Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.06.2018) Islam din derslerine katılım ne durumda?

Islam din derslerine katılım ne durumda?

 

Almanya´da din dersleri anayasal hak olarak okullarda veriliyor. Anayasal olarak kabul edilen dinler (daha doğrusu “kurumlar“), din derslerinin içeriğini, kitaplarını, öğretmenini vs. kendileri belirliyorlar. Örneğin Katolik din dersinin kitaplarını katolik kilisesi belirliyor. Aynı zamanda öğretmenlerin üniversitedeki eğitimini ve daha sonra öğretmenlerin “atanmasını“ da kilise belirliyor. Bu sayede ancak katolik inancına bağlı olan bir öğretmen Katolik din dersini verebiliyor.

 

Aynı şekilde İslam din dersi de Almanya genelinde okullarda resmi olarak verilmesi gerekiyor. Bu şekilde müslüman öğrenciler dinlerini sağlam ve devamlı birşekilde öğrenme imkanı bulabilirler. İslam´da kilise statüsüne benzer bir durum sözkonusu olmadığı için, İslam din derslerini İslamı kurumlar organize ediyorlar. Burada, veliler tarafindan sürekli endişeler dinlediğimiz için, bu konuyu tekrar netleştirelim: İslam din dersini dini kurumlar organize ediyor, örneğin camilerin çatı dernekleri. Okulda okutulacak kitapları ve dersin içeriğini bu çatı dernekleri belirliyor. Ayrıca bu dersi verecek öğretmen dahi çatı derneklerinden icazet alması gerekiyor. Dolayısıyla müslüman olmayan, inançlı olmayan birisinin bu dersi verme imkanı yok. Fakat İslam din dersleri dışında verilen dersler ise, örneğin İslam bilimi dersleri İslami kurumlara bağlı olan bir ders olmadığı için, içeriğini de İslami kurumlar belirlemiyor ve bu dersleri veren öğretmenler de müslüman olması gerekmiyor. Zaten okulu İslam din dersi için başvurular yapılıyor, İslam bilimi dersi için değil.

 

Halihazırda Almanya´nın 9 eyaletinde, toplam 882 okulunda, İslam din dersi resmi olarak veriliyor. Baden-Württemberg´de 93, Bavyera´da 350, Berlin´de 33, Hessen´de 69, Aşağı Saksonya´da 62, Kuzey Ren-Vestfalya´da 234, Rheinland-Pfalz´da (Renanya-Palatina eyaleti) 19, Saarland´da 4 ve Schleswig-Holstein´da 18 okulda İslam din dersi veriliyor.

 

Fakat her eyalette farklı modeller var. Bazılarında, Hristiyan din dersinde olduğu gibi dini kurumlarla beraber düzenlenen İslam din dersleri veriliyor, örneğin Hessen ve Aşağı Saksonya eyaletlerinde olduğu gibi. Berlin´de bir İslami kurumun organizesiyle ek ders olarak veriliyor. Kuzey Ren-Vestfalya, Baden-Württemberg, Rheinland-Pfalz (Renanya-Palatina) ve Saarland eyaletlerinde İslam din dersi pilot uygulama olarak veriliyor. Dini kurumlar farklı bir şekilde dersin organizesinde yer alıyorlar. Bazı eyaletlerde dini inanca bağlı olmayan İslam bilimi dersleri veriliyor, örneğin Bavyera ve Schleswig-Holstein eyaletlerinde. Dini kurumlar bu derslerin içeriğiyle ilgili söz sahibi değiller. Hamburg ve Bremen eyaletlerinde dinlerarası bir din dersi veriliyor. Her dinden öğrenci bu derse katılabiliyor. Müslümanların sayısının az olduğu Thüringen, Brandenburg, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde hiç bir okulda İslam din dersi verilmiyor.

 

Almanya genelinde devlet tarafından düzenlenen İslam konferansında 2009 senesinde Almanya genelinde yaklaşık 580000 öğrencinin İslam din dersine ve 70000 öğrencinin Alevi din dersine katılabileceği tespit edilmişti. Yapılan bir araştırmaya göre müslümanların %76´sı İslam din dersinin resmi olarak okullarda verilmesini istiyordu. Nisan 2018´de “Mediendienst Integration“ kurumunun Almanya´nın genelinde yaptığı bir araştırmaya göre, 54000 öğrenci İslam din dersleri veya benzeri derslere (örneğin İslam bilimi derslerine) katılıyorlar. Bu sayı 2016´da 42000´di. Araştırmaya göre Baden-Württemberg´de 6092, Bavyera´da 14000, Berlin´de 5401, Hessen´de 3349, Asağı Saksonya´da 3075, Kuzey Ren-Vestfalya´da 19400, Rheinland-Pfalz´da 1790 (Renanya-Palatina), Saarland´da 160 ve Schleswig-Holstein´da 1407 öğrenci İslam din derslerine katılıyor.

 

Ayrıca Almanya´nın 8 eyaletinde Alevi din dersi veriliyor. Bu derslere 800 öğrenci katılıyor. Hessen´de 53, Berlin´de 181, Kuzey Ren-Vestfalya´da 58, Baden-Württemberg´de 324, Rheinland-Pfalz´da 57 (Renanya-Palatina), Saarland´da 13, Bavyera´da 110 öğrenci Alevi din derslerine katılıyor.

 

Araştırmalara baktığımız zaman müslüman öğrencilerin yaklaşık %9,31´i İslam din dersine katılıyor. Bu oran oldukça düşük. 2009´da İslam din dersine katılabileceği tespit edilen 580000 öğrenci sayısının 2018´de daha da yüksek olduğunu düşünürsek, şuanki katılım oranı daha da düşüyür. Dolayısıyla müslüman öğrencileri, velileri ve genel olarak müslüman toplumunu İslam din derslerine teşvik etmek gerekiyor.

 

Hassasiyeti geliştirebilmek için İslam din derslerinin herhangi bir ders olmadığını, içeriği İslami kurumlarla beraber hazırlandığı, öğretmenleri İslami kurumlardan icazet almadan ders veremediği, dolayısıyla derslerin içeriğinin İslam dinine uygun olduğu belirtilmesi ve anlatılması gerekiyor. İslam bilimi dersinin bundan farklı olduğunu yukarıda belirtmiştik.

 

Konuyla ilgili öğrencilerin velilerinden en sık sorulan soru İslam din dersi verilmesi için ne yapmaları gerektiği. Aslında yapılması gereken çok basit. Örnegin Kuzey Ren-Vestfalya ve Asağı Saksonya eyaletlerinde aynı okulun sadece 12 öğrencisi İslam din dersi için başvurması gerekiyor. Yani veliler imza kampanyası başlatacaklar ve en az 12 öğrencinin velisinden imza alacaklar. Bu imzalar okulun rektörüne verilecek.

Almanca örnek bir yazı şu şekilde olabilir: “Sehr geehrte/r Schulrektor/in, hiermit beantragen wir den Islamischen Religionsunterricht an unserer Schule. Name des Kindes / Klasse / Unterschrift des Erziehungsberechtigten“ Gerisini okul yönetimi ayarlaması gerekiyor. Ayrıca “Islamischer Religionsunterricht“ yerine “Türkischer Muttersprachunterricht“ yazarak türkçe dil dersi için de başvurabilirsiniz. Bunun dışında okulun bulunduğu okul müdürlülüğü ve eğitim valiliği ile de irtibata geçip bilgi almak mümkündür.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Haziran 2018

Risale Haber, 06.06.2018

http://www.risalehaber.com/almanyada-islam-din-derslerine-katilim-ne-durumda-20141yy.htm

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.05.2018) Avrupa´da türk medyası

Avrupa´da türk medyası

 

Medyanın önemini anlatmak gerekmiyor. Bu konuyla ilgili Malcolm X´in sözlerini hatıra getirmek yeterli olacaktır: „Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler sizin mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar.“ ve  „Dünyadaki en güçlü işletme medya. Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu yapma güçleri var. Çünkü kitlelerin zihinlerini kontrol ediyorlar.“ Malcolm X bunu bizzat hayatında tecrübe etmiştir. Bu sebeple de medya´ya 4. güç denir. İnsanları etkileme gücü muazzamdır. George Orwell bu gücü distopya romanlarında çok güzel bir şekilde tarif eder.

 

Ünlü Sosyolog Pierre Bourdieu televizyon ile ilgili 1996´da yazdigi bir makale, medya ile ilgili sikintilarini dile getirir: „Kısaca anlatacağım farklı mekanizmalardan dolayı televizyonun, kültürel üretim, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, hukuk gibi çeşitli alanlara yönelik büyük bir tehdit olduğuna inanıyorum; Hatta bazı gazetecilerin muhtemelen iyi niyetle düşündükleri ve söylediklerinin tersine, politik ve demokratik yaşama karşı daha az tehdit oluşturmayacaklarını bile düşünüyorum.”

 

Aynı zamanda eğer bir medyanız var ise sesiniz de var demektir. Mesajlarınızı iletme imkanınız var demektir. Düşüncelerinizi ve değerlerinizi aktaran bir medyanız yok ise her zaman sesiniz kısıtlı kalacaktır. Kimse sizi duymayacaktır.

 

Maalesef gelinen noktada Avrupa´daki türk medyası şuan bu “sessizlik“ konumunda. Daha doğrusu Avrupa´da türk medyası bitiyor gibi. Türkiye´de en çok satan gazeteler son senelerde Avrupa baskılarını azaltıyorlar, muhabirlerini işten çıkarıyorlar, bazıları tamamen Avrupa´daki bürolarını kapatıyorlar ve Avrupa baskılarını Avrupa´dan uzak İstanbul´da hazırlıyorlar. Bu şekilde Avrupa´lı türklerin gündemlerini dışarıdan takip ediyorlar, bu ise verimli olmuyor. Haliyle satışlar da dibe vuruyor.

 

Avrupa`daki türk medyasının kan verişinin elbette çok farklı sebebleri var. Fakat en büyük sebeblerden bir tanesi bu gazetelerin Avrupa´da yaşayan yeni nesile ayak uyduramamalı. Hedef kitleleri halen Türkiye´den Avrupa´ya gelmiş olan birinci ve ikinci nesil. Daha geniş bir hedef kitlesi olan diğer nesillere, hatta almanlara ulaşamıyorlar.

 

Özellikle Avrupa´da doğmus ve sosyalleşmiş türklerin dertlerini, gündemlerini bu medyalar karşılayamıyorlar. Bu insanların ihtiyaçlarına cevap verilmiyor. Bu sadece lisan ile ilgili bir mesele de değil. “Bu nesil zaten türkçeyi iyi kullanmıyor“ diyerek sorunu örtbas edemeyiz. Popüler gazetelerde kullanılan dili anlamayacak türk çok az sayıdadır. Asıl sorun, belirttiğimiz gibi, gazetelerin bu insanlara hitap etmemesi. Genç okuyu kendisini ilgilendiren konuları bu gazetelerde veya medyalarda bulamıyor.

 

Eğer dil konusunu da ele alacak olursak, elbette türk gazeteleri Avrupa´da ayakta kalabilmek için artık iki dilli olmaları gerekiyor. Çünkü sadece türk kesimini değil, Almanya´da yaşayan herkesi hedef kitlesi olarak belirlemek gerekiyor. Bunun içinde türkler olduğu gibi, almanlar, ruslar, suriyeliler de olmalı. Eğer hedef kitlesini sadece türkler olarak sabitlersek, kendi kendimize gereksiz bir sınır çizmiş oluruz.

Hedef kitlesini genişletebilmek için, Almanya´daki hem türklere hem diğer vatandaşlara ulaşabilmek için, genel olarak haberlerin ağırlığı Almanya olmalı. Gazetelerinin sadece 3-4 sayfasını Avrupa´ya ayıran gazeteler Avrupa´daki ihtiyaca da cevap veremediler. İhtiyaçlara cevap verebilmek için bizzat Avrupa´da insanlarımızı ilgilenen konulara değinmeleri gerekiyor.

 

Özellikle yerel yayın yapan türk medyasına burada büyük fırsatlar düşüyor. Türklerle ilgili, türk dernekleriyle ilgili yerel haber yapan mecra yok. İnternetten bu bilgilere, haberlere ulaşamıyorsunuz. Dolayısıyla yerel yayın yapan, örneğin türk gazeteleri, genele hitap eden medyadan daha avantajlı bir durumda.

 

Almanya´da yayın yapan türk medyası aynı zamanda sadece türk işverenlerden değil, alman şirketlerden de reklam almalı. Sadece türk reklam verenlere endeksli bir şirket, belirli sınırlar içerisinde kalır. Halbuki birçok alman şirket türk kitlesine ulaşabilmek için fırsat arıyor. Türk medyası bu fırsatı şimdiye kadar büyük ölçüde kullanamadı. Burada halen büyük bir imkan kullanılmıyor.

 

Olaya sadece türk medyası açısından değil de, genel olarak baktığımızda gazete satışlarının düştüğünü görüyoruz. İnternet ortamında, hızlı ve anında ulaşabildiğiniz haberler, bir gün sonra gazetede yayınlandığında eskimiş olabiliyor. Bu nedenle genel olarak gazetelerin satışları zaten düşüyor. Fakat başka medya sektörlerinde bu düşüş görülmüyor. Örneğin sektörel dergiler Avrupa´da en çok satan medya organları arasında. Adeta her ay yeni bir dergi çıkıyor. Bu alanı türk medyası henüz keşfetmiş değil. Bunun gibi, medya sektöründe yeni alanlara da göz atmak gerekir.

 

2011´de yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da Hürriyet 107.000, Türkiye 40.000, Sabah 25.000, Milliyet 16.000, Milli Gazete 12.000, Cumhuriyet 5.000, Ortadoğu 3.000 tirajla yayınlanıyor. Bu rakamlar elbette şuan değişmiştir. Almanya´da 3 milyon´dan fazla türkün yaşadığını düşünürsek, bu rakamların ne kadar düşük olduğunu anlamış oluruz.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Mayıs, 2018

Risale Haber, 10.05.2018
http://www.risalehaber.com/avrupada-turk-medyasi-20076yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(17.03.2018) İslam Almanya’nın bir parçası mı?

İslam Almanya’nın bir parçası mı?

 

“İslam Almanya´nın bir parçası mı?” sorusu yaklaşık 10 senedir gündemde. Bazı makamlarda bulunan ve göreve yeni gelen siyasetçilere, adeta taraflarını bilmek için, bu soru sürekli sorulur.

 

Bu sorunun cevabını ilk defa 2006 senesinde dönemin Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble vermiçti. Kendisi İslam´ın Almanya´nın ve Avrupa´nın bir parçası olduğunu söylemiçti. O günlerde bu yanıt hiç tartışılmamıştı bile.

Daha sonraki yıllarda, 2010 senesinde, dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff da Schäuble gibi, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu ifade etmişti. Bu sefer adeta kıyamet kopmuştu. Çünkü o günlerde göçmenler ile ilgili sıcak tartışmalar vardı. Sağcı akımlar da yükselişteydi. Wulff daha sonra istifa etmişti. Bazı siyasi analizler, Wulff´a karşı bu sözünden dolayı istifa kampanyası başlatıldığını ifade ediyorlar.

 

Wulff´un yerine gelen Cumhurbaşkanı Joachim Gauck´a da 2012 senesinde hemen aynı soru yöneltildi. Gauck ise selefi Wulff gibi yanıt vermedi. Gauck, İslam´in Almanya´nın bir parcasi olmadığını, fakat Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etti.

 

2015 senesine gelindiğin de ise, mültecilerle ilgili tartışmalar alevlenmişti. Artık sağ partiler ve sağ gruplar açıktan müslümanları ve mültecileri hedef alıyordu. O günlerde Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Wulff´un sözlerini tekrarlayıp, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etmişti.

 

2018´de ise Almanya´da yeni bir hükümet kuruldu. Yeni İçişleri Bakanı olan eski Bavyera Eyalet Başkanı Horst Seehofer, daha işine başladığı, görevini aldığı ilk gün (!) adeta yukarıda da belirttiğimiz gibi tarafını göstermek için, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olmadığını söyledi. Aynı Gauck gibi, Seehofer de Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu dile getirdi.

 

Belki Seehofer´in bu sözleri yakında Bavyera da yapılacak olan eyalet seçimleri için taktik de olabilir. Sağ partilerden oyları geri kapma hesabı olabilir. Yeni hükümetin 175 sayfalık koalisyon anlaşmasında da İslam kelimesi 7 kere geçiyor, hepsi de negatif bir bağlamda, terörizm ile mücadele konusunda geçiyor. “Müslümanlar” kelimesi ise bir kere geçiyor. Müslümanların Almanya´da uyumlarını desteklemek cümlesinde.

 

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi İslam hem tarihsel olarak hem de sosyolojik olarak sadece Almanya´nın değil, Avrupa´nın bir parçasıdır. İslam, zannedildiği gibi 2. Dünya Savaşından sonra ´misafir işciler´ alımıyla Avrupa´ya adım atmadı, en az 500 senelik bir geçmişi var.

 

Bugün ise Almanya´da müslümanlar toplumun önemli bir parçası. Okullarda İslam Din Dersi, manevi bakım, Sosyal Yardım Kuruluşları, anayasal olarak tanınma, aşırı gruplarla mücadele gibi Almanya´yı ilgilendiren güncel konular, müslümanların günlük hayatlarında önplana çıkıyor.

 

İstatistiklere göre yaklaşık 6 milyon müslüman var Almanya´da. Ve bunlar sadece göçmenlerden veya mültecilerden oluşmuyor. Her milletten, her kültürden ve her dilden müslüman insanlar mevcut. Dolayısıyla Asya veya Afrika kültürleriyle içiçe girmiş bir İslam anlayışı değil, tamamen alman kültüründen oluşan bir İslam da mevcut. Din aynı, iman aynı, ibadetler aynı, ama kültür farklı. Sadece bu bakımdan bile İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Aksi takdirde 6 milyon insan kendisini dışlanmış hisseder. Özellikle cami saldırılarının arttığı şu günlerde, saldırıları kınamak, müslümanları kucaklamak ve onlara sahip çıkmak yerine, böyle bir açıklama yapmak, sadece ırkçıları güçlendiriyor.

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 17.03.2018

http://www.risalehaber.com/islam-almanyanin-bir-parcasi-mi-19944yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2018) Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

 

Almanya´da her hangi bir faaliyet yapmak istiyorsanız veya toplum için faydalı işler ortaya koymak istiyorsanız dernek veya vakıf olarak hareket etmeniz gerekiyor. Şahış olarak fazla yapabileceğiniz birşey yok. Şahs-ı manevi olarak birşey yapmak istediğinizde çok daha başarılı olabillirsiniz.

 

Kurumsal olarak devletin tüm haklarından, yaşadığınız şehirde bir çok imkandan, farklı boyutta maddi desteklerden faydalanabilirsiniz. Bu nedenle her zaman kurumsal kişilik ön planda olmalıdır. Ayrıca dernekler yasalar ile korunmuştur. Topluma faydalı ve katkısı olan bir derneğin vergi ödemesi de gerekmiyor.

 

Dernekleşmenin onlarca faydasının arasında en önemli etken ise, birlik ve beraberlik oluşturmak. Aynı düşüncelere sahip olan insanlar, aynı fikirleri olan, aynı hedefleri olan insanları bir dernek ile biraraya getirebiliyorsunuz. Kurduğunuz o dernek tüm insanlarınızı temsil eder ve kucaklar.

 

Almanya´daki türkler de çok erken bir zamanda kurumsallaşmaya ve dernekleşmeye yönelik adımlar atmışlar. 1961´de Almanya ve Türkiye arasında antlaşma yapıldıktan sonra, 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. İlerleyen yıllarda Almanya´daki işcilerin Türkiye´deki aileleri de Almanya´ya gelme imkanı buldu.

 

Almanya´da gurbette yaşayan vatandaşlar biraraya gelebilmek için, yukarıda bahsettiğimiz birlik ve beraberliği oluşturmak için dernekler kurdular. Sadece türkler değil, diger milletten insanlar da kendi derneklerini kurdular. Siyasi, ideolojik, kültürel, spor ve dini dernekler hızlı bir şekilde yayıldı. Bu bağlamda camii dernekleri de oluşmaya başladı. İslam dini Almanya´da anayasal olarak resmi bir din olarak kabul edilmediği için camiler de dernek statüsü altında kuruldu. Tüzükler ise hep aynıydı. Hazırlanan tüzükler Almanya genelinde kullanıldı. 1973´de İslam Kültür Merkezleri, 1976´da Milli Görüş Teşkilatları, 1984´de DİTİB, 1987´de ATİB kuruldu.

Oluşan dernekler ve STK´lar, ister dini olsun ister farklı olsun, ilk başlarda doğal olarak kendi kültürlerini, dinlerini ve dillerini koruma faaliyetlerine ağırlık verdiler. Çünkü hiçbirisinin Almanya´da kalma niyeti yoktu. Hem türkler, hem diğer milletler tekrar vatanlarına dönme hesapları yapıyordular.

 

80´li senelere gelindiğinde ise, kendilerine ´misfir işci´ diye hitap edilenlerin çocukları Almanya´da doğdu. Çocuklar büyüdükçe, okul hayatı ilerledikçe, sosyal hayat genişletikçe, yep yeni sorunlar ve sorular ortaya çıktı. Daha önce dikkatten kaçan, belki de ihtiyaç duyulmayan yeni yeni meseleler ele alınmak zorundaydı. Kendi kabuklarında kendi dertleriyle uğraşan dernekler ve STK´lar ise hazırsız yakalandılar. Çünkü bu ihtiyaçları giderebilecek elemanlar yoktu veya çok azdı. Binalar her yerde, en güzel şekilde dikilmişti, fakat yeni sıkıntıları ele alabilecek sosyal alanda profesyonel elemanlar henüz yetişmemişti.

 

90´lı senelerde bu yeni sorunlar hayatın merkezine oturmaya başlamıştı. Çünkü artık çocuklar, ergenlik çağındaydı. Kültür ve nesil çatışmaları, ergenlik problemleri, kimlik arayışları henüz Almanya´ya alış(a)mamış toplumu yoruyordu.

 

  1. Yüzyıla gelindiğinde ise, artık yavaş yavaş STK´larda almanca bilen, Almanya´da doğup büyüyen, buranın kültürünü iyi bilen elemanlar görünmeye başladı. Bu elbette heryerde kolay bir şekilde gelişmedı. Bazı STK´lar kültürçatışmalarını bizzat yaşadılar ve topu yeni nesil´e vermekte zorlandılar. Yeni nesil ise bazen tecrübesizliğinden dolayı büyük çabalarla kurulan derneklerin kıymetini bilemedi.

 

Derneklerin ve STK´ların bugünkü geldiği noktada ise, yeni bir tıkanma hissediliyor sanki. STK´lar güncel siyasi krizlerden etkilenmemesi, reaksiyon yerine aksiyon ile hareket etmesi ve kendi gündemini geliştirip takip etmesi gerekiyor. Fakat bunları yapabilmek için, yani sorunları çözebilmek için, başta zihinsel olarak bir değişim yapmak gerekiyor, bakış açısı değişmesi gerekiyor. Şuan büyük STK´larımız sanki bir kimlik krizi yaşıyor.

 

Kimlik krizinin görünen bariz delili ise derneklerimize hem resmi makamlar hemde kendileri tarafından verilen tarif. STK´larımıza almanca “Migrantenverein“, “Migrantenorganisation“, yani göçmen derneği, semantiğiyle hitap edilirken, aslında derneklerimizin kimlikleri 60´lı, 70´lı senelerde dar bir alana geri götürülüyor.

 

Halbuki göçmen derneği tabiriyle STK´larımız dar bir zihne hapsediliyor. Bu nedenle göçmen derneği olma algısını hem resmi makamların hemde ilk başta kendi kafalarımızdan silmemiz gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler derneklerimizin ve STK´ların da geliştiğini gösteriyor. Sadece insanlar gelişmiyor, toplum da bir gelişme sürecinden geçiyor. Artık nasıl 4. nesil´e “göçmen“ denilmesini yadırgıyorsak, dernek ve STK´larımıza da “göçmen dernekleri“ tarifini en azından uygun bulmamamız gerekiyor.

 

Nitekim derneklerimiz sadece göçmenlere yönelik hizmet yapmıyorlar, sadece göç ile ilgili projeler de yapmıyorlar ve yönetimlerinde göçmenler değil, Almanya´lı olmuş insanlar yer alıyor. Bu değişim kendi kültürünü, dilini, dinini veya kimliğini inkar manasına gelmiyor. Aksine, yaşadığı topraklarda kendi kültürünü muhafaza ederek uyum sağlama imkanı sunuyor. Derneklerimiz de ileride başarılı ve kalıcı olmak istiyorlarsa bu yolu izlemeleri elzemdir. Tıkanmışlıktan çıkabilmenin yolu da bu olsa gerek. Sancılı bir değişim. Daha doğrusu bir paragdigma değişimi.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk,  Mart 2018

Referans Dergisi, Mart/Nisan 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.02.2018) Aileleri bitiren kumar belası. Avrupa’da yaşayan Türklerde kumar sorunu

Aileleri bitiren kumar belası

Avrupa’da yaşayan Türklerde kumar sorunu

 

Kumar belası, Almanya´dakı türk toplumu arasında sessizce büyüyen, müdahale edilmeyen, uzman yardımı alınmayan, hastalık olarak dahi görülmeyen bir bela. Yapılan onlarca araştırmalara göre Almanya´da yaşayan türk gençlerinin bir numaralı hastalığı kumar.

 

Bu bağımlılık sebebiyle, sadece oynayan kişi harap olmuyor, çocukları, dostları, komşuları da etkileniyor. Bir çok bağımlılığın sonucunda aileler yıkılıyor.

 

Öncelikle bağımlılık tanımını göz önünde bulunduralım. Eğer bir tutumun daha çok zararları var ise, bu bir rahatsızlık oluşturur. Buna ilave olarak her bağımlılıkta bir kontrol kaybı vardır. Eğer bir davranış kişinin kendisini veya çevresini, mesela hayatını, işini, ailesini vs., olumsuz etkilemeye başladıysa, sürekli yapılıyorsa, kişi hayatını olduğu gibi bu davranış ile geçiriyor ise ve kişi bu davranışını terk edemiyorsa, bağımlılıktan söz edebiliriz.

 

Kumar bağımlısı olmanın bir çok sebepleri var. Arkadaş çevresi, başka sorunlardan kaçış, adrenalin, heyecan hissetme isteği, para kazanmak veya sırf eğlence bile olabilir. Ama kumarda eğlence çok çabuk bağımlılığa dönüşüyor. Şakasına oynayalım, eğlence olsun, gazozuna oynayalım diyerek başlıyor. Özellikle bir çok kumar bağımlısı “spor bahisleriyle” başladıklarını söylüyorlar. Ve ilk oyunda kazandıysanız, aslında kaybettiniz demektir. Çünkü ilk oyunda kazananlar öyle bir başarı duygusu içerisine girerlerki, artık iş gittikçe büyür ve kontrol kaybedilir. Zincirleme hatalar başlar. Aile içi kavgalar, kredi çekmeler, borçlanmalar, boşanmalar vs.

 

Avrupa´daki birinci kuşak türkler daha fazla kahvelerde kart oyunları, okay vs. oynuyorlar. İkinci nesil daha fazla bahis lokallerinde, oyun salonlarında, kumarhanelerde otomatiklerde oynuyorlar. Çok ilginçtir, Almanya´da kumarhanelerde yazılar almanca, ingilizce ve türkçedir. Almanya´da milyonlarca türk yaşamasına rağmen bu sadece kumarhanelerde böyledir. Diğer yerlerde türkçeye neredeyse hiç rastlamassınız. Demekki kumarhanelerde rağbet çok. Üçüncü nesil ise hem otomatları oynuyor hem de internette kumar oyunlarını oynuyor.

 

Bağımlılık sebebiyle aşırı sosyal ve ruhsal sorunlar yaşanır. Onun için konuyu ciddi almak gerekir. Mutlaka terapiye başvurmak gerekir. Bağımlı olmaktan daha kötü bir durum, bu bağımlılığı kabul etmeyip yardım aramamakta yatıyor. Araştırmalara göre Avrupa´da türk erkekleri genellikle bağımlı olduklarını kabul etmiyorlar ve profesyonel yardıma ihtiyaç duymuyorlar. Özellikle türk gençleri spor bahisleri oyunlarını kumar olarak dahi görmüyorlar. Hakikatende psikologlara veya psikiyatristlere başvuranların neredeyse büyük bir çoğunluğu genelde bayanlar, anneler veya bağımlıların eşleri. Halbuki kumar bağımlılığını çözebilmek için profesyonel bir terapi almak şart. Bu bağımlılıktan kurtulabilmek için gereken ilk şart, bağımlının hastalığını ve yardım almayı kabul etmesi. Ciddi almamak bağımlılığa giden ilk adımdır.

 

İlk hatalardan bir tanesi de böyle bir problem yokmuş gibi davranmak. Yani “sakın kimse duymasın” mantığıyla örtbas etmek çözüm değil. Ailenin içinde sorunu çözmek ise çok zor, çünkü ister istemez ailevi bağlar nedeniyle duygusallık ön plana çıkıyor. Bu nedenle profesyonel yardıma başvurmak gerekir.

 

Buradaki sorun ise Avrupa´da çok az sayıda türk kumar terapistinin olması. Sadece türkçe bilenler ise diğer terapistlere gidemiyorlar. Hatta yaşadıkları ülkelerin dillerini bilen bağımlılar dahi kendi kültürlerinden gelen bir terapisti tercih ediyorlar, çünkü böyle bir terapist bağımlıyı daha iyi anlayabilecektir. Dolayısıyla türk kumar uzmanlarının yok denilecek kadar az olması bu konuda en büyük sorunlardan bir tanesi.

 

Avrupa´da kumar bağımlılarının ailelerinin çok sık yaptığı hatalardan birtanesi de bağımlının borçlarını kapatmak. Yapabileceğiniz en büyük hatalardan birisidir bu. Borcu kapattığınız zaman bağımli kişiye oynaması için yeni sebepler vermiş olursunuz.

 

Bunun dışında “zaten para kazanmıyorsun, bırak bu oyunu, günahdır” gibi nasihatlar çok faydasız. Bağımlı olan kişi kendisi de para kazanmadığını veya dindar ise günah islediğini biliyor zaten. Onun oynama sebepleri farklı. Hatta böyle nasihatlar bazen ters tepki verebiliyor.

 

Terapi için öncelikle kumar bağımlısını ikna etmek gerekir. Eğer kişi bağımlı olduğunu kabul ediyorsa diğer adımlar daha kolay atılır. Çünkü bağımlılıktan kurtulabilmek için gereken ilk şart, bağımlının hastalığını ve yardım almayı kabul etmesi.

 

Eğer kabul etmiyorsa farkındalık oluşturulmalı. Yani hayatının zor durumda olduğunu, hayatını riske attığını farkına varması gerekiyor. Sadece kendisinin değil, birlikte yaşadığı insanların da hayatını tehlikeye attığını fark ettirmek gerekiyor. Yani farkındalık düzeyini arttırmak gerekiyor.

 

Farkındalık oluştuktan sonra, değişim için motive etmek gerekir. Değişmek için bağımlının aldığı kararların uygulamasında destek vermek gerekir. Yani başkalarının hedeflerini örnek göstermek yerine kişinin aldığı hedeflere saygı gösterip desteklemek gerekir. Psikolojik tedavide bu şekilde hareket ediyoruz: Farkındalık – Değişme isteği – Değişebileceğine inanç – Motive – Değişim.

 

Tüm bunlara ragmen, kumar bağımlılığı toplumumuzda maalesef ciddi alınmayan bir sorun. Halbuki kumar nedeniyle bir çok aile dağılıyor ve psikolojik sorunlar başlıyor. Özellikle oynayanların anneleri ve bayanları bu durumdan çok şikayetci. İstatistiklere baktığımız zaman, bir çok boşanmanın sırf kumar nedeniyle olduğunu görüyoruz. Yani kumar aileleri dağıtıyor. Bu nedenle kumar yüzünden aile içi şiddet ve aile yıkımları çok yaygın.

 

Ama belirttiğim gibi maalesef kumar sorun olarak ciddi alınmıyor. Bunun farklı nedenleri var tabiki. Örneğin küçük yaştan itibaren babanın kahveye gitmesi, orada kahve içmeyipte kumar oynaması bir çok göçmen ailelerinde çok yaygın bir fenomen. Bu “normal“ olarak algılanıyor. Böyle bir ortamda yetişen çocuklar ve gençler kumar oynamanın bir yanlışlık olduğunu kavrayamıyorlar. Bunun, hayatın bir parçası olduğunu zannediyorlar. Bağımlılık oluştuğu zaman da dolayısıyla “normal” olarak algılandığı için tedaviye gidilmiyor.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk, Şubat 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.11.2017) İletişim çağında iletişimsizlik veya Bilgi çağında okumamak

İletişim çağında iletişimsizlik veya

Bilgi çağında okumamak

 

 

Dünya çapında yapılan araştırmalara göre en fazla kitap Fransa´da (%21) ve İngiltere´de (%21) okunuyor. Üçünsü sırada Japonya (%14) geliyor. ABD´de okuma oranı %12 ve İspanya´da %9. Türkiye´de ise %0,1 ile 86. sırada. En çok okunan kitapların konusu aşk (%65), siyaset (%24), düşünce (%13) ve kişisel gelişim (%7). Dünya´da kişi başına kitap için harcanan para ortalama 1,3$. Türkiye´de bu rakam 0,25$. Çocuklara kitap hediye etme oranında ise Türkiye 180 ülke arasında 140. sırada.

 

Almanya´da 30,5 milyon kitap alıcısı var. 14 yaş ve üstü arasında yapılan bir araştırmaya göre 9,25 milyon kişi hergün bir kitap okuyor. 13,32 milyon kişi haftada bir kaç defa okuyor. 7,09 milyon kişi haftada bir kere, 5,16 milyon kişi 2 haftada bir, 7,32 milyon kişi ayda bir kere ve 27,96 milyon kişi daha uzun aralıklarla kitap okuyor. En çok okunan kitaplar ise Almanya´da da kurgu-romanlar.

 

Uluslararası Yayıncılar Birliği´nin bilgilerine göre, yayın sektöründe Türkiye dünya´da 11. sırada. Rakamlara göre Türkiye´de kitap baskı sayısı sürekli artıyor. Kişi başına 8,4 kitap düşüyor. Fakat okuma oranında yıllardır tam ters yönde bir ilerleme görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu´nun araştırmalarına göre, Türkiye´de kitap okumaya günlük ayırılan süre ortalama 1 dakika. Fakat günlük TV izleme süresi ise ortalama 6 saat, internete bağlanma süresi ortalama 3 saat. Kitap okumak, türk insanının ihtiyaç listesinde 235. sırada yer alıyor.

 

Neticede Türkiye´de çok fazla kitap, çok fazla gazete, çok fazla dergi, inanılmaz çok köşe yazısı yayınlanıyor, fakat okuma oranı, satış oranları çoğalmıyor, azalıyor. Peki bu kitapları kim okuyor, kim alıyor? Tabir-i caizse yazarlar birbirlerinin kitaplarını ve yazılarını okuyorlar ve yazarlar dışında okuyan yok gibi.

 

Almanya ve Türkiye´yi biraz daha karşılaştıralım…

 

Türkiye´de 20´ye yakın haber kanalı var.

Almanya´da sadece 3 tane haber kanalı var.

 

Türkiye´de neredeyse her dakika bir ´Son Dakika´ haberi görürsünüz.

Almanya´da çok nadir ´Son Dakika´ haberi izlersiniz.

 

Türkiye´de yüzlerce köşe yazarı var.

Almanya´da köşe yazarı diye bir meslek yok. Bazı gazetelerde haftada üç-dört köşe yazısı yayınlanır. Yazarları da çoğu zaman farklı kişilerdir. Sürekli yazan yoktur.

 

Türkiye´de bayilerde 20´ye yakın farklı gazete satılır.

Almanya´da bayilerin çoğunda en fazla 5 farklı gazete satılır. Ve bunların arasında, istisnalar hariç, 2-4 tanesi yerel gazetedir.

 

Almanya´da sadece iyi yazarların ortalama yazdığı 4-5 kitabı vardır.

Türkiye´de her yazarın ortalama 20 kitabı var.

 

Almanya´da yazarlık bir meslektir.

Türkiye´de herkes ´araştırmacı-yazar´dır.

 

Türkiye´de her kanalda tartışma programları vardır. Hergün ve saatlerce sürer.

Almanya´da 5-6 tane tartışma programı var ve bunların süresi 1 saati geçmiyor.

 

Türkiye´de haberler bir saat sürer. Magazin, kazalar, siyaset. Hepsi vardır içerisinde.

Almanya´da haberler 5 dakika sürer. En fazlası 12 dakika sürüyor. Magazin, cinayet, kaza haberleri yoktur. Sadece çok büyük bir olay olursa, cinayet ve kaza haberleri gösterilir.

 

Tüm bu verilere ve farklara baktığımızda okumaktan çok konuşmayı ve izlemeyi sevdiğimizi tespit edebiliriz. Dolayısıyla kitap okuma ihtiyacı ve oranı da düşük oluyor. Kültür olarak asya insanlarının iletişimi yazılı metinlere değil, sözlü iletişime dayanır. Söz anlaşma gibidir, ağızdan çıkan imza gibidir. Avrupa kültürlerinde ise konuşulan değil, yazılı metin esastır. İstediğiniz kadar konuşun, elinizde yazılı bir metin yoksa, söylediğiniz geçersiz olabilir. Bundan dolayı kitaba, yani yazılana, verilen değer de farklıdır.

 

Genel olarak baktığımızda iletişim çağı, insanları daha da iletişimsiz hale getirdi. İletişim şekilleri ve imkanları çoğalmış olsa da iletişimin içeriği ve kalitesi düştü. Yani iletişim var, fakat hem kalitesiz hem de gerçekçi bir iletişim değil.

 

Aynı zamanda teknolojik çağ bizi bir bilgi çağına soktu. Her an her istediğiniz bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Fakat bilgiye ulaşabilmek, bilgi sahibi olmak manasına gelmiyor. Kaldıki doğru bilgiye ulaşabildiğiniz manasına hiç gelmiyor. Çünkü aynı zamanda her zaman heryerde çok fazla bilgi kirliliği var.

 

Kısa ve hızlı bilgiler heryerimizi sardı. Az önce aldığınız bilgi az sonra bam başka bir şekilde, başka bir bakış açısıyla önünüze çıkabilir. İnsanlar sayfalarca kitap, uzun makaleler, bir temeli olan araştırmaları okumak yerine, 144 karakterden oluşan twitter mesajlarını okumak – daha doğrusu görmek – istiyorlar. Çünkü bilgi okunan birşey degil, görünen bir şey haline geldi. Örneğin haberlerin sadece manşetleri görülür, ama okunmaz. Görmek ve bakmak arasındaki fark gibi. Bakmak içselleştirir. Görmek sadece göz ile irtibatlıdır, bakmak zihin ile ilgili bir meseledir. Aynı bunun gibi bilgi çok, fakat okuyan yok. Okunduğu zannedilen bilgiler ise zihne inmiyor. Kalıcı bir bilgi haline gelmiyor. Ve neticede hemen unutuluyor.

 

Zaten köşe yazılarının büyük bir çoğunluğu da analiz şeklinde yazılan yazılar değil, sokakta konuşulan bir dil ile yazılıyor. Dolayısıyla gerçek manada kitap okumayı da teşvik etmiyor.

 

Bu kısa ve hızlılık aslında insanın fıtratına da aykırı. Kızıldereliler hızlı bir şekilde bir yere giderken grubun lideri “Biraz bekleyelim, ruhumuz bize yetişemiyor, geride kaldı” der. İnsanın fıtratı bu kadar hızlı, çabuk değişen, kısa ve içeriği olmayan bilgiye uygun değildir. Bu hızlılık ve okumamak insanın psikolojisini de menfi manada etkiliyor. Hiperaktif, rahatsız, sıkıntılı, stresli hale getiriyor.

 

Son olarak maalesef eğitim sistemimiz de okuma oranının düşüşüne sebep oluyor. Ezber kültürüne dayanan, bilgiyi içselleştirmeyi engelleyen bir sistem var Türkiye´de. Üniversitede ve birçok sınavda bilgi üretmiyorsunuz, fikri ve zihni çabalama yapmıyorsunuz. Sadece verilen cevaplardan hangisi doğru diye seçiyorsunuz veya tahmin ediyorsunuz ve bunu yapabilmek için büyük bir ölçüde önceden ezberlediğinizi hatırlamak için beyinsel hafızayı çalıştırıyorsunuz. Beynin bilgi üretme bölümleri devre dışı kalıyor.

 

Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasım 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.11.2017) Öfke kontrolü

Öfke kontrolü

 

İnsanları hapishanelik veya hastanelik eden olaylara baktığımızda genelde saniyelik olaylardır. İnsan kontrolünü kaybediyor ve ne yapacağını şaşırıyor. Kontrolsüz olduğumuz an, kontrolümüzü nefis ele alır. Çünkü kainatta boşluk olmaz. Mutlaka herşeyin yeri doldurulur. Kontrolü kaybettiğimiz an bilinçaltımızdaki bilgiler devreye girer ve genel olarak menfi şekilde yansır. O an insanları kırarız, daha sonra pişman olacağımız sözler söyleriz. Hatta kendimizi tanımaz hale geliriz, çünkü o an zaten biz biz değiliz. O anki kişilik ve davranışımızı kendimiz olarak kabul etmememiz gerekir. Kabullenirsek sürekli o şekilde davranmaya başlarız, hatta kontrollü olduğumuz anlarda dahi.

 

Filozof Sokrat ve eşi Xanthipe arasında geçen hikaye meşhurdur. Rivayetlere göre Xanthipe çok huysuzdur. Bir gün insanların gözü önünde Sokrat´a bağırır, ondan tepki görmeyince üzerine su kovasını döker. Bunun üzerine Sokrat sadece “Bu kadar gök gürültüsünden sonra, bu yağmuru bekliyordum.“ der. Eğer Sokrat sakin ve sukunet içinde davranmasaydı daha büyük kavgalar oluşabilirdi. Biri öfkeliyken, diğerinin üzerine gitmek yerine susması kavgayı hafifletir ve hatta bitirebilir.

 

Aynı şekilde öfkeli birine kavga esnasında “Sakin ol” veya “Bağırma” demek ters tepki yapar. Kişi daha çok bağırmaya hatta “Ben bağırmıyorum, ben zaten sakinim” der. Manipülasyon tekniklerinde bu sıkça uygulanır, sinirlenmesi istenilen kişiye “Sakin ol” denilir ve genelde buna muhatap olan ve “hedef” olarak seçilen kişi sakinleşmez, aksine tam da istenildiği gibi sinirlenir.

 

Öfke ve sinir halinde Peygamberimizin tavsiyelerini hatırlamak gerekir: “Öfkelendiğinde abdest al. Çünkü öfke şeytandandır, şeytan ise ateşden yaratılmıştır. Ateşi ise ancak su söndürür bu yüzden öfkelendiğinizde abdest alın.“ Su insanı rahatlatır, ferahlatır. Tekrar kontrolü eline almasına ve sakin olmasına vesile olur.

 

Peygamber Efendimiz öfke ve kavga anında sakinleşmek için başka farklı metotlar da önerir: “Her türlü öfke ve ağız kavgasının ilacı iki rekat namazdır.“, “Öfkelendiğin zaman sus, ses çıkarma, yine öfkelenirsen ikinci defa sus.“, “Biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın.“, “Kişi öfkelendiğinde ´Allah’a sığınıyorum´ derse, öfkesi gider.“, “Öfkelenen kimse toprağa yapışsın.“, “Öfkeli anda nefsine hakim olan dünyada da efendidir, ahirette de efendidir.“, “Öfke anında durmasını bileniniz en kahramanınızdır.“ ve dua eder: “Ey Nebî Muhammed’in Rabb’i olan Allah’ım günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider!“

 

Hz. Muhammed (sav) bir gün: “Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?“ diye sordu. Ashab: “Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!“ dediler. Rasulullah: “Hayır,“ dedi, “gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.“

 

Başka bir hadis de ise Peygamberimizin üzüldüğünde namaz kıldığı belirtilir. Aynı şekilde “Biriniz kızdığı zaman, susun!“ der. Bu da bizim için bir sakinleşme metodu olabilir.

 

Peygamberimizin bu tavsiyeleri öfkeyi ve kavgayı yatıştırmak için en verimli metotlar. Sakinleşmek için özellikle su ile temas edilmesi (abdest), dünyevi irtibatın kesilmesi (namaz) ve öfkeyle konuşulmaması (susmak) ve hareket edilmemesi (oturmak, yatmak) insanı rahatlatır. Çoğu zaman karşı tarafı da vicdana getirir. Zaten öfkeyle çözüm üretmek mümkün değildir.

 

Tabi öfke anında bunları hatırlamak çok zor olacaktır, çünkü kontrol elden çıkıyor, insan kendinden geçiyor ve işin içine nefret, gurur veya inat girebilir. Bu nedenle bu hakikatları daha önceden içselleştirmek gerekir.

 

 

Cemil Şahinöz

 

Öztürk, Kasim 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler