Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.05.2019) Anadil derslerinde son durum

Anadil derslerinde son durum

Anadilin önemine vurgu yapmak için ünlü filizof Konfüçyus´un bir sözü vardır, “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“ Nitekim lisan, sadece halihazırdaki insanları birleştirmez, aynı zamanda yüzyılların kültürünü aktarır. Çünkü kullanılan her kelimenin arkasında bir tarih vardır. Kültür, din, örf, adet anadil ile aktarılır.

Dolayısıyla göç eden birçok toplum anadilini muhafza etmek için gayret gösterir. Almanya´ya göç eden farklı toplumlar da kendi anadillerini çocuklarına aktarabilmek için büyük çaba göstermişler. 1955´den itibaren misafir işci olarak Almanya´ya gelen yugoslavlar, italyanlar ve türkler kendi çaplarında anadillerini korumaya çalışmışlar.

1964´de ise Alman Kültür Bakanlığı´nın bir kararı ile Almanya´daki konsolosluklara anadili öğretmeye yönelik dersler verme yetkisi sunuluyor. Kültür Bakanlığına göre, o dönem bu yetkinin verilme amacı, ileri yıllarda tekrar vatanlarına dönecek olan misafir işcilerin çocuklarının döndüklerinde toplumda ve okulda zorluk çekmemeleri. Konsoloslukların sundukları anadil dersleri halen bazı eyaletlerde yürürlükte. Derslerin içerikleri ve finansal kaynağını konsolosluklar taşıyor, alman devleti ise okul sınıflarını kullanım için veriyor. Bazı eyaletlerin okul bakanlıkları dersin içeriğini kontrol ediyorlar, bazıları ise tamamen konsolosluklara bırakıyorlar. Bu derslere katılma mecburiyeti yok. Her veli veya öğrenci katılıp katılmayacağını kendisi karar verebiliyor.

Almanya´da okul sistemi her eyalette değişik olduğu için eyaletler anadil konusunda da farklı hareket ediyorlar. Bazı eyaletlerde sadece konsoloslukların verdiği anadil dersleri mevcut, bazılarında okul bakanlığı kendisi anadil dersleri sunuyor, bazılarında hem devlet hem konsolosluklar ders veriyorlar, bazılarında ise hiç anadil dersleri yok. Eyaletlerde bu son durum ile ilgili Mediendienst Integration´un yaptığı araştırmaya yazımızda göz atalım.

Baden Württemberg eyaletinde konsolosluklar 14 dilde anadil dersi veriyorlar. Toplam 35417 öğrenci bu derslere katılıyor. Katılım sayıları ise her sene ciddi şekilde düşüyor. Öğretmenlerin sayısı ise 534. 2016/2017 okul döneminde 24426 öğrenci türk anadil derslerine katılmış, 2017/2018 döneminde 22493 kişi ve 2018/2019 döneminde 19023 kişi katılıyor. Yani üç senede öğrenci sayısı 5000´den fazla eksilmiş. Okul bakanlığı Baden Württemberg eyaletinde kendisi anadil dersleri vermiyor fakat konsoloslukların verdiği derslerle ilgili irtibat halindeler.

Bavyera eyaletinde anadil derslerini sadece konsolosluklar veriyor. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol etmiyor. Katılım ile ilgili istatistik tutulmuyor.

Berlin eyaletinde konsolosluklar 7 dilde anadil dersleri sunuyorlar. Bu eyalette de hem katılanların sayısı hem de derslerin sunulduğu okulların sayısı her sene düşüyor. Şuan 85 okulda anadil dersleri veriliyor. 2016/2017 okul döneminde 2348 türk öğrenci anadil derslerine katılmış, 2017/2018 senesinde katılım oranı 2239 ve 2018/2019 döneminde ise 1586 öğrenci derslere katılmış. Eyaletin okul bakanlığı dersleri kontrol edebiliyor. Konsoloslukların verdiği derslere paralel olarak okul bakanlığı da anadil dersleri sunuyor. 49 tane ilkokulda türkçe dersi veriliyor.

Brandenburg eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri sunmuyorlar. Okul bakanlığı 8 dilde anadil dersi sunuyor. Katılımcıların sayısı her sene yükseliyor. Öğretmenlerin sayısı 55. Türkçe derslerinde ise 2016/2017, 2017/2018 ve 2018/2019 okul dönemlerinde tam 12 öğrenci kayıtlıydı.

Bremen eyaletinde konsolosluklar 7 dilde anadil dersi veriyorlar. Öğrenci sayılarıyla ilgili bir bilgi yok. Eyaletin okul bakanlığı dersleri kontrol ediyor ve aynı zamanda dersleri veren öğretmenlerin de iyi almanca bilmelerine dikkat ediyor. Bakanlık kendisi de 6 dilde anadil dersleri veriyor.

Hamburg eyaletinde 1114 öğrenci konsoloslukların verdiği anadil derslerine katılıyor. Toplam 5 dilde 20 öğretmen ders veriyor. 2018/2019 döneminde türkçe derslerine 737 öğrenci katılıyor. Derslerin içeriğine okul bakanlığı müdahale etmiyor. Bakanlık kendisi 12 dilde anadil dersi sunuyor.

Hessen eyaletinde de konsolosluklar anadil dersleri veriyorlar. 11 dilde sunulan bu imkana toplam 5889 öğrenci katılıyor. 86 öğretmen dersleri sunuyor. 2018/2019 okul döneminde 3191 türk öğrenci türkçe dersine katılıyor. Hessen eyaletinin okul bakanlığı derslerin içeriğini kontrol edebiliyor. Bakanlık kendisi de anadil dersleri sunuyor. Bu derslere toplam 9357 öğrenci katılıyor. Bakanlığın sunduğu türkce derslerine 4065 kişi katılıyor.

Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri sunmuyorlar. Okul bakanlığı kendisi 3 dilde anadil dersi veriyor. Türkçe dersleri bu eyalette verilmiyor.

Niedersachsen eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri veriyorlar. Katılım sayıları ile ilgili bir araştırma yok. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol edebiliyor. Bakanlık kendisi de 13 dilde anadil dersi veriyor. 109 öğretmen dersleri veriyor. 2017/2018 döneminde 3749 öğrenci türkce anadil derslerine katılıyordu.

Nordrhein-Westfalen eyaletinde de konsoloslukların verdikleri anadil dersleri ile ilgili istatistik yok. Okul bakanlığı ise 23 dilde ders veriyor. Toplam 97787 öğrenci derslere katılıyor. 2017/2018 döneminde türkçe anadil derslerine 45505 öğrenci katılırken, bu sayı 2018/2019´da 43944´e düşmüş.

Rheinland-Pfalz eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri vermiyorlar. Okul bakanlığının 17 değişik dilde sunduğu anadil derslerine ise 13405 öğrenci katılıyor. Türkçe derslerine 2016/2017 döneminde 7030 kişi, 2017/2018 döneminde 6529 kişi ve 2018/2019´da 6125 kişi katılıyor.

Saarland eyaletinde sadece türk ve italyan konsoloslukları anadil dersi veriyorlar. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol etmiyor. 2018/2019´dan itibaren bakanlık kendisi de anadil dersleri vermeye başladı. 97 yerde düzenlenen bu derslere 2310 öğrenci katılıyor.

Sachsen eyaletinde konsolosluklar anadil dersi sunmuyorlar. Okul bakanlığı 17 dilde ders sunuyor. Toplam 1736 öğrenci bu derslere katılıyor. 62 öğretmen dersleri veriyor. 2016/2017´de 35, 2017/2018´de 31 ve 2018/2019´da 18 öğrenci türkçe anadil derslerine katılıyor.

Sachsen-Anhalt eyaletinde de konsolosluklar anadil dersi sunmuyorlar. Şimdiye kadar konsolosluklardan böyle bir talep gelmemiş. Okul bakanlığı kendisi de anadil dersleri sunmuyor.

Schleswig-Holstein eyaletinde konsolosluklar 5 dilde anadil dersleri sunuyorlar. Toplam 1024 öğrenci derslere katılıyor. 2017/2018 döneminde 905 türk öğrenci anadil derslerine katılıyordu. 2018/2019 okul döneminde bu sayı 928´e çıkmış. Okul bakanlığı dersleri kontrol etmiyor ve kendisi de anadil dersleri sunmuyor. Fakat koalisyon anlaşmasına göre gelecekte 5-10 okulda türkçe dersi verilmek isteniyor.

Thüringen eyaletinde ne konsolosluklar ne de okul bakanlığı anadil dersi vermiyorlar.

Anadilini öğrenmeyi istemek bir lüks veya özel bir istek değildir. Bu istek, sağlam bir kişiliğe sahip olma ihtiyacından doğan bir zorunluluktur. Anadilini evde hem konuşacak, okuyacak hem de özellikle doğru yazabilecek bir şekilde öğrenmek çok zor. Velilerin bu görevi yerine getirmeleri kolay değil. Çünkü veliler ne eğitimci, ne de öğretmen. Bu görevi en iyi okullar ve öğretmenler yerine getirebilirler. Bir dili doğru ve kalıcı bir şekilde öğrenmek için, okulda verilen dil öğretimi şart. Eğer anadil doğru bir şekilde okullarda öğretilirse, hem aile arası kültürel çatışmalar yok edilmiş olur, hem de başka diller daha kolay bir şekilde öğrenilebilir. Dilbilimcilerin yaptığı onlarca araştırmalar gösteriyor ki, bir dili öğrenmek için, öncelikle kendi anadilini iyi bilmek şart. Netice olarak anaokula gitmeden önce sadece kendi anadilini güzel bir şekilde öğrenen bir çocuk, anaokulundan itibaren başka dilleri de çok daha hızlı ve doğru öğrenebiliyor. Çünkü hafızasında ve bilinçaltında bulunan bir dil var. Yeni diller o mantığın üzerine kuruluyor. Fakat bir dil yerine çocuğa küçük yaşta farklı dillerle hitap edildiğinde, beyin o dillerin farklı dil olduğunu kavrayamıyor ve dolayısıyla ileri yaşlarda her iki dilde sıkıntı çekiliyor.

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Mayis 2019
Referans, Mayis, Haziran 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(15.03.2019) Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

 

 

Dinimize göre hayat büyük bir nimettir. Dolayısıyla hayatı korumak, hatta hayat kurtarmak da, en büyük iyilikler arasında geçer. Kur´an-ı Kerim´de bu hakikat şu şekilde ifade edilir: „Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur“ (Kur´an, 5:32).

 

Hayatı önplanda tutan dinimiz, yasaklar söz konusu olduğunda da „önce hayat“ prensibini izler. Örneğin domuz eti kesin olarak yasaklanmasına rağmen, domuzun yasaklandığı aynı ayette „Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur“ (Kur´an, 2:173) diye geçer. Halbuki bir insanın çölde aç kalma ve önünden bir domuzun geçme ihtimali oldukça düşüktür, neredeyse sıfırdır. Dolayısıyla Kur´an´ın burada vermek istediği mesaj, zor durumlarda bazı kurallar geçerli değildir. Hastalıkta orucun geçerli olmadığı gibi, belli günlerde bayanların namaz kılma gereği olmadığı gibi veya alternatifi olmayan ilaçlarda alkol içeriğine bakılmadığı gibi. Fetâvayı Hindiyye de bu husus dile getirilir: „Sözüne inanılır bir doktor, hastanın ancak şarap içmekle tedavi olacağını, başka yolla tedavinin mümkün olmayacağını söylerse, gerçekten bu ihtimal de mevcutsa, âlimlerin ekserisi bu tedavinin yapılabileceğini bildirmişlerdir.“

 

Tüm bunları dikkate aldığımızda hayatın önemi ortaya çıkıyor. Hayat, korunması gereken bir nimettir. Ayetlerde bu hakikat „Kendi nefislerinizi öldürmeyin.“ (Kur´an, 4:29) ve „Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın“ (Kur´an, 2:195) diye ifade ediliyor.

 

İslam alimlerinin ekserisi bu bilinç ile, organ nakli, kan bağışı, ilik bağışı gibi konulara cevaz vermişler. Konuyla ilgili de 6 şart aranmıştır: 1. Zaruretin bulunması. 2. Vericinin izin ve rızâsının bulunması. 3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi, 4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması, 5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması, 6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

 

Etrafımızda, sosyal çevremizde organ nakline, kan bağışına, ilik nakline ihtiyacı olan insanları maalesef fark edemiyoruz. „Ateş düştüğü yeri yakar“ misali, başımıza geldiği zaman bu gibi konuların ne kadar önem arz ettiğini fark ediyoruz. Bu gibi çalışmaları önceden yapabilsek, toplumda belli bir hassasiyet oluşturabilsek, belki yüzlerce insanın hayatı kurtarılmış olacak.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Nisan 2019

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2019) İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

 

Almanya´da beş merkezde İslam İlahiyatı okuma imkanı var. Fakat son senelerde İslam İlahiyatı fakültelerinde öğrenci sayısı azalıyor. İlahiyat okuyan bir çok öğrenci İslam Din Dersi öğretmenliğine veya oradan da sosyal bilimlere geçiş yapıyor. Bu geçişlerin sebebi öğrencilerin gelecek ile ilgili tedirgin olmaları. Üniversitelileri tedirgin eden durum, hem İslam İlahiyatında hem de İslam Din Dersinde belirsizliklerin oluşu. Bir çok eyalette bu alanların geleceği netleşmedi.

 

İlahiyat öğrencileri haklı olarak üniversiteyi bitirince, diplomalarını elde edince nerede çalışacaklarını soruyorlar. Normalde hepsinin camide imam olabilecek kapasitede olması gerekirken, bir çok öğrenci şikayetci: „İlahiyat okuduk, ama hutbe bile veremiyoruz!“ sözlerini öğrencilerle konuştuğumuzda sıkça duyuyoruz. Pratik bilgi eksik olduğu icin haliyle hiç bir camide görev alamıyorlar.

 

Bu pratik bilgiyi öğrenebilecek seminerleri camilerin çatı dernekleri proje olarak ilahiyatı bitirenlere uygulamaya çalışıyorlar. Fakat bu pratik bilgi aslında üniversitede okurken paralel bir şekilde gerçekleşmeli. Örneğin bir camide, bir imamın yanında “çıraklık“ veya stajyerlik yaparak da olabilir.

 

Eğer camiler bu gençleri alsalar, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Maaşlarını kim ödeyecek? Türkiye´de ki gibi alman devletinin bu maaşları ödemesi beklenilemez. Alman Anayasa´sına göre seküler bir devlette dini faaliyetleri dini cemaatler kendileri finanse eder. Örneğin kilise bu sebeple kendi dinine, daha doğrusu kurum olarak kendi kilisesine bağlı olanlardan, vergi alıyor.

 

Dini çalışmaların dışındaki profesyonelleşmiş meslekler için kilise kurum olarak farklı sosyal yardım dernekleri adı altında hizmet veriyor. Bu sosyal yardım dernekleri sosyal hizmet (Sozialarbeit) yaptıkları için, bu sefer devlet tarafından maddi olarak desteklenebiliyorlar. Çünkü bu çalışmalar, ağırlıklı olarak din hizmetleri olarak yapılmıyor.

 

Hatta Almanya´nın bir özelliği olarak, herhangi bir yerde sosyal çalışma yapılacaksa, önce bu kuruluşlara çalışmalar ve gereken maddi yardım veriliyor. Bu kurumların olmadığı veya yeterince bulunmadığı yerlerde ise devlet kendi imkan ve hizmetlerini kullanıyor.

 

Bu bağlamda baktığımızda camii dernekleri de sosyal alanlarda aktifler. Sosyal hizmetler cami derneklerinde gerçekleşiyor. Hatta camilerde bu işler tamamen gönüllü olarak yapılıyor. Kimse bu işten dolayı maaş almıyor. Halbuki aynı kiliselerin yaptığı gibi sosyal yardım kuruluşları şeklinde bu işleri profesyonelleştirmek mümkündür.

Örneğin camilerde yapılan sosyal yardımları, manevi rehberlikleri kurulan bir sosyal yardım derneği ile finanse etmek daha kolay olacaktır. Aynı şekilde bir sosyal yardım derneği altında anokul, huzur evi gibi kurumlar açmak da prosedür olarak daha kolay.

 

İlahiyat öğrencileri ise tabiki yine buradan da faydalanamayacaklar, çünkü dini hizmet sosyal hizmet olarak kabul edilmiyor. Almanya´da yetişen, ilahiyat okuyan ve daha sonra camilerde görev alacak olan ilahiyatçılar için belki de derneklerin kendi organize ettikleri bir vakıf düşünebilinir. Fakat bu da yüzlerce imamı göz önünde bulundurursak – ki Almanya´da örneğin Türkiye´den genel ve finanse edilen yaklaşık 1000 imam var – çok sınırlı veya uzun vadeli bir mesele olacaktır. Bu sebeple alternatif olarak derneklerin sosyal yardım kuruluşlarına yönlenmelerinde fayda olacaktır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart, 2019

Risale Haber, 07.03.2019

https://www.risalehaber.com/almanyada-ilahiyat-fakulteleri-ve-sosyal-yardim-kuruluslari-20884yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2019) Göç Olgusuna felsefi bir yaklaşım

Göç Olgusuna felsefi bir yaklaşım

İnsanlığın göç tarihi aslında ilk insanlar olan Hz. Adem ve Hz. Havva ile başlıyor. Cennet yurdunda şeytan tarafından kandırılan Hz. Adem ve Hz. Havva cenneti terk etmek zorunda kalırlar. „İçinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı” (Kur´an, 2:36) ayetiyle dünya hayatı, bir başka değim ile, göç hayatı sadece cennetten çıkarılan Hz. Adem ve Hz. Havva için değil, aynı zamanda tüm insanlık için başlar.

Dünya hayatındaki amaç ise, tekrar o anavatana, yani nimetler yurduna, cennete geri dönebilmek. Bu dünyada kısa bir göç hayatı yaşayıp tekrar vatan-ı asliye ayak basabilmek, tüm göç edenlerin en büyük meselesidir.

Vatan-ı asliye geri dönme isteği ve arzusu insanın fıtratında vardır. 1960´larda, 1970´lerde Avrupa´ya, bilhassa Almanya´ya misafir işci olarak giden türk vatandaşlarına, hatta o dönem gelen ispanyol, italyan veya yunan vatandaşlarına da sorsanız, aradan 50-60 sene geçmesine rağmen „Bir gün vatanıma geri döneceğim, doğduğum toprağa geri döneceğim“ nidalarını işitirsiniz. Bu dönüş sadece çok azı için uçağın üst kısmında yaşarken gerçekleşir, çoğu için ise uçağın alt kısmında bir tabut içinde vuku bulur.

İnsanlık tarihine baktığımız zaman, göç olgusunu her zaman görürüz. Sadece türklerin göç tarihi dahi başlı başına bir ansiklopedidir. Şuan sadece Avrupa´da yaklaşık 7-10 milyon türkün yaşadığı tahmin ediliyor. Tarih boyunca göç etmeyen bir toplum hiç olmamıştır. Dolayısıyla tarih boyunca toplumların göç etmesi anormal birşey olarak değil, gayet doğal bir gerekçe olarak algılanırdı.

Göc etmenin “özel bir olgu“, ya da halihazırda olduğu gibi “olumsuzluk“ veya “sorun“ olarak algılanması ise sosyolojik olarak modernitenin getirdiği bir problemdir. Sanayileşme, şehirleşme, ülke sınırlarının kesinleşmesi ve ulus devletlerin kurulmasıyla beraber bürokrasinin de ilerlemesi “Göç“´ü bir bürokratik mesele olarak önümüze getirdi. Vize, oturma izni, seyahat izni, çalışma izni, iltica statüsü gibi kağıt üzerinde yapılan hukuki “anlaşmalar“ göç etmeyi bir anormal durum haline getirmiştir.

Halbuki felsefi olarak bir insanın A´dan B´ye gitmesi ve isterse B´de temelli kalması, hür iradesiyle verdiği ve başkasının karışamayacağı, hak ihlali söz konusu değilse engelleyemeyeceği bir karardır. Modern toplum ise bu hür iradeyle çesitli sebeplerden dolayı, – ki günümüzde önplana getirilen en büyük sebep “güven“ sebebidir – baş edemediği için, A´dan B´ye gitmeyi ve B´de kalmayı kanunlara ve kurallara bağlamıştır, bir takım sınırlamalar getirmiştir.

Nihai olarak bu şekilde bir algı göçü bir sorun olarak görür. Özellikle ırkçı akımların „Gemi doldu, artık gelmeyin“ gibi söylemleri ideolojik olarak da göç etmeyi bir menfi olgu olarak sunuyor. Bu sebeple göç olgusunu gerçekleştirmek isteyen veya tüm zorluklara rağmen gerçekleştiren kişiler de “sorunlu şahıslar“ olarak algılanabiliyor. Irkçılığın, kabileciliğin halen geçerli olduğu toplumlarda göç edenlere ikinci, hatta üçüncü sınıf insan muamelesi yapılır. Adeta göç edenlerin cahil veya kötü niyetli olduğu empoze edilir. Halbuki savaş sebebiyle göç etmek zorunda kalanlar sadece okuma yazma bilmeyenler değil, elbette akademisyenler de, zengin de, fakir de, hasta da, sıhhatli de, genç de, yaşlı da böyle bir durumda istese de istemese de göç eder.

Eğer bakış açısı değişebilse, göç´ü hem göç edenler için hem de göç edilen toplum için bir fırsat olarak değerlendirilse, tarihte bir çok medeniyetin göç sayesinde kurulduğu göz önünde bulundurulsa, Göç Olgusu müsbet karşılanacaktır.

Başa dönelim…. Hz. Adem cennetten göç ettikten sonra, tevbe ediyor, anavatanı olan cennete geri dönmek istiyor, fakat aynı zamanda göç ettiği dünyada bir toplumun, bir insanlık medeniyetinin tohumlarını atıyor. Asıl hedefini unutmadan, ıskalamadan, göç ettiği yerin de kıymetini ve rızıklarını bilerek bir gurbet hayatı yaşıyor, ve tekrar göç edeceği vakti bekliyor… son göçü bekliyor… Her insan bu son göçü tadacaktır…

Dr. Cemil Şahinöz, Referans, Mart, Nisan 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.02.2019) Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

 

Avrupa´da ve özellikle Almanya´da ihtiyaçların ve yaşam şartlarının değişimi sebebiyle müslümanlara yönelik Manevi Bakım (almanca Seelsorge; ingilizce Spiritual Care) projeleri inşa edilmeye çalışılıyor. Hristiyan Manevi Bakım personelleri müslümanlarla karşılaştıkları zaman farklı sıkıntılar çekebiliyorlar. Dil konusu bazen sıkıntı olabildiği gibi, asıl sıkıntı kültür ve din anlayışında yatıyor. Karşıdakinin kültür sistemi ve inançları bilinmediği zaman Manevi Bakım hizmeti vermek de imkansızlaşıyor.

 

Bu sebeplerden dolayı genelde Hristiyan kurumlar tarafından müslüman cemaatlere yönelik İslami Manevi Bakım hizmetleriyle ilgili başvurular geliyor. Fakat müslüman toplumlarda kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş Manevi Bakım hizmeti sunulmadığı için, yaklaşık 10 senedir Avrupa ülkelerinde farklı projeler ile İslami kurumlarla beraber müslüman Manevi Bakım uzmanları yetiştirilmeye çalışılıyor.

 

Bu bağlamda almanca olarak hazırladığımız “İslam´da Manevi Bakım. Almanya´da İslami Manevi Bakım“ (almanca kitap olarak “Seelsorge im Islam – Theorie und Praxis in Deutschland“) doktora tezinde Almanya´da 119 İslami Manevi Bakım projesini inceleme imkanı bulduk. Konuyla ilgili ilk empirik araştırma olan tezimizde hastane, acil yardım hizmetleri, hapishane, telefon hizmeti, yaşlılara yönelik hizmetler, mülteci hizmetleri, cami, psikiyatri, internet alanlarında ve alman ordusunda İslami Manevi Bakım projelerini araştırdık. Hem müslüman Manevi Bakım personellerini yetiştiren ve eğitenlerle hem de bu hizmeti bizzat sunanlarla söyleşiler gerçekleştirdik. Eğitim müfredatları da karşılaştırıldı. Ardından Danimarka, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Türkiye ve ABD´de İslami Manevi Bakım projeleri tez için incelemeye alındı ve karşılaştırıldı. Tezin teorik ve teolojik altyapısı için Kur´an ve Hadisler´de İslami Manevi Bakım temelleri ortaya koyuldu, müslüman toplumlarda kültürel yapı ve tarihsel gelişme analiz edildi ve ayriyeten Hristiyan Manevi Bakım´ın tarihçesi ve kavramsal ve teolojik yapısı ele alındı. Tezin ana hedefi ise İslami Manevi Bakım için bir sosyolojik ve teolojik taslak sunmak idi.

 

İslam´ın temel kaynaklarının araştırıldığında İslam´da kavram olarak Manevi Bakım´ın olmadığını, fakat içerik olarak elbette bu hizmetin ciddi bir şekilde avam tarafından gerçekleştirildiğini tarihsel olarak tespit etmek mümkün. Özellikle Peygamber Efendimiz´in sünnetinde birçok manada Manevi Bakım hizmeti mevcut. Hristiyanlıkta bu hizmet kurumsallaşmış ise de İslam dininde – ayrıca Yahudilik´de de – kurumsallaşma ve profesyonelleşme gerçekleşmemiş.

 

Analiz edilen ülkelerde İslami Manevi Bakım projeleri özellikle hastane, hapishane ve acil durum hizmetlerinde adapte ediliyor. En çok bu alanlarda ihtiyaç duyuluyor. Diğer alanlarda ise çok az sayıda hizmet sunuluyor.

 

Tüm bu araştırmaların sonucu olarak İslami Manevi Bakım´ın daha yeni başladığını, yapılanmayı sağlıklı gerçekleştirebilmek için profesyonelleşme ve kurumsallaşma için içerik ve kalite standardları belirlenmesi gerektiği ortaya çıktı. Özellikle müslümanların çoğunluklu olarak yaşamadığı ülkelerde İslami Manevi Bakım´ın kimin sunacağı (örneğin hangi kuruluşun) ve finansal kaynak nereden elde edileceği henüz cevaplanmamış hayati sorular arasında.

 

Profesyonelleşmeye giden yolda, mutlaka İslami Manevi Bakım´ın ne olduğu tartışılmalı ve kriterler belirlenmeli. Çünkü araştırdığımız projelerde bazen temelden farklar tespit ettik. Bazı projelerde Manevi Bakım uzmanları aylarca bir eğitimden geçerken, başka projelerde çok kısaltılmış veya hiç bir eğitim vermeden Manevi Bakım ile ilgili kişiler görevlendiriliyor. Yine bazı projelerde Manevi Bakım için olmazsa olmaz olan birebir kişisel görüşmeler uygulanırken, özellikle hapishanelerdeki Manevi Bakım hizmetlerinde neredeyse hiç birebir görüşmelerin olmadığı, sadece grup halinde görüşmelerin yapıldığı tezimizde ortaya çıktı. Profesyonelleşmeyi engelleyen bir başka sorun ise Manevi Bakım hizmetini sunan uzmanların bunu gönüllü olarak, yani ücret almadan asıl iş saatlerine ek olarak yapmaları. Bu ise sunulması gereken hizmeti oldukça sınırlıyor.

 

Elbette var olan problemlerin bir çoğu finansal kaynaklı, dolayısıyla finans kaynağı çözülmeden, profesyonelleşme ve kurumsallaşma yolunda ciddi adımlar atmak zor olacaktır. Böyle bir hedefe ulaşabilmek için Avrupa´daki mevcut İslami çatı dernekleri yapısal olarak müsait olsa da, uzmanlık ve personel açısından tek başına kaldırabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri bir konu değil. Bu bağlamda çözüm olarak, Avrupa´da çok yaygın olan Sosyal Yardım Kuruluşları sistemine uygun olan bir Müslüman Sosyal Yardım Kuruluşunun kurulmasu daha uygun görünüyor. Hristiyan kiliselerinin de böyle kurumları olduğu, ve bu kurumlarda çalışan elemanlarının neredeyse hepsinin maaşlarının vergilerle ödendiğini düşünürsek, finans sorusu da belki bir nebze çözülmüş olabilir.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Subat 2019

Risale Haber, 08.02.2019

https://www.risalehaber.com/avrupada-islami-manevi-bakim-projeleri-seelsorge-20815yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.01.2019) Avro Islam, Alman Islami ve Almanya´da hangi Islam hakim olacak? (Sesli Makale)

Sesli Makale, 20.01.2019

https://seslimakale.com.tr/videodetay/cemil-sahinoz–avro-islam-alman-islami-ve-almanyada-hangi-islam-hakim-olacak-34556

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.01.2019) Avro İslam, Alman İslamı ve Almanya´da hangi İslam hakim olacak?

Avro İslam, Alman İslamı ve Almanya´da hangi İslam hakim olacak?

 

 

2011 yılında “Alman İslamı“ kitabımız yayınlandığında, aynı kavramın 2018´de farklı bir içerik ile tartışılacağını düşünmemiştim. Kavram farkları konusuyla ilgili her zaman Bediüzzaman Said Nursi´nin yaşadığı olay hatırıma gelir. Rumi takvime göre 31 Mart Vakasi olarak bilinen, miladi olarak 13 Nisan 1909´da başlayan ayaklanmalar sonucunda Bediüzzaman´ı da haksız olarak sorguya çekerler. Ayaklanmaya katılanların idam edildiği mahkemede Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Hurşit Paşa, idam edilen 15 kişiyi göstererek, Bediüzzaman´a „Sen de mi şeriat istedin? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar!“ der. Bediüzzaman ise, evet, şeriat istediğini, „Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil“ diye cevap verir ve savunmasından sonra berat eder. Tabiri caizse, 2011´yılında biz de “Alman İslam“ından bahsettik, fakat bugünlerde istenilen Alman İslam´ından farklı olarak. Konuyu ve farkı daha iyi anlayabilmek için tarihsel bir serüven yapalım.

 

Bassam Tibi 1991 yılında Avro İslam (Euro İslam)´dan bahsettiğinde, seküler ve laik bir İslam´dan bahsediyordu. Avro İslam´ın savunucularına göre İslam´ın bazı temel esaslarını Avrupa´da uygulamak mümkün değildir ve bu sebepten dolayı Avrupa´ya uygun bir İslam oluşturmak gerekiyor. Yani aslında bir reform´dan bahsediyorlardı.

 

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, tüm dünyada İslam´a bakış açısı değiştiğinde ve özellikle Avrupa ülkelerinde müslümanların uyumu tartışılmaya başlayınca, Tibi kendi oluşturduğu Avro İslam´ı çözüm olarak sundu. Tibi´ye göre Avro İslam, gettolaşmış ve uyum sağlamayan müslümanlara tek alternatifti.

 

Daha sonraki yıllarda Tarıq Ramadan, Tibi´ye farklı olarak dinin temel esaslarını değiştirmek yerine, kültürün değişmesi gerektiğinden bahsediyordu. Fakat Ramadan, Avro İslam kavramını red ediyordu.

 

Tibi´nin bahsettiği bir Avro İslam anlayışı, İslam´da bir reformu gerektiriyor. İslam´ın temel esaslarını, ibadetlerini değiştirmeye yönelik bir reformdan bahsediyor Tibi. Neticede ise içi boş, protestanlaşmış bir İslam ortaya çıkıyor. Çünkü hristiyanlıkta belli kriterlerden dolayı oluşan reformu, İslam dinine uygulamak mümkün değildir. Tarihsel ve sosyolojik olarak Hritiyanlıkta reforma götüren yollar İslam´da olmamıştır. Bu sebeple İslam´ı reform etmeye gerek yok.

 

Fakat Ramadan´ın da bahsettiği gibi teolijik olarak değil de, kültürün değişmesi sözkonu ise, bu zaten değişken bir faktördür. Kültürler değişiyor. Nesillerdir farklı bir ülkede, farklı bir toplumda, farklı bir kültürde yaşayan toplumların kültürü de değişiyor. Bu, kendi kimliklerinden vazgeçmek manasına gelmiyor elbette. Fakat doğal olarak yüzyıllar önce bıraktıkları kültürden farklı bir kültür gelişiyor.

 

İslam dini, Avrupa´da hep türk ve arap kültürüyle irtibatlandırıldığı için, çogunluğun bilinçaltında bir ´Göçmen dini´ olarak yer alıyor. İslam dininin etnik bir kökene dayanmadığını, her milletten insanın müslüman olduğu ve özellikle bir çok Avrupa´lının müslüman olduğu anlayışı tam olarak zihinlere oturmadı.

 

Bu bağlamda Alman İslam´ı kavramına baktığımız zaman, eğer kast edilen, İslam´ın dini ve teolojik içeriğine değinmeden, değiştirmeden, kültürel bir değişim ise, bu zaten şuan yaşanan bir gerçek. Bu şekliyle Alman İslam´ı sosyolojik bir gerçektir. Fakat teolojik olarak bir değişim İslam´ın genel kaidelerine aykırıdır.

 

Tartışmaların maalesef sadece sosyolojik olmadığını, teolojiye de değindiğini Liberal İslam, Seküler İslam gibi kavramların tartılış şeklinde de görüyoruz. Aslında siyasal kavramları ve yapıları tarif eden liberal ve seküler kavramları İslam bağlamında tartışıldığında siyasallık yerine ne hikmetse teolojik bazda gündeme geliyor. Örneğin kendilerini liberal ve seküler olarak adlandıran temsilcilerin isteklerinin içeriklerine baktığımızda, yukarıda bahsettiğimiz protestanlaşmış bir İslam ortaya çıkıyor. İbadetlerin değiştiği, bazılarının sıfırlandığı, içi boş, anlamsız bir İslam anlayışı. 4. Alman İslam Konferansında büfede domuz eti servis edilmesi veya Konferansdan bir kaç gün önce kendisini seküler ve laik müslüman olarak adlandıran birisinin bir davetiyede “içtihad“ (!) edip domuz eti yediğini söylemesi de bunun traji-komik bir vaziyeti. Elbette burada İslam Konferansında domuz eti servis edilmesi polemiğine girmeyeceğiz, fakat en az 300 senedir Avrupa topraklarında ve 60 senedir büyük bir bir topluluk halinde Avrupa´da ve Almanya´da yaşayan müslümanların domuz eti yemediğini duymayan kalmamıştır, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

Dolayısıyla aslında tartışılan sosyolojik bir Alman İslam´ı mı, yoksa teolojik bir Alman İslam´ı mı, bunu netleştirmek gerekiyor. Eskiden Almanya´da “Organize İslam“´dan bahsedildiğinde, camilerin çoğunluğunu organize eden büyük İslami çatı kuruluşlardan bahsedilirdi. Ama artık bu kavramı kullanırken sanki organize edilmiş, sipariş verilmiş bir İslam´dan bahsetmek gerekiyor. Halbuki seküler bir devlet herhangi bir dini organize etmez. Örneğin Alman devleti İslam dışındaki diğer dinlerin nasıl ve ne şekilde imam yetistireceklerine, ritüellerinin dillerine karışmaz. Devlet dini organize etmeye çalıştığı zaman, Roma´nın hristiyanlığı organize etmeye çalışması ve hristiyan ilahiyatçıların bile tartıştığı bir Roma Hristiyanlığının meydana gelmesini hatırlatıyor. Bu şekliyle olacaksa Alman İslam´ı başarız bir projeden ibaret olacaktır, çünkü İslam´ın yapısı buna izin vermez.

 

Aynı hataya Hristiyanlok Tarihini baz alan bazı tarihçiler de düşüyorlar. Bu tarihçiler, Hristiyanlığın 2000 senelik bir tarihi olduğunu, İslam´ın daha 1400 senedir var olduğunu ve Hristiyanlığın varlığının 1400 senesinde olduğu gibi, İslam´ın da şimdi aynı şekilde bir Orta Çağ yaşadığını ve bu çağdan sonra bir Aydınlanma Çağı gerçekleşeceğine inanıyorlar. Dolayısıyla İslam´ın Orta Çağ´dan Aydınlama Çağı´na geçişine katkıda bulunmaları gerektiğine inanıyorlar. Mantıksızlıktan öte saçmalık olan bu tez gerçek olsa, birbirine benzeyen her din veya ideoloji aynı süreçten geçmiş olması gerekiyor. Halbuki Hristiyanlığın sürecinin benzerini ne Yahudilik ne de Hinduizm, Budizm gibi inanışlar geçirmiştir. Bu benzetme, tabir-i caizse, elma veya armut sırf birbirine benzediği için, sonunda birinden birinin diğeri gibi olmasını beklemek gibi birşey.

 

Tabloya biraz geriden baktığımızda Almanya´da hangi İslam anlayışının hakim, yaygın ve resmi kurumlar tarafından kabullenmiş olacağı ile ilgili bir tartışma söz konusu. Yani İslam “tesadüfe“ bırakılmak istenilmiyor sanki. Bundan dolayı hangi İslam anlayışının hakim olacağı ile ilgili bir çatışma ortaya çıkıyor.

 

Maalesef İslam konulu tartışmalarda genelde siyaset, ilahiyat ve muhafazakarlık birbirine karıştırılıyor. İslam ile ilgili tartışmalar siyasi retorik ile sürdürülüyor. İslam´ın maneviyatı, Kur´an´ın mesajı, Peygamber´in insanlığa evrensel mesajı, iman hakikatları hiç bir şekilde duyulmuyor. İnsanların bunları araştırmaya vakti bile olmuyor.

 

Ve konuları basite indirebilmek için “reform“ anlayışlarına karşı gelenler ya selefilik ya da muhafazakar damgasını yiyorlar. Bundan dolayı “İslamcı“ kelimeleri havada uçuşuyor. Buna karşılık içi boş, amelsiz ve reform edilmiş bir İslam´ın hakim olması için çalışmalar yapan müslümanlar Hristiyan Reformcu Luther ile kıyaslanıyor.

 

Bu şekilde muhafazakarları, dindarları, namaz gibi ibadetini yerine getirenleri, cemaatleri, mezhepleri radikal çizgisinde gösterip karşısına içi boş, ılımlı, reformcu, calvinist, seküler, liberal İslam´ı semantik olarak çıkartma tehlikesi var. Halbuki seküler veya liberal İslam´ın liberallikle alakası yok. Tüm mesele ibadetsiz bir İslam oluşturmak, yani İslam´ın temellerini değiştirmek.

 

Son olarak, komple teorilerine yer vermemek için belirteyim, bu çatışmanın belli merkezlerden hazırlandığını hatta yöneltildiğine inanmıyorum. Daha ziyade bunu sosyolojik bir süreç olarak değerlendiriyorum. Yani süreç bizleri bir yere doğru kanalize ediyor. Hangi İslam anlayışının gelecekte Almanya´da hakim olacağı ile ilgili bir süreç.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Referans Dergisi, Ocak, Subat 2019

Öztürk, Ocak 2019

Risale Haber, 18.01.2019

https://www.risalehaber.com/avro-islam-alman-islami-ve-almanyada-hangi-islam-hakim-olacak-20759yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler