Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.03.2020) İlm-i Ledün. Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İlm-i Ledün

Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İnsan sadece akıl´dan oluşan bir varlık değildir. Akıl ve kalp her zaman iletişim içindedir. Dolayısıyla insan sadece aklına değil, kalbine de hitap etmeli. Hatta bazen akıl ve kalp arasında gidip gelir insan. Bazen aklını, bazen kalbini dinler.

İlm-i Ledün ise kalbe hitap eden bir ilimdir. İlm-i Ledün´ü vehb veya ilham olarak tarif edebiliriz. İmam Gazali´ye göre bu ilim okuyarak öğrenilmez. Fakat bu ilmi elde edebilmek için kulun hazırlık yapması gerektiğini ifade eder. Kalp birşekilde hazır olması gerekir.

Gazali’ye göre insanın vücudu ve cismi, ilim için bir mahal değildir, çünkü cisim sınırlıdır. Onun için ilmin mahalli olarak ruhu tarif eder. Gıda ve şehvet duygularına hitap eden ruha, ise, Gazali “hayvani ruh“ der.

 

Mevcut olan herşeyin bir vazifesi vardır. Göz, kulak vs. vazifeli. Cesed, ruhun askeridir. Geçici bir süre için kullandığı bir alettir. Beden, ruh için daimi bir mekan değildir. Ruh bedende bir yabancı gibidir. Yüzü hep Allah´a dönüktür. Eğer bedensel kuvvetler, ruha galebe çalarsa, yani dünya hevesleri önplanda olursa, ilim öğrenim süresi uzar, meşakkatli olur. Fakat ruh, dünyevi şeylerle karışmadığı sürece daha çok ilahi kaynaktan istifade eder ve mevcudatın hakikatini, malumatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar.

 

Halk diliyle “Kalp gözüyle“ bazı hakikatları anlar. Peygamber Efendimiz bir hadisinde: „Her kulun kalbinde iki göz vardir ki onlarla gaybi idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedeni gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbi gözlerini açar.“ buyuruyor.

 

Gazali ilimi iki kısma ayırır:

  1. Dini ilimler a.) asli imler (tevhid, tefsir, hadis) b) ameli ilimler (ibadetler, insanlar arası ilişkiler, ahlak ilmi)
  2. Akli ilimler a) mantıki ilimler b.) fiziki ilimler c.) teoloji, ilahiyat

 

Kainatta hiç bir bilgi yok olmaz, sadece unutulur. Hatta hiçbir ses kaybolmaz. Tüm ses dalgarı halen mevcuttur. Onları yakalayabilen bir cihazımız olsaydı, tüm geçmiş sesleri orijinal şekliyle duyabilirdik.

 

İlim öğrenmenin yollarını da ikiye ayırır:

  1. İnsani öğrenim a) taallüm b) tefekkür
  2. Rabbani öğrenim (vahiy, ilham)

 

Bütün ilimleri taallümle öğrenmek mümkün değildir. Tefekkürle de hakikati öğrenmek mümkün. Vahiy ilmi hakikatin ta kendisidir. Vesile ve vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah´dan gelen bir bilgidir.

 

İlhamdan hasıl olan ilme, yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilm-i Ledün denir. İlham, kalbe düşen ışık gibidir. Vahiyden zayıftır, ama rüyadan kuvvetlidir.

 

İlm-i Ledün ile hikmetin hakikatine ulaşılır. Vahyin kapısı kapalıdır, fakat ilham kapısı ise hep açıktır. Alimler ilhamla desteklenir. Örneğin 28. Mektup´da muallim Ahmed Galib Risale-i Nur´lar için “Sözün özdür, ey can, tekellüf değil. Ledün ilminin zübde-i pâkidir“.

 

Bediüzzaman, Asa-yı Musa eserinde vahiy ve ilham arasında iki fark´tan bahseder: „Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır. Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. […] İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.“

 

Bazı ruhlar, sonradan meydana gelen sebeplerden dolayı, normalde doğuştan itibaren var olan ilim öğrenme kabiliyetini kaybederler. Mizaçları bozulunca hakikatleri anlayamazlar.

 

Bahsettiğimiz gibi, dünya hevesleri önplanda olunca, ilham yolu kapanır. Bedene ve dünyaya fazlı sevgi, ruhu zayıf ve bitkin yapar, dünya denizinde boğar. Tefekkür ile ruh, aslına döner ve sırlarına vakıf olur.

 

Dolayısıyla ilm-i Ledün ruhun arınmasından sonra meydana gelir.

 

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2020) Çocukları iki dilli yetiştirmek

Çocukları iki dilli yetiştirmek

 

Farklı kültür ve ülkelerden gelen göçmen çocukları, velilerinin konuştukları dili hiç veya çok kötü konuşuyorlar. Bu durum bir çatışma ortamına sebebiyet veriyor. Böyle dil çatışmaları içinde büyüyen çocukların kişiliklerinde sorunlar meydana geliyor. En geç ergenlik çağına geldiklerinde “iki kültür arasında“ kalıyorlar. Ne kendi anadillerini iyi biliyorlar, ne de yaşadıkları ülkenin dilini.

 

Özellikle algılama gelişiminde anadilin önemli bir rolü var. Araştırmalara göre, anadil fonolojik kabiliyetleri etkiliyor. Kendi anadillerinden fonolojik beceriye sahip olan çocuklar, aynı beceriyi başka dilde de gösterebiliyorlar. Dolayısıyla fonolojik becerileri her iki dilde gelişmiş olan çocukların, okuma ve yazma kabiliyetleri daha yüksek oluyor.

 

Bazı anne babalar, özellikle yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, çocuklarını iki dilli yetiştirmek istiyorlar. Bazı okullarda türkçe dersleri verilmediği için türkçe dilini doğru şekilde öğrenme imkanı olmuyor.

 

Dil demek, sadece aynı lisanı konuşuyor olmak değildir. Dil, aynı zamanda kültür, örf, adet, din demektir. Bunlar yeni nesillere hep dil ile aktarılır. Dolayısıyla anadil nesilleri birbirine bağlar. Kültürün, dinin, mentalitenin aktarılması için bir vazgeçilmezdir. Aynı dili konuşan insanlar, duygularını, fikirlerini, yüreklerini, dertlerini, paylaşabilirler. Veliler çocuklarına kendi mentalitelerini aktarabilirler. Aynı dili konuşmayan insanlar bu ortak değerleri paylaşamazlar. Anadil unutuldumu, bağlar kopar, ipler bir daha bağlanmaz. Nesiller çatışması bunun en hafif neticesidir. Kesin sonucu ise yabancılaşmadır. Konfüçyus derki “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“

 

Aynı zamanda yaşanılan ülkenin dilini bilmek de en az anadil kadar önemlidir.

Eskiden okullarda velilere “Evde sakın kendi anadilinizi konuşmayın“ derlerdi. Fakat veliler de çoğu zaman kendileri yaşadıkları ülkenin dillerini iyi bilmedikleri için çocuk her iki dili de doğru öğrenemezdi. Bu nesile örneğin Almanya´da “Yabancı“, Türkiye´de “Alamancı“ denildi. İki kültür arasında gidip geldiler. Böyle bir konumda hangi dilin anadil olduğunu tespit etmek için rüyalara bakmak lazım. İnsan genelde rüyasını anadilinde, yani bilinçaltında kayıtlı olan dil ile, görür.

 

Peki çocuklara her iki dili iyi öğretebilmek için ne yapılmalı?

 

Dil bilimlerinin araştırmalarına göre eğer bir çocuk anaokuluna başlayana kadar, yaklaşık 3 yaşına kadar, evde sadece anadilini öğrenirse, daha sonra her hangi bir dili hem daha çabuk ve kolay hem de doğru öğrenebilir. Çünkü küçük yaşta bir dil öğrenen çocuk, onu bir lisan olarak kafasına kayıt ediyor. Eğer çocuk 3 yaşına kadar her iki dili de karışık olarak öğreniyorsa, o iki dil kafasında bir dil olarak kayıt ediliyor. Yani çocuk onların farklı dil olduğunu ayırt edemiyor ve dolayısıyla ikisi de karışıyor.

 

Fakat yine de küçük yaşta her iki dili de öğretmek isteniliyorsa hiç bir taviz vermeden anne bir dili baba diğer dili konuşmalı. O zaman çocuk farklı kanallardan farklı dil duyduğu için yine ayırt edebiliyor ve dilleri doğru öğrenebiliyor. Kabul etmek gerekirki bu çözüm çok zor. Bu nedenle birinci çözüm, yani anaokuluna başlayana kadar bir dili anadil olarak iyi öğretmek, ardından ikinci dili öğretmek en mantıklısıdır ve tecrübelerle en sağlıklı yoldur.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.01.2020) Birlikte yaşama kültürü

Birlikte yaşama kültürü

 

 

Birgün almanların yaşadığı bir mahalleye türk bir aile gelir. Adetleri gereği pasta ve börek hazırlarlar ve mahallede yaşayan alman komşuların kendilerine „Hosgeldin“´e gelmelerini beklerler. Aynı mahallede yaşayan almanlar da pasta yaparlar ve türk ailesini ziyarete beklerler, çünkü alman kültürüne göre ilk adımı, ilk ziyareti yeni gelenler yaparlar ve önce kendilerini tanıtırlar. Ardından eskiler „Hoşgeldin“ ziyaretine giderler. Bu kültür farklarını bilmeyen türk ve alman aileleri pastalarıyla yanlız kalırlar.

Ama sadece pastalarıyla değil, aynı zamanda bunun gibi küçük anlaşmazlıklar nedeniyle önyargılar da oluşabilir. Örneğin hikayemizdeki türk ailesi „Bizi istemiyorlar, bizi dışlıyorlar“ diyebilir. Aynı semantik ile alman aileleri de „Kendilerini dışlıyorlar, entegre olmak istemiyorlar“ diye düşünebilirler.

Böyle küçük anlaşmazlıklar ileride büyük kavgalara, hatta ırkçılığa kadar varabilir. Onun için hemen baştan izale etmek gerekir.

 

Hz. Ali „İnsan, bilmediğinin düşmanıdır“ der. Hakikaten, insan bilmediği birşeye karşı kafasında hemen bir önyargı oluşturabilir. Çünkü bilmediği için bilinçaltındaki bilgiler devreye girer. Halbuki tanıdığı zaman veyahut birşeyin mahiyetini bildiği zaman, düşman dost olabiliyor. Çünkü birşey bilinince farklar değil, ortak noktalar daha fazla göze çarpmaya başlar. Bilinmedipinde ise hep farklar meydandadır.

 

Kültür farklarının olması ise gayet tabidir. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de „Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır“ (49:13) diye buyurulur. Yani kültürler farklıdır, ta ki insanlar meraktan tanışsınlar ve sosyal hayatta birbirlerine destek olsunlar. Yoksa bu farklardan dolayı birbirlerine düşmanlık etsinler diye değil.

Dolayısıyla tüm farklarımızla beraber yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Her kültürün kendine göre değerleri vardır. Bir kültürde çok müsbet olan bir davranış, başka bir kültürde çok menfi algılanabilir. Saygısızlık olarak görülen bir hareket, başka bir anlayışta gayet normal karşılanabilir. Bu nedenle kendi kültürümüzde olan hassasiyetleri başka kültürlerden bekleyemeyiz. Önce karşımızdakini anlamamız gerekiyor. Yukarıda verdiğimiz pasta örneğinde olduğu gibi, su-i zan etmek yerine, Hz. Ali´nin sözüne binaen önce „bilmemiz“ gerekiyor.

 

Verdiğimiz ayette başka bir husus daha ortaya çıkıyor. İslam dini bu ayet ile her türlü ırkçılığı ve faşizmi ortadan kaldırıyor. Çünkü ırkçılık, yaratılıştan dolayı var olan bir üstünlüğü var sayar. Oysaki mutlak adaletli olan Allah, adaletsizlik etmez. Hiçbir ırkı başka bir ırkın üstünde veya altında yaratmaz. Ayet´de de ifade edildiği gibi, herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir.

 

Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (sav.) „Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır.“ hitabıyla tüm asabiyet fikrini, ırkçılığı ayakları altına alıyor.

 

Özetle birlikte yaşama kültürünü geliştirebilmek için öncelikle kültürlerin ve değerlerin farklı olduğunu kabul etmemiz, her kültürün kendine göre doğruları ve yanlışları olduğunu benimsememiz, karşımızdaki kültürü tanımak için adımlar atmamız ve diyaloğa geçmemiz gerekiyor.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Ocak, Şubat, 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2019) Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

 

50-60 sene önce farklı ülkelerden Almanya´ya işci olarak gelen insanlar, kendi kültür derneklerini, spor kulüplerini, camilerini, STK`larını kurdular. Bu dernekler hem kendi insanlarına hem de dışarıya yönelik bir çok hizmet sundu ve sunuyor.

 

Zaman ile bu STK´ların yapıları da değişmeye başladı. Başlangıçta sadece kendi iç dünyalarını muhafaza etmek ile sınırlı olan derneklerimiz, daha sonra Almanya´da doğan kendi çocuklarının yeni soru ve sorunlarına karşı çözümler üretmeye başladılar. Geldiğimiz bugünki noktada ise derneklerimizin bir paradigma değişikliği ile artık göçmen dernekler olmadıklarını, bilhassa yaşadıkları ülkenin sorunlarına çözümler üreten ve hizmet sunan STK´lar olarak algılanmaları gerektiğini söylemek mümkün.

 

Bu arada elbette sadece Almanya´ya değil, tüm Avrupa´ya 50-60 sene öncesinde de yaşandığı gibi, farklı ülkelerden insanlar akın etmeye başladı. Bu sefer göç sebepleri farklı olsa da, gelen insanlar aynı şekilde daha önce gelenler gibi Avrupa´da kalıcılar. O zaman burada sorulması gereken soru, yüzbinlerce yeni gelen insanlar da kendi STK´larını, derneklerini, camilerini açacaklar mı? Örneğin mülteci olarak Almanya´ya gelen Suriye´liler kendi insanlarına hizmet eden camileri, kültür derneklerini, hatta lokantalarını, manavlarını açacaklar mı yoksa bu sadece bizin kültürmüze has bir olgumudur?

Öncelikle dünya genelindeki göçün sosyolojisine baktığımızda, göç edenlerin belli safhalardan geçtiğini görüyoruz.

 

Birinci safhada, göç edenler öncelikle yaşayabilmek icin gereken ihtiyaçların peşine düşerler, yani bir nevi yaşam mücadelesi verirler. İş ve aş peşinde koşarlar. Yaşayabilecekleri iyi bir ev isterler. Bu süreç bazen 3-5 sene sürebilir.

 

Ev, aile, iş gelir meseleleri “garanti“ altında olduktan sonra ikinci safha başlar. Göç edenler bu safhada kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini muhafaza etmek ve korumak için çaba verirler. Bunu öncelikle bireysel olarak yapmaya çalışırlar. Zamanla bunun zor olduğunu görürler ve başkalarının da aynı kendileri gibi bir durumda olduğunu fark ederler. Bu nedenle bir şehirde çok sayıda bulunanlar biraraya gelirler ve ortak problemlerini veya ortak ihtiyaçlarını giderebilecek dernekler, STK´lar kurarlar.

 

Üçüncü aşamada ise, asıl uyum süreci başlar. Özgüveni artmış olan gruplar, yaşadıkları topluma ayak uydurmaya, entegre olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini benimseyenler daha bir özgüvenli hareket ederler ve daha çok uyum sağlarlar. Kendisini dışlanmış hissedenler veya toplumda haksızlığa maruz kalanlar bu üçüncü aşamada kendilerini daha çok geri çekerler. Kimliklerinin kabul görmediğini düşünürler. Bir toplumda ırkçılık veya düşmanlık daha yaygın ise, uyum süreci de o kadar uzar. Farklı kimliklerin kabul gördüğü toplumlar da ise açılım daha çabuk gerçekleşir. Yani bu üçüncü aşama insanların karşılaştığı tecrübelerle değişebiliyor.

 

Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun „Tarih tekerrürden ibarettir“ ve „Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.“ der. Dolayısıyla bu süreçlerin hepsi daha önce de, bilhassa Almanya´da da yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi daha önce büyük kitleler halinde gelen işciler kendi derneklerini kurdular, önce içe hizmet, sonra dışa hizmet gösterdiler ve zamanla bu ülkenin önemli bir parçası haline geldiler. Sadece Türkiye´den gelen insanlar değil, diğer ülkelerden gelen işciler dahi kendi STK´larını, derneklerini kurdular. Gelen en büyük grup türkler olduğu için, en çok türklerin kurduğu dernekler, lokaller göze çarpıyor.

Aynı safhalardan yeni gelen mülteciler de geçiyorlar. Birinci aşamayı mültecilerin bir çoğu geçtiler bile. Almanca öğrendiler, kendi evlerine sahip oldular, bazıları çalışma imkanı buldu ve aileleri de yanlarına geldi. Şimdi ise ikinci aşamaya geçtiler. Bu aşamanın bir neticesi olarak elbette Suriye´li lokaller, lokantalar, kültür dernekleri, camiler, STK´lar oluşacaktır.

 

Kendi insanlarına özel hizmetler sunan STK´ların oluşacağı gibi, kendi dini anlayışlarını aktaran camiler de kurulacaktır. Aynı zamanda ülkesinin lezzetlerine hasret kalanlara hitap edebilmek için lokantalarını, manavlarını vs. de kuracaklar.

 

Burada özellikle cami derneklerini ilgilendiren konu kültür meselesi olacaktır. Yarım asırdır müslümanlarla iletişim halinde olduklarında hep türk kültürüyle de temasa geçmiş olanlar, artık İslam içerisinde farklı kültürlerin olduğunu da daha fazla algılayacaklardır. İslam dininin belli bir kültüre has olmadığı, her kültürden, her milletten insanı içerisinde barındırdığı belki daha net ortaya çıkacaktır.

 

Bu bağlamda cami dernekleri daha fazla yaşadıkları ülkelere yönelik projeler çizip, kalıcı hizmetler geliştirmek zorundadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz paradigma değişikliğini gerçekleştirip, yani bakış açısını değiştirip, kendilerini göçmen dernekleri olarak değil, bizzat yaşadıkları ülkelerin dernekleri olarak görmeleri gerekir. Hem kendileri, hem diğer milletlerin insanları. Yoksa cami derneklerine, STK´lara vs. göçmenlerin dernekleri olarak bakıldığı müddetçe, bilinçaltında halen misafir, gidici gözüyle bakılıp öyle muamele edilecektir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasim, Aralik 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.11.2019) Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

 

Hastalığın kendisi vardır, bir de kafamızda oluşan şekli vardır. Aynı şekilde başımıza gelen olaylar vardır (olgu) bir de kafamızda oluşan yorumlar (algı). Asıl insanı harap eden düşüncelerin kendisidir. Bazen hastalığın kendisi değil, o düşünceler insanı gerçek manada hasta eder. Aslında kafamızda oluşan algı bize sıkıntı verir.

 

Birçok insanda bulunan gereksiz korkunun ve vesvesenin yanlış bir düşünce olduğunu tespit ettikten sonra, korkunun mahiyetini anlamamız gerekiyor. Mahiyeti bilindiği vakit korku da azalır.

 

Aslında psikolojide metot olarak kullanılan davranış terapisinde aynen bu uygulanıyor. Yani korkulan şeyin mahiyetini araştırmak, korkularımızın ne kadar realist olduğuna bakmak. Örneğin örümcekten korkuyorum. Fakat neden? Çünkü kafamızda örümceğin bize yapabileceği bir senaryo var. Bilinçaltımız orada devreye giriyor. Bu düşüncemiz ne kadar realite olabilir? İhtimal ne kadar? Korkularımız haklı mı? Korku duygusu kendimizi korumak için verilmiş. Fakat bu şekilde yanlış kullanıldığında eziyet verir, huzur bozulur ve hayat çekinemez hale gelir.

 

Vesvese, aslında olmayan birşeye kafa yormak ve dolayısıyla boşu boşuna kendini musibete atmaktır. Genel olarak vesveseler sayesinde kafamızda senaryolar oluştururuz. Bu senaryoları gerçekmiş gibi algılarız ve olayları, kavgaları kafamızda olduğundan daha fazla büyütürüz. Uykusuz gecelerde bu senaryolar devam eder. Sonunda çıkmaz hale gelir ve hasta eder. Gerçekten bir olay veya kavga olduğunda kafamızdaki senaryo devreye girer ve biz ona göre hareket ederiz. Halbuki bu senaryolar, bu vesveseler balonun içindeki havaya benzer. Balon şiser, fakat içi sadece hava ile doludur. Bir iğneyle bütün balon patlar, ne kadar büyük olursa olsun. Vesvese balonuna batırmamız gereken iğne ise, ona ehemmiyet vermemektir. Yani onu hakikat olarak görmemek ve gerçekmiş gibi kafaya takmamak ile o balonu patlatabiliriz.

 

Dolayısıyla rasyonel bir bakış açısı vesveseyi bitirir. Duygusal yaklaşım vesveseyi büyütür. Bu nedenle aşırı duygusal ve hassas insanlar çok daha çabuk vesveseye kapılırlar.

 

Dini konularda vesvese oluştuğu zaman, genelde „Acaba namazımı kaç rekat kıldım? Tekrar kılayım. Abdestimi doğru mu aldım? Tekrar alayım. Acaba şu veya bu düşünceden dolayı müslümanlıktan çıktım mı? Hemen tevbe edeyim“ gibi düşünceler oluşabiliyor. Özellikle son soruda, yani imanlı imansız vesvesesinde, insan üzüldüğüne ve kalbi bundan rahatsız olduğuna göre, böyle bir durumun söz konusu olmadığını gösterir. Yani vesveseden dolayı böyle bir düşünce oluşmuş oluyor. Onun için insan bu düşünceyi kendi düşüncesiymiş gibi kabul etmemesi gerekir. Peygamber Efendimiz “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” diye buyuruyor.

 

Vesvese duygusu bazen din konusunda bazen başka konularla ön plana çıkabilir. Vesveseyi kısa vadeli bitirmek için ön plana çıkan konuya rasyonel ve mantıklı bir yaklaşım gerekir, fakat uzun vadeli vesveseden kurtulmak için ön plana çıkan konuyu irdelemek yerine vesveseyi tetikliyen ve besleyen düşünce tarzını sorgulamak gerekir. Yani vesvesenin köküne inmek gerekir, yoksa sadece ön plana çıkan konu ele alınırsa, o konu bitince, başka bir konuda vesvese başlar.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Kasim 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.08.2019) Affedebilmek…

Affedebilmek…

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, gerçek manada affetmek Allah´a mahsustur. Biz o konumda değiliz. O sadece Allah´a mahsustur. Sadece O, affetme makamındadır. Çünkü kalpleri, gerçek sebepleri, niyetleri sadece O bilir. Yinede insan ilişkilerinde, birbirimize yaptığımız hatalardan dolayı, iletişimi iyi seviyede sürdürebilmek için ve küsmemek için bizler de birbirimizi affetmek, hakkımızı helal etmek, konumundayız.

 

Eğer affetmek ve barışmak olmaz ise, devamlı intikam korkusu her iki tarafı da korku ve endişeyle sarar. Sürekli büyük bir baskı hissedilir. Fakat affedildiği an büyük bir yükten kurtulunmuş olur. Bir hafifleme olur.

 

Birçok hadis´de Allah affedeni affedeceğini belirtiyor: “Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.“, “Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!“, “Musa aleyhisselam, ´Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?´ diye sordu. Allahü teâlâ da, ´İntikam almaya gücü yeterken affedendir´ buyurdu.“, “Affedin ki affa kavuşasınız!“, “Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.“, “Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.“ ve “Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere (Kendine bir şey vermeyenlere) ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.“

 

Peygamber Efendimiz bir gün bir topluluğa rastlar. Orada bulunanlar kimin daha kuvvetli olduğunu tespit etmek için ağır bir taş kaldırıyorlardı. Peygamber Efendimiz topluluğa “Size bundan daha ağırını haber vereyim mi?” diye sorar. “Evet, ya Resulullah” diye cevap veren topluluğa Peygamber Efendimiz “Din kardeşiyle arasında dargınlık ve düşmanlık bulunan kimsenin, kendi şeytanını ve kardeşinin şeytanını mağlup ederek kardeşinin yanına gelmesi ve O´nunla konuşup barışmasıdır” buyurur.

 

Kur´an-ı Kerim´de bu hususa dikkat çeken ayetler mevcut: “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler – Allah ise iyilik yapanları sever.“ (Kur´an, 3:134) ve “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.“ (Kur´an, 64:14).

 

Peygamber Efendimiz de intikam almak yerine affetmenin önemine vurgu yapar: “En halim olanınız da, intikam almaya gücü yettiği halde bağışlayandır.“ ve “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.“

 

Dolayısıyla iyiliği hep karşıdan beklememek gerekir. Çünkü her iki taraf da iyiliği karşıdan bekler ise, kimse iyilik yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım. İlk adımı birisi atmalı. “Ben neden iyilik yapayım, o da bana yapmıyorki?“ düşüncesi hatalı bir düşünce. Çünkü bilgi sahibi olan biri iyilik yapar. Demekki karşıdaki bilmiyor. Kaldıki aynısını – yani aynı iyiliği – yapmak iyilik değildir, sadece borç ödemektir veya iyilik ticaretidir. Abdülhakim Arvasi´nin dediği gibi: ´İyilik ticaret değildir. Allah rızası için yapılır ve unutulur.´ Bunu iyi gün – kötü dün dostu karşılaştırmasıyla veya Hz. Ali´nin sözüyle de anlayabiliriz: “Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.“ Peygamber Efendimiz de bu hakikati dile getiriyor: “Yapılan sılaya, aynısı ile karşılık veren gerçek anlamda sıla-i rahime dikkat eden değildir. Fakat akrabalık bağları kesildiği zaman, onları arayıp soran gerçek anlamda sıla-i rahimi yerine getirendir.“

 

Kur´an-ı Kerim bu hususta kötülüğe karşı dahi iyiliğin en iyisini emrediyor: “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.“ (Kur´an, 41:34). Sadece iyilik değil, iyiliğin en iyisi emrediliyor. Bu ise hakikaten nefse zor gelen, fakat başarılabilindiğinde muazzam huzur veren bir davranıştır. Böyle davranışlara adım adım, deneye deneye sahip olabiliriz. Küçük olayları affetmek ile başlar, oradaki aldığımız huzur ile, büyük kavgaları dahi affedebilme ve iyilik ile karşılık verebilme durumuna gelebiliriz.

 

Hz. İbrahim ve yaşlı adamın hikayesi meşhurdur. Hz. İbrahim misafir ağırlamayı ve ikramda bulunmayı çok severdi. “Halil İbrahim Sofrası“ sözü de buradan geliyor. Hz. İbrahim bir gün yaşlı bir adamı ağırlar. Yaşlı adamın yemeğe “Bismillah“ demeden başlaması Hz. İbrahim´in dikkatini çeker ve bundan dolayı kendisine neden besmele çekmediğini sorar. Adam ise müslüman olmadığını, mecusi olduğunu, yani ateşe taptığını, söyler. Bunu duyan Hz. İbrahim çok kızar ve adamı evinden kovar. Ardından Cebrail Hz. İbrahim´e gelir ve Allah´ın kendisine inanmayan bu adamı 70 senedir rızıklandırdığını, ama Hz. İbrahim´in ona bir öğün yemeği çok gördüğünü söyler. Bu sözlerden sonra Hz. İbrahim hemen yaşlı adamın arkasından koşar ve geri dönmesine ikna eder. Buradan da anlaşılacağı gibi birisinin hatası yüzünden o kişiyi hemen silmemek gerekir. Beklemek gerekir, sabretmek gerekir. Hatasından dönmesi için zaman vermek gerekir.

 

Affetmenin önemli olduğu kadar affedilebilmek de önemlidir. Başkasının bizi affetmesini istiyorsak, davranışımızda samimi olmamız gerekir. Örneğin sadece bir özür yeterli olmayacaktır. Çünkü özür sadece duyguya hitap eder. Akla ve mantığa da hitap edebilmek için özürden önce ciddi bir “Hatayı kabul“ gerekiyor. Bu şekilde karşı taraf, yani bizi affetmesini beklediğimiz kişi, samimi olduğumuzu anlar ve bizi affedebilir. Çünkü “Hatasının farkında“ düşüncesi gelişir. Hem kalp, hem akıl rahat eder. Böyle bir af kalıcıdır. Sadece özür ile kapatılan bir konu, aslında kapatılmamıştır, affedilmemiştir ve başka zaman tekrar masaya gelebilir. Çünkü özür dileyen kişinin, hatasını kabul etmediği, sadece kendi menfaati için özür dilediği düşüncesi hakim olur. Aynısı tevbe için de geçerlidir. Samimi bir tevbe, hatayı kabul etmeyi, hatadan vazgeçmeyi, aynı hatayı tekrarlamamaya gayret etmeyi ve pişman olmayı gerektirir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2019

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.07.2019) Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

 

Birçok psikolojik rahatsızlıklar, özellikle depresyon, veya uykusuzluk, kafamıza taktığımız olaylardan dolayı oluşuyor. Hatta bazı kişiler kafalarına taktıkları çok fazla şeyler yüzünden evde çok fazla temizlik yaparlar ve o temizlik anında kafasındakilerini bir filim gibi düşünürler. Bazıları için bu bir rahatlama metodur.

 

Kafamızda oluşturduğumuz senaryolar veyahut olayları yorumlama şeklimiz bizi büyük sıkıntılara sokabiliyor. Halbuki olayların içine dalmamak gerekir. Olayları olduğu gibi, adeta dışarıdan bir pencereden seyrediyor gibi, seyretmek gerekir. Bu şekilde başımıza ne gelirse gelsin Allah´ın bize kaldıramayacağımız bir yükü vermeyeceğine inanırız, ve olayların tesiri altında kalmayız.

 

Çocuklar “Dünya hayatı, ancak bir eğlence ve bir oyundan ibarettir“ (Kur´an, 29:64) ayetini en iyi anlayanlar. “Büyükler“ ise anlamadıkları için dünyayı gerçek zannediyorlar ve herşeyi kafalarına takıyorlar.

 

Madem hayat sadece bir türk dizisi, hepimiz bu senaryonun içerisindeyiz ve herkes kendi hayatının başrolünde; o zaman bu senaryoyu o kadar da ciddi almamak gerekir. Önemli olan rejisör ile iyi anlaşabilmek. Başımıza ne gelirse gelsin, hepsinin bir imtihan olduğunu kavraya bilirsek, meselenin %50´si çözülmüştür zaten.

 

Sadece musibetlerden veya dertlerden bahsetmiyorum, müsbet (pozitif) durumlar da bu sınıfa girer. Dertler nasıl sun-i ise, başarılar da sun-i. Hepsi sahte, geçici, fani…. Onun için musibetler ve başarısızlıklar da mutluluk için gerekli.

 

Novalis der ki, “Mutluluk, musibetlere karşı kabiliyetli olmaktır.“ Bu meseleye Bediüzzaman´ın veciz sözü güzel bir şekilde açıklık getirir: “Kader´den emin olan, kederden emin olur.“ Yani Kader Sigortasına üye olan, kederden emin olur.

 

İnşirah… inşirah… inşirah… diyen Kur´an, “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.“ (Kur´an, 94:5-6) der ve kimseye kaldıramayacağı bir yükün verilmediğini müjdeler: “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.“ (Kur´an, 2:286), “Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz.“ (Kuran, 7:42). Her olan şey O´nun dilediğidir ve dolayısıyla güzeldir. O´na güvenen yolda kalmaz: “Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.“ (Kur´an, 33:3).

 

Peygamber Efendimiz ise “Zafer sabırla beraberdir. Kurtuluş sıkıntıyla beraberdir. Her güçlüğün yanında bir de kolaylık vardır.“ diyerek müjde verir.

 

Demekki bu senaryonun rejisörü, herkese taşıyabileceği rolü vermiş. Derdi yollamış, yanında da dermanı.

Geçmişi unutamamak

 

Geçmişte yaşanmış olanlar bitmiştir, artık yoktur. Onlara sabır göstermeye, üzülmeye gerek yok. Oradan ancak gelecek hayatımız için dersler çıkarabiliriz. Eğer eski olayları, üzüntülü konuları kapatamaz isek hayatımız boyunca o eski acılı günlerde yaşarız. Bedenimizle bugünü, ruhumuzla dün´ü yaşarız.

 

Hayatımızı bir biyografi olarak düşünelim. Kitap bir yerden başlar, bir yerde biter. Başlangıç ve bitiş arasında birçok bölümler olur. Acılı bölümler, güzel bölümler. Fakat her bölümün de kendisine göre bir başlangıcı ve bitişi vardır. Aynen bunun gibi, hayatımızda yaşadığımız olayların başlangıcı ve bitişi vardır. Bittiği zaman, o sayfayı kapatabilmemiz gerekir. Hayata devam etmemiz gerekir. Yeni sayfalar açıp, biyografimizi devam yazmamız gerekiyor.

 

Hayvanlar için dün ve yarın yoktur. Sadece bugün vardır. Biz insanlar öyle değiliz. Onun için geçmişi kafamızdan silmemize gerek yok, bazen silmemek de gerekli. Önemli olan o sayfalara takılıp şuan hayatımızı yok ve bitmiş olan birşey için zehir etmemek. Yani geçmiş olaylara bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Eğer geçmişte kapanmamış bir mesele var ise ve bunu konuşarak kapatmak mümkün değil ise, onu kafamızda canlandırıp bir filim gibi sona erdirmemiz gerekiyor. Yani yeniden yorumlamamız ve geçmişimizi kabullenerek yaşamamız gerekiyor.

 

İnsan kötü bir an yaşadığı zaman bu an´ı geçmişine ve geleceğine yayar. Adeta sürekli o kötü a´nı her an yaşayacakmış gibi, acısı sürekli var olacakmış gibi hareket eder ve gerektiğinden fazla endişelenir. Halbuki kötü an o an vardır. O an yaşanmıştır. O an´ı ebediyete kadar uzatmaya gerek yok. Orada kapatmak, bitirmek gerekir. Ki hayatta zaten sürekli iyi anlarımız ve kötü anlarımız olur. Durumumuz iyi olur, şükür ile imtihan ediliriz. Kötü anlara denk geliriz, sabır ile sınanırız. Bu durum hayatımızın sonuna kadar bu şekilde devam eder. Yani ne iyi anlarımız ne de kötü anlarımız kalıcıdır. Sürekli bir değişim esastır.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Temmuz 2019

https://www.amazon.de/Pozitif-Ol-Psikolojik-Terapide-Risale-i/dp/9752613438

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler