üniversitede okurken paralel bir şekilde gerçekleşmeli. Örneğin bir camide, bir imamın yanında “çıraklık“ veya stajyerlik yaparak da olabilir.

 

Eğer camiler bu gençleri alsalar, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Maaşlarını kim ödeyecek? Türkiye´de ki gibi alman devletinin bu maaşları ödemesi beklenilemez. Alman Anayasa´sına göre seküler bir devlette dini faaliyetleri dini cemaatler kendileri finanse eder. Örneğin kilise bu sebeple kendi dinine, daha doğrusu kurum olarak kendi kilisesine bağlı olanlardan, vergi alıyor.

 

Dini çalışmaların dışındaki profesyonelleşmiş meslekler için kilise kurum olarak farklı sosyal yardım dernekleri adı altında hizmet veriyor. Bu sosyal yardım dernekleri sosyal hizmet (Sozialarbeit) yaptıkları için, bu sefer devlet tarafından maddi olarak desteklenebiliyorlar. Çünkü bu çalışmalar, ağırlıklı olarak din hizmetleri olarak yapılmıyor.

 

Hatta Almanya´nın bir özelliği olarak, herhangi bir yerde sosyal çalışma yapılacaksa, önce bu kuruluşlara çalışmalar ve gereken maddi yardım veriliyor. Bu kurumların olmadığı veya yeterince bulunmadığı yerlerde ise devlet kendi imkan ve hizmetlerini kullanıyor.

 

Bu bağlamda baktığımızda camii dernekleri de sosyal alanlarda aktifler. Sosyal hizmetler cami derneklerinde gerçekleşiyor. Hatta camilerde bu işler tamamen gönüllü olarak yapılıyor. Kimse bu işten dolayı maaş almıyor. Halbuki aynı kiliselerin yaptığı gibi sosyal yardım kuruluşları şeklinde bu işleri profesyonelleştirmek mümkündür.

Örneğin camilerde yapılan sosyal yardımları, manevi rehberlikleri kurulan bir sosyal yardım derneği ile finanse etmek daha kolay olacaktır. Aynı şekilde bir sosyal yardım derneği altında anokul, huzur evi gibi kurumlar açmak da prosedür olarak daha kolay.

 

İlahiyat öğrencileri ise tabiki yine buradan da faydalanamayacaklar, çünkü dini hizmet sosyal hizmet olarak kabul edilmiyor. Almanya´da yetişen, ilahiyat okuyan ve daha sonra camilerde görev alacak olan ilahiyatçılar için belki de derneklerin kendi organize ettikleri bir vakıf düşünebilinir. Fakat bu da yüzlerce imamı göz önünde bulundurursak – ki Almanya´da örneğin Türkiye´den genel ve finanse edilen yaklaşık 1000 imam var – çok sınırlı veya uzun vadeli bir mesele olacaktır. Bu sebeple alternatif olarak derneklerin sosyal yardım kuruluşlarına yönlenmelerinde fayda olacaktır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart, 2019

Risale Haber, 07.03.2019

https://www.risalehaber.com/almanyada-ilahiyat-fakulteleri-ve-sosyal-yardim-kuruluslari-20884yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2019) Göç Olgusuna felsefi bir yaklaşım

Göç Olgusuna felsefi bir yaklaşım

İnsanlığın göç tarihi aslında ilk insanlar olan Hz. Adem ve Hz. Havva ile başlıyor. Cennet yurdunda şeytan tarafından kandırılan Hz. Adem ve Hz. Havva cenneti terk etmek zorunda kalırlar. „İçinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı” (Kur´an, 2:36) ayetiyle dünya hayatı, bir başka değim ile, göç hayatı sadece cennetten çıkarılan Hz. Adem ve Hz. Havva için değil, aynı zamanda tüm insanlık için başlar.

Dünya hayatındaki amaç ise, tekrar o anavatana, yani nimetler yurduna, cennete geri dönebilmek. Bu dünyada kısa bir göç hayatı yaşayıp tekrar vatan-ı asliye ayak basabilmek, tüm göç edenlerin en büyük meselesidir.

Vatan-ı asliye geri dönme isteği ve arzusu insanın fıtratında vardır. 1960´larda, 1970´lerde Avrupa´ya, bilhassa Almanya´ya misafir işci olarak giden türk vatandaşlarına, hatta o dönem gelen ispanyol, italyan veya yunan vatandaşlarına da sorsanız, aradan 50-60 sene geçmesine rağmen „Bir gün vatanıma geri döneceğim, doğduğum toprağa geri döneceğim“ nidalarını işitirsiniz. Bu dönüş sadece çok azı için uçağın üst kısmında yaşarken gerçekleşir, çoğu için ise uçağın alt kısmında bir tabut içinde vuku bulur.

İnsanlık tarihine baktığımız zaman, göç olgusunu her zaman görürüz. Sadece türklerin göç tarihi dahi başlı başına bir ansiklopedidir. Şuan sadece Avrupa´da yaklaşık 7-10 milyon türkün yaşadığı tahmin ediliyor. Tarih boyunca göç etmeyen bir toplum hiç olmamıştır. Dolayısıyla tarih boyunca toplumların göç etmesi anormal birşey olarak değil, gayet doğal bir gerekçe olarak algılanırdı.

Göc etmenin “özel bir olgu“, ya da halihazırda olduğu gibi “olumsuzluk“ veya “sorun“ olarak algılanması ise sosyolojik olarak modernitenin getirdiği bir problemdir. Sanayileşme, şehirleşme, ülke sınırlarının kesinleşmesi ve ulus devletlerin kurulmasıyla beraber bürokrasinin de ilerlemesi “Göç“´ü bir bürokratik mesele olarak önümüze getirdi. Vize, oturma izni, seyahat izni, çalışma izni, iltica statüsü gibi kağıt üzerinde yapılan hukuki “anlaşmalar“ göç etmeyi bir anormal durum haline getirmiştir.

Halbuki felsefi olarak bir insanın A´dan B´ye gitmesi ve isterse B´de temelli kalması, hür iradesiyle verdiği ve başkasının karışamayacağı, hak ihlali söz konusu değilse engelleyemeyeceği bir karardır. Modern toplum ise bu hür iradeyle çesitli sebeplerden dolayı, – ki günümüzde önplana getirilen en büyük sebep “güven“ sebebidir – baş edemediği için, A´dan B´ye gitmeyi ve B´de kalmayı kanunlara ve kurallara bağlamıştır, bir takım sınırlamalar getirmiştir.

Nihai olarak bu şekilde bir algı göçü bir sorun olarak görür. Özellikle ırkçı akımların „Gemi doldu, artık gelmeyin“ gibi söylemleri ideolojik olarak da göç etmeyi bir menfi olgu olarak sunuyor. Bu sebeple göç olgusunu gerçekleştirmek isteyen veya tüm zorluklara rağmen gerçekleştiren kişiler de “sorunlu şahıslar“ olarak algılanabiliyor. Irkçılığın, kabileciliğin halen geçerli olduğu toplumlarda göç edenlere ikinci, hatta üçüncü sınıf insan muamelesi yapılır. Adeta göç edenlerin cahil veya kötü niyetli olduğu empoze edilir. Halbuki savaş sebebiyle göç etmek zorunda kalanlar sadece okuma yazma bilmeyenler değil, elbette akademisyenler de, zengin de, fakir de, hasta da, sıhhatli de, genç de, yaşlı da böyle bir durumda istese de istemese de göç eder.

Eğer bakış açısı değişebilse, göç´ü hem göç edenler için hem de göç edilen toplum için bir fırsat olarak değerlendirilse, tarihte bir çok medeniyetin göç sayesinde kurulduğu göz önünde bulundurulsa, Göç Olgusu müsbet karşılanacaktır.

Başa dönelim…. Hz. Adem cennetten göç ettikten sonra, tevbe ediyor, anavatanı olan cennete geri dönmek istiyor, fakat aynı zamanda göç ettiği dünyada bir toplumun, bir insanlık medeniyetinin tohumlarını atıyor. Asıl hedefini unutmadan, ıskalamadan, göç ettiği yerin de kıymetini ve rızıklarını bilerek bir gurbet hayatı yaşıyor, ve tekrar göç edeceği vakti bekliyor… son göçü bekliyor… Her insan bu son göçü tadacaktır…

Dr. Cemil Şahinöz, Referans, Mart, Nisan 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.02.2019) Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

 

Avrupa´da ve özellikle Almanya´da ihtiyaçların ve yaşam şartlarının değişimi sebebiyle müslümanlara yönelik Manevi Bakım (almanca Seelsorge; ingilizce Spiritual Care) projeleri inşa edilmeye çalışılıyor. Hristiyan Manevi Bakım personelleri müslümanlarla karşılaştıkları zaman farklı sıkıntılar çekebiliyorlar. Dil konusu bazen sıkıntı olabildiği gibi, asıl sıkıntı kültür ve din anlayışında yatıyor. Karşıdakinin kültür sistemi ve inançları bilinmediği zaman Manevi Bakım hizmeti vermek de imkansızlaşıyor.

 

Bu sebeplerden dolayı genelde Hristiyan kurumlar tarafından müslüman cemaatlere yönelik İslami Manevi Bakım hizmetleriyle ilgili başvurular geliyor. Fakat müslüman toplumlarda kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş Manevi Bakım hizmeti sunulmadığı için, yaklaşık 10 senedir Avrupa ülkelerinde farklı projeler ile İslami kurumlarla beraber müslüman Manevi Bakım uzmanları yetiştirilmeye çalışılıyor.

 

Bu bağlamda almanca olarak hazırladığımız “İslam´da Manevi Bakım. Almanya´da İslami Manevi Bakım“ (almanca kitap olarak “Seelsorge im Islam – Theorie und Praxis in Deutschland“) doktora tezinde Almanya´da 119 İslami Manevi Bakım projesini inceleme imkanı bulduk. Konuyla ilgili ilk empirik araştırma olan tezimizde hastane, acil yardım hizmetleri, hapishane, telefon hizmeti, yaşlılara yönelik hizmetler, mülteci hizmetleri, cami, psikiyatri, internet alanlarında ve alman ordusunda İslami Manevi Bakım projelerini araştırdık. Hem müslüman Manevi Bakım personellerini yetiştiren ve eğitenlerle hem de bu hizmeti bizzat sunanlarla söyleşiler gerçekleştirdik. Eğitim müfredatları da karşılaştırıldı. Ardından Danimarka, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Türkiye ve ABD´de İslami Manevi Bakım projeleri tez için incelemeye alındı ve karşılaştırıldı. Tezin teorik ve teolojik altyapısı için Kur´an ve Hadisler´de İslami Manevi Bakım temelleri ortaya koyuldu, müslüman toplumlarda kültürel yapı ve tarihsel gelişme analiz edildi ve ayriyeten Hristiyan Manevi Bakım´ın tarihçesi ve kavramsal ve teolojik yapısı ele alındı. Tezin ana hedefi ise İslami Manevi Bakım için bir sosyolojik ve teolojik taslak sunmak idi.

 

İslam´ın temel kaynaklarının araştırıldığında İslam´da kavram olarak Manevi Bakım´ın olmadığını, fakat içerik olarak elbette bu hizmetin ciddi bir şekilde avam tarafından gerçekleştirildiğini tarihsel olarak tespit etmek mümkün. Özellikle Peygamber Efendimiz´in sünnetinde birçok manada Manevi Bakım hizmeti mevcut. Hristiyanlıkta bu hizmet kurumsallaşmış ise de İslam dininde – ayrıca Yahudilik´de de – kurumsallaşma ve profesyonelleşme gerçekleşmemiş.

 

Analiz edilen ülkelerde İslami Manevi Bakım projeleri özellikle hastane, hapishane ve acil durum hizmetlerinde adapte ediliyor. En çok bu alanlarda ihtiyaç duyuluyor. Diğer alanlarda ise çok az sayıda hizmet sunuluyor.

 

Tüm bu araştırmaların sonucu olarak İslami Manevi Bakım´ın daha yeni başladığını, yapılanmayı sağlıklı gerçekleştirebilmek için profesyonelleşme ve kurumsallaşma için içerik ve kalite standardları belirlenmesi gerektiği ortaya çıktı. Özellikle müslümanların çoğunluklu olarak yaşamadığı ülkelerde İslami Manevi Bakım´ın kimin sunacağı (örneğin hangi kuruluşun) ve finansal kaynak nereden elde edileceği henüz cevaplanmamış hayati sorular arasında.

 

Profesyonelleşmeye giden yolda, mutlaka İslami Manevi Bakım´ın ne olduğu tartışılmalı ve kriterler belirlenmeli. Çünkü araştırdığımız projelerde bazen temelden farklar tespit ettik. Bazı projelerde Manevi Bakım uzmanları aylarca bir eğitimden geçerken, başka projelerde çok kısaltılmış veya hiç bir eğitim vermeden Manevi Bakım ile ilgili kişiler görevlendiriliyor. Yine bazı projelerde Manevi Bakım için olmazsa olmaz olan birebir kişisel görüşmeler uygulanırken, özellikle hapishanelerdeki Manevi Bakım hizmetlerinde neredeyse hiç birebir görüşmelerin olmadığı, sadece grup halinde görüşmelerin yapıldığı tezimizde ortaya çıktı. Profesyonelleşmeyi engelleyen bir başka sorun ise Manevi Bakım hizmetini sunan uzmanların bunu gönüllü olarak, yani ücret almadan asıl iş saatlerine ek olarak yapmaları. Bu ise sunulması gereken hizmeti oldukça sınırlıyor.

 

Elbette var olan problemlerin bir çoğu finansal kaynaklı, dolayısıyla finans kaynağı çözülmeden, profesyonelleşme ve kurumsallaşma yolunda ciddi adımlar atmak zor olacaktır. Böyle bir hedefe ulaşabilmek için Avrupa´daki mevcut İslami çatı dernekleri yapısal olarak müsait olsa da, uzmanlık ve personel açısından tek başına kaldırabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri bir konu değil. Bu bağlamda çözüm olarak, Avrupa´da çok yaygın olan Sosyal Yardım Kuruluşları sistemine uygun olan bir Müslüman Sosyal Yardım Kuruluşunun kurulmasu daha uygun görünüyor. Hristiyan kiliselerinin de böyle kurumları olduğu, ve bu kurumlarda çalışan elemanlarının neredeyse hepsinin maaşlarının vergilerle ödendiğini düşünürsek, finans sorusu da belki bir nebze çözülmüş olabilir.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Subat 2019

Risale Haber, 08.02.2019

https://www.risalehaber.com/avrupada-islami-manevi-bakim-projeleri-seelsorge-20815yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler