Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.10.2021) Göçün 60. Yılı

çün 60. Yılı

Yıl 1961. Türkiye´nin her hangi bir şehrinde veya bir köyünde yaşıyorsunuz. Aileniz ile bir akşam toplanmış, hayatınızın belki en önemli kararını vereceksiniz. „Gideyim mi? Gitmeyeyim mi? Kalayım mı? Kalmayayım mı?“ gibi sorular kafanızda haftalardır, belki aylardır dönüyor.

Kalsanız, iş güç yok. Eve ekmek getiremiyorsunuz. Gitseniz, eşinizi, çocuklarınızı, tüm sevdiklerinizi geride bırakacaksınız. Belki iki sene sonra, belki daha uzun bir zamandan sonra geri döneceksiniz. Halbuki daha yeni okula başlamış olan çocuğunuzun size ihtiyacı var. Belki bir kaç ay sonra doğacak olan çocuğunuzu aylar, seneler sonra ilk defa göreceksiniz. Ya da henüz yeni doğmuş olan çocuğunuz iki sene baba hasreti çekecek. Eğer yeni evlendiyseniz, gurbete giderek, sevdiğinize daha yeni kavuşmuşken tekrar ayrı kalmanız gerekecek. Zor bir karar.

Almanya ve Türkiye 1961´de işci anlaşması imzalıyor. Bu anlaşma sayesinde onbinlerce insan Türkiye´den Almanya´ya geliyor. Sirkeci tren garında hergün yüzlerce insan toplanıyor. Ailenizi, sevdiklerinizi geride bırakıp, elinizde bir bavul ile “gurbet“ kelimesini yaşamaya gidiyorsunuz. Artık “gurbetçi“ olacaksınız.

“Gurbetçilerimiz“ bu şekilde 1961´den itibaren Sirkeci tren garından Münih´in meşhur 11. Peronuna yolculuk ediyorlar. Kimisi iki sene sonra dönmeyi, kimisi traktör parası kazanıp geri dönmeyi planlıyor. Fakat bugün biliyoruz ki, geri dönüşü sadece çok az sayıda insan gerçekleştirdi. Çoğunluk ise “misafir“ olarak gittiği yerde, kalıcı olarak yaşamaya başladı.

Misafir ile yabancının farkı

Sosyolog Georg Simmel “Misafir“ ve “Yabancının“ farkını anlatırken: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır” der. Çünkü misafirin özelliği gittiği yerde kısa durmaktır. Gelir ve yine gider. Yabancı ise, gidemez, kalıcıdır ve kalır. 60 sene önce Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. Yani bir kaç sene Almanya´da çalışıp, traktör parası kazanıp, Mercedes markalı araba, alman çikolatalarıyla dolu olan bir torba ve bir radyo ve televizyon alıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama dönemediler. Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

Halen “bir gün döneceğim” hayaliyle yaşayanlar olsa da, yaklaşık 60 senedir Almanya´da, alman toplumunda insanlarımız varlıklarını sürdürüyorlar. İnişleriyle, çıkışlarıyla, iyi ve kötü anlarıyla geçen koca bir 60 sene. Kimisi vefat edince memleketine tabut içinde geri dönüyor. Kimisi yaşadığı ülkenin müslüman mezarlığına gömülüyor.

Alamancı mı Yabancı mı?

90´li senelerin öğrencileri hatırlar. Alman okulunda yabancıydınız, Türkiye´de ise alamancı. Ne oraya, ne buraya aittiniz. Ne onlar sizi anlıyordu, ne bunlar. İki dil, iki kültür arasında sıkışıp kalmış bir nesil yetişiyordu.

60 senelik bu gurbetçi tarihinde, vatandaşlarımız çeşitli sorun ve sıkıntılar yaşadılar. Kendi başlarına kalan gurbetçilerimiz, kendi sosyolojilerini, kendi anlayış ve değerlerini ürettiler. Asimile olmamak için çaba verdiler. Din, örf, dil ve adetlerini muhafaza edebilmek için gayret gösterdiler. Aynı zamanda yaşadıkları ülkeye ayak uydurabilmek için, uyum sağlamaya ve entegre olmaya çalıştılar.

Öztürk Gazetemiz bu koca 60 seneyi arşivleriyle, resimleriyle, hikayeleriyle sayfalara taşıyor. Gazetenin arşivinde öyle anılar var ki, hepsi kayda değer. Hiç biri unutulmayı hak etmiyor. Unutmamak, unutulmamak için, o önden gidenlerimizi saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Ekim 2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.07.2021) Bereket Sistemi

Bereket Sistemi

Herşeyi matematik ile hesaplamak mümkün değildir. Matematik mantığına göre iki kere iki her zaman dörttür. Fakat hayat bu mantık ile işlemiyor. Hayatta, iki kere iki bazen dört eder, bazen altı, bazen de eksi beş.

Bu hesap sadaka ve zekat için de gecerlidir. Normalde sadaka veya zekat verince, matematiksel olarak bir şey eksilmesi gerekir. Örneğin 100€´nuz var ise, 10€ sadaka verdiğinizde, geriye 90€ kalması gerekiyor. Fakat görüyoruz ki, sadaka veya zekat verildiğinde 100€ eksilmiyor, çoğalıyor. Cenab-ı Allah vesileleri yaratıyor, bereket nasip ediyor ve hiç beklemediğiniz bir şekilde sizden eksiltmiyor, çoğaltıyor.

Zaten „zekat“ lugat manasıyla hem „temizlemek“ demek, hem de „çoğalmak“ manasına geliyor. Yani zekat vererek, hem malınızı, başkalarının hakkı olandan arındırarak, temizliyorsunuz, hem de birşekilde çoğaltıyorsunuz.

Kapitalist sistem, mal ve mülkün faizle çoğalacağını vaad ederek. paylaştıkça bunların azalacağını söyler.

Halbuki kainatta bir bereket sistemi görüyoruz. Bu sisteme göre paylaştıkça çoğaltan, matematiğin aksine eksildikçe çoğaltan bir mekanizmanın işlediğini görmek mümkün.

Buna örnek olarak Hz. Ebu Bekir´i verebiliriz. Hayatında defalarca iflas eden, her iflastan sonra da zenginlik yaşayan Hz. Ebu Bekir, verdikçe vermiş, verdikçe çoğaltmış, çoğaldıkça da yine vermiş. Hz. Ömer dahi „hayırda yarış edin“ kaidesince kendisiyle yarışa girmiş ama Hz. Ebu Bekir´i geçememiş.

Bu hakikati müslüman olmayan uzmanlar dahi kabul ediyorlar. Örneğin ekonomi uzmanı olan Bodo Schäfer, zengin olmak için bağış yapılması gerektiğini söylüyor. Hatta maaşın %10´u bağış yapıldığında, malın çoğalacağını iddia ediyor – ki Cenab-ı Allah´ın sistemi adaleti gereği her insan için geçerli.

Dolayısıyla müslümanlar olarak asosyal paylaşım sitelerinde yediğimiz yemeklerin resimlerini paylaşmak yerine, Medine´deki ensarlar gibi hakikaten yemeğimizi, malımızı, varlığımızı paylaşmamız gerekir ki, kainattaki işleyen o bereket sisteminden faydalanabilelim ve hem dünyada hem ahirette huzur içinde yaşayabilelim.

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(23.06.2021) Süt mucizesi

Süt mucizesi

Bediüzzaman Said Nursi, yazdığı Risale-i Nur Külliyatında sıkça anne sütünden bahseder. Anne sütünün bir çok şeye delil olduğundan bahseder Bediüzzaman. örneğin, zayıfların rızıklarının hakiki Rezzak olan Allah tarafından en mükemmel bir şekilde hazırlandığını ve aynı zamanda anne sütünün tam zamanında gerektiği kadar ve şekliyle hazır olmasının bir Yaratıcıyı işaret ettiğini söyler.

Risale-i Nur´da anne sütüyle ilgili geçen bazı yerler:

„Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüz bin nevi et’ime ve levazımat, kemâl-i intizamla yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahmân-ı Rahîmin gayet müşfikane ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu ispat eder.“ (7. Şua)

„Rezzak-ı Hakikî çocukların rızkını sütle verdiği gibi, onların da rızkını o Hâlık-ı Rahîm veriyor.“ (Emirdağ Lahikası)

„Evet, kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahmân, Rahîm ve Lâtif ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelâli ve’l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet lâtif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi…“ (21. Mektup)

„Evet, bilmüşahede görünüyor ki, rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Meselâ, daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-ı mâderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir surette rızkı veriliyor. Sonra, dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece istidadı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en lâtif bir surette ve en acip bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra, iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nazlanmaya başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir.“ (12. Lem’a)

„Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan Ab-ı Kevser gibi hoş, mugaddi, safi, halis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdatlarına gönderir, validelerinin şefkatlerini yardımcı verir.“ (19. Şua)

Modern ilim de bu hakikatları tasdikliyor:

„Anne sütü bebeğin geçirdiği evrelere göre değişmekte ve bebeğin hangi döneminde hangi besine ihtiyacı varsa sütün içeriği de bu döneme göre farklılık göstermektedir. Bebeğin ilk doğduğu günlerde süt kolostrumdur, yani protein ve antikor açısından zengindir. Bu süt, bebeğin bağışıklığını kuvvetlendirir ve bebeğin sindirim sisteminin gelişimine yardımcı olur. İlk 3-4 günden sonra süt daha ince, sulu ve tatlı bir forma dönüşür. Bu bebeğin susuzluğu içindir. Şeker, protein ve mineraller de bebeğin ihtiyacına göredir. Bu süt yağ açısından düşük ve karbonhidrat açısından zengindir. İdeal sıcaklığı ile her an hazır olan anne sütü, içinde bulunan şeker ve yağ ile beyin gelişiminde de önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra içeriğindeki kalsiyum gibi elementler, bebeğin kemik gelişiminde büyük bir pay sahibidir. Zamanla süt daha yoğun ve kremsi bir hal alır. Bu, bebeğin açlığını gidermek içindir. Aynı zamanda IgA seviyesi 10. günden en az 7.5 aya kadar yüksektir. Bu sütün içerdiği antikorlar da bireysel yani her bebeğin ihtiyacına göre farklıdır. […] Erken doğum yapan annelerin sütünde ise mucizevi bir şekilde, bebeğin ihtiyacına yönelik olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir bulunur. […] Bebeğin anne sütüyle beslenmesi, fizyolojik ihtiyaçlarını karşıladığı gibi psikolojik ihtiyaçlarını da karşılar. Bebek anne karnında iken annenin kalp seslerini duyarak gelişir. Emme esnasında annesinin göğsüne yaslandığında aynı kalp seslerini duyar. Bu durum bebeğin kendisini daha mutlu ve huzurlu hissetmesini sağlar. Doğduğu andan itibaren bu şekilde kendini daha güvende hisseden bebek, psikolojik yönden de sağlıklı yetişir.“ (Vedat Mehmet Yildirim, Bebeğin ihtiyaçlarına göre yaratılan mucizevi besin: Anne sütü, 2015).

Yani özetle anne vücuduna tam zamanında, gerektiği kadar ve gerektiği şekliyle süt geliyor. Gelen süt herkese aynı değil, çocuğun yapısına göre uygun birşekilde geliyor. Ve çocuk geliştikçe, süt de değişiyor ve o değişime göre şekilleniyor. Neye ihtiyaç varsa ona göre süt geliyor.

Bu harika işlem ise sütün bir mucize olduğunu ve bu mucizenin arkasında hikmetli bir Yaratıcının olduğunu gösteriyor. Öyle olmasaydı anne vücudu veya göğüsü ne zaman, ne kadar ve hangi şekliyle süt üretileceğini nereden bilsin? Anne ve baba bile çocuğun yapısını ve sürekli değişen ihtiyaçlarını bilemez iken, akılsız, şuursuz vücud nasıl olur da çocuğun yapısını bilecek, ihtiyacını görecek ve ona göre süt üretecek? Bunun olması münkün değildir. Tesadüfen böyle birşeyin oluşmasının imkanı dahi yok.

Dolayısıyla, Allah´ın varlığını ispat etmek için koca koca teorilere, sözde empirik araştırmalara bile gerek yok. Allah´ın varlığını ispat etmek için anne sütü yeterlidir. Afiyet olsun.

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(24.05.2021) Dijital Bağımlılık

Dijital Bağımlılık

Yaşadığımız yüzyılın, bir dijital yüzyıl olacağını, 25 sene önce araştırmalar gösteriyordu. 90´lı yılların ortasında hızlı bir şekilde her eve giren büyük bilgisayarlar ve ardından cep telefonları insanın yapısını değiştirmeye başlamıştı bile.

21. Yüzyıla gelindiğinde ise, dijital olmayan herşey dijitalleşmeye başlamıştı. Araba, ev, mutfak, kol saati. Kullandığımız herşey kuantum fiziğindeki parçacıklar gibi dijital olarak birbirine bağlanmaya başlamıştı.

Korona pandemisiyle de artık son ücra köşelere, interneti normalde az kullananlara hatta teknolojiye karşı çıkanlara bile dijital bir hayat tarzı artık ulaştı.

Fakat teknoloji bu şekli yayıldıkça, internet kullanımı hayatın her alanına girdikçe, telefon ve bilgisayar oyunlarına erişim kolaylaştıkça, dijital bağımlılık da doğal olarak artmaya başladı. Çünkü her kullanan kişi sağlıklı ve dozunda kullanmıyor.

Örneğin Almanya´nın başkenti Berlin´de yapılan bir araştırmaya göre 4 sene içerisinde bağımlı olan gençlerin sayısı iki katına çıkmış. Aynı şekilde Alman Sağlık Bakanlığının tahminlerine göre 12-17 yaş arası gençlerin %5´i bağımlı. Genç erkeklerde genelde bilgisayar oyunları bağımlılık yaparken, genç kızlarda sosyal medya bağımlılığından bahsediliyor araştırmalarda.

Tabi şunu da belirtmek gerekir. Dijital bağımlılık, psikoterapide yeni bir fenomen. Araştırmalar henüz çok taze. Özellikle dijital bağımlılığın tanımı hakkında tartışmalar sürüyor.

Bahsettiğimiz gibi, interneti veya genel olarak dijital aletleri kullanma şekli önemli. Herşeyi kötüye de iyiye de kullanmak mümkün. Örneğin 200 sene önce kitap okumak da bir menfi bağımlılık olarak değerlendiriliyordu. İnsanların kendilerini günlerce eve kapamalarını, kimseyle görüşmemelerini, sorumluluklarını yerine getirmemelerini, sadece kitap okumalarını, eğitimci Joachin Heinrich Campe 1809´da “Okuma Bağımlılığı“ olarak tarif ediyordu.

Dolayısıyla her dijital kullanıcıyı bağımlı olarak tarif etmek mümkün değil. Bağımlılığı saat oranıyla da tespit etmek mümkün değil, çünkü kimisi işi gereği 10 saat kullanıyor fakat bağımlı olmayabilir, başka birisi daha az kullandığı halde bağımlı olabilir.

Eğer dijital kullanım sosyal hayatı, okul hayatını, iş hayatını, sağlığı menfi etkiliyorsa, uykusuzluğu ve yalnızlaşmayı arttırıyorsa, sorumluluklarını yerine getirememeye götürüyorsa, kullanılmadığı zaman kişinin içinde bir huzursuzluk, agresyon oluşuyorsa bağımlılıktan bahsetmek mümkün. Ve bu tanıma göre çocuklarda dijital bağımlılık çok hızlı bir şekilde artıyor.

Yapılması gereken ise, iyiye kullanma yöntemlerini oluşturmak. Fakat bazen siz iyi kullanmak isteseniz de kötülüklere maruz kalabiliyorsunuz.

Özellikle çocukları internetteki reklamlarla avlamaya çılışan birçok şirket var. Zararsız bir vidyo izlemek istediğiniz de bile çocuğu negatif etkileyen, fıtratına, yaşına ve yapısına uygun olmayan reklamlar gelebiliyor.

Hatta bazı kumar şirketleri telefon oyunları üretiyorlar ve oyunun içine kumar veya kumar benzeri oyunlar yerleştiriyorlar. Bu şekilde bilinçaltı yavaş yavaş kumara alışmış oluyor. Kumara karşı duvar ve direnç yıkılmaya başlıyor.

Bunun dışında özellikle çocuklarda dikkat edilmesi gerekilen konu, yabancılarla yazışma meselesi. Çocuklar genelde çok çabuk güvenebildikleri için, yazıştıkları kişinin zararlı olup olmadığını fark edemeyebilirler. Buna da dikkat etmek gerekir.

Bağımlılık elbette birden oluşmuyor. Bağımlılığa götüren bir süreç, bir yol var. Bağımlılığa karşı tedbir almak için bu süreci engellemek gerekiyor, başka bir yoldan gitmek gerekiyor.

Ve bu sürecin ilk basamağı anne-babanın davranışları. Çünkü çocuk başta anne-babayı kopyalar. Alman sanatçı Karl Valentin´in 100 sene önce dediği gibi “Çocuklarınızı eğitmeyin, zaten sizi kopyalayacaklar.“ Yani siz ne yaparsanız, nasıl yaşarsanız, onu benimseyecek, onu devam ettirecektir.

Yani anne ve baba sürekli telefondaysa, çocuk bir şey sorduğu zaman, cevaplıyor ama gözü telefondaysa, göz teması kurmuyorsa veya çocuk “Hep telefonla ilgileniyorsun, benimle ilgilenmiyorsun“ dediğinde, cevap olarak „Ama ben oyun oynamıyorum, çok önemli bir şey bakıyorum, okuyorum“ – ki herkes için kendi yaptığı “çok önemli“dir – dediği zaman, çocukta da dijital aletlere karşı bir zayıflık ve zaaf oluşmaya başlar. Daha doğrusu anne ve babasından alamadığı o kaliteli vakti akılsız telefonlardan kalitesiz bir şekilde almaya çalışır.

Bu bağlamda eskiden televizyon çocuk bakıcısı gibiydi. Çocukları susturmak için televizyonun önüne oturturlardı. Artık televizyon değil, cep telefonu, vidyo izleme siteleri çocuk bakıcısı görevini üstlendiler. Hiperaktif veya hiperaktif zannedilen “şımarık“ çocukları telefonun sakinleştireceği zannediliyorsa da, çocuk izledikten sonra bir enerji patlaması gerçekleştirir.

Herhangi bir bağımlılık oluşmaması için, bağımlılığın sebeplerine bir bakmak gerekiyor. O sebeplerin oluşumunu engellemek gerekir. Elbette herkesin sebepleri farklı olabiliyor. Ailevi sorunlardan kaçış olabilir, bazen özgüven eksikliği olabiliyor (kendisini internette farklı göstermek, bambaşka bir dünya kurmak), kendini ifade etme isteği (sosyal medyada) veya birşeyi kaçırma hastalığı olabilir.

Bu sebeplerin oluşmaması için sağlıklı iletişim, sağlıklı aile hayatı, sağlıklı internet kullanımı önemli. Örneğin her gelen mesaja hemen cevap vermeme lüksümüzü kullanabiliriz.

Yetişkin bağımlıların birçoğunda depresyon, alkol, sigara veya kumar bağımlılığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tespit etmek de mümkün. Bu durumda kaplayıcı bir terapi gerekebilir.

Eğer bağımlılık olustuysa profesyonel yardım almak gerekir. Konunun uzmanı psikolog, psikiyatrist, terapist veya danışmana giderek ilk adım atılmış olur. Terapi şekli ise yine herkeste farklı olacaktır. Çünkü terapi şekli de kişinin bağımlılığına, yapısına, karakterine, fıtratına, çevresine göre değişiyor. Teke tek terapi uygunlandığı gibi bazen grup terapisi de uygulanabiliyor. Klinikte uygulanan yatılı veya günlük gidip-gelinen terapiler de mümkün. Genelde ise dijital bağımlılıkta davranış terapisi uygulanıyor.

Her hastalığın bir şifası olduğu gibi, her yük kaldırılabilecek bir yük olduğu için, bağımlılıkların da bir çözümü var elbette. Bu bağlamda bazı aşamalar önemli.

1. Farkındalık. Bağımlı olan kişi bağımlılığını kabul etmesi gerekir. Olduğu durumu fark etmesi gerekir. Durumunu red etmek yerine, kabullenmesi gerekir.

2. Değişme isteği. Durumu kabul etmesi yetmez, bir de değişmek istemesi gerekir. Çünkü nadiren de olsa, bağımlı olan kişi bağımlılığını kabul eder fakat hayatından memnun olduğunu düşünebilir. Bu sebeple değişme isteğini de aktive etmek gerekir. “Hayatta olmak istediğim yerdemiyim?” sorusunu bağımlı kendisine sorması gerekir. Daha iyi şeyleri hak ettiğini, daha iyi yerlerde olabileceğini, bağımlılığı hak etmediğini kendisine inandırması gerekir.

3. Değişebileceğine inanç. Bazen değişim isteği vardır, fakat kişi değişebileceğine inanmaz. Bu durumda, değişmenin münkün olmadığı, değişememesi için hiçbir engel olmadığını göstermek gerekir.

4. Motivasyon. Bağımlıların ne kadar ailelerinden, dostlarından motivasyon alıyorsa, o kadar hızlı değiştiğini görüyoruz. Yani bağımlılıktan kurtulabilmek için hayat motivasyonu, hedef, gaye önemli. Ümitsiz bir hastaya teselli ve motivasyon, bazen birçok ilaçtan daha etkili oluyor, çünkü güc veriyor.

5. Değişim icin adımlar. Son olarak da değişim için gerekli adımları atmak gerekir, örneğin terapiye gitmek gibi.

Ve unutulmamalıdır ki, bağımlılık bir sürec olduğu gibi, tedavisi de bir süreçtir. Yani zaman ister. Bu nedenle sabır ile tedaviye devam etmek gerekir.

Dr. Cemil Şahinöz, Referans, Mayis-Haziran 2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.04.2021) Pozitif bakış açısı

Pozitif bakış açısı

Hüsn-ü zan meselesi, pozitif bakış açısını gösteriyor. Hüsn-ü zan edebilme imkanı var iken, su-i zan etmeye, yani pozitif düşünme imkanı var iken, negatif düşünmeye, gerek yoktur.

“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır“ sözü bu kadar kısa ve veciz kelimelerle dünyaya bakış açımızın hayatımızı nasıl etkilediğine vurgu yapıyor. Ne kadar müsbet (pozitif) bakar isek, hayatımız da o kadar müsbet olur. Neticede stres dediğimiz olay dahi sadece bizim kafamızda oluşan bir olgu. Stres, olayları yorumlama şeklimiz. Başımıza gelen bir olayı nasıl değerlendirirsek ona göre ya stres oluşur yada oluşmaz. Bundan dolayı algı ve olgu meselesini iyi yönetmek gerekir.

Bir bakış açısı örneğini Peygamber Efendimiz sergiliyor. Medine´de sahabeler ile beraber gezerken çöplükte kokmuş bir köpek leşi görüyorlar. Sahabeler “Çok kötü kokuyor” derken Peygamber Efendimiz olayın müsbet yönüne dikkat çekiyor: “Dişlerine bakın, ne güzeldir.” Aynı şekilde eşini şikayet eden birine Hz. Muhammed (sav) ”Sen de güzel yönlerine bak” diyor.

Herşeyin güzel olduğunu Allah kendisini bildiriyor: “Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan O’dur.“ (Kur´an, 32:7).

Dolayısıyla Allah´ın yarattığı herşey güzeldir. Güzel veya çirkin olarak görmemiz bizim bakış açımız ile bağlantılıdır. Nereden, nasıl baktığımız önemlidir.

Menfi (negatif) baktığımızda iyiyi dahi, kötü olarak görmeye başlarız. Aynı şekilde günlük hayatımızda, örneğin gazetede veya televizyonda, gördüğümüz kötü, iğrenç veya şiddetli görüntüler bilinçaltımıza yerleşir ve bu çoğaldıkca hayattan, ibadetlerimizden, sevdiğimiz şeylerden lezzet almamaya başlarız, hakikattan uzaklaşırız, onu anlayamaz hale geliriz. Huzursuz ve mutsuz oluruz, fakat sebebini başka yerlerde ararız.

Bütün dünya´da romanlardan sonra en çok satan kitaplar mutluluk ve başarı vaad eden kitaplar. Kitapçılar ve kütüphaneler “21 günde başarı“, “Oku, mutlu ol“ kitaplarıyla dolu. Hatta bazı ülkelerde okullarda “Mutluluk“ dersi veriliyor. Bu derse katılan öğrenciler mutlu olma duygusunu hissetmeye (?!) çalışıyorlar. Bununla da kalmıyor örneğin Almanya´da bir “Gülme Derneği“ var. Dernekte, mutluluğun gülmekten kaynaklandığı ifade ediliyor. Meğer insanlar gülmeyi beceremiyorlarmış, onun için mutsuzlarmış. Bu dernek de insanlara gülmeyi öğretecekmiş. Derneğin üyeleri her hafta birer saat gülme-antremanı yapıyorlar. Aslında mutsuz etmesi gereken olay budur. Yani gülmek için dernek kuran mutsuz insanların bu konuda ciddi olması bizi toplumsal bazda “mutsuz“ etmeli. Gülmeyi öğrenmeye ihtiyaç duyan tek varlık insandır galiba!

Kapitalizm elbette insanların huzursuzluğunu ve mutsuzluğunu kendisine kar payı yapma peşinde. Mutluluk ve huzuru adeta bir ürün olarak satma çabasında. Bunu başarabildiğinin en büyük delili, insanlar mutluluklarını banka´daki hesaplarıyla ölçmeleri. Ne kadar çok paran varsa o kadar mutlusun felsefesi.

Elbette bu bir kısırdöngüdür. Bu şekilde hiçbir zaman mutlu olma ihtimali dahi yoktur. Çünkü bu şekilde düşünen bir insan her zaman daha çok para ister. “Daha çok parası“ olduğu zaman bir anlık mutlu olur, fakat bir an sonra yine “daha çok“ olsun diye yine mutsuzluğa düşer. Yani kapitalizm bizlere ekmek arası huzur ve pilav yanı mutluluk satma peşinde.

Evet, insanlık mutsuzluğu hep beşeri sistemlerde aradı. Kapitalizm, konunizm, sosyalizm ve daha nice sistemler mutluluk peşinde koşan mutsuz insanlar yetiştirdiler.

Modernite´nin kalabalığı, hızlı yaşam tarzı, sesler, gürültüler, renkler insanlığı bozmaya namzed oldular.

Halbuki mutluluk dediğimiz olay satın alınamaz, satılmaz.

Konfüçyüs “Her şeyde güzellik vardır ama herkes görmez” der. Evet, herşey ya bizzat güzeldir, örneğin bir çiçek gibi, veyahut neticesi itibariyle güzeldir, örneğin başımıza gelen bir musibetin bizi olgunlaştırması veya bazı şeyleri daha iyi görebilmemizi sağlaması gibi. Zahiren bakıldığında musibetler ve hastalıklar kötü gözüküyor, fakat neticeleri pozitif olabiliyor.

Bir şeyin varlığı kötü anlamına gelmez. Siz o varlığı nasıl algılar veya “kullanırsanız“ size o şekilde yansır. Güzele yönlendirirseniz güzel olur. Bazen kötü zannetiğiniz şeyler hayır, hayır zannetikleriniz şer olabiliyor: “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz“ (Kur´an, 2:216).

Müsbet düşünce insanın tüm dertlerini çözmeye vesile olabilir ve bu sayede bir ilaçtan dahi daha etkili olur.

Dolayısıyla mutluluk ve huzur temelinde bakış açısıyla ilgili bir meseledir. Olayları algılayış şeklimiz dünyamızı etkiler.

İnsan, beyniyle yapamayacağı birşey yoktur. Beyin, bütün vücudu hatta duyguları ve davranışlarımızı etkiler. Vücudumuzun herhangi bir azasını hareket ettirmek istediğimizde bunu beynimizin istemesiyle yaparız. Bize sadece istemek düşer. Bu isteme duygusu neticesinde vücudumuz hareket ettirilir.

Beynimizin o kadar muhteşem bir çalışma sistemi varki, olmayan bir hastalığı bile size varmış gibi gösterebilir. Ve siz gerçekten o hastalığa yakalanabilirsiniz. Psikolojik hastalıkların bazıları da böyledir. Her duygunun bedensel bir bileşeni vardır. Fazla stres, gerginlik ve sıkıntı vücuda vurur ve bel, diz, omuz ağırlıkları başlar. Aynı şekilde var olan bir hastalığı beyin gücünüzle yeniden hayatınızdan çıkarabilirsiniz. Bu nedenle kendisi için dua edildiğini ve destek verildiğini düşünen hastalar diğer hastalara oranla çok daha çabuk iyileşirler.

Çünkü birşeye ne kadar çok inanırsanız, beyniniz o konuya yoğunlaşır. Önce aklınızda, fikrinizde, zihninizde gelişir, daha sonra dışarıya yansır. Bunun neticesinde o enerjiyi kainata yaymış olursunuz, ya pozitif veya negatif. Bu pozitif (olumlu, müsbet) veya negatif (olumsuz, menfi) enerji sayesinde hayatınızda birçok şeyi etkiler veya değiştirirsiniz.

Siz dünyaya pozitif bir enerji yayarsanız bu dünyada bir iyilik olarak karşınıza çıkar. Negatif enerji saldığınızda negatif bir olay olarak kendisini gösterir. Yani aslında başınıza gelen olaylar sizin daha önce yaydığınız enerjiye bağlı. “İyilik eskimez, günah unutulmaz. Deyyan (Allah Teala) ölmez. Dilediğini yap, ettiğini bulursun.“ buyuruyor Peygamber Efendimiz.

Buna şöyle bir örneği verebiliriz. Aklınızdan kötü birşey geçtiğinde veya kötü bir şeyi dile döktüğünüzde hemen “Allah korusun” dersiniz. Yani daha olmamış bir kötü olayı, sırf siz söylediniz veya aklınızdan geçirdiniz diye gerçekleşebileceğine inanırsınız ve “Allah korusun” dersiniz. Kötü sözlerimizin kötü enerji yayıp ve bundan dolayı o kötü olayın gerçekleşeceğine inanırız. Yani bir nevi dua niyetine gireceğini düşünürüz. “Düşündüğüm başıma geldi”, “Söyledim oldu” gibi sözler bunun ile alakalı. Örneğin nazar denen olay da bu negatif enerji sayesinde oluşur.

Pozitif ve negatif enerjiler ise tamamen bakış açınıza bağlıdır. Bu ise yine beyindeki işlemlere bağlıdır. Bakış açımız pozitif ise, beyin bunu olumlu olarak dışarı yansıtır. Bunun için dilimizi bile kullanmamıza gerek yok.

Örneğin ilk defa gördüğünüz bir insan ile anlaşıp anlaşamayacağınızı ilk saniyerde anlarsınız. Hatta karşınızdaki hiç konuşmasa bile. Bunun önyargı ile bir ilgisi yoktur. Karşınızdakinin saldığı enerjiyle ilgilidir. Eğer o enerji sizinki ile bağdaşıyorsa, yani aynı hatlarda, frekanslarda buluşuyorsa, o kişiyle çok iyi anlaşacağınızı düşünürsünüz. “Elektrim aldım / alamadım“ deyimi gibi. Tabiki bunda yanılma payıda vardır, ama beyninizi kontrol edebilme ve düşünce tarzınızı pozitif olarak yönlendirme kabiliyetini geliştirirseniz isabet etme oranı da yükselir. Hatta insanlar başkalarının söylediklerini unuturlar, onların kendilerine hissettirdiklerini hatırlarlar ve ona göre kişiye ya soğuk yada sıcak davranırlar.

Pozitif ve negatif enerjiyi sadece yetişkinler değil, bebekler dahi fark eder. Siz bir bebeğe hiçbir şey söylemeseniz dahi, sizi anlamasa bile, yaydığınız enerji sayesinde ya huzurlu olur yada huzursuz olur. Ve bu algı anne karnında başlar. Yani daha doğmamış olan bebek anne karnında psikolojik gelişimine başlar.

Çocukların önünde kavga etmeseniz bile, kavganın kötü enerjisi her yeri sarar ve birşeylerin doğru gitmediğini çocuk dahi sezer.

Körlerde de bu durumu fark ederiz. Gözleri görmez, fakat görüyormuş gibi sinyalleri alırlar ve üzücü birşey “gördüklerinde“ görmedikleri halde üzülürler. Bunu körler ile yapılan birçok araştırma ispat ediyor.

Aynı işlemi bitkilerde de görürüz. 2 hafta boyunca 24 saat agresif ve gürültülü bir müzik dinlettirdiğinizde bitki soluyor, ölüyor, enerjisi bitiyor. Ama sakin ve rahatlatıcı bir müzik dinlettirdiğinizde çiçek açıyor, bitki büyüyor, enerji topluyor.

Bu sadece canlılar için geçerli değil. Cansızlar için de geçerli. Su damlası agresif ve gürültülü müzikde bozuluyor, molekülleri kirleniyor. Sakin ve rahatlatıcı bir müzikde temizliği ve duruluğu bozulmuyor. İnsan bedeninin %70´inin su olduğunu düşünürsek bu hakikati daha iyi anlarız.

Hatta Çin´den gelen Feng Shui felsefesine göre bir odadaki eşyalar pozitif enerji aktarabilecek şekilde düzenlenir.

Canlıların ve cansızların bizim yaydığımız enerjiden etkilendiğini düşünürsek, dünyamızı ve dünyayı beynimizin ve düşünce tarzımızın yönelttiğini kabul etmemiz gerekiyor.

Birisi mavi bir gözlük ile dolaşıyorsa tüm dünyayı mavi görür. Bu kişiye diğer renklerin varlığından bahsetseniz ve hatta size inansa dahi o gözlüğü çıkarmadan diğer renkleri göremez. Sadece inanması yetmez, o gözlüğü de çıkarması gerekiyor. Bakış açısını, düşünce tarzını değiştirmesi gerekiyor.

Yani bir olayı nasıl görür, değerlendirir ve algılar isek, o şekilde beynimizde canlanır ve senaryolar halinde biz o olayı beynimizde devam ettiririz. Ya pozitif, ya negatif. Bu nedenle su-i zan ve kötü düşünce zararlıdır.

Olaylara bakışımız ise göz ile de ilgili değildir. Örneğin zahiren baktığımızda güneş dünyanın etrafında dönüyor. Ama hakikat tam tersi. Kainatta ve hayatımızda da birçok şey böyle. Bakmak veya Görmek. Bakarken bir de görmek lazım. Her bakmak, görmek manasına gelmez. Bakan, sadece madde görür. Gören, herşeyde Allah’ın tevhid olduğunu görür. Bu nedenle maarifet gözde değil. Göz sadece bir ışık yansıması yapar. Göz aslında hiçbir şey görmez. Herşeyi gören yine beynimizdir. Beynimizdeki yansıma gördüğümüzün yorumudur. Biz dünyayı görürken, aslında beynimizdeki yorumlanmış halini görüyoruz. Bu yoruma göre hareket ediyoruz. Yine ya pozitif veyahut negatif.

Şizofrenleri buna örnek olarak verebiliriz. Birçok şizofren örneğin karşılarında bir insan madde olarak olmamasına rağmen birini gördüklerini söylerler. O insan madde olarak aslında orada yoktur. Fakat beyni kendisine orada bir insan varmış gibi gösterir ve gerçektende “gözleriyle” görür. Nitekim bu bir beyin hatasıdır ve tedavi edilmeli. Ama bizi ilgilendiren nokta beynin böyle bir fonksiyonu olabilmesi. Yani maddeten olmayan birşeyi gözümüze varmış gibi gösterebilmesi. Bu algılayışı pozitife çevirebilir ve hayrımıza kullanabiliriz.

O zaman bütün olay algılayış şeklinde bitiyor. Algılayış şekli hareketlerimizi ve davranışlarımızı etkiliyor. Biz dünyayı ve hayatımızı nasıl görmek istersek, dünyamız ve hayatımız o şekli alır.

Çocuğunuz bir bardağı kırdığında, bardağı düşünüp çocuğa çok kızabilirsiniz. Bu çok materyalist bir hareket olur. Fakat bardağın geçici ve fani bir madde olduğunu, geçici birşeyin hiçbir değeri olmadığını düşünürseniz o an sıkıntı yaşamassınız. O yüzden olayları dışarıdan seyretme imkanını geliştirmek gerekiyor.

Dışarıdan seyrettiğinizde yeni bir algılayış şekli, yeni bir paradigma geliştirmiş oluyorsunuz. Olaylar değişiyor. İyi veya kötü diye birşey kalmıyor. Herşey sadece sun-i bir imtihan olarak karşınıza çıkıyor. Sizin problemli ve sorunlu olarak gördüğünüz mesele basit bir olay oluyor ve çözülmesi de kolaylaşıyor. Her olay, her an sahte ve geçici olarak kendini gösteriyor. Hakiki güzellik bu perdelerin arkasında gizleniyor.

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2021) Hanau Katliamı ve Korona´ya rağmen cami saldırıları

Hanau Katliamı ve Korona´ya rağmen cami saldırıları

100 insan öldüğü zaman istatistik, 1 insan öldüğü zaman trajedi oluyor. Halbuki her ölünün, her sayının arkasında bir hikaye ver. Arkasında bıraktığı ailesi, dostları var. Kendisini özleyen, gözyaşı döken insanlar var.

Genelde öldürülenler değil, katliamı gerçekleştirenlerin hikayeleri ve isimleri her zaman anlatılır. Halbuki anılması ve unutulmaması gerekenler failler değil, mağdurlar olmalı.

Bu bağlamda 19 Şubat 2020´de Almanya´nın Hanau şehrinde bir ırkçı tarafından öldürülenlerin isimlerini de anmamız gerekir: Gökhan Gültekin, Sedat Gürbüz, Said Nesar Hashemi, Mercedes Kierpacz, Hamza Kurtović, Vili Viorel Păun, Fatih Saraçoğlu, Ferhat Unvar ve Kaloyan Velkov. Hepsinin bir hikayesi, hepsinin hayalleri, hepsinin arkalarında bıraktıklaırı insanlar var.

Ve maalesef daha cevaplanmamış bir çok soru da var, ki soruşturma halen devam ediyor. En önemli sorulardan bir tanesi, saldırının faili daha önce böyle bir katliamı planladığını duyurması, fakat ciddi alınmayıp klinike yatırılmasıyla ilgili. NSU davasını hatırlarsak, bu durumun çok ciddi bir sıkıntı olduğunu anlarız.

Hanau katliamından bir kaç hafta sonra Almanya´da Korona Pandemisi yayılmaya başladı. Lockdown´larla beraber sene boyunca birçok kısıtlama gerçekleşti.

Camilerin de sınırlı ve/veya kapalı olmasına ve uzun zaman grup halinde dışarıda bulunmalar da kısıtlı olmasına rağmen cami saldırılarında bir düşüş görülmedi. Almanya İçişleri Bakanlığının verdiği rakamlara göre 2020 senesinde müslümanlara ve camilere yönelik en az 901 saldırı kayıt altına alındı. 2019´da bu sayı 884 idi. Yani korona ve getirdiği yasaklar saldırıları azaltmadı, çoğalttı. Ve bu saldırılar sadece polis tarafından tespit edilen saldırılar. Polise gitmeyen, günlük hayatında sözlü olarak ırkçı saldırılara maruz kalan daha bir çok insan var.

Sadece cami saldırılarına baktığımız zaman, 2020´de 77 saldırı gerçekleşmiş. 2001´den 2011´e kadar yılda ortalama 22 saldırının olduğunu düşünürsek, son 10 senede nelerin değiştiğini anlamak mümkün. Saldırıları korona ve yasakları dahi durduramıyorsa, ciddi bir sıkıntı var demektir. Bu sıkıntıyı ancak toplum olarak çözmek mümkün olacaktır.

Almanya Hükümeti ırkçılık ile mücade edebilmek için farklı projeleri destekleyeceğini açıklamıştı. Bu sebeple 2021 ve 2024 seneleri arasında yapilacak olan projeler icin 1 Milyar Avro´dan fazla bütçe ayrıldı.

Projeler, maddi desteklerin ve mağdurlara verilen hizmetlerin dışında da ırkçılığı durdurabilmek için yapılması gerekenler var. Sadece sonuçlarla değil, sebeplerle de ilgilenmek gerekir. Özellikle toplumun yabancılara karşı bakış açısı, hayata bakış açısı, siyaset ve medyanın dili ırkçılığı veya tersini tetikleyebiliyor. Tersini aktive edebilmek için büyük, köken ve uzunsüreli bir değişime ihtiyaç var.

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Mart-Nisan 2021

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(09.12.2020) Kıskançlık, kıskananı bitirir

Kıskançlık, kıskananı bitirir

Cenap Şahabettin “Haset, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir“ der. Yani kıskanç olan kişi başkasında olanın en azından aynısını kendisinde olmasını ister. Kendisinde olamıyorsa diğerinde de olmamasını ister. Veyahut kendisinin yapamadığı bir şeyi karşısındakinin de yapamamasını arzu eder. Bunu bir fıkrayla anlatalım: Alaaddin´in sihirli lambasından çıkan cin adama der: “Ne istersen yerine getireceğim. Fakat sana verdiğimin iki katını komşuna vereceğim.“ Adam fazla düşünmeden, “Benim gözümün bir tanesini al“ der.

Başka bir fıkra da meşhurdur: Cehennemde her ülkenin bir kazanı varmış. İçinde sıcak kaynayan yağ olurmuş. Günah işleyenler bu kazanlarda cezalandırılıyormuş. Kazandan kafasını çıkaranları zebaniler kafasına vurarak geri kazana sokuyormuş. Baş zebani bir bakmış diğer kazanlarda herkes çıkmaya çalışıyor ama Türkiye’nin kazanından kimse kafasını bile çıkarmıyor. Baş zebani zebanilerden birini çağırmış ve sormuş, “Niçin Türkiye’nin kazanından kimse çıkmıyor, yoksa orda günahkâr yok mu?“ Zebani: “Olmaz mı, ama çıkmaya çalışanı alttakiler geri çekiyor.“

Bunlar fıkra da olsa maalesef toplumsal durumumuzu çok iyi tespit ediyor. Kıskançlık ve haset ilk önce haset edeni yer bitirir. Kıskanılan kişi bundan etkilenmez. Kıskanan kişi kendi kendini bunalıma sokar. Hz. Ali´ye göre “Kıskanç insan hiçbir zaman rahatlık ve huzur yüzü görmez.“

Peygamberimizin konuyla ilgili hadisinde hasetin neticesini ifade eder: “Haset, ateş nasıl odunu yer yutarsa iyilikleri yer yutar, mahveder.“

Kıskançlığa çözüm olarak haset edilen şeye bakmak gerekir. İster mal olsun, ister makam olsun, bunların geçici ve imtihan olduğunu kavradığımızda, onları sahiplenmenin pek bir şey ifade etmediğini anlarız. Başkalarının gurur duyduğu birçok şeyin aslında tenezzül bile edilmeye layık olmadığını göreceğiz.

Kıskançlığın kaynağı da kıskanılan kişiyi tam manasıyla sevmemek. Genel olarak kıskançlık, tanınan bir kişiye yönelik olur. Hatta zahiren sevilen bir kişiye duyulur. Sevilen kişinin kıskanılması aslında kıskanan tarafından sadece görünürde sevinildiğini gösterir. Belki bilinçaltında bir yerlerde o kişiye karşı bir kin veya bir çekememezlik oluşmuştur. Nazarın kökünde de çoğu zaman bir kıskançlık vardır. Böyle durumlarda “Acaba ben, sevdiğim bu kardeşimin bu durumunu neden kıskanıyorum? Neden onun için sevinemiyorum? Onun bir şeyi elde etmesinin bana ne zararı var?“ gibi soruları adeta analiz eder gibi irdelemek gerekir. Çoğunlukla görülecek ki, sevdiğiniz kişiyi kıskanmaya hiçbir sebep yok.

Buraya kadar bahsettiğimiz kıskançlık, haset kategorisine girer. Eşler arası kıskançlığı ise farklı değerlendirmek lazım. Bu şekil bir kıskançlık “Onda niye var, bende niye yok?“ düşüncesine dayanmaz. Eşini kıskanmak, normal düzeyde olduğu zaman, sıkıntı vermez, hatta bu düzeyde olması gerekirde. Hiç kıskanma olmadığı zaman bir sorun var demektir. Fakat eşler arası kıskançlık, güvensizliğe dönüşürse, asıl sıkıntı başlar. Genelde eşler arası “kıskançlık“ sorunlarına baktığımızda, asıl problemin kıskançlık değil, güvensizlik olduğunu tespit ederiz. Dolayısıyla problemi çözebilmek için kıskançlık konusu değil, güvensizlik konusu ele alınmalı. Güvensizlik veren durumlar, soru işaretleri, vesveseler ortadan kaldırılmalı ve güven ortamı tekrar kurulmalı.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Aralik 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.11.2020) Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

Göçmenlerin Din ve Vicdan Özgürlüğü: Avrupa Örneği

ÖZET:

Din ve vicdan özgürlüğü insanlık tarihinden bu yana tartışma konusu olmuş ve günümüzde hala güncelliğini koruyan insan haklarının temelidir. İnsanların kendi özgür iradeleriyle seçtikleri dine mensup olmaları, istedikleri dini düşüncelere inanmayı ve onları serbestçe pratiğe dökebilmelerini ifade eden din ve vicdan özgürlüğü birçok uluslararası sözleşme tarafından da güvence altına alınmıştır. Ancak bu en temel insan hakkının göçmenler bağlamında ele alındığında önemli derecede ihlal edildiği gözlemlenmektedir. Bu çalışmada özellikle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin karşı karşıya kaldıkları ön yargı, damgalama, güvensizlik, islamofobi vb. gibi göçün beraberinde getirdiği insani karşılaşmalardan ortaya çıkan sıkıntıların göçmenlerin din ve vicdan özgürlüğü haklarını nasıl etkilediği tartışılmaktadır. Bu çalışmada nitel araştırma metodu ile birden fazla veri toplama yöntemi kullanılarak durum çalışması yapılmıştır. Çalışmada kullanılan durum çalışması deseni yöntemiyle Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ifade, din ve vicdan özgürlükleri, yaşanan sorunlar ve bu sorunların nedenleri üzerine bir tartışma yürütülmektedir. Öncelikle ifade, din ve vicdan özgürlüğü kavramları tartışılmış, ardından göç ve beraberinde getirdiği sıkıntılar ele alınmıştır. Bu bağlamda özellikle göçmenlerin yaşadığı dil ve eğitim problemi, dışlanma, ayrımcılık, ön yargı, müphemlik ve islamofobi gibi kavramlar ve güncel durum değerlendirilmiştir. Dini inanç ve hürriyetlerin pratiğe dökülebilmesi anlamında başörtüsü ve din dersleri örnekleri üzerinden mevcut durum ele alınmıştır. Ayrıca ülkelerin laiklik uygulamaları, resmi bir dine sahip olma durumları da bütün bu süreçler göz önünde bulundurularak ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak göçmenlerin göçün beraberinde getirdiği sosyal, ekonomik ve psikolojik birçok sorunla mücadele ettikleri açıktır. Avrupa’da yaşayan göçmenlerin en önemli mücadele alanlarından biri olan din ve vicdan özgürlüğünden mahrum kaldıkları çalışmanın temel iddiasını oluşturmaktadır. 

Dr. Hakan Gülerce, Dr. Cemil Sahinöz

İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Yil 2020, Cilt 9, Sayi 5, Sayfalar 3520 – 3541

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.10.2020) Başkaları ne der? – Halk´mı Halık´mı?

Başkaları ne der? – Halk´mı Halık´mı?

Kültürümüzden gelen bir gerçek var. “Komşumuz ne der?” düşüncesinden dolayı birçok sorunu çözemez hale geliriz, hatta dahada büyütürüz. Çünkü “Kimse duymasın” düşüncesiyle sorun yokmuş gibi davranırız veya profesyonel desteğe başvurmayız. Kendi huzurumuz yerine başkalarının düşüncelerini önemseriz ve herkes bu şekilde davrandığı için kimse gerçek huzura kavuşamaz. Halbuki kararlarımızın kaynağı başkaları olmamalı. Başkalarının laflarıyla kendimizi değersizlik biçmememiz gerekir.

Hikem-i Ataiyyenin “Cenab-ı Hakkı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” sözünde milletin veya halkın değil, Hakk´ın düşüncesinin önemli olduğuna vurgu yapılır. Herkesi değil, sadece Allah´ı razı etmemiz yeterlidir. Gerçek huzur bu şekilde nasip olur. Zaten herkesi memnun etmek mümkün değil. Elalemin rızasını kazanmak hiç bir zaman mümkün olmayacaktır. Boşu boşuna çabalarız. Bu çabanın sonu da gelmez. Ama Allah´ı razı etmenin yolları belli. O´nu razı edebildiğimiz zaman, biz de içten bir huzur hissederiz. Herkes hayatında bunu yaşamıştır. Bu huzuru başka hiçbir yerde bulmak mümkün değildir. Yani hareket noktamız halk değil Halık olmalı, “el alem ne der?” değil, “El Alim ne der?” olmalı, başkaları değil O ne der olmalı.

Bediüzzaman başkalarını memnun etmek yerine, sadece Allah´ı memnun etmemizin yeterli olduğuna vurgu yapar: “Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir. Herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.“, “Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.“ ve “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.“

Zaten başkalarını memnun etmek çok zordur. Nasrettin Hoca´yı hatırlayalım. Nasrettin hoca bir gün köyden şehre eşekle gitmektedir. Eşeğe oğlunu bindirmiş, kendisi eşeğin yularından tutmuş yürüyor, biraz gittikten sonra yolda iki kişi bunlara bakıp, “Baksanıza, eşek kadar genç delikanlı eşeğe binmiş yaşlı adam yürüyor, bu olacak işmi?” demişler, bunun üzerine Nasrettin hoca çocuğu eşekten indirip kendisi biniyor, biraz daha gittikten sonra bu sefer karşılarına çıkan biri “Yuh olsun be, bacak kadar çocuk yürüyor kazık kadar adam eşeğe binmiş, insan sakalından utanır” demiş ve bunun üzerine Nasrettin hoca kendisi de eşekten iniyor ve yürümeye devam ediyorlar. Biraz daha geçtikten sonra yine köylünün biri “Bunlar ne salak insanlar, eşeği yanlarına ne için almışlar acaba, kazık kadar iki adam yürüyor eşek boşta, anlamadım gitti” demiş, ve bunun üzerine Nasrettin hoca çocukla beraber eşeğe biniyor, az geçtikten sonra birileri “Bu zalimlere bakın, zavallı hayvana iki kişi biner mi? Bunlar ne biçim insan?” demişler, ve bunun üzerine Nasrettin hoca “Oğlum, gördün mü? İnsanların ağzı torba değil ki bağlayasın, herkes istediğini söyler, biz en iyisi bildiğimiz gibi yapalım” der.

Hz. Mevlana da der ki “İnsanlar dindar olduklarını Allah´a göstermeli, diğer insanlara değil.”

Aynı şekilde başkalarının dediğine çok fazla dikkat edersek, kendimizi de sıkmaya ve baskı altında tutmaya başlarız. Örneğin herkes “Sen ne kadar güçlüsün, herşeye dayanıyorsun” derse, biz de bunu benimseyip hayatın her alanında güçlü olmaya, bunu da başkalarına ispatlamaya çalışırsak, çok sıkıntı çekeriz. Çünkü hayatta bazen güçsüz de olmak gerekiyor. Yani insan esnek olması gerekir. Başkalarının söylediği etiketleri benimsersek esnek olamayız.

İnsanların sevgisini elde ederek mutlu olamayız. İnsanların alkışları veya övgüleri sadece kısa vadeli cüz´i bir lezzet verir insana. Birde o övgülere alışırsanız ve bağımlı olursanız övgüler gelmeyince depresif olursunuz, ki birçok popüler şahışlar bu duruma düşer.

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, sosyal paylaşım siteleri sayesinde herkes bir nevi “meşhurluk“ yaşıyor. Gerçek hayatta sevgiyi bulamayan, bu sitelerde “Lütfen beni sevin“ arayışında olan bir nesil yetişiyor. Andy Warhol´un “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak“ sözünün gerçek olduğu bir dönemdeyiz. Bu sözü bugünlere adapte ettiğimizde “Bir gün herkes Twitter´de TT olacak, hatta TT´nin ne olduğunu bilmeyenler bile.“ diyebiliriz.

İnsanların sevgisini toplamakda ve meşhur olmakda zirve yapmış olan Michael Jackson´a bir bakalım. Birçok araştırmada kendisi dünyada en çok tanınmış insan olarak ortaya çıkıyordu. Yani birçok popüler insanın varmak istediği noktaya o varmış. Fakat o noktada, o zirvede mutlu olmuş mu? Aradığını bulmuş mu? Tam aksine. Vefat etmeden önce yaptığı son röportajlarda dahi “İnsanların karşısına çıkmaktan korkuyorum. Acaba yaptıklarımı beğenirler mi? Acaba alkışlarlar mı? Acaba beni beğenirler mi?“ şeklinde konuşuyor. İnsanların teveccühünü almakta zirve yapmış olan birisi olarak bu teveccühden mutluluk elde edilemediğini kanıtlıyor.

İnsana hakiki manada huzur ve mutluluk verebilenen sadece Allah´dır. “Kalpler ancak Allah´ı anmakla huzur bulur.“ (Kur´an, 13:28).

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Ekim 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.09.2020) İnsanın ruhu, yapısı ve bilinçaltı

İnsanın ruhu, yapısı ve bilinçaltı

Psikoloji ilminin belki temeli olan ruh, Kur´an-ı Kerim´de “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir“ (Kur´an, 17:85) diye tarif edilir. Ruh´u bir emir veya kanun olarak görmek mümkün. Kainattaki kanunlara bir ceset ve şuur verilseydi, onlar da insan olurdu. Aynı şekilde insan´da ceset ve şuur olmasaydı o da bir kanun olurdu. Kanunlar sabit ve değişmez olduğu gibi, ruh dahi ebedi olarak var olacaktır.

Ruh bedenin enerjisi gibi. En pahalı ve kaliteli bir telefon enerjisiz, yani pilsiz, sadece oluşturduğu maddenin değeri kadardır. Hiçbir şeye yarayamadığı için değeri de hiç yükmündedir. İnsanın da ruhu olmasaydı, sadece et parçasından ibaret olurdu. Dolayısıyla insanı insan yapan ruhtur.

İnsana benzeyen harika çalışan robotlar yapmamız mümkün. Fakat hiçbir zaman o robotlara ruh vermemiz mümkün olmayacaktır. Ruh olmadığı için vicdan, irade, ahlak, his, sevgi, mes´uliyet gibi duyguları da veremeyiz. Yani insanı insan yapan ruh´u ve bu duyguları oluşturmamız imkansız. Bu ise ruhun önemini ve mahiyetini gösteriyor.

Ruh cesedimizi elbise gibi kullanır. Üstümüzdeki elbiseler hareket etmez, vücudumuz hareket ettiği için elbiseler de hareket ediyormuş gibi gözükür. Hareket eden de aslında vücudumuz değil, ruhumuzdur. Bütün azalarımız ruh tarafından harekete geçirilir ve kontrol edilir. Ruh çıkınca vücudumuz da çıkarılan bir elbise gibi hareketsiz kalır. Vücudumuzun sürekli değişmesine rağmen ruhumuz değişmiyor. Bundan dolayı herkes ruhunda bir bakilik hissedebilir.

İnsanın elindeki en kıymetli mallarını teslim ederken emin ellere teslim etmek ister. Varlığın aslı olan ruh ise en kıymetli maldır. Onu Azrail´e teslim ederken tertemiz teslim edebilmek için hayatımızdaki meşguliyetlerimizi, peşinden koştuğumuz gayeleri gözden geçirmek gerekir. O peşinde koştuğumuz hedefler ruhumuzu ne hale getiriyor? Ruhumuz yara alıyor mu? Yoksa güzelleşiyor, olgunlaşıyor, tekemmül mü ediyor?

İnsanda farklı kuvvetler mevcut: şehvet, akıl ve zararlı şehleri def etme kuvveti. Bu kuvvetler veya duygular örneğin aşırılık sebebiyle insanı kötülüğe sevk edebileceği gibi iyiliğe de sevk edebilir. Kötülük veya iyilik yapmakta insan hürdür. Hür olduğu için ve seçeneklerini kendisi yaptığı için ahirette mes´ul olacaktır. İnsandaki bu “sistemin“ farkında olduğumuz zaman doğru (müstakim) hareket etmek de daha kolay olsa gerekir.

İçimizdeki ene´nin mahiyeti anlaşıldığı zaman insan kendisini dolayısıyla psikolojisini de daha iyi anlayabilir. Ene lugat olarak benlik manasına gelir. Ene´yi kıyas yoluyla Cenab-ı Allah´ı tanımakta kullanabiliriz. Yani insan kıyas yaparak ene, akıl ve şuur sayesinde Allah´ı anlama fırsatı bulur.

Ene bir nevi insana verilen emanetten bir parçadır. İnsan Cenab-ı Allah´ın verdiği bu emanetleri tekrar O´nun yolunda kullanırsa hayatında huzur bulur. Kur´an-ı Kerim´de insanın emaneti kabul ettiği bildirilir: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.“ (Kur´an, 33:72). Yani insan bu emaneti kabul ederek, bir nevi imtihan edilmeyi de kabul etmiş oluyor. İmtihan etmeyi kabul ettiysek başımıza gelen olayları da ona göre yorumlayabiliriz. Bir iş görüşmesine gittiğimizde bize farklı soruların sorulmasını, yeri geldiğinde imtihan yapılmasını normal olarak karşılarız. Hayatımızda karşılaştığımız olaylar da bu şekildedir. Tabiri caizse bu dünya hayatı bizim iş görüşmemiz. Başımıza gelen olaylar iş görüşmesindeki sorular ve imtihanlar. Eğer bize verilen emanetleri yerinde kullanabilirsek imtihanı geçeriz ve cennet mekanını hak ederiz.

Cenab-ı Allah insanın halife olduğunu belirtiyor: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.“ (Kur´an, 2:30). Dolayısıyla insan yaratılışın en mükemmel meyvesidir. Cenab-ı Allah´ın varlığını gösteren ve ispat eden en harika sanat eseridir. Allah´a muhatap olma şerefini elde eden insan, yine Allah´ı tanıyarak, onun davetine icabet ederek kıymet kazanıyor. Allah, insanı yaratırken insanı seçmiş. Herkesi özel olarak yaratmış. Biz de hayatımız boyunca Allah´ı seçebiliyormuyuz? Herşey tercih meselesi. Neyi tercih ediyoruz? Kendi tercihlerimiz bizi ya mutlu ediyor yada bunalıma sokuyor.

İnsanda kalp ve akıl dışında başka duygular da vardır. Hatta öyle duygular vardır ki, onlar sürekli alıcı fonksiyondadır. Bilinçsiz olarak biz bu duyguları besleriz.

 

Örneğin bilinçaltımız da böyle çalışır. Her bilgi bilinçaltına gider. Hayatımız boyunca gördüğümüz, kokladığımız, duyduğumuz, okuduğumuz, düşündüğümüz, konuştuğumuz herşey oraya kayıt edilir. Hatta bizim o an fark etmediklerimiz dahi kayıt edilir. Sonradan onları hatırlarız. Dolayısıyla bilinçaltı bir bilgi deposudur.

 

Bilinç, görünür çevrenin nesneleriyle ilgilenir. Bilgisini 5 duyudan (görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma) alır ve gözlem, deneyim ve eğitim yoluyla öğrenir.

 

Fakat bilinçaltı böyle değildir. Bilinçaltımıza hangi mesajı yerleştirirsek, doğru veya yanlış, mantıklı veya mantıksız olsun ona inanmaya başlarız, hangi rüyayı veya korkuyu eklersek, onu gerçekleştirmek için bilerek veya bilmeyerek harekete geçeriz. Vesveseler ve panik ataklar çoğu zaman bu şekilde oluşur.

 

Hipnoz da bu şekilde çalışıyor. Hipnoz edilen kişinin bilinçaltına bir mesaj gönderilir ve o mesaj bütün vücüdu o mesajin gerçekliğine inandırır ve ona göre harekete geçirir.

 

Bilinçaltımız hiç bir zaman durmaz. Uyurkun çalışmaya devam eder. Rüyalarımızda gördüğümüz senaryolar, bilinçaltımıza eklediğimiz bilgilerden oluşur.

 

Bu sebepten dolayı Ralph Waldo Emerson “İnsan, bütün gün neyi düşünüyorsa, o dur” der. Yani neyle meşgul oluyorsa, neyi bilinçaltına yüklüyorsa, o olmaya başlar. Amerikan psikolojisinin kurucusu William James de bilinçaltının, dünyayı hareket ettirebilecek güçlere sahip olduğunu söyler.

 

Bilinçaltına giden bilgi kalıcıdır. Çünkü oraya bilgi tartılmadan gider. Yani zihnimiz oraya giden bir bilgiye direnç göstermez. Doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü diye ayırt etmez. Daha sonra biz bu bilinçaltımızdaki veriler ile hareket ederiz.

 

Bilinçaltının insanı nasıl manipule edebileceğini çok iyi keşfeden bazı sistemler, insanlara bilgileri bilinçaltından vermeye çalışırlar. Bilinçaltına giden bilgi direniş görmez ve kalıcıdır. Başka bir ifadeyle: Herhangi bir bilgiyi okuduğunuz ve duyduğunuz zaman, üzerinde düşünürsünüz. O bilgiye inanır veya inanmazsınız, kabul eder veya etmezsiniz. Fakat bilinçaltına giden bilgide böyle bir muhasebe yok. Oraya hepsi kaydedilir. O kaydedilen sonradan hareket, davranış ve düşüncenize yansıyacağı için çoğu zaman doğruluğunu sorgulamassınız ve kendi tarzınız olarak benimsersiniz. Sorgulamamamızı istedikleri bilgiyi genel olarak filim sektörü veya istihbarat servisleri farklı tekniklerle – örneğin 25. Kare veya subliminal mesaj ile çizgi filimlerde, muzik kiliplerinde – bilinçaltımıza yüklerler. İdeolojilerini gözden bilinçaltına yollarlar ve oradan bu düşünceyi kalbin ve aklın kabul etmesini umutlarlar. Biz fark etmeden düşüncelerimiz karışır. İçine virüs girer. Bu nedenle bu teknikler birçok ülkede yasaklandı.

 

Dolayısıyla bilinçaltı, psikolojinin en önemli unsurlarından biridir, ne kadar pozitif bilgi yerleştirirsek, o kadar daha mutlu ve huzurlu olmaya başlarız ve korkularımızı ve vesveselerimizi yeneriz.

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.07.2020) Müslüman gençlik dinini nereden öğreniyor

Müslüman gençlik dinini nereden öğreniyor

 

 

Din ile ilgili bilgilerin öğrenildigi ilk “mektep“ şüphesiz ailedir. Doğduktan sonra kulağa okunan ezan ile başlayan hayat, ölünce kulağa okunan bu ezanın cenaze namazı ile sonuçlanıyor. Bu ezan ve cenaze namazası arasındaki hayat yolculuğunda, Allah ve ahiret ile ilgili bilgilerin ilk aktarıldığı yer küçük yaşlarda ailedir. Çocuğa küçük yaşlarda yaratılış sebebi, Yaratan´ın insanlardan beklediği davranışlar, öldükten sonra insanları bekleyenler anlatılır. Sadece bilgi aktarımı değil, ailenin dini yaşantısı da çocuğun sosyalizasyonunda önemlidir.

 

Küçük yaştaki bu eğitim olmayınca, çocuk ileri yaşlarda da dini konuda sıkıntı çekebiliyor. Bediüzzaman Said Nursi bu hakikati Emirdağ Lahikasında dile getiriyor: “Bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Adeta gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir.“

 

Nitekim onca eğitimden geçen, kendi tabiriyle 80.000 zattan ders alan Bediüzzaman da, en etkili dersleri annesinden aldığını söyler. Annesinin verdiği eğitim adeta fıtratına ilişmiş ve ileriki hayatında sürekli düstur olmuş: “Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum: Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum. Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.“ (24. Lem´a).

 

0-4 yaşları arasında alınan bu temel eğitim, bilinçaltına yerleşir, zihinde kökleşir ve kalıcı olur. 2014´de Diyanet tarafından ülke genelinde yapılan “Türkiye´de dini hayat araştırması“nda katılımcıların %47,4ü  dini bilgilerinin çoğunluğunu 6-10 yaş aralarında aldıklarını söylüyorlar.

 

Daha sonra dini eğitim farklı şekilde verilmeye başlar. Daha doğrusu din bilgisi farklı kaynaklardan elde edilmeye başlar. 2017´de MAK tarafından yapılan “Türkiye´de toplumun dine ve dini değerlere bakışı“ araştırmasında %30´u dini bilgileri dini kitaplardan öirendiklerini belirtiyorlar. %45´i internet ve televizyondan öğreniyorlar. %20´si başkalarına, örneğin hocalara, sorarak öğreniyorar. %5´i soruyu cevaplamıyor.

 

Bu oranlara baktığımızda internetin ve televizyonun oranının çok yüksek olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda kaliteli hizmet veren internet siteleri olduğu gibi, hurafelerle dolu internet siteleri de mevcut. Önemli hakikatlari laubali veya 30 saniyelik vidyolarla aktararak, hakikatin anlaşılmasını zorlaştıran, hatta yanlış anlaşılmasını sağlayan bir çok site mevcut. Bu tarz elde edilen bilgiler zaten kalıcı da olmuyor, 30 saniyelik oldukları için, insanın zihninde de sadece bir kaç gün kalıyor. Belli bir zaman geçtikten sonra da tekrar aynı soru soruluyor.

 

Yine de büyük bir kitle dini bilgiyi internetten öğrendigi göre, o alanlara da daha kaliteli bir şekilde eğilmek gerekir. Nitekim korona sürecinde bir çok sohbetlerin, derslerin internet üzerinden devam ettiğini gördük. Dolayısıyla interneti bir alternatif olarak değilde, bir ek olarak kullanmakta fayda var. Özellikle Avrupa´da İslami internet sitelerinin birçoğu vehhabiler tarafından hazırlandığı için, diğer gruplara çok büyük sorumluluk ve görev düşüyor.

 

Mektep bazında dini eğitim eskiden medreselerde verilirdi. Modern okul sisteminin yaygınlaşmasiyla beraber din dersleri okullarda verilmeye başladı ve medreselerdeki dini eğitim zamanla büyük ölçüde ortadan kalktı. Bugün artık camilerde hafta sonu kurslarda, okullarda verilen resmi din derslerinde, İmam Hatip okullarında dini eğitim veriliyor. İmam Hatip okullarına yaklaşık 5000 öğrenci gidiyor. Camilerde ise, personel yetersizliğinden dolayı çoğu zaman sadece yüzeysel olarak temel bilgiler verilebiliniyor.

 

Okullardaki İslam din dersleri sadece Türkiye´de veya müslümanların çoğunluk olarak yaşadığı ülkelerde değil, müslümanların yoğun yaşadığı diğer ülkelerde de mevcut. Örneğin Almanya´da yıllardır okullarda düzenlenen İslam din dersleri veriliyor.

 

Son verilere göre Almanya´da 60000 öğrenci İslam din derslerine katılıyorlar. Geçen sene bu rakam 56000 ve iki sene önce 55000´deydi. En fazla müslümanın yaşadığı Nordrhein-Westfalen eyaletinde 20000 öğrenci İslam din derslerine katılıyor.

 

Yaklaşık 900 okulda İslam din dersleri veriliyor. Almanya´da eyalet sistemi geçerli olduğu için, her eyaletin kendi Eğitim Bakanlığı okul sistemini şekillendirebiliyor. Dolayısıyla İslam din dersleriyle ilgili eyaletler arasında farklar var.

 

Hessen ve Niedersachsen eyaletlerinde din dersleri cemaatlerle ortaklaşa düzenleniyor. Derslerin içeriğini devlet ve cemaatler beraber hazırlıyor. Hessen´de İslam din dersleri sadece 6. sınıfa kadar veriliyor. 7. sınıftan itibaren Hessen´de devlet tarafından verilen ve cemaatlerin karışmadığı bir İslam din derslerine katılmak mümkün.

 

Berlin´de 26 camii´den oluşan bir çatı dernek İslam din derslerini organize ediyor. Rheinland-Pfalz ve Saarland eyaletlerinde İslam din dersleri şuan deneme aşamasında. Saarland 2023´e kadar deneme derslerini devam ettirecek ve özellikle ilk okullarda İslam din derslerini yayma  isteği var.

 

Nordrhein-Westfalen ve Baden-Württemberg eyaletleri 2025´e kadar geçici bir ders sunuyorlar. Bavyera ve Schleswig-Holstein eyaletlerinde İslam din dersleri devlet tarafından düzenleniyor. Hamburg ve Bremen eyaletleri karışık din dersleri sunuyorlar. Geri kalan eyaletlerde İslam din dersleri verilmiyor.

 

Bütün bu gelişmeler gözönünde bulundurulduğunda dini cemaatlerin, özellikle Avrupa´daki derneklerin 3. nesile dini bilgiyi aktarabilmeleri için, hem interneti hem medrese metodunu kullanmalarında çok fayda var. Nitekim sadece sureleri ve duaları ezberlettirmek, namazın nasıl kılındığını göstermek, çok yetersiz kalacaktır. Din olgusunun gündelik yaşam tarzına işleyebilmesi için hakikatların içselleştirilmesi gerekiyor. Yani sadece „Namaz nasıl kılınır?“ sorusu değil, „Namaz neden kılınır? Mahiyeti ve içeriği nedir?“ gibi soruların da yanıtı verilmeli, ta ki iman hakikatları anlaşılsın.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Temmuz-Agustos 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.07.2020) Ego, enaniyet ve narsizm asrı

Ego, enaniyet ve narsizm asrı

Yaşadığımız asrın en önemli özelliklerinden bir tanesi enaniyeti teşvik etmesidir. Hatta bu asra bu nedenle “Enaniyet Asrı” diyenler de var.

Bireysellik konusunda aşırıya gidenler, dünyanın merkezinde sadece kendilerini görürler. Sadece kendi düşüncelerini ve isteklerini göz önünde bulundururlar ve herkesin buna saygı gösterip, uymasını isterler. Bunu da kendilerinin inkişafı adına yaparlar. Fakat herkes de aynı beklenti içerisinde olduğunda çatışmalar oluşur.

Örneğin eşler arasında birbirine tamamen zıt fikirler varsa ve ikisi de birbirinden anlayış beklerse, sorun sadece ertelenmiş olur. Biryerde patlak verir. Burada fedakarlık faktörü devreye girmesi gerekiyor. Birisi ilk adımı atıp, enaniyeti, gururu ve inadı terk etmeli. “Deymez, bundan sonra birşey degişse bile umrumda değil, ben söyledikten sonra yapmasının bir anlamı yok, ilk adımı ben niye atıyorum, suçlu olan o” dememek lazım. İlk adımı atmak zayıf olmanın veya haksız olmanın göstergesi değildir. Tam aksine, büyüklük işaretidir. Çünkü gurur yapmak yerine sorunu çözmek istediğinizi, huzur istediğinizi gösterir. Eşiniz kendisini kötü hissedince, bu size de yansıyor. Eşiniz kendisini iyi hissedince, mutlu olunca, bu da size yansıyor. Mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım.

Enaniyetimiz, gururumuz, kibirimiz cep feneri gibidir. Cep feneriyle geceleyin sadece belli bir yeri görebiliriz. Cep fenerini tuttuğumuz yeri görürüz, gerisini karanlık görürüz. Karanlık olduğu için yanlış yorumlarız. Ne olduğunu anlamayız. Görüşümüz çok sınırlıdır ve belli bir noktaya odaklanmıştır. Hakikati göremeyiz. Eğer ışık açılsa, güneş gözükse, cep fenerine ihtiyaç olmasa, tüm karanlık gidecektir ve hakikat gözükecektir. Anlamadığımız herşeyi anlamaya başlarız. Egomuz da öyledir. Ego ile baktığımızda hakikati göremeyiz, gizlenir. Gurur ve kibir bize dünyaya dar bakmamızı sağlar. Sadece kendimize odaklanırız, etrafımız karanlık olur. Eğer benliğimizi atıp, kalbimizi Kur´an´a açar isek, dünyaya cep feneriyle değil güneş gibi bir hakikat ile bakmış oluruz. Olayları anlamaya ve doğru yorumlamaya başlarız, hayattan lezzet almaya başlarız.

Enaniyet buz parçasına benzer. Buz parçası sert ve görkemli gözükse de zamanla erir ve kaybolur. Eğer bu buz parçası büyük bir havuza erirse orada hayatına devam eder. Yani enaniyete karşı fedakarlık yapılması gerekiyor. İnsan başka insanları kendisine tercih edebilmeli. Elbette bu da bir sınır içerisinde olacak. Yoksa burada da aşırılık olursa aşağılık kompleksleri ve kendine güvensizlik oluşur.

Enaniyetin toplumsal boyutu da var. Başkaları çalışsın, başkaları uğrassın, ben rahat kalayım mantığı toplumun ahlaki çöküntüsüne işarettir. “Bana dokunmayan yılan 1000 sene yaşasın” anlayışı bir toplumda güvensizliği, adaletsizliği, vicdansızlığı yansıtır.

Tarih sahnesine baktığımızda görüyoruz ki, beşerin zulümleri, fesatları ve ahlak-ı reziliyeleri bu kelimelerden doğmuş. Birinci sözden ahlaksızlık, zulüm ve merhametsizlik, ikinci kelimeden kin, kıskançlık, kavga çıkmış. İnsan tarihinin belki en kanlı yüzyılı olan 20. Yüzyıl şüphesiz ki böyle bir hayat felsefesi yüzünden dünyaya onlarca savaş getirmiş. Milyonlarca insan öldürülmüş ve yüzbinlerce insan evsiz kalmış.

Müslüman toplumları bu iki yanlış görüşü ortadan kaldırmışlardır. Birinci sözü zekat ile, ikinci sözü faizi yasaklayarak yok etmişlerdir. Zekat vermeyen ve bolca faiz dağıtan toplumlar bu şekilde sosyal çöküntüye uğramışlardır, çünkü zenginin ve fakirin arasındaki uçurum büyümüştür. Zengin fakire merhamet duymaz hale gelmiş ve fakir zenginden nefret etmiş.

Enaniyete karşı Allah´ı zikretmek faydalı olacaktır. Çünkü Allah zikredilince insan kendi acziyetini ve Allah´ın büyüklüğünü anlar ve tevazu gelişir.

Atalarımız dile getirmiş: “Merhametten (iyilikten) maraz doğar.“ Evet, bazı durumlarda aşırı tevazu göstermek kişinin aleyhine kullanılabilecek bir durumdur. Örneğin karşınızda kibirli, enaniyetli ve inatçı birisi var ise, sizin tevazunuzu aşağılanma olarak algılar ve o şekilde muamele eder. Sizi sürekli ezmeye ve kullanmaya çalışır. Bir canavara karşı merhamet ederseniz, o size daha çok baskı yapar. Böyle durumlarda kendini müdafa etmek için, izzet ve şerefini muhafaza etmek için başını eğmemek gerekir. Mehmet Akif´in dile getirdiği gibi: “Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!“

Dr. Cemil Sahinöz, Öztürk Gazetesi, Temmuz 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.06.2020) Bediüzzaman´nın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

Bediüzzaman´nın kardeşi, alim Abdülmecid Nursi

 

Şu günlerde ölüm yıldönümü olan Abdülmecid Efendi´yi biraz tanımaya çalışalım. Abdülmecid, 1884´de Bitlis´in Nurs Köyünde doğdu. Taği ve Arvas medreselerinde okuduktan sonra 1918´den 1920´ye kadar Şam´da kalıyor ve Van Medresesinden icazet alıyor.

 

Bu arada kendisi farklı kitaplar neşrediyor. Örneğin “Dü Mezhebi“, “İman Dili“, “Mantık“ ve “Fuadiye“ kitaplarını yazıyor. “Haleb-i Sağir“ ve “Kaside-i Bürde“ kitaplarının şerhini de yapar.

 

09.06.1944 günü vefat eden oğlu Fuad´ın adına kaleme aldığı ve “Fuadiye“ ismini verdiği eserinin başında şöyle bir cümle gecer: „Şu risale, Nurlar’dan doğma olduğu gibi, onlara da lâhika olması lâzımdır. Zaten büyük Üstad’ın bu hususta bir va’dleri de sebkat etmiştir. Mesnevî’nin üçüncü cüz’üyle Üstad’a gönderdim. Münasib görüldüğü takdirde, Mesnevî’ye bir lâhika suretiyle kabul ve beraberce teksirini lütuf buyurulmasını, Nurlar’a pek müştak olan “Fuad” namına istirham eylerim.”

 

Aynı eserde Abdülmecid, oğlu Fuad´ın ölümünden duyduğu acıyı dile getirir: „Ey mezarcı! Göm beni de şu Fuad’ın kabrine. Firkatın dayanmaz vallahi asla kahrine. Katılsın zerratımız, âlem-i berzahta keza, Sarılsın birbiriyle ruhlar, ilayevmi’l-ceza. Ey mezarcı! Cebeci’de bana da kaz bir mezar, Olalım ünlü Fuad’ın komşusu leyl-ü nehar.“

 

Öğretmenlik günleri

 

Birinci Dünya Savaşında Abdülmecid, Bediüzzaman ile beraber Bitlis civarinda harp eder ve bu nedenle Gazi ünvanını da almış olur.

 

Abdülmecid, Diyanet müftüsü olarak da görev yapıyor ve 1955´de emekliye ayrılıyor. Emekliliğiyle beraber Konya´ya yerleşiyor ve kızının tahsilini destekliyor.

 

Konya´da da Abdülmecid boş durmuyor. 1955-1956 yıllarında Konya İmam Hatip Okulunda meslek dersleri öğretmeni olarak görev yapıyor. İlerlemiş yaşlarda olmasına rağmen hergün okula yaya olarak gidip geliyor. Kendisi için bir araba tutmayı teklif etmelerine rağmen kabul etmiyor. Öğrencilerinin yorulmaması için oturarak ders vermesini rica ettiklerinde “Bu, helaket ve felaket asrında iman, Kur’ân dersi almaya gelen, malumat-ı diniyeyi öğrenmeye koşan sizin gibi gençlerin karşısında oturarak ders vermekten hicap duyuyorum ve bu hareketimle huzur duymaktayım. Ben vücudumun değil, ruhumun rahat etmesini temine çalışıyorum” diye yanıt veriyor.

 

O dönem talebelerinden biri olan Süleyman Uğur Abdülmecid´in öğretmenliğini şu şekilde anlatır: “Derste soru sorulmasını ve itiraz edilmesini pek severdi. Sual sorun, itiraz edin, cevap vereyim ki, takrir, takrib tamam olsun.”

 

Risale-i Nur tercümeleri

 

Bediüzzaman Said Nursi´nin “İşaratül İcaz“ ve “Mesnevî-i Nuriye“ eserlerinin arapçadan türkçeye farklı tercümeleri mevcut. Fakat hiçbiri bizzat Bediüzzaman´ın kardeşi olan ve kendisinden 15 sene ders almış olan Abdülmecid Ünlükul´un daha üstad bizzat hayattayken yaptığı tercümelere benzemiyor.

 

Abdülmecid´in tercümelerini okuduğunuz zaman, adeta Bediüzzaman´ı okuyor gibisiniz, üslup, kelime hafizası birbirine çok benziyor. Bazı bölümleri Abdülmecid kendi anlayışına göre özetlemiş olmasına rağmen, özet olduğu dahi anlaşılmıyor. Aynısı Bediüzzaman´ın az bilinen “Kızıl İcaz“ eseri için de geçerli. Abdülmecid, bu zor eseri 1965´de şerh ediyor.

 

Abdülmecid´in tercümeleri o kadar iyiki, bundan dolayı Bediüzzaman´ın talebesi Zübeyir Gündüzalp, şartlar uygun olsaydı bütün külliyatı türkçe´den arapça´ya, arapça´dan türkçe´ye Abdülmecid´e tercüme ettirmek istemiş.

 

“Mesnevî-i Nuriye“´nin tercümesiyle ilgili Abdülmecid şu ifadeleri kullanır: “Risâle-i Nur Külliyatı’ndan el-Mesneviyyü’l-Arabî (Mesnevî-i Nuriye) ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçe’ye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet vecezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım.Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyledar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan,bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim. Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir-Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş. Çok yerlerde yalnızmealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir aynadır.”

 

Bediüzzaman’ın Talebelerinden Hulusi Yahyagil, tercümelerle ilgili şunları söyler: “Hazret-i Üstad Abdülmecid Efendi için daima ‘mühim bir âlim’ diye bahsederlerdi. Hem Mesnevî hem de İşârâtü’l-İ’câz eserini tercüme etmiştir. Hazret-i Bediüzzaman, Arabî Mesnevî-i Nuriye’yi çok eski tarihlerde Ankara’da tab etmiştir. O zamanların âlimleri, ondan istifade edememişler. Onun üzerine kardeşi Abdülmecid’e tercüme ettirmiştir. Buna rağmen Arabî eserinin bazı bahislerinin içinden çıkamayınca ‘Burasını müellifi müşarün ileyhe bırakıyorum’ diye yazardı. Gösteriyor ki bu iki eser, bu iki kardeşin ve üstadlarımızın tefsiri ve tercümeleridir.”

 

Tercümeleri Bediüzzaman istemiş

 

Bu muhteşem tercümeleri de bizzat Bediüzzaman kendisinden istemişti. Bediüzzaman, Abdülmecid´e “Abdülmecid Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme et” der. Abdülmecid ise “Seyda, senin eserini ancak sen tercüme edebilirsin. Senin üslüb-u Ali ile neşrettiğin eserleri ben değil yüz ulema bir araya gelse yine tercüme edemezler” der. Bediüzzaman tekrar “Kırk yıldır seni görmedim, hem bu hizmet-i imaniyedeki tekasülüne keffaret olarak Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı tercüme etmelisin” der. Abdülmecid kendisine yine “Aman Seyda, ben nasıl cüret edeyim? Ancak siz yapabilirsiniz” diye yanıt verir. Bediüzzaman üçüncü defa “Kardeşim Abdülmecid, sana emrediyorum Mesnevi ve İşaratu’l İ’caz’ı Türkçeye tercüme edeceksin” deyince, artık kabul eder ve “Emir buyurursunuz Seyda, sizin manevi muavenetiniz ve ruhaniyetinizin imdadıyla inşaaallah ancak muvaffak olabilirim” der.

 

Risale-i Nur´da Abdülmecid ile ilgili mektuplar

 

“Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, Abdülmecid´den bahseder “[…] öz kardeşim Abdülmecid, beni çok merak ediyor; görüşemediğim buranın müftüsünden, halimi anlamaya çalışıyor. Bundan sonra Feyzi ve Emin’in üçüncüsü Abdülmecid olsun. Safranbolu kahramanlarından aldıkları lüzumlu mektupları ona da göndersinler. Hem, benim tarafımdan ona yazsınlar ki: Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz.”

 

Yine “Emirdağ Lahikası“nda Bediüzzaman, kardeşi Abdülmecid için „Eski Said’in birinci talebesi bulunduğun gibi, yeni Said’in dahi Hulusi ile beraber yine birinci safta talebelerisiniz” der.

 

“Mektubat“ta geçen bir bölümde „Kardeşim Abdülmecid, biraderzadem Abdurrahman’ın (rahmetullahi aleyh) vefatı üzerine ve daha sair elîm ahvâlât içinde bir perişaniyet hissetmişti. Hem, elimden gelmeyen mânevî himmet ve medet bekliyordu. Ben onunla muhabere etmiyordum. Birden bire, mühim birkaç Söz’ü ona gönderdim. O da mütalâa ettikten sonra yazıyor ki: ‘Elhamdülillâh, kurtuldum. Çıldıracaktım. Bu Sözler’in her biri birer mürşid hükmüne geçti. Çendan bir mürşidden ayrıldım, fakat çok mürşidleri birden buldum, kurtuldum’ diye yazıyordu. Ben baktım ki, hakikaten Abdülmecid güzel bir mesleğe girip, o eski vaziyetlerinden kurtulmuş.” diye bahsedilir.

 

“Barla Lahikası“nda da Abdülmecid´in Bediüzzaman´a yazdığı bir mektup yer alır: „Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın nefsinde aciz olan Abdülmecid’e güzel bir üstad ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lâfzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddit mürşidleri buldum diye kendimi teşhir ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok razı olsun.”

 

Abdülmecid uğruna elini öptürüyor

 

Bediüzzaman kimseye elini öptürmezdi. Celal Başer bir gün elini öpmeyi başarır. Hikayeyi kendi ağzından dinleyelim: „Yanına yaklaşarak, yorganın üzerinde bir deri bir kemik halinde duran mübarek elini öptüm. Üstad bu durumdan çok müteessir oldu. ‚Elimi öpmemeli idin!‘ dedi. Kendilerine, ´Üstadım, ben sizin elinizi öpmeyeceğim de, kimin elini öpeceğim?‘ dedim. Üstad: ‚Hayır!… Bizler talebeyiz ve kardeşiz. Ben bunun altından nasıl kalkacağım, sana kitap versem kitaplar sende vardır.‘ Ben Üstadın bu üzüntüsü karşısında şaşırmıştım: ‚Üstadım, ben talebe kardeşlerimi dolaşarak geldim. Cümlesi de kendi yerlerine elinizi öpmemi istediler. Ben bu vazifeyi yerine getirdim.‘ Üstad yine üzüntülü ve ancak duyabilecek bir sesle, ´Hayır… Onlar da benim kardeşlerimdir‘ dedi. Ben bu sefer: ‚Üstadım ben Konya’ya da uğradım. Kardeşiniz Abdülmecid Efendiyi de ziyaret ettim. Abdülmecid Efendi hassaten ellerinizi öpmemi istediler.‘ Üstad Hazretleri, bu sözlerim üzerine derin bir nefes aldı. ‚Ha… İşte oldu. Abdülmecid benim küçüğümdür. Beni bir yükten kurtardın.‘ diyerek doğrulmak istedi. Kardeşler sırtına bir yastık dayadılar, beni bağrına bastı, talebelerine dönerek.“

Bediüzzaman ve Abdülmecid son defa helalleşiyorlar

 

Bediüzzaman Konya´dayken Abdülmecid ile görüşmeleri çok nadir gerçekleşir. Bediüzzaman birgün Konya´dan ayrılırken arabadan, “Abdülmecid ben Urfa’ya gidiyorum. Belki bir daha görüşemeyeceğiz. Bana hakkınızı helâl ediniz”, buyurdular. Abdülmecid Efendi, “Seyda bizim sana ne hizmetimiz oldu ki hakkımız olsun. Asıl sen bize hakkını helâl et. Bizi sen okutup yetiştirdin”, dedi. Bunun üzerine Üstad, “Senin de Rabia’nın da bende çok haklarınız vardır. İkinizde bana hakkınızı helâl ediniz” buyurunca karşılıklı helâlleştiler.”

 

Edebiyata hakimdi

 

Hayreddin Karaman birgün Abdülmecid´e soyadı “Ünlükul“u nereden aldığını sorar. Abdülmecid, isminin arapçasından çıkardığını söyler, çünkü arapçada “Abdülmecid“, “Ünlünün Kulu“ manasına geliyor.

 

Edebiyat ve şiire çok hakim olan Abdülmecid, 23.03.1960´da Bediüzzaman vefat edince bir şiir de yazar: “Ey mezarcı, o makamda bize de kaz bir mezar, Olalım nazik Said’in komşusu leyl-ü nehar.”

 

Zorla imza attırarak, Bediüzzaman´ı mezardan çıkarıyorlar

 

Bediüzzaman´ın vefatından sonra 27.05.1960´da askeri darbe gerçekleşti. Ardından 12.06.1960´da askeriyenin talebiyle, Abdülmecid´e zorla imza attırılır, Bediüzzaman Urfa´daki mezarından çıkarılır, Abdülmecid’in gözleri bağlı bir şekilde uçakla başka bir yere götürülür ve çok az kişinin bildiği başka bir mezara gömülür.

 

Abdülmecid´i yanıltamadılar

 

1963´de küçük bir grup Abdülmecid´i de ikna etmeye çalışarak, Konya´da basılan “Bediülbeyan“, “Bediüzzaman“ ve “Nur dergisi“nin basımlarını durdurmak isterler. Bu nedenle de dava açarlar.

 

Bunun üzerine Bekir Berk Konya´ya gelir ve Abdülmecid ve oğlu Suat ile görüşür. Ardından Abdülmecid kendi gayretleriyle mahkemeye iptal ve avukata red dilekçesi verir. Dava da düşer.

 

Bu olaydan sonra. 1966´da Zübeyir Gündüzalp, Abdülmecid hakkında çok detaylı bir kitap yazan Halil Uslu´ya „Allah Abdülmecid Nursî Ağabey’den razı olsun, neşriyata ve fütûhata mâni olmadı. Konyalılar Abdülmecid Efendiyi anlamadılar. Vaktim yok, hastayım, yoksa Konya’ya gelip Abdülmecid Efendiden Risale-i Nurların Arapçadan Türkçeye, Türkçeden de Arapça tercümesi için her şekilde emrinde olacağım. Çünkü Üstadın üslubunu bilen çok büyük bir âlim ve hem de talebesidir.” der.

 

Veda zamanı

 

Sene 1967´ye gelindiğinde Abdülmecid herkesten vedalaşmaya başlar. Çünkü Bediüzzaman son görüşmelerinin birinde, “Abdülmecid hakkını helal et, bizi birbirimize hasret bıraktılar, senden helallik almak için geldim. Sen üzülme, az kaldı, yedi sene sonra beraber olacağız, sen geleceksin“ diye ilham ile bildirir. Abdülmecid bunun gerçekleşeceğine inanmış olmalı ki, yavaş yavaş herkesten helallik diler ve vedalaşır. Ve gerçekten de 1967´de vefat eder.

 

Abdülmecid 11.06.1967´de vefat ettiğinde, Konya eski müftüsü Tahir Büyükkörükçü Abdülmecid için “Muhterem cemaat, bir âlim ölmedi, bir âlem öldü” der. Konya eski müftüsü Mehmet Ulucan “Konya Müftülüğünde iken Arap edebiyatının en müşkül bahislerini Abdülmecid Efendiden kolaylıkla öğrendim. O bir hârikaydı.” ifadesine kullanır.

 

Bugün Konya Üçler Kabristanı’nda mezarı bulunan Abdümecid´i rahmetle anıyoruz…

 

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 11.06.2020

https://www.risalehaber.com/bediuzzamanin-kardesi-alim-abdulmecid-nursi-22108yy.htm

 

Kaynakça:

  • Korkmaz, Kübra Örnek: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî, 11.06.2019
  • Nursi, Said: Barla Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Mektubat, Sözler Yayınları, 2009
  • Nursi, Said: Mesnevî-i Nuriye, Sözler Yayınları, 2009
  • Şahiner, Necmettin: Son Şahitler, Nesil Yayınları, 2018
  • Uslu, Halil: Abdülmecid (Nursî) Ünlükul ve Risâle-i Nur, 11.06.2010
  • Uslu, Halil: Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî (Ünlükul), 10.06.2013
  • Uslu, Halil: 47 yıl öncesinde Abdülmecid Ünlükul (Nursî), 13.06.2014
  • Uz, Mehmet Ali: Konya´nın velileri, alimleri ve hocaları. Meram Belediyesi, 1993

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.05.2020) Korona bahane, mesele Tevekkül

Korona bahane, mesele Tevekkül

 

Koronanın çıkış sebepleri ne olursa olsun, ister ihmalkarlık olsun, ister komplo teorileri olsun, bizim için önemli olan neticelerine bakmak.

 

Kainatta hiçbirşey tesadüfen olmuyor. Herşeyin bir sebebi var, dolayısıyla bir sonucu ve neticesi de olacaktır.

 

Eğer dünyaya Kur´an ve Resulallah gözlüğüyle bakılmaz ise, herşey kötü gözükür. Kainat bir matemhane olarak görünür. Hakikat gizlenir. O gözlük takıldığı an insan karanlıktan aydınlığa kavuşur.

 

Cahillik döneminde herşeye bakış açısı kötüydü. Her şey bir rastlantı ve tesadüf idi. Hayat bir savaş idi. Peygamber Efendimiz geldiğinde bu gözlüğü değiştirdi. Yani bakış açısını değiştirdi. Aslında Kur´an-ı Kerim bize aynısını yaptırıyor. Bakış açımızı değiştiriyor. Daha “doğru” bakmamızı sağlıyor. Mana-yı ismiden mana-yı harfiye geçiriyor. Görülenden görülmeyene götürüyor, gerçek hakikate baktırıyor. Necip Fazıl´ın “Perdeler, perdeler, her yerde, her yerdeler” dediği perdeleri yırtmayı öğretiyor. Bir elma görüldüğünde sadece elmayı değil, elmayı yaratanı gösteriyor. Eşyanın, dünyanın, kainatın, olayların gerçek manasını bulmak için bu bakış açısı gerekli. Yoksa olayların içinde tıkanırız, boğuluruz, işin içinden çıkamayız.

 

Demekki “piyasada” iki farklı gözlük markası var. Birisi “Mana-yı ismi”, diğeri “Mana-yı harfi”. “Mana-yı ismi” markalı gözlük, yani bakış açısı, hem çok pahalı hem de çok kalitesiz. Gerçeği gizliyor, dünyayı sadece tek renkli olarak gösteriyor. Bu markalı gözlük üstünde “Made in İblis” ibaresini taşıyor. „Mana-yı harfi“ markalı gözlük ise hem ucuz hem de en son teknolojiyle yapılmış ve çok kaliteli, çünkü hakikati gösteriyor.

 

İnsan her zaman olayların hakikatini göremeye bilir. “Neden bu olay benim başıma geldi? Ben bunu hak etmiyorum? Bu olayda ben mahsumum?“ gibi sorular kafamızda zaman zaman oluşabilir. Halbuki kader zaman ve mekan ile sınırlı değildir. Başımıza bugün gelen bir olay, daha önce işlediğimiz bir zulümun cezası da olabilir. Henüz bilmediğimiz hakikat ve hikmetleri de içerebilir.

 

Bundan dolayı, her olayın hem maddi hem de manevi sebepleri olabilir. Örneğin bir araba kazası geçirdiğimizde, bunun maddi sebebi dikkatsizlik, kötü tekerlekler, yolda hasar vs. olabilir. Manevi sebebi ise, bambaşka olabilir. Bir günahımıza kefaret veya ceza olabileceği gibi, sabır ile imtihan da olabilir.

 

Hz. Mevlana´nın hikayesini hatırlayalım. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya şeriat, tarikat, marifet ve hakikatin manasını sormuş. Mevlana ise karşı medresede dersine çalışan dört kişinin hepsinin ensesine bir tokat atmasını söylemiş. Öğrencisi gitmiş, birinci adamın ensesine tokatı atmış. Tokatı yiyen adam, ayağa kalkmış ve öğrenciye bir tokat atmış. Tokatı yiyen öğrenci geri döneyim diye düşünmüş, fakat öğretmeni Mevlana´ya güvenip ikinci adamın da ensesine tokatı atmış. O adam da hemen ayağa kalkmış, elini kaldırmış, tam tokatı atacakken vazgeçmiş. Sıra üçüncüye gelmiş. O da tokatı yiyince sadece kafasını çevirip bakmış, sonra dersine devam çalışmış. Dördünce ise tokatı yedikten sonra ne ayağa kalkmış, ne bakmış. Sanki hiçbir şey olmamış gibi çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana´ya geri dönmüş. Mevlana başlangıçta sorduğu soruyu cevaplamış. Birinci adam şeriata uydu. Kısasa kısas yaptı. Tokat yedi, tokat attı. İkinci adam tarikat´ı temsil ediyor. Tam sana vuracak iken, iyilik yapması gerektiğini hatırladı ve tokat atmaktan vazgeçti. Üçüncü adam marifet kapısında. Yani iyiliğin ve kötülüğün sadece Allah´tan geldiğini biliyor. Başına gelen bu kötülüğe kimin alet olduğunu merak ettiği için dönüp baktı. Dördünce adam hakikati keşf etmiş birisi. O da herşeyin Allah´tan geldiğini biliyor, fakat kimin vesile olduğunu merak bile etmiyor.

 

Hedefimiz başımızdan geçen olayları hakikat penceresinden izlemek olmalı. Anlamadığımız birçok hadisenin arkasında da hikmetler var. İşte Kur´an bu hikmeti dile getiriyor: “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: ´Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.´ ´İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?´ Musa: ´İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!´ Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: ´Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.´ (Hızır:) ´Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?´ dedi. Musa dedi ki: ´Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.´ Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: ´Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın´ dedi. Hızır dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?“ (Musa) dedi ki: ´Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.´ Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: ´İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın´ dedi. Hızır dedi ki: ´İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.´ ´Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.´ ´Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.´ ´İstedik ki Rableri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.´ ´Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.´“ (Kur´an, 18:65-88).

 

Başımıza gelen olayların hikmetini araştırdığımızda herşeyin bir imtihan olduğunu ve bu dünyanın lezzet ve ücret yeri olmadığını göreceğiz. Bu ise bakış açımızı değiştirecek, belki isyan yerine tevekkül edeceğiz, ve dolayısıyla sorunlarımızı çözmek basitleşecek. Peygamber Efendimiz, Allah´tan vahiy almasına rağmen “Ya Rabbi, eşyanın hakikatını bana göster“ diye dua ederdi.

 

Referans, Mayis-Haziran 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.05.2020) Deve kuşunun kafasını sokabileceği kum kalmadı

Deve kuşunun kafasını sokabileceği kum kalmadı

Bediüzzaman Said Nursi 14. Söz, 15. Şua ve 13. Lem´a´da önemli bir hakikati anlatabilmek için devekuşuyla ilgili misaller veriyor.

14. Söz´de „Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya tâlip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür; uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız, o, gözünü kum içinde kapamış; görmez.“ misalini veriyor.

15. Şua´da „Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak onu görmesin.“ der.

13. Lema´a´da ise „Devekuşuna demişler, „Kanatların var, uç.“ O da kanatlarını kısıp „Ben deveyim“ demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. […] (İman etmeyen adam) devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar-tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın! […] (İman etmeyen adam), devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit.“ diyor.

Misallerdeki devekuşu hiç şüphesiz insanı temsil ediyor. Özellikle nefsini dinleyen bir insanı. Avcı ise ölümün ta kendisi. Ölüm insanı kovalıyor. Ölümden ürken ve korkan insan ise, ölümü görmemek ve unutmak için kafasını kuma sokuyor. Misaldeki kum ise ölümü unutturan herşey, insanı gaflete sokan herşey, başta dünya sevgisi. Ki Peygamber Efendimiz “Dünya sevgisi bütün günahların başıdır” diye buyuruyor.

İnsan ölümden ürküyor, kaçıyor, görmek istemiyor. Başını kuma, yani kendisini uyuşturan, ölümü unutturan eğlencelere, bağımlılıklara dalıyor. Halbuki gaflete dalmamak ve ahireti unutmamak için Peygamber Efendimiz “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye buyuruyor.

Ölümden korkan insanlar tüm yatırımlarını bu dünyaya yaptıkları için, lezzetleri acılaştıran ölümü hatırlamak, onları depresyona, psikolojik sıkıntılara sokuyor. Gerçek manada lezzet alabilmeleri için, ölümü unutmak, ölümsüz bir hayat tasavvur etmeleri gerekiyor.

Robert Anton Wilson bu durumu, “İlluminati Dokümanları“ kitabında çok güzel bir şekilde izah etmiş. Şöyle der Wilson kitabında: “Yaşamak çok güzeldir. İnsanın tek gayesi yaşamaktır. Keyif almaktır. Eğlenmektir. Tüm lezzetleri tatmaktır. Ama arkadaşlar… Öyle bir gerçek var ki, tüm lezzetleri ve eğlenceleri çekilmez hale getiriyor. Bu gerçeği durdurmamız gerekiyor. Bu gerçek: Ölümdür. Bütün elimizdeki ilim ve teknolojiyi, ölümü durdurmak için sarf ve seferber etmemiz gerekiyor. Ölümü kaldırmamız gerekiyor. 2010´lara vardığımızda ölümü kaldırmış olacağız.“ Wilson bu satırları 1980´de yazmış. Ve kendisi 2007 senesinde vefat etti. Acaba Wilson vefat etmeden önce, halen bu hayalle yaşıyormuydu, bilemeyiz. Acaba halen, “Bir gün ölümü durduracağız ve hayattan gerçek manada lezzet alacağız“ diye sayıklıyormuydu?

Ölümden korkan toplumlarda tüm mezarlıklar şehirlerin uç köşelerindedir. Mezarlıkların genelde hepsi büyük duvarlarla, ağaçlarla kaplıdır. Dışarıdan neredeyse hiç bir tane mezar taşı göremezsiniz. Eğer bir mekanın mezarlık olduğunu bilmiyorsanız, asla mezarlık olduğunu anlayamazsınız. Cenaze törenine rastlamak mümkün değil.

Ölümü, cenazeleri, mezarlıkları hayattan uzaklaştırmakla, lezzetleri kısa bir dönem için de olsa, acılaştırmamaya gayret ediyorlar. Yani dünya nimetlerinden, keyiflerinden ve eğlencelerinden sonuna kadar istifade edebilmek için, ölümü toplumdan uzaklaştırıyorlar. Ölümün hatıra gelmemesi için herşeyini sarf ediyorlar. Ölüm ölmediği için onu hayatlarından çıkarıyorlar.

Fakat Coronavirüs sürecinde gördükki, artık gaflette olan insanın kafasını sokabilecek bir kumu kalmadı. İnandığı, güvendiği tüm sistemler iflas etti. Bediüzzaman´ın talebesi olan Ceylan Çalışkan´ın yeğeni ve küçük yaşta Bediüzzaman´ı gören Said Çalışkan´ın değimiyle kum bitti. Kumun faydasız olduğu ortaya çıktı. Hiçbir kum ölüm gerçeğini yok edemedi. Öyleyse yine Bediüzzaman´ın 14. Söz´de dediği gibi ölümden korkmak yerine: „Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister.“ demeli.

Demekki insan bakış açısını değiştirmeli. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle olaylara bakmalı. Mana-i ismi, herşeye kendi namlarıyla bakmak demektir. Mana-i harfi ise, herşeye Cenab-ı Hak namına bakmaktır. Her sanatta, sanatkar olan Cenab-ı Allah´ı görebilmektir.

Başımıza gelen olayların hep üç yönü vardır. Bir yönü dünyaya bakar. Bir yönü ahirete bakar. Bir yönü de Allah´ın isimlerine bakar. Olayları ve hadisatları anlayabilmek için ahirete ve Allah´ın isimlerine bakan yüzlerini araştırmamız gerekiyor. Hikmeti anlayabilmek için bu yön önemlidir.

Başımızı kuma sokmak ile, ancak kendimize karanlık etmiş oluruz. Çünkü ölüm ölmüyor. Avcı geliyor.

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 06.05.2020
https://www.risalehaber.com/deve-kusunun-kafasini-sokabilecegi-kum-kalmadi-21969yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.03.2020) İlm-i Ledün. Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İlm-i Ledün

Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İnsan sadece akıl´dan oluşan bir varlık değildir. Akıl ve kalp her zaman iletişim içindedir. Dolayısıyla insan sadece aklına değil, kalbine de hitap etmeli. Hatta bazen akıl ve kalp arasında gidip gelir insan. Bazen aklını, bazen kalbini dinler.

İlm-i Ledün ise kalbe hitap eden bir ilimdir. İlm-i Ledün´ü vehb veya ilham olarak tarif edebiliriz. İmam Gazali´ye göre bu ilim okuyarak öğrenilmez. Fakat bu ilmi elde edebilmek için kulun hazırlık yapması gerektiğini ifade eder. Kalp birşekilde hazır olması gerekir.

Gazali’ye göre insanın vücudu ve cismi, ilim için bir mahal değildir, çünkü cisim sınırlıdır. Onun için ilmin mahalli olarak ruhu tarif eder. Gıda ve şehvet duygularına hitap eden ruha, ise, Gazali “hayvani ruh“ der.

 

Mevcut olan herşeyin bir vazifesi vardır. Göz, kulak vs. vazifeli. Cesed, ruhun askeridir. Geçici bir süre için kullandığı bir alettir. Beden, ruh için daimi bir mekan değildir. Ruh bedende bir yabancı gibidir. Yüzü hep Allah´a dönüktür. Eğer bedensel kuvvetler, ruha galebe çalarsa, yani dünya hevesleri önplanda olursa, ilim öğrenim süresi uzar, meşakkatli olur. Fakat ruh, dünyevi şeylerle karışmadığı sürece daha çok ilahi kaynaktan istifade eder ve mevcudatın hakikatini, malumatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar.

 

Halk diliyle “Kalp gözüyle“ bazı hakikatları anlar. Peygamber Efendimiz bir hadisinde: „Her kulun kalbinde iki göz vardir ki onlarla gaybi idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedeni gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbi gözlerini açar.“ buyuruyor.

 

Gazali ilimi iki kısma ayırır:

  1. Dini ilimler a.) asli imler (tevhid, tefsir, hadis) b) ameli ilimler (ibadetler, insanlar arası ilişkiler, ahlak ilmi)
  2. Akli ilimler a) mantıki ilimler b.) fiziki ilimler c.) teoloji, ilahiyat

 

Kainatta hiç bir bilgi yok olmaz, sadece unutulur. Hatta hiçbir ses kaybolmaz. Tüm ses dalgarı halen mevcuttur. Onları yakalayabilen bir cihazımız olsaydı, tüm geçmiş sesleri orijinal şekliyle duyabilirdik.

 

İlim öğrenmenin yollarını da ikiye ayırır:

  1. İnsani öğrenim a) taallüm b) tefekkür
  2. Rabbani öğrenim (vahiy, ilham)

 

Bütün ilimleri taallümle öğrenmek mümkün değildir. Tefekkürle de hakikati öğrenmek mümkün. Vahiy ilmi hakikatin ta kendisidir. Vesile ve vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah´dan gelen bir bilgidir.

 

İlhamdan hasıl olan ilme, yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilm-i Ledün denir. İlham, kalbe düşen ışık gibidir. Vahiyden zayıftır, ama rüyadan kuvvetlidir.

 

İlm-i Ledün ile hikmetin hakikatine ulaşılır. Vahyin kapısı kapalıdır, fakat ilham kapısı ise hep açıktır. Alimler ilhamla desteklenir. Örneğin 28. Mektup´da muallim Ahmed Galib Risale-i Nur´lar için “Sözün özdür, ey can, tekellüf değil. Ledün ilminin zübde-i pâkidir“.

 

Bediüzzaman, Asa-yı Musa eserinde vahiy ve ilham arasında iki fark´tan bahseder: „Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır. Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. […] İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.“

 

Bazı ruhlar, sonradan meydana gelen sebeplerden dolayı, normalde doğuştan itibaren var olan ilim öğrenme kabiliyetini kaybederler. Mizaçları bozulunca hakikatleri anlayamazlar.

 

Bahsettiğimiz gibi, dünya hevesleri önplanda olunca, ilham yolu kapanır. Bedene ve dünyaya fazlı sevgi, ruhu zayıf ve bitkin yapar, dünya denizinde boğar. Tefekkür ile ruh, aslına döner ve sırlarına vakıf olur.

 

Dolayısıyla ilm-i Ledün ruhun arınmasından sonra meydana gelir.

 

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2020) Çocukları iki dilli yetiştirmek

Çocukları iki dilli yetiştirmek

 

Farklı kültür ve ülkelerden gelen göçmen çocukları, velilerinin konuştukları dili hiç veya çok kötü konuşuyorlar. Bu durum bir çatışma ortamına sebebiyet veriyor. Böyle dil çatışmaları içinde büyüyen çocukların kişiliklerinde sorunlar meydana geliyor. En geç ergenlik çağına geldiklerinde “iki kültür arasında“ kalıyorlar. Ne kendi anadillerini iyi biliyorlar, ne de yaşadıkları ülkenin dilini.

 

Özellikle algılama gelişiminde anadilin önemli bir rolü var. Araştırmalara göre, anadil fonolojik kabiliyetleri etkiliyor. Kendi anadillerinden fonolojik beceriye sahip olan çocuklar, aynı beceriyi başka dilde de gösterebiliyorlar. Dolayısıyla fonolojik becerileri her iki dilde gelişmiş olan çocukların, okuma ve yazma kabiliyetleri daha yüksek oluyor.

 

Bazı anne babalar, özellikle yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, çocuklarını iki dilli yetiştirmek istiyorlar. Bazı okullarda türkçe dersleri verilmediği için türkçe dilini doğru şekilde öğrenme imkanı olmuyor.

 

Dil demek, sadece aynı lisanı konuşuyor olmak değildir. Dil, aynı zamanda kültür, örf, adet, din demektir. Bunlar yeni nesillere hep dil ile aktarılır. Dolayısıyla anadil nesilleri birbirine bağlar. Kültürün, dinin, mentalitenin aktarılması için bir vazgeçilmezdir. Aynı dili konuşan insanlar, duygularını, fikirlerini, yüreklerini, dertlerini, paylaşabilirler. Veliler çocuklarına kendi mentalitelerini aktarabilirler. Aynı dili konuşmayan insanlar bu ortak değerleri paylaşamazlar. Anadil unutuldumu, bağlar kopar, ipler bir daha bağlanmaz. Nesiller çatışması bunun en hafif neticesidir. Kesin sonucu ise yabancılaşmadır. Konfüçyus derki “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“

 

Aynı zamanda yaşanılan ülkenin dilini bilmek de en az anadil kadar önemlidir.

Eskiden okullarda velilere “Evde sakın kendi anadilinizi konuşmayın“ derlerdi. Fakat veliler de çoğu zaman kendileri yaşadıkları ülkenin dillerini iyi bilmedikleri için çocuk her iki dili de doğru öğrenemezdi. Bu nesile örneğin Almanya´da “Yabancı“, Türkiye´de “Alamancı“ denildi. İki kültür arasında gidip geldiler. Böyle bir konumda hangi dilin anadil olduğunu tespit etmek için rüyalara bakmak lazım. İnsan genelde rüyasını anadilinde, yani bilinçaltında kayıtlı olan dil ile, görür.

 

Peki çocuklara her iki dili iyi öğretebilmek için ne yapılmalı?

 

Dil bilimlerinin araştırmalarına göre eğer bir çocuk anaokuluna başlayana kadar, yaklaşık 3 yaşına kadar, evde sadece anadilini öğrenirse, daha sonra her hangi bir dili hem daha çabuk ve kolay hem de doğru öğrenebilir. Çünkü küçük yaşta bir dil öğrenen çocuk, onu bir lisan olarak kafasına kayıt ediyor. Eğer çocuk 3 yaşına kadar her iki dili de karışık olarak öğreniyorsa, o iki dil kafasında bir dil olarak kayıt ediliyor. Yani çocuk onların farklı dil olduğunu ayırt edemiyor ve dolayısıyla ikisi de karışıyor.

 

Fakat yine de küçük yaşta her iki dili de öğretmek isteniliyorsa hiç bir taviz vermeden anne bir dili baba diğer dili konuşmalı. O zaman çocuk farklı kanallardan farklı dil duyduğu için yine ayırt edebiliyor ve dilleri doğru öğrenebiliyor. Kabul etmek gerekirki bu çözüm çok zor. Bu nedenle birinci çözüm, yani anaokuluna başlayana kadar bir dili anadil olarak iyi öğretmek, ardından ikinci dili öğretmek en mantıklısıdır ve tecrübelerle en sağlıklı yoldur.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.01.2020) Birlikte yaşama kültürü

Birlikte yaşama kültürü

Birgün almanların yaşadığı bir mahalleye türk bir aile gelir. Adetleri gereği pasta ve börek hazırlarlar ve mahallede yaşayan alman komşuların kendilerine „Hosgeldin“´e gelmelerini beklerler. Aynı mahallede yaşayan almanlar da pasta yaparlar ve türk ailesini ziyarete beklerler, çünkü alman kültürüne göre ilk adımı, ilk ziyareti yeni gelenler yaparlar ve önce kendilerini tanıtırlar. Ardından eskiler „Hoşgeldin“ ziyaretine giderler. Bu kültür farklarını bilmeyen türk ve alman aileleri pastalarıyla yanlız kalırlar.

Ama sadece pastalarıyla değil, aynı zamanda bunun gibi küçük anlaşmazlıklar nedeniyle önyargılar da oluşabilir. Örneğin hikayemizdeki türk ailesi „Bizi istemiyorlar, bizi dışlıyorlar“ diyebilir. Aynı semantik ile alman aileleri de „Kendilerini dışlıyorlar, entegre olmak istemiyorlar“ diye düşünebilirler.

Böyle küçük anlaşmazlıklar ileride büyük kavgalara, hatta ırkçılığa kadar varabilir. Onun için hemen baştan izale etmek gerekir.

Hz. Ali „İnsan, bilmediğinin düşmanıdır“ der. Hakikaten, insan bilmediği birşeye karşı kafasında hemen bir önyargı oluşturabilir. Çünkü bilmediği için bilinçaltındaki bilgiler devreye girer. Halbuki tanıdığı zaman veyahut birşeyin mahiyetini bildiği zaman, düşman dost olabiliyor. Çünkü birşey bilinince farklar değil, ortak noktalar daha fazla göze çarpmaya başlar. Bilinmedipinde ise hep farklar meydandadır.

Kültür farklarının olması ise gayet tabidir. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de „Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır“ (49:13) diye buyurulur. Yani kültürler farklıdır, ta ki insanlar meraktan tanışsınlar ve sosyal hayatta birbirlerine destek olsunlar. Yoksa bu farklardan dolayı birbirlerine düşmanlık etsinler diye değil.

Dolayısıyla tüm farklarımızla beraber yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Her kültürün kendine göre değerleri vardır. Bir kültürde çok müsbet olan bir davranış, başka bir kültürde çok menfi algılanabilir. Saygısızlık olarak görülen bir hareket, başka bir anlayışta gayet normal karşılanabilir. Bu nedenle kendi kültürümüzde olan hassasiyetleri başka kültürlerden bekleyemeyiz. Önce karşımızdakini anlamamız gerekiyor. Yukarıda verdiğimiz pasta örneğinde olduğu gibi, su-i zan etmek yerine, Hz. Ali´nin sözüne binaen önce „bilmemiz“ gerekiyor.

Verdiğimiz ayette başka bir husus daha ortaya çıkıyor. İslam dini bu ayet ile her türlü ırkçılığı ve faşizmi ortadan kaldırıyor. Çünkü ırkçılık, yaratılıştan dolayı var olan bir üstünlüğü var sayar. Oysaki mutlak adaletli olan Allah, adaletsizlik etmez. Hiçbir ırkı başka bir ırkın üstünde veya altında yaratmaz. Ayet´de de ifade edildiği gibi, herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir.

Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (sav.) „Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah´tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır.“ hitabıyla tüm asabiyet fikrini, ırkçılığı ayakları altına alıyor.

Özetle birlikte yaşama kültürünü geliştirebilmek için öncelikle kültürlerin ve değerlerin farklı olduğunu kabul etmemiz, her kültürün kendine göre doğruları ve yanlışları olduğunu benimsememiz, karşımızdaki kültürü tanımak için adımlar atmamız ve diyaloğa geçmemiz gerekiyor.

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Ocak, Şubat, 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2019) Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

 

50-60 sene önce farklı ülkelerden Almanya´ya işci olarak gelen insanlar, kendi kültür derneklerini, spor kulüplerini, camilerini, STK`larını kurdular. Bu dernekler hem kendi insanlarına hem de dışarıya yönelik bir çok hizmet sundu ve sunuyor.

 

Zaman ile bu STK´ların yapıları da değişmeye başladı. Başlangıçta sadece kendi iç dünyalarını muhafaza etmek ile sınırlı olan derneklerimiz, daha sonra Almanya´da doğan kendi çocuklarının yeni soru ve sorunlarına karşı çözümler üretmeye başladılar. Geldiğimiz bugünki noktada ise derneklerimizin bir paradigma değişikliği ile artık göçmen dernekler olmadıklarını, bilhassa yaşadıkları ülkenin sorunlarına çözümler üreten ve hizmet sunan STK´lar olarak algılanmaları gerektiğini söylemek mümkün.

 

Bu arada elbette sadece Almanya´ya değil, tüm Avrupa´ya 50-60 sene öncesinde de yaşandığı gibi, farklı ülkelerden insanlar akın etmeye başladı. Bu sefer göç sebepleri farklı olsa da, gelen insanlar aynı şekilde daha önce gelenler gibi Avrupa´da kalıcılar. O zaman burada sorulması gereken soru, yüzbinlerce yeni gelen insanlar da kendi STK´larını, derneklerini, camilerini açacaklar mı? Örneğin mülteci olarak Almanya´ya gelen Suriye´liler kendi insanlarına hizmet eden camileri, kültür derneklerini, hatta lokantalarını, manavlarını açacaklar mı yoksa bu sadece bizin kültürmüze has bir olgumudur?

Öncelikle dünya genelindeki göçün sosyolojisine baktığımızda, göç edenlerin belli safhalardan geçtiğini görüyoruz.

 

Birinci safhada, göç edenler öncelikle yaşayabilmek icin gereken ihtiyaçların peşine düşerler, yani bir nevi yaşam mücadelesi verirler. İş ve aş peşinde koşarlar. Yaşayabilecekleri iyi bir ev isterler. Bu süreç bazen 3-5 sene sürebilir.

 

Ev, aile, iş gelir meseleleri “garanti“ altında olduktan sonra ikinci safha başlar. Göç edenler bu safhada kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini muhafaza etmek ve korumak için çaba verirler. Bunu öncelikle bireysel olarak yapmaya çalışırlar. Zamanla bunun zor olduğunu görürler ve başkalarının da aynı kendileri gibi bir durumda olduğunu fark ederler. Bu nedenle bir şehirde çok sayıda bulunanlar biraraya gelirler ve ortak problemlerini veya ortak ihtiyaçlarını giderebilecek dernekler, STK´lar kurarlar.

 

Üçüncü aşamada ise, asıl uyum süreci başlar. Özgüveni artmış olan gruplar, yaşadıkları topluma ayak uydurmaya, entegre olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini benimseyenler daha bir özgüvenli hareket ederler ve daha çok uyum sağlarlar. Kendisini dışlanmış hissedenler veya toplumda haksızlığa maruz kalanlar bu üçüncü aşamada kendilerini daha çok geri çekerler. Kimliklerinin kabul görmediğini düşünürler. Bir toplumda ırkçılık veya düşmanlık daha yaygın ise, uyum süreci de o kadar uzar. Farklı kimliklerin kabul gördüğü toplumlar da ise açılım daha çabuk gerçekleşir. Yani bu üçüncü aşama insanların karşılaştığı tecrübelerle değişebiliyor.

 

Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun „Tarih tekerrürden ibarettir“ ve „Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.“ der. Dolayısıyla bu süreçlerin hepsi daha önce de, bilhassa Almanya´da da yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi daha önce büyük kitleler halinde gelen işciler kendi derneklerini kurdular, önce içe hizmet, sonra dışa hizmet gösterdiler ve zamanla bu ülkenin önemli bir parçası haline geldiler. Sadece Türkiye´den gelen insanlar değil, diğer ülkelerden gelen işciler dahi kendi STK´larını, derneklerini kurdular. Gelen en büyük grup türkler olduğu için, en çok türklerin kurduğu dernekler, lokaller göze çarpıyor.

Aynı safhalardan yeni gelen mülteciler de geçiyorlar. Birinci aşamayı mültecilerin bir çoğu geçtiler bile. Almanca öğrendiler, kendi evlerine sahip oldular, bazıları çalışma imkanı buldu ve aileleri de yanlarına geldi. Şimdi ise ikinci aşamaya geçtiler. Bu aşamanın bir neticesi olarak elbette Suriye´li lokaller, lokantalar, kültür dernekleri, camiler, STK´lar oluşacaktır.

 

Kendi insanlarına özel hizmetler sunan STK´ların oluşacağı gibi, kendi dini anlayışlarını aktaran camiler de kurulacaktır. Aynı zamanda ülkesinin lezzetlerine hasret kalanlara hitap edebilmek için lokantalarını, manavlarını vs. de kuracaklar.

 

Burada özellikle cami derneklerini ilgilendiren konu kültür meselesi olacaktır. Yarım asırdır müslümanlarla iletişim halinde olduklarında hep türk kültürüyle de temasa geçmiş olanlar, artık İslam içerisinde farklı kültürlerin olduğunu da daha fazla algılayacaklardır. İslam dininin belli bir kültüre has olmadığı, her kültürden, her milletten insanı içerisinde barındırdığı belki daha net ortaya çıkacaktır.

 

Bu bağlamda cami dernekleri daha fazla yaşadıkları ülkelere yönelik projeler çizip, kalıcı hizmetler geliştirmek zorundadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz paradigma değişikliğini gerçekleştirip, yani bakış açısını değiştirip, kendilerini göçmen dernekleri olarak değil, bizzat yaşadıkları ülkelerin dernekleri olarak görmeleri gerekir. Hem kendileri, hem diğer milletlerin insanları. Yoksa cami derneklerine, STK´lara vs. göçmenlerin dernekleri olarak bakıldığı müddetçe, bilinçaltında halen misafir, gidici gözüyle bakılıp öyle muamele edilecektir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasim, Aralik 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.11.2019) Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

 

Hastalığın kendisi vardır, bir de kafamızda oluşan şekli vardır. Aynı şekilde başımıza gelen olaylar vardır (olgu) bir de kafamızda oluşan yorumlar (algı). Asıl insanı harap eden düşüncelerin kendisidir. Bazen hastalığın kendisi değil, o düşünceler insanı gerçek manada hasta eder. Aslında kafamızda oluşan algı bize sıkıntı verir.

 

Birçok insanda bulunan gereksiz korkunun ve vesvesenin yanlış bir düşünce olduğunu tespit ettikten sonra, korkunun mahiyetini anlamamız gerekiyor. Mahiyeti bilindiği vakit korku da azalır.

 

Aslında psikolojide metot olarak kullanılan davranış terapisinde aynen bu uygulanıyor. Yani korkulan şeyin mahiyetini araştırmak, korkularımızın ne kadar realist olduğuna bakmak. Örneğin örümcekten korkuyorum. Fakat neden? Çünkü kafamızda örümceğin bize yapabileceği bir senaryo var. Bilinçaltımız orada devreye giriyor. Bu düşüncemiz ne kadar realite olabilir? İhtimal ne kadar? Korkularımız haklı mı? Korku duygusu kendimizi korumak için verilmiş. Fakat bu şekilde yanlış kullanıldığında eziyet verir, huzur bozulur ve hayat çekinemez hale gelir.

 

Vesvese, aslında olmayan birşeye kafa yormak ve dolayısıyla boşu boşuna kendini musibete atmaktır. Genel olarak vesveseler sayesinde kafamızda senaryolar oluştururuz. Bu senaryoları gerçekmiş gibi algılarız ve olayları, kavgaları kafamızda olduğundan daha fazla büyütürüz. Uykusuz gecelerde bu senaryolar devam eder. Sonunda çıkmaz hale gelir ve hasta eder. Gerçekten bir olay veya kavga olduğunda kafamızdaki senaryo devreye girer ve biz ona göre hareket ederiz. Halbuki bu senaryolar, bu vesveseler balonun içindeki havaya benzer. Balon şiser, fakat içi sadece hava ile doludur. Bir iğneyle bütün balon patlar, ne kadar büyük olursa olsun. Vesvese balonuna batırmamız gereken iğne ise, ona ehemmiyet vermemektir. Yani onu hakikat olarak görmemek ve gerçekmiş gibi kafaya takmamak ile o balonu patlatabiliriz.

 

Dolayısıyla rasyonel bir bakış açısı vesveseyi bitirir. Duygusal yaklaşım vesveseyi büyütür. Bu nedenle aşırı duygusal ve hassas insanlar çok daha çabuk vesveseye kapılırlar.

 

Dini konularda vesvese oluştuğu zaman, genelde „Acaba namazımı kaç rekat kıldım? Tekrar kılayım. Abdestimi doğru mu aldım? Tekrar alayım. Acaba şu veya bu düşünceden dolayı müslümanlıktan çıktım mı? Hemen tevbe edeyim“ gibi düşünceler oluşabiliyor. Özellikle son soruda, yani imanlı imansız vesvesesinde, insan üzüldüğüne ve kalbi bundan rahatsız olduğuna göre, böyle bir durumun söz konusu olmadığını gösterir. Yani vesveseden dolayı böyle bir düşünce oluşmuş oluyor. Onun için insan bu düşünceyi kendi düşüncesiymiş gibi kabul etmemesi gerekir. Peygamber Efendimiz “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” diye buyuruyor.

 

Vesvese duygusu bazen din konusunda bazen başka konularla ön plana çıkabilir. Vesveseyi kısa vadeli bitirmek için ön plana çıkan konuya rasyonel ve mantıklı bir yaklaşım gerekir, fakat uzun vadeli vesveseden kurtulmak için ön plana çıkan konuyu irdelemek yerine vesveseyi tetikliyen ve besleyen düşünce tarzını sorgulamak gerekir. Yani vesvesenin köküne inmek gerekir, yoksa sadece ön plana çıkan konu ele alınırsa, o konu bitince, başka bir konuda vesvese başlar.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Kasim 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler