Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(17.03.2018) İslam Almanya’nın bir parçası mı?

İslam Almanya’nın bir parçası mı?

 

“İslam Almanya´nın bir parçası mı?” sorusu yaklaşık 10 senedir gündemde. Bazı makamlarda bulunan ve göreve yeni gelen siyasetçilere, adeta taraflarını bilmek için, bu soru sürekli sorulur.

 

Bu sorunun cevabını ilk defa 2006 senesinde dönemin Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble vermiçti. Kendisi İslam´ın Almanya´nın ve Avrupa´nın bir parçası olduğunu söylemiçti. O günlerde bu yanıt hiç tartışılmamıştı bile.

Daha sonraki yıllarda, 2010 senesinde, dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff da Schäuble gibi, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu ifade etmişti. Bu sefer adeta kıyamet kopmuştu. Çünkü o günlerde göçmenler ile ilgili sıcak tartışmalar vardı. Sağcı akımlar da yükselişteydi. Wulff daha sonra istifa etmişti. Bazı siyasi analizler, Wulff´a karşı bu sözünden dolayı istifa kampanyası başlatıldığını ifade ediyorlar.

 

Wulff´un yerine gelen Cumhurbaşkanı Joachim Gauck´a da 2012 senesinde hemen aynı soru yöneltildi. Gauck ise selefi Wulff gibi yanıt vermedi. Gauck, İslam´in Almanya´nın bir parcasi olmadığını, fakat Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etti.

 

2015 senesine gelindiğin de ise, mültecilerle ilgili tartışmalar alevlenmişti. Artık sağ partiler ve sağ gruplar açıktan müslümanları ve mültecileri hedef alıyordu. O günlerde Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Wulff´un sözlerini tekrarlayıp, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etmişti.

 

2018´de ise Almanya´da yeni bir hükümet kuruldu. Yeni İçişleri Bakanı olan eski Bavyera Eyalet Başkanı Horst Seehofer, daha işine başladığı, görevini aldığı ilk gün (!) adeta yukarıda da belirttiğimiz gibi tarafını göstermek için, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olmadığını söyledi. Aynı Gauck gibi, Seehofer de Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu dile getirdi.

 

Belki Seehofer´in bu sözleri yakında Bavyera da yapılacak olan eyalet seçimleri için taktik de olabilir. Sağ partilerden oyları geri kapma hesabı olabilir. Yeni hükümetin 175 sayfalık koalisyon anlaşmasında da İslam kelimesi 7 kere geçiyor, hepsi de negatif bir bağlamda, terörizm ile mücadele konusunda geçiyor. “Müslümanlar” kelimesi ise bir kere geçiyor. Müslümanların Almanya´da uyumlarını desteklemek cümlesinde.

 

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi İslam hem tarihsel olarak hem de sosyolojik olarak sadece Almanya´nın değil, Avrupa´nın bir parçasıdır. İslam, zannedildiği gibi 2. Dünya Savaşından sonra ´misafir işciler´ alımıyla Avrupa´ya adım atmadı, en az 500 senelik bir geçmişi var.

 

Bugün ise Almanya´da müslümanlar toplumun önemli bir parçası. Okullarda İslam Din Dersi, manevi bakım, Sosyal Yardım Kuruluşları, anayasal olarak tanınma, aşırı gruplarla mücadele gibi Almanya´yı ilgilendiren güncel konular, müslümanların günlük hayatlarında önplana çıkıyor.

 

İstatistiklere göre yaklaşık 6 milyon müslüman var Almanya´da. Ve bunlar sadece göçmenlerden veya mültecilerden oluşmuyor. Her milletten, her kültürden ve her dilden müslüman insanlar mevcut. Dolayısıyla Asya veya Afrika kültürleriyle içiçe girmiş bir İslam anlayışı değil, tamamen alman kültüründen oluşan bir İslam da mevcut. Din aynı, iman aynı, ibadetler aynı, ama kültür farklı. Sadece bu bakımdan bile İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Aksi takdirde 6 milyon insan kendisini dışlanmış hisseder. Özellikle cami saldırılarının arttığı şu günlerde, saldırıları kınamak, müslümanları kucaklamak ve onlara sahip çıkmak yerine, böyle bir açıklama yapmak, sadece ırkçıları güçlendiriyor.

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 17.03.2018

http://www.risalehaber.com/islam-almanyanin-bir-parcasi-mi-19944yy.htm

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2018) Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

 

Almanya´da her hangi bir faaliyet yapmak istiyorsanız veya toplum için faydalı işler ortaya koymak istiyorsanız dernek veya vakıf olarak hareket etmeniz gerekiyor. Şahış olarak fazla yapabileceğiz birşey yok. Şahs-ı manevi olarak birşey yapmak istediğinizde çok daha başarılı olabillirsiniz.

 

Kurumsal olarak devletin tüm haklarından, yaşadığınız şehirde bir çok imkandan, farklı boyutta maddi desteklerden faydalanabilirsiniz. Bu nedenle her zaman kurumsal kişilik ön planda olmalıdır. Ayrıca dernekler yasalar ile korunmuştur. Topluma faydalı ve katkısı olan bir derneğin vergi ödemesi de gerekmiyor.

 

Dernekleşmenin onlarca faydasının arasında en önemli etken ise, birlik ve beraberlik oluşturmak. Aynı düşüncelere sahip olan insanlar, aynı fikirleri olan, aynı hedefleri olan insanları bir dernek ile biraraya getirebiliyorsunuz. Kurduğunuz o dernek tüm insanlarınızı temsil eder ve kucaklar.

 

Almanya´daki türkler de çok erken bir zamanda kurumsallaşmaya ve dernekleşmeye yönelik adımlar atmışlar. 1961´de Almanya ve Türkiye arasında antlaşma yapıldıktan sonra, 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. İlerleyen yıllarda Almanya´daki işcilerin Türkiye´deki aileleri de Almanya´ya gelme imkanı buldu.

 

Almanya´da gurbette yaşayan vatandaşlar biraraya gelebilmek için, yukarıda bahsettiğimiz birlik ve beraberliği oluşturmak için dernekler kurdular. Sadece türkler değil, diger milletten insanlar da kendi derneklerini kurdular. Siyasi, ideolojik, kültürel, spor ve dini dernekler hızlı bir şekilde yayıldı. Bu bağlamda camii dernekleri de oluşmaya başladı. İslam dini Almanya´da anayasal olarak resmi bir din olarak kabul edilmediği için camiler de dernek statüsü altında kuruldu. Tüzükler ise hep aynıydı. Hazırlanan tüzükler Almanya genelinde kullanıldı. 1973´de İslam Kültür Merkezleri, 1976´da Milli Görüş Teşkilatları, 1984´de DİTİB, 1987´de ATİB kuruldu.

Oluşan dernekler ve STK´lar, ister dini olsun ister farklı olsun, ilk başlarda doğal olarak kendi kültürlerini, dinlerini ve dillerini koruma faaliyetlerine ağırlık verdiler. Çünkü hiçbirisinin Almanya´da kalma niyeti yoktu. Hem türkler, hem diğer milletler tekrar vatanlarına dönme hesapları yapıyordular.

 

80´li senelere gelindiğinde ise, kendilerine ´misfir işci´ diye hitap edilenlerin çocukları Almanya´da doğdu. Çocuklar büyüdükçe, okul hayatı ilerledikçe, sosyal hayat genişletikçe, yep yeni sorunlar ve sorular ortaya çıktı. Daha önce dikkatten kaçan, belki de ihtiyaç duyulmayan yeni yeni meseleler ele alınmak zorundaydı. Kendi kabuklarında kendi dertleriyle uğraşan dernekler ve STK´lar ise hazırsız yakalandılar. Çünkü bu ihtiyaçları giderebilecek elemanlar yoktu veya çok azdı. Binalar her yerde, en güzel şekilde dikilmişti, fakat yeni sıkıntıları ele alabilecek sosyal alanda profesyonel elemanlar henüz yetişmemişti.

 

90´lı senelerde bu yeni sorunlar hayatın merkezine oturmaya başlamıştı. Çünkü artık çocuklar, ergenlik çağındaydı. Kültür ve nesil çatışmaları, ergenlik problemleri, kimlik arayışları henüz Almanya´ya alış(a)mamış toplumu yoruyordu.

 

  1. Yüzyıla gelindiğinde ise, artık yavaş yavaş STK´larda almanca bilen, Almanya´da doğup büyüyen, buranın kültürünü iyi bilen elemanlar görünmeye başladı. Bu elbette heryerde kolay bir şekilde gelişmedı. Bazı STK´lar kültürçatışmalarını bizzat yaşadılar ve topu yeni nesil´e vermekte zorlandılar. Yeni nesil ise bazen tecrübesizliğinden dolayı büyük çabalarla kurulan derneklerin kıymetini bilemedi.

 

Derneklerin ve STK´ların bugünkü geldiği noktada ise, yeni bir tıkanma hissediliyor sanki. STK´lar güncel siyasi krizlerden etkilenmemesi, reaksiyon yerine aksiyon ile hareket etmesi ve kendi gündemini geliştirip takip etmesi gerekiyor. Fakat bunları yapabilmek için, yani sorunları çözebilmek için, başta zihinsel olarak bir değişim yapmak gerekiyor, bakış açısı değişmesi gerekiyor. Şuan büyük STK´larımız sanki bir kimlik krizi yaşıyor.

 

Kimlik krizinin görünen bariz delili ise derneklerimize hem resmi makamlar hemde kendileri tarafından verilen tarif. STK´larımıza almanca “Migrantenverein“, “Migrantenorganisation“, yani göçmen derneği, semantiğiyle hitap edilirken, aslında derneklerimizin kimlikleri 60´lı, 70´lı senelerde dar bir alana geri götürülüyor.

 

Halbuki göçmen derneği tabiriyle STK´larımız dar bir zihne hapsediliyor. Bu nedenle göçmen derneği olma algısını hem resmi makamların hemde ilk başta kendi kafalarımızdan silmemiz gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler derneklerimizin ve STK´ların da geliştiğini gösteriyor. Sadece insanlar gelişmiyor, toplum da bir gelişme sürecinden geçiyor. Artık nasıl 4. nesil´e “göçmen“ denilmesini yadırgıyorsak, dernek ve STK´larımıza da “göçmen dernekleri“ tarifini en azından uygun bulmamamız gerekiyor.

 

Nitekim derneklerimiz sadece göçmenlere yönelik hizmet yapmıyorlar, sadece göç ile ilgili projeler de yapmıyorlar ve yönetimlerinde göçmenler değil, Almanya´lı olmuş insanlar yer alıyor. Bu değişim kendi kültürünü, dilini, dinini veya kimliğini inkar manasına gelmiyor. Aksine, yaşadığı topraklarda kendi kültürünü muhafaza ederek uyum sağlama imkanı sunuyor. Derneklerimiz de ileride başarılı ve kalıcı olmak istiyorlarsa bu yolu izlemeleri elzemdir. Tıkanmışlıktan çıkabilmenin yolu da bu olsa gerek. Sancılı bir değişim. Daha doğrusu bir paragdigma değişimi.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk,  Mart 2018

Referans Dergisi, Mart/Nisan 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.02.2018) Aileleri bitiren kumar belası. Avrupa’da yaşayan Türklerde kumar sorunu

Aileleri bitiren kumar belası

Avrupa’da yaşayan Türklerde kumar sorunu

 

Kumar belası, Almanya´dakı türk toplumu arasında sessizce büyüyen, müdahale edilmeyen, uzman yardımı alınmayan, hastalık olarak dahi görülmeyen bir bela. Yapılan onlarca araştırmalara göre Almanya´da yaşayan türk gençlerinin bir numaralı hastalığı kumar.

 

Bu bağımlılık sebebiyle, sadece oynayan kişi harap olmuyor, çocukları, dostları, komşuları da etkileniyor. Bir çok bağımlılığın sonucunda aileler yıkılıyor.

 

Öncelikle bağımlılık tanımını göz önünde bulunduralım. Eğer bir tutumun daha çok zararları var ise, bu bir rahatsızlık oluşturur. Buna ilave olarak her bağımlılıkta bir kontrol kaybı vardır. Eğer bir davranış kişinin kendisini veya çevresini, mesela hayatını, işini, ailesini vs., olumsuz etkilemeye başladıysa, sürekli yapılıyorsa, kişi hayatını olduğu gibi bu davranış ile geçiriyor ise ve kişi bu davranışını terk edemiyorsa, bağımlılıktan söz edebiliriz.

 

Kumar bağımlısı olmanın bir çok sebepleri var. Arkadaş çevresi, başka sorunlardan kaçış, adrenalin, heyecan hissetme isteği, para kazanmak veya sırf eğlence bile olabilir. Ama kumarda eğlence çok çabuk bağımlılığa dönüşüyor. Şakasına oynayalım, eğlence olsun, gazozuna oynayalım diyerek başlıyor. Özellikle bir çok kumar bağımlısı “spor bahisleriyle” başladıklarını söylüyorlar. Ve ilk oyunda kazandıysanız, aslında kaybettiniz demektir. Çünkü ilk oyunda kazananlar öyle bir başarı duygusu içerisine girerlerki, artık iş gittikçe büyür ve kontrol kaybedilir. Zincirleme hatalar başlar. Aile içi kavgalar, kredi çekmeler, borçlanmalar, boşanmalar vs.

 

Avrupa´daki birinci kuşak türkler daha fazla kahvelerde kart oyunları, okay vs. oynuyorlar. İkinci nesil daha fazla bahis lokallerinde, oyun salonlarında, kumarhanelerde otomatiklerde oynuyorlar. Çok ilginçtir, Almanya´da kumarhanelerde yazılar almanca, ingilizce ve türkçedir. Almanya´da milyonlarca türk yaşamasına rağmen bu sadece kumarhanelerde böyledir. Diğer yerlerde türkçeye neredeyse hiç rastlamassınız. Demekki kumarhanelerde rağbet çok. Üçüncü nesil ise hem otomatları oynuyor hem de internette kumar oyunlarını oynuyor.

 

Bağımlılık sebebiyle aşırı sosyal ve ruhsal sorunlar yaşanır. Onun için konuyu ciddi almak gerekir. Mutlaka terapiye başvurmak gerekir. Bağımlı olmaktan daha kötü bir durum, bu bağımlılığı kabul etmeyip yardım aramamakta yatıyor. Araştırmalara göre Avrupa´da türk erkekleri genellikle bağımlı olduklarını kabul etmiyorlar ve profesyonel yardıma ihtiyaç duymuyorlar. Özellikle türk gençleri spor bahisleri oyunlarını kumar olarak dahi görmüyorlar. Hakikatende psikologlara veya psikiyatristlere başvuranların neredeyse büyük bir çoğunluğu genelde bayanlar, anneler veya bağımlıların eşleri. Halbuki kumar bağımlılığını çözebilmek için profesyonel bir terapi almak şart. Bu bağımlılıktan kurtulabilmek için gereken ilk şart, bağımlının hastalığını ve yardım almayı kabul etmesi. Ciddi almamak bağımlılığa giden ilk adımdır.

 

İlk hatalardan bir tanesi de böyle bir problem yokmuş gibi davranmak. Yani “sakın kimse duymasın” mantığıyla örtbas etmek çözüm değil. Ailenin içinde sorunu çözmek ise çok zor, çünkü ister istemez ailevi bağlar nedeniyle duygusallık ön plana çıkıyor. Bu nedenle profesyonel yardıma başvurmak gerekir.

 

Buradaki sorun ise Avrupa´da çok az sayıda türk kumar terapistinin olması. Sadece türkçe bilenler ise diğer terapistlere gidemiyorlar. Hatta yaşadıkları ülkelerin dillerini bilen bağımlılar dahi kendi kültürlerinden gelen bir terapisti tercih ediyorlar, çünkü böyle bir terapist bağımlıyı daha iyi anlayabilecektir. Dolayısıyla türk kumar uzmanlarının yok denilecek kadar az olması bu konuda en büyük sorunlardan bir tanesi.

 

Avrupa´da kumar bağımlılarının ailelerinin çok sık yaptığı hatalardan birtanesi de bağımlının borçlarını kapatmak. Yapabileceğiniz en büyük hatalardan birisidir bu. Borcu kapattığınız zaman bağımli kişiye oynaması için yeni sebepler vermiş olursunuz.

 

Bunun dışında “zaten para kazanmıyorsun, bırak bu oyunu, günahdır” gibi nasihatlar çok faydasız. Bağımlı olan kişi kendisi de para kazanmadığını veya dindar ise günah islediğini biliyor zaten. Onun oynama sebepleri farklı. Hatta böyle nasihatlar bazen ters tepki verebiliyor.

 

Terapi için öncelikle kumar bağımlısını ikna etmek gerekir. Eğer kişi bağımlı olduğunu kabul ediyorsa diğer adımlar daha kolay atılır. Çünkü bağımlılıktan kurtulabilmek için gereken ilk şart, bağımlının hastalığını ve yardım almayı kabul etmesi.

 

Eğer kabul etmiyorsa farkındalık oluşturulmalı. Yani hayatının zor durumda olduğunu, hayatını riske attığını farkına varması gerekiyor. Sadece kendisinin değil, birlikte yaşadığı insanların da hayatını tehlikeye attığını fark ettirmek gerekiyor. Yani farkındalık düzeyini arttırmak gerekiyor.

 

Farkındalık oluştuktan sonra, değişim için motive etmek gerekir. Değişmek için bağımlının aldığı kararların uygulamasında destek vermek gerekir. Yani başkalarının hedeflerini örnek göstermek yerine kişinin aldığı hedeflere saygı gösterip desteklemek gerekir. Psikolojik tedavide bu şekilde hareket ediyoruz: Farkındalık – Değişme isteği – Değişebileceğine inanç – Motive – Değişim.

 

Tüm bunlara ragmen, kumar bağımlılığı toplumumuzda maalesef ciddi alınmayan bir sorun. Halbuki kumar nedeniyle bir çok aile dağılıyor ve psikolojik sorunlar başlıyor. Özellikle oynayanların anneleri ve bayanları bu durumdan çok şikayetci. İstatistiklere baktığımız zaman, bir çok boşanmanın sırf kumar nedeniyle olduğunu görüyoruz. Yani kumar aileleri dağıtıyor. Bu nedenle kumar yüzünden aile içi şiddet ve aile yıkımları çok yaygın.

 

Ama belirttiğim gibi maalesef kumar sorun olarak ciddi alınmıyor. Bunun farklı nedenleri var tabiki. Örneğin küçük yaştan itibaren babanın kahveye gitmesi, orada kahve içmeyipte kumar oynaması bir çok göçmen ailelerinde çok yaygın bir fenomen. Bu “normal“ olarak algılanıyor. Böyle bir ortamda yetişen çocuklar ve gençler kumar oynamanın bir yanlışlık olduğunu kavrayamıyorlar. Bunun, hayatın bir parçası olduğunu zannediyorlar. Bağımlılık oluştuğu zaman da dolayısıyla “normal” olarak algılandığı için tedaviye gidilmiyor.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk, Şubat 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.11.2017) İletişim çağında iletişimsizlik veya Bilgi çağında okumamak

İletişim çağında iletişimsizlik veya

Bilgi çağında okumamak

 

 

Dünya çapında yapılan araştırmalara göre en fazla kitap Fransa´da (%21) ve İngiltere´de (%21) okunuyor. Üçünsü sırada Japonya (%14) geliyor. ABD´de okuma oranı %12 ve İspanya´da %9. Türkiye´de ise %0,1 ile 86. sırada. En çok okunan kitapların konusu aşk (%65), siyaset (%24), düşünce (%13) ve kişisel gelişim (%7). Dünya´da kişi başına kitap için harcanan para ortalama 1,3$. Türkiye´de bu rakam 0,25$. Çocuklara kitap hediye etme oranında ise Türkiye 180 ülke arasında 140. sırada.

 

Almanya´da 30,5 milyon kitap alıcısı var. 14 yaş ve üstü arasında yapılan bir araştırmaya göre 9,25 milyon kişi hergün bir kitap okuyor. 13,32 milyon kişi haftada bir kaç defa okuyor. 7,09 milyon kişi haftada bir kere, 5,16 milyon kişi 2 haftada bir, 7,32 milyon kişi ayda bir kere ve 27,96 milyon kişi daha uzun aralıklarla kitap okuyor. En çok okunan kitaplar ise Almanya´da da kurgu-romanlar.

 

Uluslararası Yayıncılar Birliği´nin bilgilerine göre, yayın sektöründe Türkiye dünya´da 11. sırada. Rakamlara göre Türkiye´de kitap baskı sayısı sürekli artıyor. Kişi başına 8,4 kitap düşüyor. Fakat okuma oranında yıllardır tam ters yönde bir ilerleme görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu´nun araştırmalarına göre, Türkiye´de kitap okumaya günlük ayırılan süre ortalama 1 dakika. Fakat günlük TV izleme süresi ise ortalama 6 saat, internete bağlanma süresi ortalama 3 saat. Kitap okumak, türk insanının ihtiyaç listesinde 235. sırada yer alıyor.

 

Neticede Türkiye´de çok fazla kitap, çok fazla gazete, çok fazla dergi, inanılmaz çok köşe yazısı yayınlanıyor, fakat okuma oranı, satış oranları çoğalmıyor, azalıyor. Peki bu kitapları kim okuyor, kim alıyor? Tabir-i caizse yazarlar birbirlerinin kitaplarını ve yazılarını okuyorlar ve yazarlar dışında okuyan yok gibi.

 

Almanya ve Türkiye´yi biraz daha karşılaştıralım…

 

Türkiye´de 20´ye yakın haber kanalı var.

Almanya´da sadece 3 tane haber kanalı var.

 

Türkiye´de neredeyse her dakika bir ´Son Dakika´ haberi görürsünüz.

Almanya´da çok nadir ´Son Dakika´ haberi izlersiniz.

 

Türkiye´de yüzlerce köşe yazarı var.

Almanya´da köşe yazarı diye bir meslek yok. Bazı gazetelerde haftada üç-dört köşe yazısı yayınlanır. Yazarları da çoğu zaman farklı kişilerdir. Sürekli yazan yoktur.

 

Türkiye´de bayilerde 20´ye yakın farklı gazete satılır.

Almanya´da bayilerin çoğunda en fazla 5 farklı gazete satılır. Ve bunların arasında, istisnalar hariç, 2-4 tanesi yerel gazetedir.

 

Almanya´da sadece iyi yazarların ortalama yazdığı 4-5 kitabı vardır.

Türkiye´de her yazarın ortalama 20 kitabı var.

 

Almanya´da yazarlık bir meslektir.

Türkiye´de herkes ´araştırmacı-yazar´dır.

 

Türkiye´de her kanalda tartışma programları vardır. Hergün ve saatlerce sürer.

Almanya´da 5-6 tane tartışma programı var ve bunların süresi 1 saati geçmiyor.

 

Türkiye´de haberler bir saat sürer. Magazin, kazalar, siyaset. Hepsi vardır içerisinde.

Almanya´da haberler 5 dakika sürer. En fazlası 12 dakika sürüyor. Magazin, cinayet, kaza haberleri yoktur. Sadece çok büyük bir olay olursa, cinayet ve kaza haberleri gösterilir.

 

Tüm bu verilere ve farklara baktığımızda okumaktan çok konuşmayı ve izlemeyi sevdiğimizi tespit edebiliriz. Dolayısıyla kitap okuma ihtiyacı ve oranı da düşük oluyor. Kültür olarak asya insanlarının iletişimi yazılı metinlere değil, sözlü iletişime dayanır. Söz anlaşma gibidir, ağızdan çıkan imza gibidir. Avrupa kültürlerinde ise konuşulan değil, yazılı metin esastır. İstediğiniz kadar konuşun, elinizde yazılı bir metin yoksa, söylediğiniz geçersiz olabilir. Bundan dolayı kitaba, yani yazılana, verilen değer de farklıdır.

 

Genel olarak baktığımızda iletişim çağı, insanları daha da iletişimsiz hale getirdi. İletişim şekilleri ve imkanları çoğalmış olsa da iletişimin içeriği ve kalitesi düştü. Yani iletişim var, fakat hem kalitesiz hem de gerçekçi bir iletişim değil.

 

Aynı zamanda teknolojik çağ bizi bir bilgi çağına soktu. Her an her istediğiniz bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Fakat bilgiye ulaşabilmek, bilgi sahibi olmak manasına gelmiyor. Kaldıki doğru bilgiye ulaşabildiğiniz manasına hiç gelmiyor. Çünkü aynı zamanda her zaman heryerde çok fazla bilgi kirliliği var.

 

Kısa ve hızlı bilgiler heryerimizi sardı. Az önce aldığınız bilgi az sonra bam başka bir şekilde, başka bir bakış açısıyla önünüze çıkabilir. İnsanlar sayfalarca kitap, uzun makaleler, bir temeli olan araştırmaları okumak yerine, 144 karakterden oluşan twitter mesajlarını okumak – daha doğrusu görmek – istiyorlar. Çünkü bilgi okunan birşey degil, görünen bir şey haline geldi. Örneğin haberlerin sadece manşetleri görülür, ama okunmaz. Görmek ve bakmak arasındaki fark gibi. Bakmak içselleştirir. Görmek sadece göz ile irtibatlıdır, bakmak zihin ile ilgili bir meseledir. Aynı bunun gibi bilgi çok, fakat okuyan yok. Okunduğu zannedilen bilgiler ise zihne inmiyor. Kalıcı bir bilgi haline gelmiyor. Ve neticede hemen unutuluyor.

 

Zaten köşe yazılarının büyük bir çoğunluğu da analiz şeklinde yazılan yazılar değil, sokakta konuşulan bir dil ile yazılıyor. Dolayısıyla gerçek manada kitap okumayı da teşvik etmiyor.

 

Bu kısa ve hızlılık aslında insanın fıtratına da aykırı. Kızıldereliler hızlı bir şekilde bir yere giderken grubun lideri “Biraz bekleyelim, ruhumuz bize yetişemiyor, geride kaldı” der. İnsanın fıtratı bu kadar hızlı, çabuk değişen, kısa ve içeriği olmayan bilgiye uygun değildir. Bu hızlılık ve okumamak insanın psikolojisini de menfi manada etkiliyor. Hiperaktif, rahatsız, sıkıntılı, stresli hale getiriyor.

 

Son olarak maalesef eğitim sistemimiz de okuma oranının düşüşüne sebep oluyor. Ezber kültürüne dayanan, bilgiyi içselleştirmeyi engelleyen bir sistem var Türkiye´de. Üniversitede ve birçok sınavda bilgi üretmiyorsunuz, fikri ve zihni çabalama yapmıyorsunuz. Sadece verilen cevaplardan hangisi doğru diye seçiyorsunuz veya tahmin ediyorsunuz ve bunu yapabilmek için büyük bir ölçüde önceden ezberlediğinizi hatırlamak için beyinsel hafızayı çalıştırıyorsunuz. Beynin bilgi üretme bölümleri devre dışı kalıyor.

 

Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasım 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.11.2017) Öfke kontrolü

Öfke kontrolü

 

İnsanları hapishanelik veya hastanelik eden olaylara baktığımızda genelde saniyelik olaylardır. İnsan kontrolünü kaybediyor ve ne yapacağını şaşırıyor. Kontrolsüz olduğumuz an, kontrolümüzü nefis ele alır. Çünkü kainatta boşluk olmaz. Mutlaka herşeyin yeri doldurulur. Kontrolü kaybettiğimiz an bilinçaltımızdaki bilgiler devreye girer ve genel olarak menfi şekilde yansır. O an insanları kırarız, daha sonra pişman olacağımız sözler söyleriz. Hatta kendimizi tanımaz hale geliriz, çünkü o an zaten biz biz değiliz. O anki kişilik ve davranışımızı kendimiz olarak kabul etmememiz gerekir. Kabullenirsek sürekli o şekilde davranmaya başlarız, hatta kontrollü olduğumuz anlarda dahi.

 

Filozof Sokrat ve eşi Xanthipe arasında geçen hikaye meşhurdur. Rivayetlere göre Xanthipe çok huysuzdur. Bir gün insanların gözü önünde Sokrat´a bağırır, ondan tepki görmeyince üzerine su kovasını döker. Bunun üzerine Sokrat sadece “Bu kadar gök gürültüsünden sonra, bu yağmuru bekliyordum.“ der. Eğer Sokrat sakin ve sukunet içinde davranmasaydı daha büyük kavgalar oluşabilirdi. Biri öfkeliyken, diğerinin üzerine gitmek yerine susması kavgayı hafifletir ve hatta bitirebilir.

 

Aynı şekilde öfkeli birine kavga esnasında “Sakin ol” veya “Bağırma” demek ters tepki yapar. Kişi daha çok bağırmaya hatta “Ben bağırmıyorum, ben zaten sakinim” der. Manipülasyon tekniklerinde bu sıkça uygulanır, sinirlenmesi istenilen kişiye “Sakin ol” denilir ve genelde buna muhatap olan ve “hedef” olarak seçilen kişi sakinleşmez, aksine tam da istenildiği gibi sinirlenir.

 

Öfke ve sinir halinde Peygamberimizin tavsiyelerini hatırlamak gerekir: “Öfkelendiğinde abdest al. Çünkü öfke şeytandandır, şeytan ise ateşden yaratılmıştır. Ateşi ise ancak su söndürür bu yüzden öfkelendiğinizde abdest alın.“ Su insanı rahatlatır, ferahlatır. Tekrar kontrolü eline almasına ve sakin olmasına vesile olur.

 

Peygamber Efendimiz öfke ve kavga anında sakinleşmek için başka farklı metotlar da önerir: “Her türlü öfke ve ağız kavgasının ilacı iki rekat namazdır.“, “Öfkelendiğin zaman sus, ses çıkarma, yine öfkelenirsen ikinci defa sus.“, “Biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın.“, “Kişi öfkelendiğinde ´Allah’a sığınıyorum´ derse, öfkesi gider.“, “Öfkelenen kimse toprağa yapışsın.“, “Öfkeli anda nefsine hakim olan dünyada da efendidir, ahirette de efendidir.“, “Öfke anında durmasını bileniniz en kahramanınızdır.“ ve dua eder: “Ey Nebî Muhammed’in Rabb’i olan Allah’ım günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider!“

 

Hz. Muhammed (sav) bir gün: “Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?“ diye sordu. Ashab: “Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!“ dediler. Rasulullah: “Hayır,“ dedi, “gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.“

 

Başka bir hadis de ise Peygamberimizin üzüldüğünde namaz kıldığı belirtilir. Aynı şekilde “Biriniz kızdığı zaman, susun!“ der. Bu da bizim için bir sakinleşme metodu olabilir.

 

Peygamberimizin bu tavsiyeleri öfkeyi ve kavgayı yatıştırmak için en verimli metotlar. Sakinleşmek için özellikle su ile temas edilmesi (abdest), dünyevi irtibatın kesilmesi (namaz) ve öfkeyle konuşulmaması (susmak) ve hareket edilmemesi (oturmak, yatmak) insanı rahatlatır. Çoğu zaman karşı tarafı da vicdana getirir. Zaten öfkeyle çözüm üretmek mümkün değildir.

 

Tabi öfke anında bunları hatırlamak çok zor olacaktır, çünkü kontrol elden çıkıyor, insan kendinden geçiyor ve işin içine nefret, gurur veya inat girebilir. Bu nedenle bu hakikatları daha önceden içselleştirmek gerekir.

 

 

Cemil Şahinöz

 

Öztürk, Kasim 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(24.10.2017) Çekirdek Darbesi

Çekirdek Darbesi

 

H – A – Z – İ – M

<———-

 

İstihbarat teşkilatları akıl almaz metotlara başvururlar. Karşı tarafa diz çöktürmek için fantazi gibi gelen sinsi stratejiler beslerler. Bugün burada bu stratejilerden birinden bahsedelim.

 

Konumuz çekirdek. Çekirdek deyip geçmeyin.

Türkiye´de en çok tüketilen, başka bir tabir ile, en çok yere tükürülen virusdur çekirdek. Her sokakta çekirdek yığınları birşey ifade ediyor.

 

Yapılmayan bir araştırmaya, tamamen tahminlere dayanan su-i zanlara göre Türkiye´deki çekirdeklerin %95,6´sını Soros´a bağlı bir şirket piyasaya sürüyor. Soros´a bağlı olan bu şirket aynı zamanda “Çevreyi kirletin“ isimli bir yardım kuruluşunun da sponsoru. Yani Soros çekirdekleri satıyor ve aynı zamanda çevrenin kirletilmesi için propaganda yapıyor. Demekki burada bir strateji var.

Stratejiyi iyi analiz ettiğimizde karşımıza korkunç bir senaryo çıkıyor. Çok korkunç. O kadar korkunç ki, filim olsa, izlerken komşu mahallenin dükkanlarındaki tüm çekirdekleri kabuklarıyla beraber yutarsınız.

Evet, plan şu: Aziz milletimiz günde 7,9 milyar çekirdek tüketiyor. Çekirdeklerin kabukları yerlere atılıyor. Her kabuk 0,1mm uzunluğunda ise, hesaplara göre 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabuklarına bovulmuş olması gerekiyor.

 

İnanılmaz ama gerçek. Bu stratejiyle Soros tüm Türkiye´yi batırmak istiyor. 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabukları altında gömülmüş olacak. Haritada güzel ülkemiz Çekirdekistan olarak geçecek. Bu sessizce gerçekleşen bir ÇEKİRDEK DARBESİDİR. Ve herkes bu darbeye alet oluyor. Çekirdek çitleyen ve yere atan herkes birşekilde darbeyi hazırlamış ve desteklemiş oluyor.

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.09.2017) Soykırım: Myanmar, Arakan

Soykırım: Myanmar, Arakan

 

 „Beni korkutan kötülerin baskısı değil, iyilerin kayıtsızlığı.“

Martin Luther King

 

 

Tarih sahnesinde bir çok soykırım gerçekleşmiştir. İnsanoğlu büyük zulümler işlemiştir. Irk, renk, kabileye dayanan tüm ideolojileri hem dinimiz hem kültürel mirasımız red eder.

 

Geçmişteki soykırımları anmak ve kınamak elbette önemlidir. Fakat halihazırdaki soykırımları görmek, görebilmek ve „dur“ diyebilmek, bundan daha önemlidir. Çünkü tarih tekerrürden ibarettir, hiç tekerrür eder mi ibret alınsa?

 

1995´deki Srebrenica soykırımını insanlık görmedi. Görmek istemedi. Bilinçlı veya bilinçsiz olarak gözler, kulaklar, ağızlar kapandı. Ancak yıllar sonra soykırım olarak nitelendirilmeye başlanıldı.

 

Aynı etik dışı davranışı yine görüyoruz. En az 5 senedir tüm insanların gözleri önünde tüm bir millet katlediliyor. Ve yine sessizlik ve kayıtsızlık hakim. Kimse ya görmüyor veyahut konuşmak istemiyor.

 

Bahsedeceğimiz bu zulümün adı soykırımdır. Bu şekilde ifade edilmeli. Ve bu soykırım öyle şiddetlidir ki, başka “soykırımlar“ yanında “küçük sürtüşmeler“ gibi kalır.

 

Evet, Myanmar´daki soykırım´dan bahsediyoruz.

 

Senelerdir Myanmar´da müslümanlar katlediliyor. Sistematik bir şekilde tüm dünyanın gözleri önünde soykırım gerçekleşiyor. Fakat Myanmar´da elde edilebilecek fazla yeraltı hazineleri olmadığı için kimse “Diktatörü durdurun“, “Demokrasi elden gidiyor“ demiyor. İnsanların canları beş para etmiyor.

 

Myanmar´ın Arakan bölgesinde binlerce insan en zalim bir şekilde işkence görüyor ve öldürülüyor. Bugün yaşanan bu zulüm dün başlamadı. Seneler önce başladı. Fakat sadece Ramazan, zekat, kurban ve romantik anlarımızda hatırladık.

 

Örneğin, 2012 senesinin Hazıran ayında sadece bir ay içerisinde 25.000 insan öldürüldü. Bir günde 1000´den fazla insan katledildi. Evler, camiler, müslümanların yaşadığı bölgeler yerle bir edildi. Bu zulümden kurtulabilen müslüman halk başka devletlere sığındılar, fakat soykırıma rağmen bu insanları mülteci olarak kabul etmeyen devletler de vardı  – ki bunlar da zulüm ve soykırıma ortaklık etmiş oluyorlar.

 

İHH´nın insanhakları raporunu incelediğimiz zaman, Myanmar´da yaşayan müslümanların daha önce de, daha öldürülmeden önce de, hiç bir hakları olmadığını görüyoruz. Bu rapora göre müslümanların bazı bölgelere girmeleri tamamen yasak. Bazı bölgelerde dışarıya çıkmaları yasak. Saat 21´den sonra müslümanlar evlerinden çıkamazlar. Camilere gitmeleri tüm gün içerisinde yasaklanmış. Senede bir kere müslümanlar devlete vesikalık bir aile fotoğrafı sunmak zorunda. Her ölen veya doğan için ayrı vergi ödemekteler. Müslümanlara betondan ev yapmak veya satın almak yasak. Eğer bir müslüman esnaf olarak çalışmak istiyorsa, mutlaka budist bir işortağı bulmalı, ve bu iş ortağı hiç bir maddi katkıda bulunmadan, hisselerin yarısına sahip olmalı. Müslümanlar devlet hastanelerine gidemez. Devletin onayı ve özel bir vergi ödemeden evlenmeleri yasak. Sadece belli yaşa kadar okula gidebilirler. Sabit telefon hattı yasak. Araba, motorsiklet gibi araçları kullanmaları veya satın almaları yasak. Hakim karşısında avukatsız, savunmasız ve yargısız hüküm alabiliyorlar. Myanmar´da müslümanların nüfüs cüzdanları dahi yok. Kendilerine müslüman olduklarını belirten özel bir belge veriliyor.

 

Hepsi şaka gibi veya bir korku filimi gibi geliyor. Ama hepsi gerçek. İnternet´de veya sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan yalan yanlış resimler gibi değil. İnsanhakları derneklerinin raporlarında bu bilgiler yer alıyor. Bahsettiğimiz gibi, yıllar öncesinden. Yeni de değil.

 

Ve bu yasaklar yetmiyormuş gibi, şimdi de müslümanların hayat ve yaşama hakları elden alınıyor.

 

Dolayısıyla bu soykırım, yıllarca süren bir baskı ve zulmün neticesidir. Birdenbire oluşan bir siyaset veya durum değil. Myanmar´da devlet yıllardır müslümanlara işkence etti ve sınırları denedi. Tüm dünya sustuğu için, hızını alamayıp soykırıma, yani sistematik katliama yöneldi. Çünkü her soykırım için bir suskunluk, bir sessizlik lazım. Tarih boyunca böyle olmuştur. Çoğunluk sustuğu için soykırımlar gerçekleşir.

 

10 sene sonra bir Razaman´da uygur türklerine ağlamamak ve uygur türklerine uygulanan soykırımdan bahsetmemek için tam da burada bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Uygur türkleri de yıllardır Çin hükümeti tarafından aynı yukarıda bahsettiğimiz zulüm ve benzer yasaklarla karşıkarşıyalar. 1949´dan itibaren 400.000´den fazla uygur türkü bu baskı sonucu öldürüldü. Eğer bu konuda da susulmaya devam edilirse aynı netice oradaki masum halkı da bekliyor.

Rengi, dini, dili, ırkı ne olursa olsun, bir müslüman zulüme karşı gelmeli. Sesini çıkarabilmeli. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi, sessizlik zulümü artırıyor.

 

Cemil Sahinöz, Risale Haber, 05.09.2017

http://www.risalehaber.com/soykirim-myanmar-arakan-19457yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler