Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.05.2017) BIG Partisi

BIG Partisi

Bu yazı siyasi bir yazı değil, sosyolojik bir analizdir…

Almanya´da seçimler öncesi eyalet ve federal Seçim Kurumları seçmenler için özel anketler hazırlarlar. Bu anketlerde siyaset, sosyal, eğitim, aile, uyum gibi bir çok konuyla ilgili sorular sorulur ve cevap seçeneklerinden bir tanesinin seçilmesi istenilir. Anket sonucunda seçime katılan siyasi partilerin size ne kadar uyduğu ortaya çıkıyor. Çünkü aynı sorulara siyasi partilerde yanıt vermiş oluyor ve bu şekilde sizin verdiğiniz cevapların hangi oranla hangi partiye denk düştüğü ortaya çıkıyor.

Bu anketlere katılan hangi müslüman veya türke sorsanız, sonuç olarak açık fark ile kendilerine en yakın parti olarak BIG Partisi çıktığını söylüyorlar. Yani aynı kendileri gibi düşünen, kendi değerlerini paylaşan bir siyasi parti ortaya çıkıyor. Bunu hem kültürel, hem dinsel bir denklik olarak görmek mümkündür. Fakat en önemlisi ise sosyal bir denklik – ki bu duruma değinmemiz gerekiyor.

BIG Partisi 2010 yılında kuruldu. Kurulduğu günden itibaren partinin çalışmalarını yakından takip etmeye çalışıyorum. Kurucusu ve başkanı 15 senelik dostum Haluk Yıldız. Samimiyetine ve gayretine inandığım Haluk Yıldız karınca misali de olsa partisiyle geleceğe önemli yatırımlar yapıyor. En önemlisi ise Haluk Yıldız, Almanya´da yaşayan türk ve müslümanların çoğunluğu gibi gençlik hayatında sosyal hayatta mücadele vermiş, üniversite döneminde belli haklar için çaba göstermiş ve birçok kültür derneği ve cami derneklerinde vazifeler almış olan birisi.

Bu sebeple yukarıda da belirttiğimiz gibi BIG Partisinin düşüncelerinin Almanya´daki müslüman ve türk toplumuyla bu kadar örtüşmesi de hiç şaşırtıcı değil. Haluk Yıldız kendisi bu toplumdan çıktığı için, toplumun nabzını ve isteklerini iyi biliyor. Toplumun sorunlarını kendisi de yaşadığı için hissediyor ve dolayısıyla çözümler üretebiliyor.

Bu nedenle kendi sesinin duyulmadığını, kendilerinin temsil edilmediğini düşünün büyük bir kitle kendileri gibi gördükleri BIG Partisine oy veriyorlar. En azından sosyolojik açıdan BIG partisinin çok büyük bir potansiyeli var. Ulaşabildiği kitle sadece türkler, müslümanlar veya göçmenlerden oluşmuyor, aynı şartlarda olan ve aynı değerleri paylaşan diğer seçmenlerden de oluşuyor.

Küçük ve yeni partilerde seçmenlere genelde “Oylarımız boşa gider“ gibi düşünce hakim olabiliyor. Halbuki her oy bir mesajdır. Hiç bir oy boşa gitmez. Her oy aynı zamanda bir mesuliyettir. Oy verdiğiniz partinin değerlerini ve yaptıklarını destekliyor manasına geliyorsunuz. Aslında her “küçük“ parti ve her gelen oy geleceğe bir yatırımdır.

Şüphesiz alman siyaset dünyasında göçmen partiler de var. Fakat analitik olarak bakıldığında bu partilerin adeta bir “Facebook-Balonu“ olduğu, takipçilerinin zaten oy kullanmayan, fakat bol miktarda gaz veren Facebook-Gençliği olduğunu tespit etmek mümkün. Bu nedenle tabanı olmayan bu partilerin ömrü de kısa oluyor.

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 06.05.2017

http://www.risalehaber.com/almanyada-big-partisi-19191yy.htm

 

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.03.2017) Avrupa´da İslam´ın tarihçesi

Avrupa´da İslam´ın tarihçesi

 

Senelerdir Almanya´da bir tartışma yaşanıyor. İslam Almanya´nın bir parçası mı değil mi? 2006´da Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble İslam´ın Almanya´nın ve Avrupa´nın bir parçası olduğunu söylediğinde fazla dikkate alınmamıştı. 2010´da eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff da aynısını, yani İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu ifade etmişti, ama bu sefer büyük bir tartışma başlamıştı. Hatta sırf bu cümle yüzünden Wulff istifa ettirildi diyenler var. Nitekim kendisinden sonraki Cumhurbaşkanı Joachim Gauck 2012´de İslam´ın değil fakat Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etmişti. Dolayısıyla tartışma tarihsel ve sosyolojik boyutuyla değil, siyasi ve polemik bir şekil almaya başlamıştı.

 

Hem tarihsel olarak hem de sosyolojik olarak Avrupa´da İslam´ın tarihine, bilhassa Almanya´da İslam´ın tarihçesine baktığımızda, zannedildiği gibi ´misafir işciler´ alımıyla başlayan bir tarihden bahsetmiyoruz. Müslümanlar´ın Avrupa seferi çok daha öncelerden başlıyor. Bu tarihçeyi üç bölüme ayırmak mümkün.

 

Birinci dönem: Peygamber Efendimizin vefatından hemen sonra 7. yy.´da İslam´ın yaygınlaşmasıyla başlayan dönem.

İkinci dönem: 16. yy.´da savaşlarla başlayan dönem.

Üçüncü dönem: 2. Dünya Savaşından sonraki ´misafir işcilerle´ başlayan dönem.

 

  1. Dönem:

 

Peygamber Efendimiz Miladi 632 senesinde vefat etti. Peygamber Efendimiz vefat etmeden az evvel, özellikle vefat ettikten sonra İslam´ın mesajı tüm kıtalara yayıldı. Yaklaşık 800 sene Avrupa´da müslümanlar varlıklarını sürdürdüler. 711´den 1492´ye kadar Endülüs´de kültür, sanat, bilim, tarih, ilim üretildi. Bugün kullanılan bir çok teknolojinin ve bilginin temelleri o dönemde atıldı. Endülüs döneminden sonra İslam ve Avrupa arasında büyük bir kopukluk yaşandı, fakat irtibatlar tamamen kopmadı.

 

  1. Dönem:

 

Birinci dönemin bitmesinden kısa süre sonra ikinci dönem başladı. 1529´da ilk Viyana Kuşatmasından sonra bazı müslüman esirler Berlin´e getirildiler. 1683 senesinde, İkinci Kuşatmada yaklaşık 1245 müslüman esir Münih şehrine getirildi.

 

1699´da Karlofça Antlaşmasından sonra barış dönemi başladı. Bazı müslüman esirler alman topraklarında kaldılar ve hatta daha sonra orada gömüldüler. Bugün hale bu mezarlardan bazıları mevcuttur. Yabancı topraklara gittiklerinde orada gömülmek isteyen, mezar taşlarının da İslam´ı hatırlatmasını isteyen sahabeler gibi. Alman topraklarında kalan bazı esirler yaşadıkları kültüre uyum sağladılar, bazıları da kendi kimliklerini bırakıp asimile oldular. Örneğin 1685´de bir savaş sonrası esir olarak alınan Osmanlı Mehmet asimile edildikten sonra Ludwig Maximilian Mehmet von Königstreu ismini aldı. Mehmet´in oğullarından birisi 1746´da Hannover´de ilk mason localarından birinin kurucusudur. Yine Hannover´de yaşayan Türk Ali 18. yy.´da Georg Wilhelm ismini alarak orduda önemli görevler aldı.

 

Alman topraklarında serbestçe yaşama imkanı bulan müslümanlar devlet tarafından da kabullenilmeye başladı. 1731´de Kurland Beyi, Kral Friedrich Wilhelm I.´ye ordusu için 20 tane ´türk´ askeri hediye etti (O zamanları müslümanların hepsine türk deniliyordu, nereden gelirlerse gelsinler). Bundan dolayı 1732´de Potsdam´da ordu´da bir mescid açıldı.

 

1739´da uzun boylu müslüman tatarlar Potsdam´a geldiler. Bunlar da yine Kral Friedrich Wilhelm I.´nin altında orduya katıldılar. Kral kendilerine bir mescit tayin etti ve aralarından birini imam olarak görevlendirdi.

 

Kral Friedrich Wilhelm I.´nin oğlu Büyük Friedrich 1740´da bir mektubunda, eğer türkler ülkelerine gelirse, kendilerine camiler yapacağını, tüm dinlerin eşit ve iyi olduğunu yazıyor. Padişah 3. Murat 16. yy.´lda ingiliz Kraliçesi Elizabeth I.´ye benzer bir mektup yazıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun tüm insanlara, dinlere, ırklara açık olduğunu belirtiyor.

 

Büyük Friedrich´in emri altında yaklaşık 1500 müslüman boşnaklı süvari Schlesisch Savaşlarına (1740-1763) katılıyorlar. Savaş bittikten sonra bu süvariler halen alman topraklarında orduda kalıyorlar ve Doğu Prusya´da görevlendiriliyorlar. 19. yy.´ın başlarında görev değişikliği yapılarak mızraklı süvariler grubuna dahil edildiler ve daha sonra 1919´da ordudan ayrıldılar. Yani neredeyse 180 sene alman ordusunda görev yaptılar.

 

Prusya ve Bab-ı Ali arasında bu nedenlerden dolayı sıkı bir iletişim vardı. Bu dönemde farklı antlaşmalar yapıldı, örneğin 1761´de Dostuluk ve Ticaret antlaşması imzalandı.

 

1763´den itibaren sürekli Osmanlı İmparatorluğundan görevliler ve temsilciler Prusya´ya geldiler. Alman topraklarında vefat eden bu görevliler için özel cenaze izni çıkarıldı. Örneğin 1798´de Ali Aziz Efendi alman topraklarında gömüldü ve Büyük Friedrich kendisine mezarlık bölgesini tahsis etti.

 

Yine bu senelerde dışdan da mimari olarak cami olarak tanınabilecek ilk cami inşa edildi. 1778´de senesinde Schwetzinger Schlosspark´da Kırmızı Cami yapıldı. Bundan önceki ´camiler´ dışdan cami özelliği taşımazken ve sadece mescit görevi yaparken bu cami tam anlamıyla müslüman ülkerde bulunan camilere örnek alınarak inşa edildi.

 

Bundan 100 sene sonra, Kral Wilhem II. Osmanlı İmparatorluğunda seyahat ederken 1898´de Şam´dan 2. Abdülhamid´e mektup yazıyor ve alman kralların tarih boyunca her zaman müslümanların ve Osmanlı Padişahlarının dostu olacağını söylüyor. 1898´de İstanbul´u da ziyaret eden Kral Wilhem II.´nin anısına 1900 senesinde Sultanahmed meydanına Alman Çeşmesi inşa edildi. Ocak 1901´de açılış programı düzenlendi. Çeşmenin yapımı Almanya´da gerçekleşti ve Türkiye´ye getirildi.

 

Alman-Türk dostluğunu anlayabilmek için Bediüzzaman´a da bakabiliriz. Bediüzzaman Said Nursi 1918 yazında Varşova, Berlin ve Viyana üzerinden İstanbul´a geçerken Berlin’de iki ay ikamet eder. Dönüşünden sonra, ´Türk-Alman, Alman-Türk tarih boyunca kadim dostturlar. Türkler Alman dostluğuna sadakatte çok hassasiyet gösteririler´ ifadesinde bulunur. Ayrıca Bediüzzaman ´Bahtiyar Alman milleti´ der ve Tevafuklu Kur’an’ın Almanya´da veya İtalya’da basılmasını ister. Daha sonra 50’li yıllarda kendi eserlerinin baskılarını da Almanya’ya yollar ve almanların bunu nasıl karşıladıklarını yazar: ´Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.´

 

  1. yy.´da Avrupa´dan bazı edebiyatçı, yazar ve şairler Osmanlı´ya seyahatlar düzenledi. Bu şekilde literatüre de müslümanlar ile ilgili farklı bakış açıları yansıdı. Ayrıca bu seyahatlerde bazıları müslüman oldular. İslam ilk defa ´ötekinin´ dini değil, bizzat avrupalı olanların dini olarak meydana çıkmaya başladı.

 

Yine 19. yy.´da Türk Ordusu´nu modernleşmesi döneminde Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında farklı antlaşmalar yapıldı. Bu işbirliği sayesinde yaklaşık 50.000 alman asker Osmanlı´da görev yaptı.

 

Almanya´da ise İslam daha hızlı bir şekilde toplumda yayılmaya başladı. 1901´de halen kullanımda olan ilk tanınmış ve irtiba edilen Kur´an tercümesi yayınlandı. Bu şekilde ilk defa büyük bir kitle Kur´an´ı okuyabildi.

 

1912´de Avusturya´da İslam Yasası yürürlüğe girdi. Aynı senelerde Berlin´de tahminen 1400 türk yaşıyordu. Elbette bunun dışında başka müslümanlar da vardı.

 

  1. Dünya Savaşı esnasında Berlin yakınlarında Wünsdorf-Zossen´de Alman Ordusu 30.000 müslüman esir için Hilal namı altında özel bir kamp oluşturdu. 1915´de bu kamp´da bir mescit inşa edildi. 1919´dan sonra bazı esirler Almanya´da kaldılar, ülkelerine geri dönmediler. 1924´de kamp kapatıldı ve 1930´da maddi sebeplerden dolayı yıkıldı.

 

1920´li senelere gelindiğinde Berlin´de canlı bir müslüman toplum vardı. Nitekim Kasım 1922´ye ilk islami dernek kuruldu. Bu derneğe 41 farklı ülkeden müslüman üyeydi. Dernek üyeleri 1925´de Berlin´in Wilmersdorf bölgesinde bir cami açtılar. Daha sonraları Berlin´li müslümanlar Kur´an tercümesi ve bir dergi çıkarmaya başladılar. Cami ise 1945´de kapandı.

 

1924´de yaklaşık 3000 müslüman Almanya genelinde yaşıyordu. Yine aynı sene ilk alman-türk-birliği kuruldu. Bu birlik Almanya´dan gelen türk öğrencilere destek veriyordu. Yaklaşık 13800 türk öğrenci bu sayede Almanya´ya gelmişti. Bu birlik daha sonra finansal sebeplerden dolayı kapatıldı.

 

1927´de Berlin´de İslam Arşivi kuruldu. Burada İslam ile ilgili yayınlanan almanca kitaplar, dergiler vs. toplanmaya başladı. Arşiv 1981´de Soest şehrine taşındı. 1932´de Dünya İslam Kongresi Almanya´da bir şube açtı ve Almanya´da yaşayan müslümanlara ilgisiz kalmadığını gösterdi.

 

Hitler rejimi geldiğinde müslümanların hareket alanı da kısıtlandı. Bazı müslümanlar toplama kamplarında öldürüldüler. 2. Dünya Savaşı sona erdiğinde Berlin´deki müslüman hayat da bitmişti. 1951´de özellikle balkanlardan ve eski Sovyetlerden Birliğinden gelen müslüman mülteciler için bir idare dairesi kuruldu.

 

Tüm bu dönemde müslümanlara hitap şekli de değişiyordu. Başlangıçta tüm müslümanlara ´türk´ denilirken, daha sonra almanca ´Muselmann´ kelimesi kullanılmaya başladı. Ardından yanlış olan ´Muhammedaner´ kavramı kullanıldı ve 3. Dönem ile beraber ´Muslim´ ve ´Moslem´ kelimesi devreye girdi. ´Muhammedaner´ kavramını halen ırkçılar kullanıyor.

 

  1. Dönem:

 

Üçüncü Dönem 2. Dünya Savaşından sonra başlıyor. Savaş sonrası Almanya farklı ülkelerden ´misafir işci´ talep etti. Bu bağlamda 1955 ve 1973 arası antlaşma yapılan ülkelerden işciler geldi. Özellikle Türkiye´den, İtalya´dan ve Eski Yugoslavya´dan işciler Almanya´ya akın etti. Elbetteki gelen işciler kendi ülkerinde iş sahibi olan kişiler değildi, çoğunluk işsiz ve eğitimsizdi.

 

Almanya ve Türkiye arasında 1961´de antlaşma yapıldı ve 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. 1973´den itibaren, Almanya´da yaşayan işciler ailelerini getirme imkanı buldular. 80´li yıllarda ise alman devleti geri dönüşü maddi olarak destekledi. Bu imkandan faydalanıp geri dönenler ise, kendi ülkerinde uyum problemleri yaşadılar. Çünkü çoktan Almanya´ya alışmıştılar bile. Üstelik Türkiye´de geri bıraktıkları köyleri ve şehirleri de bıraktıkları gibi kalmamıştı, ilerlemişti.

 

Dolayısıyla traktör parası kazanmak için gelen ´misafir işciler´ vefatlarına kadar Almanya´da kalacaklardı. Bunu hiç kimse hesaba katmamıştı, ne alman devleti ne de işci olarak gelenler. Bu nedenle bugünlerde olduğu gibi dil kursları veya uyum kursları yoktu. Max Frisch´in ifadesiyle ´Makineler aldık, ama insanlar geldi´.  Gelenlerin fabrikada çalışan robotlar değil, insan oldukları, farklı istek, arzu, korku ve hedefleri oldukları unutuldu.

 

´Misafir işciler´ Almanya´da kaldıkça ve ailelerini de getirdikçe yeni ihtiyaçlar meydana geldi. Anadilde eğitim, sendika temsilcileri, mescitler, dernekler vs. gibi arzular meydana geldi.

 

İlk mescitler ´misafir işcilerin´ gelmesiyle beraber zaten oluşmuştu. Bir fabrikanın köşesinde, toplu evlerin bir odasında, kullanılmayan tren vagonlarında mescitler oluşuyor, Cuma ve Bayram Namazları toplu şekilde kılınıyordu.

 

Yavaş yavaş cami dernekleri de oluşmaya başladı. İslam dini Almanya´da anayasal olarak resmi bir din olarak kabul edilmediği için camiler dernek statüsü altında kuruldu. Tüzükler hep aynıydı. Hazırlanan tüzükler Almanya genelinde kullanıldı. 1973´de İslam Kültür Merkezleri, 1976´da Milli Görüş Teşkilatları, 1984´de DİTİB, 1987´de ATİB kuruldu.

 

Ve cami dernekleri de bu süreçte değişime uğradılar. 70´li senelerde ´Hangi gruba, cemaate bağlı olacağız´ tartışmaları yaşanırken, 80´li senelerde camiler arası rekabet yaşandı. 90´lı senelerin ortasından itibaren yavaş yavaş eksen kayması yaşandı. Artık ´misafir´ olarak geldiklerini zanneden vatandaşların çocukları Almanya´da doğmuştu ve okula gidiyordu. Artık yeni sorun ve sorularla karşı karşıya kalmışlardı. Camiler de artık bu yeni sorulara yeni cevaplar aramaya başladılar. Bu şekilde bir Diaspro İslam´ı gelişti. 21. yy.´da ise cami dernekleri birbirleriyle daha çok iletişime geçtiler ve biraz da zorunlu olarak ittifaklar ve çatı dernekleri kurdular.

 

Artık Almanya´da yaşayan müslümanların ana konuları okullarda İslam Din Dersi, manevi bakım, Sosyal Yardım Kuruluşları, anayasal olarak tanınma, aşırı gruplarla mücadele vs. oldu. Artık güncel konular, müslümanların günlük hayatlarıyla ilgili konular önplana çıkıyor.

 

Bütün bu gelişmelere ve özellikle üçüncü döneme tarihsel ve sosyolojik olarak baktığımızda Almanya´da müslüman toplumun kendi kodlarını yazdığını, kendi semantiklerini oluşturduğunu, sosyolojik olarak biryerlere ilerlediğini görüyoruz. İlahiyat Fakültelerinin kurulmasıyla bu süreç daha da ilerleyecek. Çünkü Almanya´da ve genel olarak Avrupa´da İslam adına konuşan bir çok dernek, kuruluş olsa da, ciddi manada İslam adına manevi ve teolojik olarak kabul edilen ilahıyatçılar veya kurumlar yok denecek kadar az. İslamı siyasi, toplumsal ve popülist alanda temsilin yanında mutlaka ve mutlaka bir manevi ve teolojik alan oluşturulmalı, ki İslam bir siyasi ideoloji olarak değilde bir din olarak algılansın. Bu şekilde müslümanların imajı da değişecektir.

 

 

Cemil Şahinöz

cemil@misawa.de

 

 

Kaynakca:

 

Şahinöz: Avrupa´da İslam. Gurbette müslümanlar ve türkler. Çizgi Kitabevi: Konya, 2013

Şahinöz: Der deutsche Islam. Der deutsche Islam. 1.-2. Auflage. BOD: Norderstedt, 2011

 

 

Referans Dergisi, Mart, Nisan 2017

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.01.2017) Alamancı mı Yabancı mı?

Alamancı mı Yabancı mı?

 

90´li senelerin öğrencileri hatırlar. Alman okulunda yabancıydınız, Türkiye´de ise alamancı. Ne oraya, ne buraya aittiniz. Ne onlar sizi anlıyordu, ne bunlar. İki dil, iki kültür arasında sıkışıp kalmış bir nesil yetişiyordu.

 

Sosyolog Georg Simmel´e göre “Misafir“ ve “Yabancının“ farkı şöyle: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır.” 1950´lerin sonunda Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. 3-4 sene Almanya´da çalışıp “traktör parası” kazanıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

 

Yaşadıkları ülkede erimemek için ve kendi kültür ve geleneklerini yaşatabilmek için, ilk camiler ve kültür dernekleri kurulmaya başladı. Almanya´da İslam dini yasal olarak resmi bir din olmadığı için, camileri dernek olarak kurdular.

 

50 senelik bu gurbetçi tarihinde, vatandaşlarımız çeşitli sorun ve sıkıntılar yaşadılar. Kendi başlarına kalan gurbetçilerimiz, kendi sosyolojilerini, kendi anlayış ve değerlerini ürettiler. Asimile olmamak için çaba verdiler. Din, örf, dil ve adetlerini muhafaza edebilmek için gayret gösterdiler. Aynı zamanda yaşadıkları ülkeye ayak uydurabilmek için, uyum sağlamaya ve entegre olmaya çalıştılar.

 

Artık Avrupa´da dördünce nesil türkler yaşıyor. Artık müslümanlar sadece göçmenlerden değil, bizzat Avrupalı´ların kendilerinden oluşuyor. Doğma büyüme almanlar, fransızlar veya ingilizler müslüman oluyorlar.

 

Dolayısıyla Avrupa ülkelerinin yapıları da değişiyor. Göçmen veya gurbetçi olarak gördükleri insanlar artık kendi ülkelerinin insanları. Müslümanlar da Asya veya Afrika kıtasından değil, kendi kıtalarının insanlarından oluşuyor.

 

Bu insanların sayısı çoğaldıkça ve Avrupa toplumunun kendi insanlarının sayısı azaldıkça toplumsal sancılar yaşanıyor. Şuan doğum sancıları yaşanıyor. Göçmenliğin bittiğini sinyal veren sancılar bunlar.

 

Yani gün geldi, artık muhacirlik, göçmenlik bitti. Artık ensarlık zamanı başladı. Yurt dışında yaşayan müslümanlar ve türkler – kendi kültürlerini muhafaza ederek – artık oraların insanları oldular. Bu nedenle kendi lobilerini, entellektüellerini, vakıflarını kuracaklar. Kendi siyasetlerini yapacaklar. Yatırımları Avrupa´ya yapacaklar. Bu bağlamda uyum tartışmaları da yersiz olacaktır, çünkü uyum sağlamasını istedikleri insanlar, zaten Avrupa´nın kendi insanları haline gelmiş olacaktır.

 

Ve İslam dininin kimliği de Avrupalı´ların gözünde mecburen değişecek. Artık “dışarıdan” ithal edilen bir din değil, kendi insanlarının dini olarak kabul edecekler.

 

Bu süreç hiç şüphesiz uzun ve meşakkatli bir süreç olacak. Fakat her doğumun arkasından gelen huzur bu sürecin sonunda da gelecektir.

Referans Dergisi, Ocak 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.01.2017) Camiye gidenler radikalleşmiyor

screenshot_2017-01-06-12-43-32

Camiye gidenler radikalleşmiyor

 

Avusturya´daki İslam Yasasıyla yurt dışından imamların gelmesinin önü kesildi. Bu yasa şuan bir çok Avrupa ülkesinde örnek olarak gösteriliyor ve bazı hükümetler kendi ülkelerinde de böyle bir yasayı uygulamaya geçirmek istiyorlar.

 

Halbuki sayısal olarak küçük olan Avusturya´yı diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslamak mümkün değil. Avusturya´da Türkiye´den gelen yaklaşık 80 imam var. Avrupa´da 3000 cami var. Bunların 2000 tanesi Almanya´da. Almanya´da 1000´e yakın Türkiye´den gelen imam görevli.

 

“Türkiye´den gelen imamlar“ yazısında bu konuyu detaylı bir şekilde ele almıştık. Şimdiki yazımızda ise türk imamlarının nasıl radikalleşmeyi engellediklerine değineceğiz.

 

Vehhabi, Avrupa´daki değimiyle selefi, akımlarıyla başları dertte olan Avrupa hükümetleri, radikalizmi engelleyebilmek için devlet bütçelerinden kaynak ayırıyorlar. Birçok ülkede vehhabilik ve radikalleşme ile ilgili farklı projeler uygulanıyor ve araştırmalar yapılıyor.

 

Araştırmalara bakıldığında, örneğin Almanya´nın içistihbaratı olan Anayasayı Koruma Teşkilatının araştırmalarına, Suriye´ye savaşmaya gidenler, DAEŞ´e katılanlar, terör saldırısı düzenleyenler radikalleşmeden önce din dışı bir hayat yaşıyorlar. İslam veya müslüman cemaatler ile hiç bir irtibatları yok, hatta camiden uzak bir hayat yaşıyorlar.

 

Radikalleşmelerinde ise müslüman cemaatlerin veya İslam ile ilgili dini bilgilerinin hiç etkisi yok. Tam aksine. Cami cemaatine katılanlar, özellikle Türkiye´de gelen imamlar ile irtibat halinde olanlar, radikalleşmiyor, dinini doğru bir şekilde öğreniyor. Türkiye´den gelen imamların aktardıkları Kur´an ve sünnet anlayışı radikallerin anlayışının tam zıttı olduğu için, imamlar verdikleri doğru bilgilerle radikalleşmeyi engelleyebiliyorlar.

 

Camilerden ve dini bir yaşam tarzından uzak kalanlar ise, dinlerini sahte internet fenomenlerinden veya youtube imamlarından öğrendikleri için hızlı bir şekilde radikalleşmeye adım atıyorlar. Zaten bir dini bilgileri olmadığı için, duydukları herşeye inanmaya başlıyorlar. Bir de çevrelerinde kendileri gibi düşünen insanlar olduğu zaman, bu süreç daha da hızlanıyor. Zaten Almanya´daki vehhabi akımları mensuplarına türk camilerine gitmemelerini söylüyorlar ve türk camilerini sadece kültür derneği olmak ile suçluyorlar.

 

Yaklaşık 500 kişiyle söyleşi yapan Marc Sageman´in araştırmaları da aynı sonuca çıkıyor. Terör örgütlerinin mensupları terör örgütlerine girmeden önce dindar değiller. Şahıslar, özellikle gençler, hayatlarındaki kötü tecrübelerden dolayı kendilerini dışlanmış hissediyorlar, aile, arkadaş, iş, okul konularında da başarısız olunca radikalleşmeye meyilli oluyorlar. Bu şahıslar internetten izledikleri terör örgütü mensupları tarafından hayatlarında ilk defa bir hedef, bir saygı görüyorlar. Kendilerini dışlanmış hissedenler bu radikal gruplarda kendileri gibilerini bulduklarını veya kendilerini dışlamayan bir grup bulduklarını zannediyorlar. Sageman´in araştırmasına göre radikal şahıslar din ve İslam´ı sadece kendi şahsi çıkarları için kullanıyorlar. Radikalleşen şahıslar dünyaya terör ile (!) adalet getirmek istiyorlar ve bu hedef için İslam´ı kullanıyorlar. Aslında daha önce toplumda kendileri hissettikleri dışlanmışlık duygusunun öcünü saldırılarla almaya çalışıyorlar. Asıl mesele İslam veya müslümanlık değil. Bu sadece bahanesi.

 

İngiliz içistihbarat teşkilatı Mİ5´in yaptığı büyük çaptaki bir araştırmaya göre radikallerin dini bilgisi aşırı derece zayıf. Mİ5´in raporuna göre terör örgütü mensuplarının İslami bilgilerinde büyük eksiklikler var ve radikalleşmeden önce İslam ile veya İslami hayat ile hiç bir bağlantıları yok. Yani radikalleşen bu şahıslar daha önce ne İslam´ı yaşıyorlar, ne de dinleriyle bir bağları var. Aynı rapora göre çoğunluğu daha önce uyuşturucu satıcısı, tecavüzcü veya benzeri yasa dışı olaylara karışmış kişiler. Radikalleşmelere sebeb ise camiler veya imamlar değil, yukarıda bahsettiğimiz gibi internet imamları veya çevrelerindeki terör destekleyicileri.

 

Netice olarak radikalleşme camilerde gerçekleşmiyor. Radikaller dinden uzak ailelerden geliyorlar. Cami cemaatlerine katılanların sağlam bir dini bilgileri olduğu için, radikalleşmiyorlar. Radikallerin sahte dini anlayışını hemen anlayabiliyorlar.

 

Konunun Türkiye´den gelen imamlar kısmına geri dönersek. Türkiye´den gelen imamların Avrupa´ya gelmelerinin önünü kesmek, radikal çevrelerin ekmeğine yağ sürecektir. Bu “imam boşluğunu“ radikaller, vehhabiler dolduracaktır. Böyle yapmak yerine Türkiye´den gelen imamlarla radikalizm ile mücadelede beraber çalışmak gerekir.

 

Radikallerin daha önce İslami bilgisi az olduğuna göre, din bilgisinin öğrenilmesini hızlandırmak gerekiyor. Alman devlet okullarında, İslami cemaatlerle beraber düzenlenen İslam Din Dersi ile bunu gerçekleştirmek mümkündür. Araştırmalar İslami bilginin radikalleşmeyi engellediğini gösteriyor ve aynı zamanda Bediüzzaman´ın “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.“ sözü ilmi olarak ispatlanmış oluyor.

 

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 04.01.2016
http://www.risalehaber.com/camiye-gidenler-radikallesmiyor-18853yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.11.2016) Türkiye´den gelen imamlar

Türkiye´den gelen imamlar

 

Son aylarda Almanya´da Türkiye´den gelen imamlar ile ilgili tartışmalar tekrar alevlendi. Son iki senedir gündemde olan tartışma, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünden sonra daha da hararetlendi.

 

Maalesef bazı açıklamalara bakıldığında hem DİTİB, Milli Görüş ve ATİB gibi kurumların hem de Türkiye´den gelen imamların haksız yere töhmet altında bırakıldığını görüyoruz.

 

Öncelikle belirtelim ki, Türkiye´den imamların gelmesi 80´lerde Almanya ve Türkiye arasında yapılan anlaşmalara dayanıyor. O günlerde yüzbinlerce türk-müslümanın Almanya´da yaşaması, yüzlerce caminin olması, fakat yetişmiş imamların olmaması iki devlet arasında bazı gerekli anlaşmalara sebep oldu. Bu anlaşmalar sonucunda 1984´de Almanya´da Köln şehrinde DİTİB kurum olarak kuruldu. Türkiye´den gelen imamlar konsolosluk üzerinden geliyorlar ve DİTİB´e bağlı derneklerde görev yapıyorlar. Yaklaşık 5 sene önce bir kısım değişiklikler yapıldı ve belli kriterlere uyan her dernek imam alabiliyor. DİTİB´in yanında özellikle ATİB ve Milli Görüş teşkilatları Türkiye´den imam alıyorlar.

 

Maalesef geldiğimiz noktada yurtdışından imamların gelmesinin önünü kapatmak isteyen kurumlar var. Tabiki buna örnek olarak Avusturya´daki İslam Yasası gösteriliyor. Bu yasa ile Avusturya´ya dışarıdan imamların gelmesinin önü kesildi.

 

Halbuki Almanya ve Avusturya´yı sayısal olarak dahi kıyaslamak mümkün değil. Avusturya´da Türkiye´den gelen yaklaşık 80 imam var. Avrupa´da 3000 cami var. Bunların 2000 tanesi Almanya´da. Almanya´da 1000´e yakın Türkiye´den gelen imam görevli.

 

Eğer Türkiye´den imamların gelmesi engellenilirse Almanya genelinde 1000´den fazla camii derneği imamsız kalır. Bu sorumluluğu kimse taşıyamaz. Çünkü bu boşluğu elbette radikaller dolduracaktır.

 

Sosyolojik araştırmalar gösteriyorki, özellikle Türkiye´den gelen imamlar radikalleşmeyi engelleyebiliyorlar. Camii imamları ile irtibat halinde olanlar radikalleşmiyorlar. İstihbaratın raporlarına göre Suriye´ye savaşmaya gidenler daha önce hiç bu camilere uğramamışlar bile. Uğrayanlar bu fikirlerinden vazgeçiyor. İmamlara bu çalışmalarından dolayı ödüller verilmeli.

 

Elbette Almanya´da doğan, büyüyen, yetişen, almanca bilen imamları Almanya´daki müslümanlar da istiyor. Fakat gerçekçi olmak lazım, realiteyi inkar edemeyiz. Almanya genelinde imamlar yetiştirmek ve 1000´e yakın camide görevlendirmek için daha uzun seneler gerekiyor.

 

Kurumlarımız ve İlahiyet Fakülteleri bunun için çaba veriyorlar. Fakat her ilahiyat okuyan elbette imam olmuyor. Haliyle 1000 tane imam yetiştirmek ve camilerde görevlendirmek vakit ve sabır istiyor.

 

Tahminlere göre şuan Almanya genelinde Almanya´da doğup, büyümüş, yetişmiş 65 (bay ve bayan) din görevlisi mevcut. Bunların çoğu DİTİB´in Uluslar arası İlahiyat Programı ile Türkiye´de ilahiyat fakültesini bitirip Almanya´ya gelip görev alanlar. Örneğin Herford´lu Sami Sipahi. Almanya´da yetişmiş, hem alman hem türk kültürünü çok iyi bilen, gençlerin dilinden anlayan, genç-yaşlı tüm cemaat ile çok iyi iletişim kurabilen, entellektüel bir ilahiyatçı Osnabrück´de görevli. Bunlara ilaveten bir de İslam Kültür Merkezlerinin (VİKZ) kendi yetiştirdiği imamlar var.

 

Bunun dışında maddiyat meselesi de henüz netleşmeyen bir konu. Türkiye kapısı kapatılınca, sadece aidatlardan ve bağışlardan geçinen dernekler kendi imkanlarıyla bir imam tutabilecekler mi?

Ayrıca Almanya´nın bir çok hapishanesinde Türkiye´den gelen imamlarımız Manevi Bakım hizmeti aldı altında mahkumları ziyaret ediyorlar. Normalde alman devletinin bütçesinden ödenmesi gereken bu hizmeti, Türkiye´den gelen imamlar yaptığı için, alman devleti hiç bir maddi destekde bulunmak zorunda kalmıyor. Türkiye´den gelen imamların önünü kesmek isteyenler bu maddiyat sorularina da bir cevap bulmaları gerekiyor.

 

Netice olarak, Almanya´da yeterince imam yetişene kadar ve maddi mesele için çözüm bulunana kadar Türkiye´den gelen imamlara ihtiyacımız var. İmamların hem müslüman topluma, hem de genel olarak alman topluma çok faydaları var. Siyasi krizler sebebiyle, seçim kampanyası ve popülarizm ile realiteyi görmemek kötü neticeler doğurur.

 

Cemil Sahinöz, Öztürk, Aralik 2016

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.10.2016) Polis müdahalelerinde öldürülen Türkler olayları aydınlanmalı

Polis müdahalelerinde öldürülen Türkler olayları aydınlanmalı

Almanya´da ırkçı terör örgütü NSU davasından sonra sadece türkler arasında değil, alman toplumunda ve bir çok alman siyasetçide bazı yöntemler ile ilgili soru işaretleri oluştu. Özellikle terörist Jaber Al-Bakr´ın polis tarafından yakalanamaması, ardından mülteciler tarafından yakalanması ve hapishanede intihar etmesi tekrar aynı soruları gündeme getirdi.

 

Soru işaretlerini ortadan kaldırabilmek için ve tekrar güven ortamı oluşturabilmek için bazı işlemler gözden geçirilmeli. Sistemde veya işleyişinde hatalar var ise düzeltilme.

 

Bu bağlamda Almanya´da türkler arasında soru işaretleri oluşturan bazı polis müdahaleleri de ciddi şekilde gözden geçirilmeli. Bunlardan bazılarını gözden geçirelim…

 

Hagen: Şubat 2008´de Hagen´de yaşanan bir olay Almanya genelinde tartışılmıştı ve neredeyse siyasi krizlere sebep olmuştu. Paranoyak olan 26 yaşındaki bir genç polisi arıyor. Birisinin kendisini takip ettiğini ve kendisini öldüreceğini söylüyor. Polisler geliyorlar ve adamı karakola götürüyorlar. Karakolda yapılan tıbbi sonuçlarda aşırı kokain tespit ediliyor. Karakolda, her yere saldırdığı için adam sedyeye bağlanıyor. Orada kalbi duruyor. Reanimasyon yapılıyor ve hastaneye kaldırılıyor. Hastanede reanimasyon sebebiyle oluşan bir rahatsızlık ortaya çıkıyor ve ameliyata alınıyor. Ardından adam komaya giriyor ve ölüyor. Ailenin ifadelerine göre, polisin adama şiddet uyguladığını düşünüyorlar.

 

Kiel: Mart 2013´de 31 yaşındaki bir türk arkadaşıyla tartışıyor. Olay yerine polisler geliyor ve adam hastanelik edilinceye kadar dövülüyor.

 

Westerburg: Haziran 2013´de Westerburg şehrinde 27 yaşındaki bir türk tutuklanıyor. Tutuklanan şahıs elleri kelepçeli olmasına rağmen polis tarafından sokakta dövülüyor. Hatta bu olayın görüntüsü dahi var. Olay alman medyasında büyük yankı yapmıştı.

 

Offenbach: Agustos 2013´de teravih namazından sonra polisler kimlik kontrolü yapıyorlar ve türk gençlerinin verdikleri ifadeye göre polis tarafından dövülmüşler.

 

Holzminden: Aralık 2013´de psikolojik rahatsızlığı bulunan 29 yaşındaki türk üniversite öğrencisi, özel hareket polisleri tarafından öldürüldü. Alman gazetelerinde çıkan habere göre, ölen gencin annesi, genç kendi kendine zarar verecek diye sağlık ekiplerini çağırıyor. Sağlık ekipleri de polisi çağırıyorlar. İlaçlarını almadığı ve bundan dolayı bunalım geçirdiği öğrenilen genç polisleri bıçakla tehdit etmeye başlayınca, polisler de özel hareket polislerini çağırıyorlar. Özel hareket, genci öncelikle elektroşokla etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Genç türk, elindeki bıçakla kendisine saldıran polis köpeğini yaralıyor ve bundan dolayı polis ateş etmeye başlıyor. Gencin vücuduna iki kurşun giriyor ve genç olay yerinde hayatını kaybediyor. Olaydan sonra aile „Hastaydı. Biz ona yardım edilmesini istedik ama öldürüldü“  açıklamasını yapıyor.

 

Herford: Herford´da mahkemeye çıkarılan bir türk sürücü, polise saldırmak ile suçlanıyordu. Beş polis memuru yazılı ifadelerinde, türk araba sürücüsünün Haziran 2015´de rutin bir trafik kontrolünde polise saldırdığını belirtmişlerdi. Fakat polisin kendi görüntü kayıtlarından ortaya çıktıki, asıl saldıran vatandaş değil, polisin ta kendisiymiş. Polisler, kendilerinin haklı olduklarını ortaya koymak için görüntülerin tamamını değil, sadece seçtikleri resimleri hakime göstermişlerdi. Karşı tarafın avukatı görüntülerin hepsini istiyor. Görüntüler çok geç avukata gönderiliyor ve görüntü şifreyle gizleniyor. Dolayısıyla avukatın görüntüleri izlemesi iyice uzuyor. Mahkeme günlerinin birinden sadece bir gün önce avukat görüntülerin tamamını izliyor. Ve tüm görüntüler izlendiğinde, gerçek ortaya çıkıyor. Görüntüye göre, polis hiç bir sebep yokken, vatandaşın kafasının arkasına vuruyor. Sürücü kendisini savunmaya geçince, polis biber gazı kullanıyor. Avukatın yaptığı ifadeye göre, mahkemede polis tamamen farklı bir ifade veriyor. Gerçek ortaya çıkınca polis yanlış ifade verdiğini itiraf ediyor ve sürücüden yaptığı hatadan dolayı özür diliyor. Bu gelişmelerden sonra türk sürücü berat ediyor ve savcılık polisler hakkında soruşturma başlatıyor. Mağdurlardan biri olan türk vatandas da bütün bu sürecten dolayi olusan psikolojik sorunlar sebebiyle kür´e gidiyor.

 

Gronau: Kasım 2015´de 46 yaşındaki bir türk, polis kurşunuyla öldürüldü. Polisin ifadesine göre, vatandaş polisi bıçak ile tehdit etmiş. İfadeye göre sokakta iki grup arasında kavga çıkmış. Polis ekipleri kavgayı durdurmak için gelmişler. Bu arada ölen türk vatandaş bıçak ile polisi tehdit etmiş. Bundan dolayı polis ateş etmek zorunda kalmış ve şahıs kolundan ve sırtından aldığı kurşun yaraları sebebiyle ölmüş. Görgü tanıkları ise polisin iki grubu korkutmak ve ayırmak için ateş ettiğini, bundan dolayı ölen vatandaşın vurulduğunu söylüyorlar. Ayrıca 17 yaşında başka biri de kurşun sebebiyle yaranlanmış.

 

Ludwigshafen: Mayıs 2016´da 42 yaşındaki psikolojik rahatsızlığı olan bir türk, bilinmeyen sebeplerden dolayı bıçakla polise saldırıyor ve polisi ağır yaralıyor. İkinci bir polise saldırmak isterken, diğer polis ateş ediyor ve adam aldığı yaralardan dolayı ölüyor. Polis haklı görüldüğü için soruşturma durduruluyor. Avukatın verdiği bilgiye göre, polisin neden ayağa ateş ederek adamı etkisiz hale getirmediği çözülmüş değil. Ayrıca alman bir gazetede öldürülen şahısın bir arkadaşının anonim olarak yayınlanan bir mektubunda, öldürülen vatandaşın çoktandır polisler tarafından takip edildiği ve hem bundan dolayı hem de iş bulamamasından dolayı depresyona girdiği belirtiliyor. Dolayısıyla bazı soru işareti cevapsız kalıyor.

 

Hannover: Eylül 2016´da bir türk bayan şöför kaza yapıyor. Kaza sebebiyle şoka giriyor. Almanca bilmediği için oğlunu arıyor. Oğlu hemen olay yerine geliyor. O esnade polisin almanca bilmeyen annesiyle bağırarak konuştuğunu görüyor. Oğlu polise kendisini tanıtıyor ve annesinin şokta olduğunu, bağırmamalarını söylüyor. Fakat buna rağmen polis çocuğa küfür ile karşılık veriyor. Adamın ifadelerine göre, polis üzerine yürüyor ve kolundan tutarak itiyor. Bunun üzerine adam tekrar iyi davranmaları için ikaz ediyor, yoksa herşeyi görüntülü olarak çekeceğini söylüyor. Kayıda başladığında bir çok polis üzerine geliyorlar ve kimliğini istiyorlar. Kimliğinin yanında olmadığını, iş yerinden aceleyle çıktığını söyleyince, iki polis adamı şiddet kullanarak asfalta yatırıyor. Yerde yatan adamın üzerine ayaklarıyla basıyorlar ve küfürlere devam ediyorlar. Ardından adam kelepçeleniyor ve karakola götürülüyor.

 

Bielefeld: Yine Ekim 2016´da Bielefeld´de bir olay yaşandı. Eşinden ve çocuklarından ayrı yaşayan bar sahibi bir türk, ailesini ziyaret ediyor. Akşam üstü evden gürültüler geliyor. Komşular „Polis çağıralımmı?“ deyince adam – belki dalga geçerek – „Çağır, çağır“ diyor. Ardından komşular polisi çağırıyor. Komşuların ifadesine göre adam kapıyı açıyor, üzerinde sadece atlet ve kısa şort var, polislere “problem yok, içeriye gelmenize gerek yok“ diyor ve polisleri içeri almak istemiyor. Kapıyı kapatmak isteyince de kargaşa yaşanıyor. Polisin biri kapı aralığından adamın yüzüne yumruk atıyor. Ardından biber gazı kullanılıyor. Adam etkisiz hale getirilmesine rağmen polis adamı darb etmeye devam ediyor. Adamın eski eşi vurmamalarını söylüyor. Ardından adamın ellerini ve ayaklarını bağlıyorlar ve evin önünde çimene yatırıyorlar. Başka bir komşunun ifadesine göre, çimende yerde yatarken adam „Allah büyük. Allah beni çocuklarımdan ayırmasın“ diye bağırıyor. Adamın üstüne oturan 5 polisden biri de „Hadi Allah´ın şimdi yardım etsin sana“ diyor. Polisin, psikiyatri kliniğine götürmek istediği adam orada bayılıyor ve hastaneye götürülüyor. Hastanede ise iki gün komada kalıyor ve ardından ölüyor. Doktorların tahminlerine göre kokain kullanımı sebebiyle ölüyor. Fakat otopsi raporunda adamın dizinde, elinde, ayağında ve kafasında darb izleri oldugu ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kokain sebebi ispatlanamıyor. Raporu inceleyen başka bir emniyet müdürü adamın arkadaşı çıkıyor ve olayın incelenmesini talep ediyor. Daha henüz olay aydınlanmadı. Farklı tıbbi testler yapılacak. Adamın eski eşi polise dava açtı. Ayrıca aile yakınlarının ifadelerine göre ölen adam geçmişte de bir çok defa polis tarafından dayak yemiş. Ölen adamın abisi “Kardeşimi polisler öldürdü. Alman olsaydı ölmezdi. Uğradıgı şiddetin ardından kardeşimin tüm organları iflas etti. Doktor ile konuştuk. Hastaneye geldiğinde ´Artık yapılacak bir şey kalmadı´ cevabını aldık. Kardeşimin her yeri mosmordu. Laboratuvar sonuçlarını bekliyoruz” açıklamalarında bulundu.

 

Burada her olayda bir ihmal var, hırsızın hiç suçu yok veya bunların hepsinin ıkçı sebeplerden dolayı olduğunu demiyoruz – ki alman vatandaşlara da aynı muamelerin yapıldığını okuyoruz. İslam orta yoldur, ne abartmak ve birilerini suçlamak gerekir, nede umursamamak gerekir. Fakat toplumsal birlik ve beraberliğin azami derecede önemli olduğu böyle zamanlarda bu olayların hepsi teker teker ciddi manada incelenmeli. Hukuk sistemi ve polis tatmin edici yanıtlar vermeli. Şüpheye yer vermeyen, insanların kafasında soru işaretleri bırakmayan açıklamalar yapılmalı. Eğer sistemde hata var ise, hemen değiştirilmeli – örneğin böyle durumlarda öldürücü ateş açmak yerine başka türlü etkisiz hale getirmek.

 

 

Cemil Sahinöz, Risale Haber, 25.10.2016

http://www.risalehaber.com/polis-mudahalelerinde-oldurulen-turkler-olaylari-aydinlanmali-18637yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(08.10.2016) Ilımlı, siyasal ve radikal Kemalizm

Ilımlı, siyasal ve radikal Kemalizm

 

İslam´ın kaynağı vahiydir. Kaynağı insan fikri veya herhangi bir ideoloji değildir. Bu sebeple vahiy evrenseldir. Tüm zamanlara ve tüm mekanlara kusursuz hitap eder.

 

Kaynağı vahiy olan İslam dinine önce sosyolojik olarak, sonra da siyasal olarak ılımlı, radikal ve siyasal diye ayırımlar yapıldı. Hatta Türkiye´nin dışında bir de liberal ve geleneksel, muhafazakar ayrımları da var. Gidişat öyle görünüyorki, bu ayrımlar sadece sosyolojik ve siyasal olarak kalmayacak, teolojik olarak da bu ayrımlar yapılmaya başlayacak, ki asıl sıkıntılar o zaman oluşacak.

 

Fakat yazımızın konusu bu değil. Yazımızın konusu Türkiye´de bu ayrımlara sebep olan ve tekrar gündeme getiren Kemalizm.

 

Aynı yemeği ısıtıp, ısıtıp gündeme taşıyan Kemalizm, aslında laiklik anlayışıyla yakından uzaktan alakası yoktur. Batı´da seküler veya Fransa´da laicite denilen sistemler kimsenin dinine, diyanetine, kılık ve kiyafetine karışmaz. Bediüzzaman da aynen bu tarifi Şualar eserinde kullanır: “Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız, ben biliyorum ki; laik manası, bitaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükumet telakki ederim.“

 

Kemalizm´de ise, adeta tam tersi olarak, 100 senedir din ve insanların kılık, kıyafeti ve inancı ile uğraşılmış. Dolayısıyla Kemalizm gerçek manada laiklik değildir, ki araştırmalarda da bu dile getirilir – Türkiye´ye has bir sistemdir.

 

Emirdağ Lahikasında Türkiye´deki laiklik ile ilgili Bediüzzaman´ın talebeleri mahkemeye açıklama yapıyorlar: “Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihaz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyan edenlerin, imanî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdad-ı mutlak düsturu mudur? Lâiklik, bir vicdan ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet-i vicdan ve fikir bahanesiyle neşreder de, fakat bir İslâm âlimi o hürriyet-i fikir düsturuna istinaden bin yıldan beri İslâmiyetin serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık an’anesine, kanunlarına ittibâ ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk ve namusun muhafazası yolunda dinî bir ders beyan etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizamlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkür gösterilir. Biz böyle bir gayr-ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adaletin buna müsaade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz.“

 

Adeta bir din gibi yaşanan Kemalizm´i de sosyolojik olarak farkı paradigmalara ayırmak mümkün. Aynı İslam´a yapılan gruplandırmalar gibi Kemalizm´i de ılımlı, siyasal ve radikal olarak ilmi bir ayırma yapılmalı.

 

Ilımlı Kemalizm: Bu kategoriye Mustafa Kemal´i sevgi çerçevesinde “sadece“ seven, yani kendisine tapmayan, hayran olan kişileri koymak mümkün. Ilımlı Kemalizm´i adeta bir Fan Club gibi görmek de mümkün. Çocukluktan itibaren, anne-babanın etkisiyle sorgulamadan bir futbol takımını tutar gibi, Mustafa Kemal taraftarlığı gibi. Tabir-i caizse taklidi sevgi.

 

Siyasal Kemalizm: Kemalizm´i devletin resmi ideolojisi haline getirmek isteyen, devletin yasalarında ve kurumlarında Kemalizm´i yaşatmak isteyen, sevginin ötesinde, adeta tapmaya varan kitleyi Siyasal Kemalizm olarak nitelendirmek mümkün. Bu kesim kendi sembollerini ve söylemlerini geliştiriyor ve bu şekilde siyasette belli bir taban buluyor.

 

Radikal Kemalizm: Adeta değil, resmen Mustafa Kemal´e tapan, İslam namına olan herşeyi aşağılayan bir kitle. Kendi milletini, halkını, devletini, değerlerini hor gören bu kitle aşağılık kompleksleriyle hareket ediyor ve başkalaşmak için her türlü kılık ve kiyafete girebiliyor.

 

Radikal Kemalizm elbette azınlıkta, fakat her radikal grupda olduğu gibi sesleri en çok çıkıyor. En çok bu kitleyi duyuyoruz. Siyasal Kemalizm´i de ´yeterince kemalist´ olmamakla suçlayan bu kitle Türkiye´deki son 30 senedir yaşanan toplumsal kargaşa, kamplaşma ve bölünmelerin de ana aktörüdür.

 

Yukarıda yaptığımız ayırımlar sosyolojik ayırımlardır. Gelecekte elbette bu konular ile ilgili ilmi araştırmalar da yapılacaktır ve konu daha detaylı analiz edilecektir.

 

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 08.10.2016

http://www.risalehaber.com/ilimli-siyasal-ve-radikal-kemalizm-18587yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler