Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.11.2017) Öfke kontrolü

Öfke kontrolü

 

İnsanları hapishanelik veya hastanelik eden olaylara baktığımızda genelde saniyelik olaylardır. İnsan kontrolünü kaybediyor ve ne yapacağını şaşırıyor. Kontrolsüz olduğumuz an, kontrolümüzü nefis ele alır. Çünkü kainatta boşluk olmaz. Mutlaka herşeyin yeri doldurulur. Kontrolü kaybettiğimiz an bilinçaltımızdaki bilgiler devreye girer ve genel olarak menfi şekilde yansır. O an insanları kırarız, daha sonra pişman olacağımız sözler söyleriz. Hatta kendimizi tanımaz hale geliriz, çünkü o an zaten biz biz değiliz. O anki kişilik ve davranışımızı kendimiz olarak kabul etmememiz gerekir. Kabullenirsek sürekli o şekilde davranmaya başlarız, hatta kontrollü olduğumuz anlarda dahi.

 

Filozof Sokrat ve eşi Xanthipe arasında geçen hikaye meşhurdur. Rivayetlere göre Xanthipe çok huysuzdur. Bir gün insanların gözü önünde Sokrat´a bağırır, ondan tepki görmeyince üzerine su kovasını döker. Bunun üzerine Sokrat sadece “Bu kadar gök gürültüsünden sonra, bu yağmuru bekliyordum.“ der. Eğer Sokrat sakin ve sukunet içinde davranmasaydı daha büyük kavgalar oluşabilirdi. Biri öfkeliyken, diğerinin üzerine gitmek yerine susması kavgayı hafifletir ve hatta bitirebilir.

 

Aynı şekilde öfkeli birine kavga esnasında “Sakin ol” veya “Bağırma” demek ters tepki yapar. Kişi daha çok bağırmaya hatta “Ben bağırmıyorum, ben zaten sakinim” der. Manipülasyon tekniklerinde bu sıkça uygulanır, sinirlenmesi istenilen kişiye “Sakin ol” denilir ve genelde buna muhatap olan ve “hedef” olarak seçilen kişi sakinleşmez, aksine tam da istenildiği gibi sinirlenir.

 

Öfke ve sinir halinde Peygamberimizin tavsiyelerini hatırlamak gerekir: “Öfkelendiğinde abdest al. Çünkü öfke şeytandandır, şeytan ise ateşden yaratılmıştır. Ateşi ise ancak su söndürür bu yüzden öfkelendiğinizde abdest alın.“ Su insanı rahatlatır, ferahlatır. Tekrar kontrolü eline almasına ve sakin olmasına vesile olur.

 

Peygamber Efendimiz öfke ve kavga anında sakinleşmek için başka farklı metotlar da önerir: “Her türlü öfke ve ağız kavgasının ilacı iki rekat namazdır.“, “Öfkelendiğin zaman sus, ses çıkarma, yine öfkelenirsen ikinci defa sus.“, “Biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın.“, “Kişi öfkelendiğinde ´Allah’a sığınıyorum´ derse, öfkesi gider.“, “Öfkelenen kimse toprağa yapışsın.“, “Öfkeli anda nefsine hakim olan dünyada da efendidir, ahirette de efendidir.“, “Öfke anında durmasını bileniniz en kahramanınızdır.“ ve dua eder: “Ey Nebî Muhammed’in Rabb’i olan Allah’ım günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider!“

 

Hz. Muhammed (sav) bir gün: “Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?“ diye sordu. Ashab: “Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!“ dediler. Rasulullah: “Hayır,“ dedi, “gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.“

 

Başka bir hadis de ise Peygamberimizin üzüldüğünde namaz kıldığı belirtilir. Aynı şekilde “Biriniz kızdığı zaman, susun!“ der. Bu da bizim için bir sakinleşme metodu olabilir.

 

Peygamberimizin bu tavsiyeleri öfkeyi ve kavgayı yatıştırmak için en verimli metotlar. Sakinleşmek için özellikle su ile temas edilmesi (abdest), dünyevi irtibatın kesilmesi (namaz) ve öfkeyle konuşulmaması (susmak) ve hareket edilmemesi (oturmak, yatmak) insanı rahatlatır. Çoğu zaman karşı tarafı da vicdana getirir. Zaten öfkeyle çözüm üretmek mümkün değildir.

 

Tabi öfke anında bunları hatırlamak çok zor olacaktır, çünkü kontrol elden çıkıyor, insan kendinden geçiyor ve işin içine nefret, gurur veya inat girebilir. Bu nedenle bu hakikatları daha önceden içselleştirmek gerekir.

 

 

Cemil Şahinöz

 

Öztürk, Kasim 2017

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(24.10.2017) Çekirdek Darbesi

Çekirdek Darbesi

 

H – A – Z – İ – M

<———-

 

İstihbarat teşkilatları akıl almaz metotlara başvururlar. Karşı tarafa diz çöktürmek için fantazi gibi gelen sinsi stratejiler beslerler. Bugün burada bu stratejilerden birinden bahsedelim.

 

Konumuz çekirdek. Çekirdek deyip geçmeyin.

Türkiye´de en çok tüketilen, başka bir tabir ile, en çok yere tükürülen virusdur çekirdek. Her sokakta çekirdek yığınları birşey ifade ediyor.

 

Yapılmayan bir araştırmaya, tamamen tahminlere dayanan su-i zanlara göre Türkiye´deki çekirdeklerin %95,6´sını Soros´a bağlı bir şirket piyasaya sürüyor. Soros´a bağlı olan bu şirket aynı zamanda “Çevreyi kirletin“ isimli bir yardım kuruluşunun da sponsoru. Yani Soros çekirdekleri satıyor ve aynı zamanda çevrenin kirletilmesi için propaganda yapıyor. Demekki burada bir strateji var.

Stratejiyi iyi analiz ettiğimizde karşımıza korkunç bir senaryo çıkıyor. Çok korkunç. O kadar korkunç ki, filim olsa, izlerken komşu mahallenin dükkanlarındaki tüm çekirdekleri kabuklarıyla beraber yutarsınız.

Evet, plan şu: Aziz milletimiz günde 7,9 milyar çekirdek tüketiyor. Çekirdeklerin kabukları yerlere atılıyor. Her kabuk 0,1mm uzunluğunda ise, hesaplara göre 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabuklarına bovulmuş olması gerekiyor.

 

İnanılmaz ama gerçek. Bu stratejiyle Soros tüm Türkiye´yi batırmak istiyor. 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabukları altında gömülmüş olacak. Haritada güzel ülkemiz Çekirdekistan olarak geçecek. Bu sessizce gerçekleşen bir ÇEKİRDEK DARBESİDİR. Ve herkes bu darbeye alet oluyor. Çekirdek çitleyen ve yere atan herkes birşekilde darbeyi hazırlamış ve desteklemiş oluyor.

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.09.2017) Soykırım: Myanmar, Arakan

Soykırım: Myanmar, Arakan

 

 „Beni korkutan kötülerin baskısı değil, iyilerin kayıtsızlığı.“

Martin Luther King

 

 

Tarih sahnesinde bir çok soykırım gerçekleşmiştir. İnsanoğlu büyük zulümler işlemiştir. Irk, renk, kabileye dayanan tüm ideolojileri hem dinimiz hem kültürel mirasımız red eder.

 

Geçmişteki soykırımları anmak ve kınamak elbette önemlidir. Fakat halihazırdaki soykırımları görmek, görebilmek ve „dur“ diyebilmek, bundan daha önemlidir. Çünkü tarih tekerrürden ibarettir, hiç tekerrür eder mi ibret alınsa?

 

1995´deki Srebrenica soykırımını insanlık görmedi. Görmek istemedi. Bilinçlı veya bilinçsiz olarak gözler, kulaklar, ağızlar kapandı. Ancak yıllar sonra soykırım olarak nitelendirilmeye başlanıldı.

 

Aynı etik dışı davranışı yine görüyoruz. En az 5 senedir tüm insanların gözleri önünde tüm bir millet katlediliyor. Ve yine sessizlik ve kayıtsızlık hakim. Kimse ya görmüyor veyahut konuşmak istemiyor.

 

Bahsedeceğimiz bu zulümün adı soykırımdır. Bu şekilde ifade edilmeli. Ve bu soykırım öyle şiddetlidir ki, başka “soykırımlar“ yanında “küçük sürtüşmeler“ gibi kalır.

 

Evet, Myanmar´daki soykırım´dan bahsediyoruz.

 

Senelerdir Myanmar´da müslümanlar katlediliyor. Sistematik bir şekilde tüm dünyanın gözleri önünde soykırım gerçekleşiyor. Fakat Myanmar´da elde edilebilecek fazla yeraltı hazineleri olmadığı için kimse “Diktatörü durdurun“, “Demokrasi elden gidiyor“ demiyor. İnsanların canları beş para etmiyor.

 

Myanmar´ın Arakan bölgesinde binlerce insan en zalim bir şekilde işkence görüyor ve öldürülüyor. Bugün yaşanan bu zulüm dün başlamadı. Seneler önce başladı. Fakat sadece Ramazan, zekat, kurban ve romantik anlarımızda hatırladık.

 

Örneğin, 2012 senesinin Hazıran ayında sadece bir ay içerisinde 25.000 insan öldürüldü. Bir günde 1000´den fazla insan katledildi. Evler, camiler, müslümanların yaşadığı bölgeler yerle bir edildi. Bu zulümden kurtulabilen müslüman halk başka devletlere sığındılar, fakat soykırıma rağmen bu insanları mülteci olarak kabul etmeyen devletler de vardı  – ki bunlar da zulüm ve soykırıma ortaklık etmiş oluyorlar.

 

İHH´nın insanhakları raporunu incelediğimiz zaman, Myanmar´da yaşayan müslümanların daha önce de, daha öldürülmeden önce de, hiç bir hakları olmadığını görüyoruz. Bu rapora göre müslümanların bazı bölgelere girmeleri tamamen yasak. Bazı bölgelerde dışarıya çıkmaları yasak. Saat 21´den sonra müslümanlar evlerinden çıkamazlar. Camilere gitmeleri tüm gün içerisinde yasaklanmış. Senede bir kere müslümanlar devlete vesikalık bir aile fotoğrafı sunmak zorunda. Her ölen veya doğan için ayrı vergi ödemekteler. Müslümanlara betondan ev yapmak veya satın almak yasak. Eğer bir müslüman esnaf olarak çalışmak istiyorsa, mutlaka budist bir işortağı bulmalı, ve bu iş ortağı hiç bir maddi katkıda bulunmadan, hisselerin yarısına sahip olmalı. Müslümanlar devlet hastanelerine gidemez. Devletin onayı ve özel bir vergi ödemeden evlenmeleri yasak. Sadece belli yaşa kadar okula gidebilirler. Sabit telefon hattı yasak. Araba, motorsiklet gibi araçları kullanmaları veya satın almaları yasak. Hakim karşısında avukatsız, savunmasız ve yargısız hüküm alabiliyorlar. Myanmar´da müslümanların nüfüs cüzdanları dahi yok. Kendilerine müslüman olduklarını belirten özel bir belge veriliyor.

 

Hepsi şaka gibi veya bir korku filimi gibi geliyor. Ama hepsi gerçek. İnternet´de veya sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan yalan yanlış resimler gibi değil. İnsanhakları derneklerinin raporlarında bu bilgiler yer alıyor. Bahsettiğimiz gibi, yıllar öncesinden. Yeni de değil.

 

Ve bu yasaklar yetmiyormuş gibi, şimdi de müslümanların hayat ve yaşama hakları elden alınıyor.

 

Dolayısıyla bu soykırım, yıllarca süren bir baskı ve zulmün neticesidir. Birdenbire oluşan bir siyaset veya durum değil. Myanmar´da devlet yıllardır müslümanlara işkence etti ve sınırları denedi. Tüm dünya sustuğu için, hızını alamayıp soykırıma, yani sistematik katliama yöneldi. Çünkü her soykırım için bir suskunluk, bir sessizlik lazım. Tarih boyunca böyle olmuştur. Çoğunluk sustuğu için soykırımlar gerçekleşir.

 

10 sene sonra bir Razaman´da uygur türklerine ağlamamak ve uygur türklerine uygulanan soykırımdan bahsetmemek için tam da burada bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Uygur türkleri de yıllardır Çin hükümeti tarafından aynı yukarıda bahsettiğimiz zulüm ve benzer yasaklarla karşıkarşıyalar. 1949´dan itibaren 400.000´den fazla uygur türkü bu baskı sonucu öldürüldü. Eğer bu konuda da susulmaya devam edilirse aynı netice oradaki masum halkı da bekliyor.

Rengi, dini, dili, ırkı ne olursa olsun, bir müslüman zulüme karşı gelmeli. Sesini çıkarabilmeli. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi, sessizlik zulümü artırıyor.

 

Cemil Sahinöz, Risale Haber, 05.09.2017

http://www.risalehaber.com/soykirim-myanmar-arakan-19457yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(31.05.2017) FETÖ Paranoyası

FETÖ Paranoyası

 

 

Erdogan düşmanlığı ve Erdoğan nefreti nasıl bir psikolojik hastalık şekline girdiyse, aynı şekilde her taşın altında FETÖ´cü aramak da bir psikolojik vakıa oldu.

 

Eski Almanya´nın Stasi döneminde olduğu gibi, sevmediğiniz birini FETÖ´cü diye ihbar etmeniz, kendisinden kurtulmaniz için yeterlidir.

 

Bu çok sağlıksız bir durum. Ki netice olarak bugünki tartışmalara baktığımızda da bunu görüyoruz. Herkes ya açıktan FETÖ´cü, ya da gizli FETÖ´cü ilan ediliyor. Toplumsal kamplaşmalar sebebiyle bir güvensizlik ortamı oluşuyor. Şantaj ve fişlemeler devreye giriyor.

 

80´lerde ve 90´larda aynı fişleme şeklini Kemalizmin askerleri gerçekleştiriyordu. “Dindar“ diye fişlenen insanların geleceği ile oynanıyordu.

 

Ayni hatayı yeniden yapmamamız gerekiyor. Adalet ile sık eleyerek, yaşın yanında kurunun da yanmayacağı şekilde, en önemlisi kul hakkı yemeden, suçlular cezandırılmalı.

 

Kimin FETÖ´cü olduğu, kimin bu örgütte yer aldığı, kimin bu örgütten sayıldığı, herkese şeffaf kriterlerle ortaya koyulmalı. Yoksa tabanda aslında örgüt ile hiç bir bağı olmayanlar suçlandıkça, sadece toplumun nefreti toplanmış olur. Çünkü bu şekilde devam ederse, herkesin en az bir tanıdığı, herkesin en az bir aile mensubu FETÖ´den suçlanmış olacak. Toplum bu şekilde nasıl hareket edecek? Eıer TV haberlerinde “Örgüt evi basıldı“ denip, suç unsuru olarak masada silah ve uyuşturucu yerine “Kur´an-ı Kerim ve F. Gülen´in kitapları“ sergileniyorsa bu sadece komik değil, aynı zamanda saçmalıktır. Zamanında bu örgütün dershanelerinde bulunmuş, bir kaç defa sohbetlerine katılmış, belki hanımlar arası buluşmalarda börek yapmış fakat örgüte girmemis olanların peşine düşülürse, asıl tutuklanması gerekenler çoktan okyanus ötesine kaçmış olurlar.

 

Maalesef özellikle Nurculuk Hareketine mensup olanlar halen FETÖ ile karıştırılıyorlar. Halbuki Fethullah Gülen en büyük hainliğini, en büyük zararı Nurculuk Hareketine ve Bediüzzaman Said Nursi´nin yazdığı eserlere vermiştir. FETÖ daha paralel devlet olmadan evvel paralel nurculuk yapıyordu zaten.

 

F. Gülen bir kaç sene, 60´lı ve 70´li senelerde, Nurculuk Hareketinin içerisinde bulunmuşsa da, hizmet anlayışı sebebiyle sürekli ama sürekli nurcular ile tartışmıştır. Ve sonunda Nurculuk Hareketinden ayrılıp kendi örgütünü kurmuştur.

 

60´lı ve 70´li senelerde F. Gülen ile tanışan ve Nurculuk Hareketinde bulunan insanlarla 2009´da yaptığım röportajlarda, neredeyse hepsi F. Gülen´in nurculuk ile alakası olmadığını, Nurculuk Hareketine tamamen ters düstüğünü, fakat bunu bir türlü topluma anlatamadıklarını söylüyorlardı. Ve bu röportajları FETÖ´nün hainliği ortaya çıktıktan sonra değil, 2009 (!)´da yapmıştım. Bu araştırma aynı sende kitap olarak yayınlandı.

 

Buna rağmen genel olarak maalesef F. Gülen ve Nurculuk Hareketini ayıramayanlar var. Burada bizzat kendimden örnekler vermek istiyorum.

 

Bana bile “FETÖ´cü“ diyenler olabiliyor. Halbuki FETÖ daha ortaya çıkmadan önce FETÖ´yü ve Fethullah Gülen´i ağır eleştiriyor, bu eleştiriler sebebiyle hem FETÖ mensupları tarafından hem de – ne yazık ki o zamanları – Ak Parti mensupları tarafından eleştiriliyordum. Fitneci deniliyordu o zamanları.

 

Örneğin 12.12.2004 tarihinde yazdığım köşe yazısında STV´de yayınlanan Sırlar Dünyası dizisini eleştirmiştim. “Bunda ne var ki?” demeyin. O zamanları STV´deki dizileri eleştirmek, hem de Sırlar Dünyasını eleştirmek “günah“ gibi algılanıyordu.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2004/12/12/12-12-2004-sirlar-duenyasi-insanlari-pasiflestiriyor/)

 

10.01.2006 tarihinde Nurculuk Hareketi ve Gülen Hareketinin farklarını ortaya koymuştum ve hemen FETÖ´cülerin hedef tahtasına oturtulmuştum.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2006/01/10/10-01-2006-nurculuk-guelen-hareketi-farki/)

 

21.03.2008 tarihinde F. Gülen´in Türkiye´ye dönme hesaplarının olduğunu yazmıştık.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2007/03/21/21032008-fethullah-gulen-donuyor-mu/)

 

İnternet anketlerinde neden hep F. Gülen´in çıktığını ve bunun hiç de övünülecek bir şey olmadığını 07.04.2008 günü yazmıştık.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2008/04/07/07-04-2008-internet-anketleri/)

 

Ergenekon sürecisinde 17.07.2008´de yazdığım bir köşe yazısında STV`nin ve FETÖ´nun bu olayı tamamen abarttığını ve sulandırdığını yazmıştım. Herkes yanlış yaptığımı, bu olayın FETÖ ile alakası olmadığını söylüyordu.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2008/07/17/17-07-2008-ergenekon-tv/)

 

2009´da yazdığım “Nurculuk Hareketi“ kitabında F. Gülen ve FETÖ´nün Nurculuktan tamamen farklı olduğunu, F. Gülen´in Türkiye´de cemaatlerden yana değil, her zaman güçlü zannettiği kişilerin yanında olduğunu yazdım. Bu kitapdan sonra Almanya´da kıyameti kopardılar. „Cemil Şahinöz, muhterem Fethullah Gülen´e karşı bir kitap yazdı“ diye lanse edildi.

(Kaynak: https://www.amazon.de/Die-Nurculuk-Bewegung-Entstehung-Organisation/dp/9752696201)

 

Ve gelelim asıl önemli noktaya. Mavi Marmara olayından sadece bir kaç gün sonra (06.06.2010 tarihinde) F. Gülen´in yine “güçlü zannetiğini” seçtiğini, Erdoğan ve Ak Parti ile ipleri kopardığını ve en geç 2014/2015 seçimlerinde Ak Parti´ye karşı tavır alacağını yazdım. Bu köşe yazım “İkinci Vatan“ gazetesinde yayınlandıktan sonra hem FETÖ´cüler hem Ak Parti, hem de diğer islami cemaatlerin mensupları tarafından „Fitneci, onlar bizim kardeşimiz“ sözlerine muhatap oldum.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2010/06/06/06-06-2010-fethullah-gulen-%e2%80%93-ak-parti-kavgasi/)

 

Yazılarımda görüldüğü gibi o zamanları bile F. Gülen´den bahsederken “Hocaefendi” gibi kavramları kullanmıyorum. Ve tüm bu zaman çerçevesinde sadece 3 yazıda FETÖ´yü eleştirmemişim, fakat övmemişim de. 30.09.2010 tarihinde Ahmet Hakan´ın F. Gülen´e saldırdığını (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2010/09/30/30-09-2010-ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen/), 15.02.2013 günü bazı alman medyasının bazı kuruluşları, FETÖ dahil, hedef tahtasına aldığını (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2013/02/15/15-02-2013-alman-medyasinin-yeni-hedefi-gulen-hareketi/), 23.05.2014 günü alman devlet kanalı WDR´de FETÖ´nün şeffaf olmadığını, siyasi olarak tehlike olduğunu, ama okullarda henüz bir tehlike bulunmadığını ifade etmişim (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2014/05/23/23-05-2014-fethullah-gulen-und-die-gulen-bewegung-in-deutschland-wdr-23-05-2014/). Tüm bunları övmek adına değil, kul hakkıni göz önünde bulundurarak yaptım. Aynı şekilde 2003/2004 senelerinden önce F. Gülen´i ve örgütünü övmesem de, eleştirmiyordum da, dini bir cemaat olarak görüyordum. İttihat-ı İslam namına eleştirilmelerini doğru bulmuyordum da. Zaten yukarıda da yazdığım yazılar 2004 senesinden itibaren başlıyor.

 

Fakat 17 ve 25 Aralık 2013´den sonra da susmadık, aynen düşündüğümüzü yazmaya ve anlatmaya devam ettik.

 

2014´de Almanya´da Baden Württemberg Eyaletinin İstihbarat raporu yayınlandığında, benim 2009´da yazdığım kitapdan faydalanıp kaynak göstermişlerdi.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2014/07/25/25-07-2014-verfassungsschutzbericht-zur-guelen-bewerbung/)

 

17.06.2016 günü Türkiye´de yayınlanan ve o zamanları devletin (kayyumun) eline geçen ZAMAN Gazetesinde açıklamalar yaptık, FETÖ deşifre ettik.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/06/17/17-06-2016-erna-baskanindan-carpici-aciklamalar/)

 

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra da yazdık ve anlattık….

 

21.07.2016 günü Zaman Gazetesi yazarı A. K.´nın köşe yazısında ismim verilerek hedef olarak gösterildim.

(Kaynak: http://dtj-online.de/arhan-karda%C5%9F-yalanc%C4%B1-fakat-tatl%C4%B1-bir-r%C3%BCyadan-uyan%C4%B1rken-248947)

(Kaynak: https://zaman-online.de/haberleri/arhan-kardas)

 

15.08.2016 günü yazdığımız köşe yazısında F. Gülen´in ırkçı sebeplerden dolayı Bediüzzaman Said Nursi ile görüşmediğini ve bunun çok hayırlı olduğunu yazdık.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/08/15/15-08-2016-fetullah-guelenin-bediuezzamani-kuert-diye-goermek-istememesi-kaderin-cilvesi/)

 

18.08.2016 günü FETÖ davasının sulandırılmaması gerektiğini yazdık.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/08/18/18-01-2016-fetoe-davasini-sulandirmak/)

 

01.09.2016 günü köşe yazımızda yeni FETÖ´lerin çıkma tehlikesi olduğundan bahsettik.

(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/09/01/01-09-2016-yeni-fetoe-ve-ilimli-islam-projesi-mustafa-islamoglu/)

 

Eylül 2016´da FETÖ´yü ilk defa almanca olarak detaylarıyla deşifre eden kitabımız yayınlandı.

(Kaynak: https://www.amazon.de/Die-G%C3%BClen-Bewegung-Religionsgemeinschaft-Geheimbund/dp/3741271284)

(Kaynak: https://misawatruth.files.wordpress.com/2016/10/img-20161021-wa0015.jpg)

 

Yazdıklarımızın bir çoğunu meşhur 17 ve 25 Aralık 2013´den önce yazmışız. Herkesin FETÖ´yü tuttuğu ve kolladığı bir zamanda bunları yazdık. Yinede biz bile zaman zaman FETÖ´cü damgasını yiyebiliyoruz. Neden? Nurculuk Hareketinde bulunduğumuz için.
Halen Nurculuk Hareketini ve FETÖ´yü ayıramayanlar varsa, artık buna cahillik denmez, kasıt ve kötü niyet denilir. Bunu yapanlar, iftira atanlar ile mahkem-i kübrada elbette hesaplaşacağız.

 

Yazının başına geri dönersek, toplumsal güvensizlik ortamı oluşmaması için ince eleyip sık dokumak gerekiyor. Kul hakkını göz önünde bulundurarak, fişleme ve şantajlara kapı açmadan, şeffaf olarak FETÖ örgütünün mensuplarını tespit edip, adalet çerçevesinde yargılamak gerekiyor.

 

 

Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.05.2017) BIG Partisi

BIG Partisi

Bu yazı siyasi bir yazı değil, sosyolojik bir analizdir…

Almanya´da seçimler öncesi eyalet ve federal Seçim Kurumları seçmenler için özel anketler hazırlarlar. Bu anketlerde siyaset, sosyal, eğitim, aile, uyum gibi bir çok konuyla ilgili sorular sorulur ve cevap seçeneklerinden bir tanesinin seçilmesi istenilir. Anket sonucunda seçime katılan siyasi partilerin size ne kadar uyduğu ortaya çıkıyor. Çünkü aynı sorulara siyasi partilerde yanıt vermiş oluyor ve bu şekilde sizin verdiğiniz cevapların hangi oranla hangi partiye denk düştüğü ortaya çıkıyor.

Bu anketlere katılan hangi müslüman veya türke sorsanız, sonuç olarak açık fark ile kendilerine en yakın parti olarak BIG Partisi çıktığını söylüyorlar. Yani aynı kendileri gibi düşünen, kendi değerlerini paylaşan bir siyasi parti ortaya çıkıyor. Bunu hem kültürel, hem dinsel bir denklik olarak görmek mümkündür. Fakat en önemlisi ise sosyal bir denklik – ki bu duruma değinmemiz gerekiyor.

BIG Partisi 2010 yılında kuruldu. Kurulduğu günden itibaren partinin çalışmalarını yakından takip etmeye çalışıyorum. Kurucusu ve başkanı 15 senelik dostum Haluk Yıldız. Samimiyetine ve gayretine inandığım Haluk Yıldız karınca misali de olsa partisiyle geleceğe önemli yatırımlar yapıyor. En önemlisi ise Haluk Yıldız, Almanya´da yaşayan türk ve müslümanların çoğunluğu gibi gençlik hayatında sosyal hayatta mücadele vermiş, üniversite döneminde belli haklar için çaba göstermiş ve birçok kültür derneği ve cami derneklerinde vazifeler almış olan birisi.

Bu sebeple yukarıda da belirttiğimiz gibi BIG Partisinin düşüncelerinin Almanya´daki müslüman ve türk toplumuyla bu kadar örtüşmesi de hiç şaşırtıcı değil. Haluk Yıldız kendisi bu toplumdan çıktığı için, toplumun nabzını ve isteklerini iyi biliyor. Toplumun sorunlarını kendisi de yaşadığı için hissediyor ve dolayısıyla çözümler üretebiliyor.

Bu nedenle kendi sesinin duyulmadığını, kendilerinin temsil edilmediğini düşünün büyük bir kitle kendileri gibi gördükleri BIG Partisine oy veriyorlar. En azından sosyolojik açıdan BIG partisinin çok büyük bir potansiyeli var. Ulaşabildiği kitle sadece türkler, müslümanlar veya göçmenlerden oluşmuyor, aynı şartlarda olan ve aynı değerleri paylaşan diğer seçmenlerden de oluşuyor.

Küçük ve yeni partilerde seçmenlere genelde “Oylarımız boşa gider“ gibi düşünce hakim olabiliyor. Halbuki her oy bir mesajdır. Hiç bir oy boşa gitmez. Her oy aynı zamanda bir mesuliyettir. Oy verdiğiniz partinin değerlerini ve yaptıklarını destekliyor manasına geliyorsunuz. Aslında her “küçük“ parti ve her gelen oy geleceğe bir yatırımdır.

Şüphesiz alman siyaset dünyasında göçmen partiler de var. Fakat analitik olarak bakıldığında bu partilerin adeta bir “Facebook-Balonu“ olduğu, takipçilerinin zaten oy kullanmayan, fakat bol miktarda gaz veren Facebook-Gençliği olduğunu tespit etmek mümkün. Bu nedenle tabanı olmayan bu partilerin ömrü de kısa oluyor.

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 06.05.2017

http://www.risalehaber.com/almanyada-big-partisi-19191yy.htm

 

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.03.2017) Avrupa´da İslam´ın tarihçesi

Avrupa´da İslam´ın tarihçesi

 

Senelerdir Almanya´da bir tartışma yaşanıyor. İslam Almanya´nın bir parçası mı değil mi? 2006´da Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble İslam´ın Almanya´nın ve Avrupa´nın bir parçası olduğunu söylediğinde fazla dikkate alınmamıştı. 2010´da eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff da aynısını, yani İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu ifade etmişti, ama bu sefer büyük bir tartışma başlamıştı. Hatta sırf bu cümle yüzünden Wulff istifa ettirildi diyenler var. Nitekim kendisinden sonraki Cumhurbaşkanı Joachim Gauck 2012´de İslam´ın değil fakat Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etmişti. Dolayısıyla tartışma tarihsel ve sosyolojik boyutuyla değil, siyasi ve polemik bir şekil almaya başlamıştı.

 

Hem tarihsel olarak hem de sosyolojik olarak Avrupa´da İslam´ın tarihine, bilhassa Almanya´da İslam´ın tarihçesine baktığımızda, zannedildiği gibi ´misafir işciler´ alımıyla başlayan bir tarihden bahsetmiyoruz. Müslümanlar´ın Avrupa seferi çok daha öncelerden başlıyor. Bu tarihçeyi üç bölüme ayırmak mümkün.

 

Birinci dönem: Peygamber Efendimizin vefatından hemen sonra 7. yy.´da İslam´ın yaygınlaşmasıyla başlayan dönem.

İkinci dönem: 16. yy.´da savaşlarla başlayan dönem.

Üçüncü dönem: 2. Dünya Savaşından sonraki ´misafir işcilerle´ başlayan dönem.

 

  1. Dönem:

 

Peygamber Efendimiz Miladi 632 senesinde vefat etti. Peygamber Efendimiz vefat etmeden az evvel, özellikle vefat ettikten sonra İslam´ın mesajı tüm kıtalara yayıldı. Yaklaşık 800 sene Avrupa´da müslümanlar varlıklarını sürdürdüler. 711´den 1492´ye kadar Endülüs´de kültür, sanat, bilim, tarih, ilim üretildi. Bugün kullanılan bir çok teknolojinin ve bilginin temelleri o dönemde atıldı. Endülüs döneminden sonra İslam ve Avrupa arasında büyük bir kopukluk yaşandı, fakat irtibatlar tamamen kopmadı.

 

  1. Dönem:

 

Birinci dönemin bitmesinden kısa süre sonra ikinci dönem başladı. 1529´da ilk Viyana Kuşatmasından sonra bazı müslüman esirler Berlin´e getirildiler. 1683 senesinde, İkinci Kuşatmada yaklaşık 1245 müslüman esir Münih şehrine getirildi.

 

1699´da Karlofça Antlaşmasından sonra barış dönemi başladı. Bazı müslüman esirler alman topraklarında kaldılar ve hatta daha sonra orada gömüldüler. Bugün hale bu mezarlardan bazıları mevcuttur. Yabancı topraklara gittiklerinde orada gömülmek isteyen, mezar taşlarının da İslam´ı hatırlatmasını isteyen sahabeler gibi. Alman topraklarında kalan bazı esirler yaşadıkları kültüre uyum sağladılar, bazıları da kendi kimliklerini bırakıp asimile oldular. Örneğin 1685´de bir savaş sonrası esir olarak alınan Osmanlı Mehmet asimile edildikten sonra Ludwig Maximilian Mehmet von Königstreu ismini aldı. Mehmet´in oğullarından birisi 1746´da Hannover´de ilk mason localarından birinin kurucusudur. Yine Hannover´de yaşayan Türk Ali 18. yy.´da Georg Wilhelm ismini alarak orduda önemli görevler aldı.

 

Alman topraklarında serbestçe yaşama imkanı bulan müslümanlar devlet tarafından da kabullenilmeye başladı. 1731´de Kurland Beyi, Kral Friedrich Wilhelm I.´ye ordusu için 20 tane ´türk´ askeri hediye etti (O zamanları müslümanların hepsine türk deniliyordu, nereden gelirlerse gelsinler). Bundan dolayı 1732´de Potsdam´da ordu´da bir mescid açıldı.

 

1739´da uzun boylu müslüman tatarlar Potsdam´a geldiler. Bunlar da yine Kral Friedrich Wilhelm I.´nin altında orduya katıldılar. Kral kendilerine bir mescit tayin etti ve aralarından birini imam olarak görevlendirdi.

 

Kral Friedrich Wilhelm I.´nin oğlu Büyük Friedrich 1740´da bir mektubunda, eğer türkler ülkelerine gelirse, kendilerine camiler yapacağını, tüm dinlerin eşit ve iyi olduğunu yazıyor. Padişah 3. Murat 16. yy.´lda ingiliz Kraliçesi Elizabeth I.´ye benzer bir mektup yazıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun tüm insanlara, dinlere, ırklara açık olduğunu belirtiyor.

 

Büyük Friedrich´in emri altında yaklaşık 1500 müslüman boşnaklı süvari Schlesisch Savaşlarına (1740-1763) katılıyorlar. Savaş bittikten sonra bu süvariler halen alman topraklarında orduda kalıyorlar ve Doğu Prusya´da görevlendiriliyorlar. 19. yy.´ın başlarında görev değişikliği yapılarak mızraklı süvariler grubuna dahil edildiler ve daha sonra 1919´da ordudan ayrıldılar. Yani neredeyse 180 sene alman ordusunda görev yaptılar.

 

Prusya ve Bab-ı Ali arasında bu nedenlerden dolayı sıkı bir iletişim vardı. Bu dönemde farklı antlaşmalar yapıldı, örneğin 1761´de Dostuluk ve Ticaret antlaşması imzalandı.

 

1763´den itibaren sürekli Osmanlı İmparatorluğundan görevliler ve temsilciler Prusya´ya geldiler. Alman topraklarında vefat eden bu görevliler için özel cenaze izni çıkarıldı. Örneğin 1798´de Ali Aziz Efendi alman topraklarında gömüldü ve Büyük Friedrich kendisine mezarlık bölgesini tahsis etti.

 

Yine bu senelerde dışdan da mimari olarak cami olarak tanınabilecek ilk cami inşa edildi. 1778´de senesinde Schwetzinger Schlosspark´da Kırmızı Cami yapıldı. Bundan önceki ´camiler´ dışdan cami özelliği taşımazken ve sadece mescit görevi yaparken bu cami tam anlamıyla müslüman ülkerde bulunan camilere örnek alınarak inşa edildi.

 

Bundan 100 sene sonra, Kral Wilhem II. Osmanlı İmparatorluğunda seyahat ederken 1898´de Şam´dan 2. Abdülhamid´e mektup yazıyor ve alman kralların tarih boyunca her zaman müslümanların ve Osmanlı Padişahlarının dostu olacağını söylüyor. 1898´de İstanbul´u da ziyaret eden Kral Wilhem II.´nin anısına 1900 senesinde Sultanahmed meydanına Alman Çeşmesi inşa edildi. Ocak 1901´de açılış programı düzenlendi. Çeşmenin yapımı Almanya´da gerçekleşti ve Türkiye´ye getirildi.

 

Alman-Türk dostluğunu anlayabilmek için Bediüzzaman´a da bakabiliriz. Bediüzzaman Said Nursi 1918 yazında Varşova, Berlin ve Viyana üzerinden İstanbul´a geçerken Berlin’de iki ay ikamet eder. Dönüşünden sonra, ´Türk-Alman, Alman-Türk tarih boyunca kadim dostturlar. Türkler Alman dostluğuna sadakatte çok hassasiyet gösteririler´ ifadesinde bulunur. Ayrıca Bediüzzaman ´Bahtiyar Alman milleti´ der ve Tevafuklu Kur’an’ın Almanya´da veya İtalya’da basılmasını ister. Daha sonra 50’li yıllarda kendi eserlerinin baskılarını da Almanya’ya yollar ve almanların bunu nasıl karşıladıklarını yazar: ´Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.´

 

  1. yy.´da Avrupa´dan bazı edebiyatçı, yazar ve şairler Osmanlı´ya seyahatlar düzenledi. Bu şekilde literatüre de müslümanlar ile ilgili farklı bakış açıları yansıdı. Ayrıca bu seyahatlerde bazıları müslüman oldular. İslam ilk defa ´ötekinin´ dini değil, bizzat avrupalı olanların dini olarak meydana çıkmaya başladı.

 

Yine 19. yy.´da Türk Ordusu´nu modernleşmesi döneminde Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında farklı antlaşmalar yapıldı. Bu işbirliği sayesinde yaklaşık 50.000 alman asker Osmanlı´da görev yaptı.

 

Almanya´da ise İslam daha hızlı bir şekilde toplumda yayılmaya başladı. 1901´de halen kullanımda olan ilk tanınmış ve irtiba edilen Kur´an tercümesi yayınlandı. Bu şekilde ilk defa büyük bir kitle Kur´an´ı okuyabildi.

 

1912´de Avusturya´da İslam Yasası yürürlüğe girdi. Aynı senelerde Berlin´de tahminen 1400 türk yaşıyordu. Elbette bunun dışında başka müslümanlar da vardı.

 

  1. Dünya Savaşı esnasında Berlin yakınlarında Wünsdorf-Zossen´de Alman Ordusu 30.000 müslüman esir için Hilal namı altında özel bir kamp oluşturdu. 1915´de bu kamp´da bir mescit inşa edildi. 1919´dan sonra bazı esirler Almanya´da kaldılar, ülkelerine geri dönmediler. 1924´de kamp kapatıldı ve 1930´da maddi sebeplerden dolayı yıkıldı.

 

1920´li senelere gelindiğinde Berlin´de canlı bir müslüman toplum vardı. Nitekim Kasım 1922´ye ilk islami dernek kuruldu. Bu derneğe 41 farklı ülkeden müslüman üyeydi. Dernek üyeleri 1925´de Berlin´in Wilmersdorf bölgesinde bir cami açtılar. Daha sonraları Berlin´li müslümanlar Kur´an tercümesi ve bir dergi çıkarmaya başladılar. Cami ise 1945´de kapandı.

 

1924´de yaklaşık 3000 müslüman Almanya genelinde yaşıyordu. Yine aynı sene ilk alman-türk-birliği kuruldu. Bu birlik Almanya´dan gelen türk öğrencilere destek veriyordu. Yaklaşık 13800 türk öğrenci bu sayede Almanya´ya gelmişti. Bu birlik daha sonra finansal sebeplerden dolayı kapatıldı.

 

1927´de Berlin´de İslam Arşivi kuruldu. Burada İslam ile ilgili yayınlanan almanca kitaplar, dergiler vs. toplanmaya başladı. Arşiv 1981´de Soest şehrine taşındı. 1932´de Dünya İslam Kongresi Almanya´da bir şube açtı ve Almanya´da yaşayan müslümanlara ilgisiz kalmadığını gösterdi.

 

Hitler rejimi geldiğinde müslümanların hareket alanı da kısıtlandı. Bazı müslümanlar toplama kamplarında öldürüldüler. 2. Dünya Savaşı sona erdiğinde Berlin´deki müslüman hayat da bitmişti. 1951´de özellikle balkanlardan ve eski Sovyetlerden Birliğinden gelen müslüman mülteciler için bir idare dairesi kuruldu.

 

Tüm bu dönemde müslümanlara hitap şekli de değişiyordu. Başlangıçta tüm müslümanlara ´türk´ denilirken, daha sonra almanca ´Muselmann´ kelimesi kullanılmaya başladı. Ardından yanlış olan ´Muhammedaner´ kavramı kullanıldı ve 3. Dönem ile beraber ´Muslim´ ve ´Moslem´ kelimesi devreye girdi. ´Muhammedaner´ kavramını halen ırkçılar kullanıyor.

 

  1. Dönem:

 

Üçüncü Dönem 2. Dünya Savaşından sonra başlıyor. Savaş sonrası Almanya farklı ülkelerden ´misafir işci´ talep etti. Bu bağlamda 1955 ve 1973 arası antlaşma yapılan ülkelerden işciler geldi. Özellikle Türkiye´den, İtalya´dan ve Eski Yugoslavya´dan işciler Almanya´ya akın etti. Elbetteki gelen işciler kendi ülkerinde iş sahibi olan kişiler değildi, çoğunluk işsiz ve eğitimsizdi.

 

Almanya ve Türkiye arasında 1961´de antlaşma yapıldı ve 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. 1973´den itibaren, Almanya´da yaşayan işciler ailelerini getirme imkanı buldular. 80´li yıllarda ise alman devleti geri dönüşü maddi olarak destekledi. Bu imkandan faydalanıp geri dönenler ise, kendi ülkerinde uyum problemleri yaşadılar. Çünkü çoktan Almanya´ya alışmıştılar bile. Üstelik Türkiye´de geri bıraktıkları köyleri ve şehirleri de bıraktıkları gibi kalmamıştı, ilerlemişti.

 

Dolayısıyla traktör parası kazanmak için gelen ´misafir işciler´ vefatlarına kadar Almanya´da kalacaklardı. Bunu hiç kimse hesaba katmamıştı, ne alman devleti ne de işci olarak gelenler. Bu nedenle bugünlerde olduğu gibi dil kursları veya uyum kursları yoktu. Max Frisch´in ifadesiyle ´Makineler aldık, ama insanlar geldi´.  Gelenlerin fabrikada çalışan robotlar değil, insan oldukları, farklı istek, arzu, korku ve hedefleri oldukları unutuldu.

 

´Misafir işciler´ Almanya´da kaldıkça ve ailelerini de getirdikçe yeni ihtiyaçlar meydana geldi. Anadilde eğitim, sendika temsilcileri, mescitler, dernekler vs. gibi arzular meydana geldi.

 

İlk mescitler ´misafir işcilerin´ gelmesiyle beraber zaten oluşmuştu. Bir fabrikanın köşesinde, toplu evlerin bir odasında, kullanılmayan tren vagonlarında mescitler oluşuyor, Cuma ve Bayram Namazları toplu şekilde kılınıyordu.

 

Yavaş yavaş cami dernekleri de oluşmaya başladı. İslam dini Almanya´da anayasal olarak resmi bir din olarak kabul edilmediği için camiler dernek statüsü altında kuruldu. Tüzükler hep aynıydı. Hazırlanan tüzükler Almanya genelinde kullanıldı. 1973´de İslam Kültür Merkezleri, 1976´da Milli Görüş Teşkilatları, 1984´de DİTİB, 1987´de ATİB kuruldu.

 

Ve cami dernekleri de bu süreçte değişime uğradılar. 70´li senelerde ´Hangi gruba, cemaate bağlı olacağız´ tartışmaları yaşanırken, 80´li senelerde camiler arası rekabet yaşandı. 90´lı senelerin ortasından itibaren yavaş yavaş eksen kayması yaşandı. Artık ´misafir´ olarak geldiklerini zanneden vatandaşların çocukları Almanya´da doğmuştu ve okula gidiyordu. Artık yeni sorun ve sorularla karşı karşıya kalmışlardı. Camiler de artık bu yeni sorulara yeni cevaplar aramaya başladılar. Bu şekilde bir Diaspro İslam´ı gelişti. 21. yy.´da ise cami dernekleri birbirleriyle daha çok iletişime geçtiler ve biraz da zorunlu olarak ittifaklar ve çatı dernekleri kurdular.

 

Artık Almanya´da yaşayan müslümanların ana konuları okullarda İslam Din Dersi, manevi bakım, Sosyal Yardım Kuruluşları, anayasal olarak tanınma, aşırı gruplarla mücadele vs. oldu. Artık güncel konular, müslümanların günlük hayatlarıyla ilgili konular önplana çıkıyor.

 

Bütün bu gelişmelere ve özellikle üçüncü döneme tarihsel ve sosyolojik olarak baktığımızda Almanya´da müslüman toplumun kendi kodlarını yazdığını, kendi semantiklerini oluşturduğunu, sosyolojik olarak biryerlere ilerlediğini görüyoruz. İlahiyat Fakültelerinin kurulmasıyla bu süreç daha da ilerleyecek. Çünkü Almanya´da ve genel olarak Avrupa´da İslam adına konuşan bir çok dernek, kuruluş olsa da, ciddi manada İslam adına manevi ve teolojik olarak kabul edilen ilahıyatçılar veya kurumlar yok denecek kadar az. İslamı siyasi, toplumsal ve popülist alanda temsilin yanında mutlaka ve mutlaka bir manevi ve teolojik alan oluşturulmalı, ki İslam bir siyasi ideoloji olarak değilde bir din olarak algılansın. Bu şekilde müslümanların imajı da değişecektir.

 

 

Cemil Şahinöz

cemil@misawa.de

 

 

Kaynakca:

 

Şahinöz: Avrupa´da İslam. Gurbette müslümanlar ve türkler. Çizgi Kitabevi: Konya, 2013

Şahinöz: Der deutsche Islam. Der deutsche Islam. 1.-2. Auflage. BOD: Norderstedt, 2011

 

 

Referans Dergisi, Mart, Nisan 2017

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.01.2017) Alamancı mı Yabancı mı?

Alamancı mı Yabancı mı?

 

90´li senelerin öğrencileri hatırlar. Alman okulunda yabancıydınız, Türkiye´de ise alamancı. Ne oraya, ne buraya aittiniz. Ne onlar sizi anlıyordu, ne bunlar. İki dil, iki kültür arasında sıkışıp kalmış bir nesil yetişiyordu.

 

Sosyolog Georg Simmel´e göre “Misafir“ ve “Yabancının“ farkı şöyle: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır.” 1950´lerin sonunda Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. 3-4 sene Almanya´da çalışıp “traktör parası” kazanıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

 

Yaşadıkları ülkede erimemek için ve kendi kültür ve geleneklerini yaşatabilmek için, ilk camiler ve kültür dernekleri kurulmaya başladı. Almanya´da İslam dini yasal olarak resmi bir din olmadığı için, camileri dernek olarak kurdular.

 

50 senelik bu gurbetçi tarihinde, vatandaşlarımız çeşitli sorun ve sıkıntılar yaşadılar. Kendi başlarına kalan gurbetçilerimiz, kendi sosyolojilerini, kendi anlayış ve değerlerini ürettiler. Asimile olmamak için çaba verdiler. Din, örf, dil ve adetlerini muhafaza edebilmek için gayret gösterdiler. Aynı zamanda yaşadıkları ülkeye ayak uydurabilmek için, uyum sağlamaya ve entegre olmaya çalıştılar.

 

Artık Avrupa´da dördünce nesil türkler yaşıyor. Artık müslümanlar sadece göçmenlerden değil, bizzat Avrupalı´ların kendilerinden oluşuyor. Doğma büyüme almanlar, fransızlar veya ingilizler müslüman oluyorlar.

 

Dolayısıyla Avrupa ülkelerinin yapıları da değişiyor. Göçmen veya gurbetçi olarak gördükleri insanlar artık kendi ülkelerinin insanları. Müslümanlar da Asya veya Afrika kıtasından değil, kendi kıtalarının insanlarından oluşuyor.

 

Bu insanların sayısı çoğaldıkça ve Avrupa toplumunun kendi insanlarının sayısı azaldıkça toplumsal sancılar yaşanıyor. Şuan doğum sancıları yaşanıyor. Göçmenliğin bittiğini sinyal veren sancılar bunlar.

 

Yani gün geldi, artık muhacirlik, göçmenlik bitti. Artık ensarlık zamanı başladı. Yurt dışında yaşayan müslümanlar ve türkler – kendi kültürlerini muhafaza ederek – artık oraların insanları oldular. Bu nedenle kendi lobilerini, entellektüellerini, vakıflarını kuracaklar. Kendi siyasetlerini yapacaklar. Yatırımları Avrupa´ya yapacaklar. Bu bağlamda uyum tartışmaları da yersiz olacaktır, çünkü uyum sağlamasını istedikleri insanlar, zaten Avrupa´nın kendi insanları haline gelmiş olacaktır.

 

Ve İslam dininin kimliği de Avrupalı´ların gözünde mecburen değişecek. Artık “dışarıdan” ithal edilen bir din değil, kendi insanlarının dini olarak kabul edecekler.

 

Bu süreç hiç şüphesiz uzun ve meşakkatli bir süreç olacak. Fakat her doğumun arkasından gelen huzur bu sürecin sonunda da gelecektir.

Referans Dergisi, Ocak 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler