Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2019) Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

 

50-60 sene önce farklı ülkelerden Almanya´ya işci olarak gelen insanlar, kendi kültür derneklerini, spor kulüplerini, camilerini, STK`larını kurdular. Bu dernekler hem kendi insanlarına hem de dışarıya yönelik bir çok hizmet sundu ve sunuyor.

 

Zaman ile bu STK´ların yapıları da değişmeye başladı. Başlangıçta sadece kendi iç dünyalarını muhafaza etmek ile sınırlı olan derneklerimiz, daha sonra Almanya´da doğan kendi çocuklarının yeni soru ve sorunlarına karşı çözümler üretmeye başladılar. Geldiğimiz bugünki noktada ise derneklerimizin bir paradigma değişikliği ile artık göçmen dernekler olmadıklarını, bilhassa yaşadıkları ülkenin sorunlarına çözümler üreten ve hizmet sunan STK´lar olarak algılanmaları gerektiğini söylemek mümkün.

 

Bu arada elbette sadece Almanya´ya değil, tüm Avrupa´ya 50-60 sene öncesinde de yaşandığı gibi, farklı ülkelerden insanlar akın etmeye başladı. Bu sefer göç sebepleri farklı olsa da, gelen insanlar aynı şekilde daha önce gelenler gibi Avrupa´da kalıcılar. O zaman burada sorulması gereken soru, yüzbinlerce yeni gelen insanlar da kendi STK´larını, derneklerini, camilerini açacaklar mı? Örneğin mülteci olarak Almanya´ya gelen Suriye´liler kendi insanlarına hizmet eden camileri, kültür derneklerini, hatta lokantalarını, manavlarını açacaklar mı yoksa bu sadece bizin kültürmüze has bir olgumudur?

Öncelikle dünya genelindeki göçün sosyolojisine baktığımızda, göç edenlerin belli safhalardan geçtiğini görüyoruz.

 

Birinci safhada, göç edenler öncelikle yaşayabilmek icin gereken ihtiyaçların peşine düşerler, yani bir nevi yaşam mücadelesi verirler. İş ve aş peşinde koşarlar. Yaşayabilecekleri iyi bir ev isterler. Bu süreç bazen 3-5 sene sürebilir.

 

Ev, aile, iş gelir meseleleri “garanti“ altında olduktan sonra ikinci safha başlar. Göç edenler bu safhada kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini muhafaza etmek ve korumak için çaba verirler. Bunu öncelikle bireysel olarak yapmaya çalışırlar. Zamanla bunun zor olduğunu görürler ve başkalarının da aynı kendileri gibi bir durumda olduğunu fark ederler. Bu nedenle bir şehirde çok sayıda bulunanlar biraraya gelirler ve ortak problemlerini veya ortak ihtiyaçlarını giderebilecek dernekler, STK´lar kurarlar.

 

Üçüncü aşamada ise, asıl uyum süreci başlar. Özgüveni artmış olan gruplar, yaşadıkları topluma ayak uydurmaya, entegre olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini benimseyenler daha bir özgüvenli hareket ederler ve daha çok uyum sağlarlar. Kendisini dışlanmış hissedenler veya toplumda haksızlığa maruz kalanlar bu üçüncü aşamada kendilerini daha çok geri çekerler. Kimliklerinin kabul görmediğini düşünürler. Bir toplumda ırkçılık veya düşmanlık daha yaygın ise, uyum süreci de o kadar uzar. Farklı kimliklerin kabul gördüğü toplumlar da ise açılım daha çabuk gerçekleşir. Yani bu üçüncü aşama insanların karşılaştığı tecrübelerle değişebiliyor.

 

Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun „Tarih tekerrürden ibarettir“ ve „Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.“ der. Dolayısıyla bu süreçlerin hepsi daha önce de, bilhassa Almanya´da da yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi daha önce büyük kitleler halinde gelen işciler kendi derneklerini kurdular, önce içe hizmet, sonra dışa hizmet gösterdiler ve zamanla bu ülkenin önemli bir parçası haline geldiler. Sadece Türkiye´den gelen insanlar değil, diğer ülkelerden gelen işciler dahi kendi STK´larını, derneklerini kurdular. Gelen en büyük grup türkler olduğu için, en çok türklerin kurduğu dernekler, lokaller göze çarpıyor.

Aynı safhalardan yeni gelen mülteciler de geçiyorlar. Birinci aşamayı mültecilerin bir çoğu geçtiler bile. Almanca öğrendiler, kendi evlerine sahip oldular, bazıları çalışma imkanı buldu ve aileleri de yanlarına geldi. Şimdi ise ikinci aşamaya geçtiler. Bu aşamanın bir neticesi olarak elbette Suriye´li lokaller, lokantalar, kültür dernekleri, camiler, STK´lar oluşacaktır.

 

Kendi insanlarına özel hizmetler sunan STK´ların oluşacağı gibi, kendi dini anlayışlarını aktaran camiler de kurulacaktır. Aynı zamanda ülkesinin lezzetlerine hasret kalanlara hitap edebilmek için lokantalarını, manavlarını vs. de kuracaklar.

 

Burada özellikle cami derneklerini ilgilendiren konu kültür meselesi olacaktır. Yarım asırdır müslümanlarla iletişim halinde olduklarında hep türk kültürüyle de temasa geçmiş olanlar, artık İslam içerisinde farklı kültürlerin olduğunu da daha fazla algılayacaklardır. İslam dininin belli bir kültüre has olmadığı, her kültürden, her milletten insanı içerisinde barındırdığı belki daha net ortaya çıkacaktır.

 

Bu bağlamda cami dernekleri daha fazla yaşadıkları ülkelere yönelik projeler çizip, kalıcı hizmetler geliştirmek zorundadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz paradigma değişikliğini gerçekleştirip, yani bakış açısını değiştirip, kendilerini göçmen dernekleri olarak değil, bizzat yaşadıkları ülkelerin dernekleri olarak görmeleri gerekir. Hem kendileri, hem diğer milletlerin insanları. Yoksa cami derneklerine, STK´lara vs. göçmenlerin dernekleri olarak bakıldığı müddetçe, bilinçaltında halen misafir, gidici gözüyle bakılıp öyle muamele edilecektir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasim, Aralik 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.11.2019) Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

 

Hastalığın kendisi vardır, bir de kafamızda oluşan şekli vardır. Aynı şekilde başımıza gelen olaylar vardır (olgu) bir de kafamızda oluşan yorumlar (algı). Asıl insanı harap eden düşüncelerin kendisidir. Bazen hastalığın kendisi değil, o düşünceler insanı gerçek manada hasta eder. Aslında kafamızda oluşan algı bize sıkıntı verir.

 

Birçok insanda bulunan gereksiz korkunun ve vesvesenin yanlış bir düşünce olduğunu tespit ettikten sonra, korkunun mahiyetini anlamamız gerekiyor. Mahiyeti bilindiği vakit korku da azalır.

 

Aslında psikolojide metot olarak kullanılan davranış terapisinde aynen bu uygulanıyor. Yani korkulan şeyin mahiyetini araştırmak, korkularımızın ne kadar realist olduğuna bakmak. Örneğin örümcekten korkuyorum. Fakat neden? Çünkü kafamızda örümceğin bize yapabileceği bir senaryo var. Bilinçaltımız orada devreye giriyor. Bu düşüncemiz ne kadar realite olabilir? İhtimal ne kadar? Korkularımız haklı mı? Korku duygusu kendimizi korumak için verilmiş. Fakat bu şekilde yanlış kullanıldığında eziyet verir, huzur bozulur ve hayat çekinemez hale gelir.

 

Vesvese, aslında olmayan birşeye kafa yormak ve dolayısıyla boşu boşuna kendini musibete atmaktır. Genel olarak vesveseler sayesinde kafamızda senaryolar oluştururuz. Bu senaryoları gerçekmiş gibi algılarız ve olayları, kavgaları kafamızda olduğundan daha fazla büyütürüz. Uykusuz gecelerde bu senaryolar devam eder. Sonunda çıkmaz hale gelir ve hasta eder. Gerçekten bir olay veya kavga olduğunda kafamızdaki senaryo devreye girer ve biz ona göre hareket ederiz. Halbuki bu senaryolar, bu vesveseler balonun içindeki havaya benzer. Balon şiser, fakat içi sadece hava ile doludur. Bir iğneyle bütün balon patlar, ne kadar büyük olursa olsun. Vesvese balonuna batırmamız gereken iğne ise, ona ehemmiyet vermemektir. Yani onu hakikat olarak görmemek ve gerçekmiş gibi kafaya takmamak ile o balonu patlatabiliriz.

 

Dolayısıyla rasyonel bir bakış açısı vesveseyi bitirir. Duygusal yaklaşım vesveseyi büyütür. Bu nedenle aşırı duygusal ve hassas insanlar çok daha çabuk vesveseye kapılırlar.

 

Dini konularda vesvese oluştuğu zaman, genelde „Acaba namazımı kaç rekat kıldım? Tekrar kılayım. Abdestimi doğru mu aldım? Tekrar alayım. Acaba şu veya bu düşünceden dolayı müslümanlıktan çıktım mı? Hemen tevbe edeyim“ gibi düşünceler oluşabiliyor. Özellikle son soruda, yani imanlı imansız vesvesesinde, insan üzüldüğüne ve kalbi bundan rahatsız olduğuna göre, böyle bir durumun söz konusu olmadığını gösterir. Yani vesveseden dolayı böyle bir düşünce oluşmuş oluyor. Onun için insan bu düşünceyi kendi düşüncesiymiş gibi kabul etmemesi gerekir. Peygamber Efendimiz “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” diye buyuruyor.

 

Vesvese duygusu bazen din konusunda bazen başka konularla ön plana çıkabilir. Vesveseyi kısa vadeli bitirmek için ön plana çıkan konuya rasyonel ve mantıklı bir yaklaşım gerekir, fakat uzun vadeli vesveseden kurtulmak için ön plana çıkan konuyu irdelemek yerine vesveseyi tetikliyen ve besleyen düşünce tarzını sorgulamak gerekir. Yani vesvesenin köküne inmek gerekir, yoksa sadece ön plana çıkan konu ele alınırsa, o konu bitince, başka bir konuda vesvese başlar.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Kasim 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.08.2019) Affedebilmek…

Affedebilmek…

 

Öncelikle şunu belirtmek gerekir, gerçek manada affetmek Allah´a mahsustur. Biz o konumda değiliz. O sadece Allah´a mahsustur. Sadece O, affetme makamındadır. Çünkü kalpleri, gerçek sebepleri, niyetleri sadece O bilir. Yinede insan ilişkilerinde, birbirimize yaptığımız hatalardan dolayı, iletişimi iyi seviyede sürdürebilmek için ve küsmemek için bizler de birbirimizi affetmek, hakkımızı helal etmek, konumundayız.

 

Eğer affetmek ve barışmak olmaz ise, devamlı intikam korkusu her iki tarafı da korku ve endişeyle sarar. Sürekli büyük bir baskı hissedilir. Fakat affedildiği an büyük bir yükten kurtulunmuş olur. Bir hafifleme olur.

 

Birçok hadis´de Allah affedeni affedeceğini belirtiyor: “Allah rızası için affedeni, Allahü teâlâ yükseltir.“, “Affedin ki, Allahü teâlâ da sizi affetsin ve şerefinizi yükseltsin!“, “Musa aleyhisselam, ´Ya Rabbi, senin indinde en aziz kimdir?´ diye sordu. Allahü teâlâ da, ´İntikam almaya gücü yeterken affedendir´ buyurdu.“, “Affedin ki affa kavuşasınız!“, “Allahü teâlâ merhameti olmayana merhamet etmez, affetmeyeni affetmez.“, “Sana zulmedeni affet, sana gelmeyene git, sana kötülük edene sen iyilik et, aleyhine de olsa mutlaka doğru konuş.“ ve “Kendinden uzaklaşanlara yaklaşmak, zulmedenleri affetmek, kendini mahrum edenlere (Kendine bir şey vermeyenlere) ihsan etmek, güzel huylu olmaktır.“

 

Peygamber Efendimiz bir gün bir topluluğa rastlar. Orada bulunanlar kimin daha kuvvetli olduğunu tespit etmek için ağır bir taş kaldırıyorlardı. Peygamber Efendimiz topluluğa “Size bundan daha ağırını haber vereyim mi?” diye sorar. “Evet, ya Resulullah” diye cevap veren topluluğa Peygamber Efendimiz “Din kardeşiyle arasında dargınlık ve düşmanlık bulunan kimsenin, kendi şeytanını ve kardeşinin şeytanını mağlup ederek kardeşinin yanına gelmesi ve O´nunla konuşup barışmasıdır” buyurur.

 

Kur´an-ı Kerim´de bu hususa dikkat çeken ayetler mevcut: “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler – Allah ise iyilik yapanları sever.“ (Kur´an, 3:134) ve “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir.“ (Kur´an, 64:14).

 

Peygamber Efendimiz de intikam almak yerine affetmenin önemine vurgu yapar: “En halim olanınız da, intikam almaya gücü yettiği halde bağışlayandır.“ ve “Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.“

 

Dolayısıyla iyiliği hep karşıdan beklememek gerekir. Çünkü her iki taraf da iyiliği karşıdan bekler ise, kimse iyilik yapmaz. Daha önce de belirttiğimiz gibi mutlu olmak için önce mutlu etmek lazım. İlk adımı birisi atmalı. “Ben neden iyilik yapayım, o da bana yapmıyorki?“ düşüncesi hatalı bir düşünce. Çünkü bilgi sahibi olan biri iyilik yapar. Demekki karşıdaki bilmiyor. Kaldıki aynısını – yani aynı iyiliği – yapmak iyilik değildir, sadece borç ödemektir veya iyilik ticaretidir. Abdülhakim Arvasi´nin dediği gibi: ´İyilik ticaret değildir. Allah rızası için yapılır ve unutulur.´ Bunu iyi gün – kötü dün dostu karşılaştırmasıyla veya Hz. Ali´nin sözüyle de anlayabiliriz: “Dostlarının kötüsü, seni iyi gününde arayıp sıkıntılı zamanında yüz üstü bırakandır.“ Peygamber Efendimiz de bu hakikati dile getiriyor: “Yapılan sılaya, aynısı ile karşılık veren gerçek anlamda sıla-i rahime dikkat eden değildir. Fakat akrabalık bağları kesildiği zaman, onları arayıp soran gerçek anlamda sıla-i rahimi yerine getirendir.“

 

Kur´an-ı Kerim bu hususta kötülüğe karşı dahi iyiliğin en iyisini emrediyor: “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.“ (Kur´an, 41:34). Sadece iyilik değil, iyiliğin en iyisi emrediliyor. Bu ise hakikaten nefse zor gelen, fakat başarılabilindiğinde muazzam huzur veren bir davranıştır. Böyle davranışlara adım adım, deneye deneye sahip olabiliriz. Küçük olayları affetmek ile başlar, oradaki aldığımız huzur ile, büyük kavgaları dahi affedebilme ve iyilik ile karşılık verebilme durumuna gelebiliriz.

 

Hz. İbrahim ve yaşlı adamın hikayesi meşhurdur. Hz. İbrahim misafir ağırlamayı ve ikramda bulunmayı çok severdi. “Halil İbrahim Sofrası“ sözü de buradan geliyor. Hz. İbrahim bir gün yaşlı bir adamı ağırlar. Yaşlı adamın yemeğe “Bismillah“ demeden başlaması Hz. İbrahim´in dikkatini çeker ve bundan dolayı kendisine neden besmele çekmediğini sorar. Adam ise müslüman olmadığını, mecusi olduğunu, yani ateşe taptığını, söyler. Bunu duyan Hz. İbrahim çok kızar ve adamı evinden kovar. Ardından Cebrail Hz. İbrahim´e gelir ve Allah´ın kendisine inanmayan bu adamı 70 senedir rızıklandırdığını, ama Hz. İbrahim´in ona bir öğün yemeği çok gördüğünü söyler. Bu sözlerden sonra Hz. İbrahim hemen yaşlı adamın arkasından koşar ve geri dönmesine ikna eder. Buradan da anlaşılacağı gibi birisinin hatası yüzünden o kişiyi hemen silmemek gerekir. Beklemek gerekir, sabretmek gerekir. Hatasından dönmesi için zaman vermek gerekir.

 

Affetmenin önemli olduğu kadar affedilebilmek de önemlidir. Başkasının bizi affetmesini istiyorsak, davranışımızda samimi olmamız gerekir. Örneğin sadece bir özür yeterli olmayacaktır. Çünkü özür sadece duyguya hitap eder. Akla ve mantığa da hitap edebilmek için özürden önce ciddi bir “Hatayı kabul“ gerekiyor. Bu şekilde karşı taraf, yani bizi affetmesini beklediğimiz kişi, samimi olduğumuzu anlar ve bizi affedebilir. Çünkü “Hatasının farkında“ düşüncesi gelişir. Hem kalp, hem akıl rahat eder. Böyle bir af kalıcıdır. Sadece özür ile kapatılan bir konu, aslında kapatılmamıştır, affedilmemiştir ve başka zaman tekrar masaya gelebilir. Çünkü özür dileyen kişinin, hatasını kabul etmediği, sadece kendi menfaati için özür dilediği düşüncesi hakim olur. Aynısı tevbe için de geçerlidir. Samimi bir tevbe, hatayı kabul etmeyi, hatadan vazgeçmeyi, aynı hatayı tekrarlamamaya gayret etmeyi ve pişman olmayı gerektirir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2019

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.07.2019) Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

Herşeyi kafaya takmamak ve Geçmişi unutamamak

 

Birçok psikolojik rahatsızlıklar, özellikle depresyon, veya uykusuzluk, kafamıza taktığımız olaylardan dolayı oluşuyor. Hatta bazı kişiler kafalarına taktıkları çok fazla şeyler yüzünden evde çok fazla temizlik yaparlar ve o temizlik anında kafasındakilerini bir filim gibi düşünürler. Bazıları için bu bir rahatlama metodur.

 

Kafamızda oluşturduğumuz senaryolar veyahut olayları yorumlama şeklimiz bizi büyük sıkıntılara sokabiliyor. Halbuki olayların içine dalmamak gerekir. Olayları olduğu gibi, adeta dışarıdan bir pencereden seyrediyor gibi, seyretmek gerekir. Bu şekilde başımıza ne gelirse gelsin Allah´ın bize kaldıramayacağımız bir yükü vermeyeceğine inanırız, ve olayların tesiri altında kalmayız.

 

Çocuklar “Dünya hayatı, ancak bir eğlence ve bir oyundan ibarettir“ (Kur´an, 29:64) ayetini en iyi anlayanlar. “Büyükler“ ise anlamadıkları için dünyayı gerçek zannediyorlar ve herşeyi kafalarına takıyorlar.

 

Madem hayat sadece bir türk dizisi, hepimiz bu senaryonun içerisindeyiz ve herkes kendi hayatının başrolünde; o zaman bu senaryoyu o kadar da ciddi almamak gerekir. Önemli olan rejisör ile iyi anlaşabilmek. Başımıza ne gelirse gelsin, hepsinin bir imtihan olduğunu kavraya bilirsek, meselenin %50´si çözülmüştür zaten.

 

Sadece musibetlerden veya dertlerden bahsetmiyorum, müsbet (pozitif) durumlar da bu sınıfa girer. Dertler nasıl sun-i ise, başarılar da sun-i. Hepsi sahte, geçici, fani…. Onun için musibetler ve başarısızlıklar da mutluluk için gerekli.

 

Novalis der ki, “Mutluluk, musibetlere karşı kabiliyetli olmaktır.“ Bu meseleye Bediüzzaman´ın veciz sözü güzel bir şekilde açıklık getirir: “Kader´den emin olan, kederden emin olur.“ Yani Kader Sigortasına üye olan, kederden emin olur.

 

İnşirah… inşirah… inşirah… diyen Kur´an, “Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.“ (Kur´an, 94:5-6) der ve kimseye kaldıramayacağı bir yükün verilmediğini müjdeler: “Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.“ (Kur´an, 2:286), “Biz hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz.“ (Kuran, 7:42). Her olan şey O´nun dilediğidir ve dolayısıyla güzeldir. O´na güvenen yolda kalmaz: “Allah’a güven. Vekîl olarak Allah yeter.“ (Kur´an, 33:3).

 

Peygamber Efendimiz ise “Zafer sabırla beraberdir. Kurtuluş sıkıntıyla beraberdir. Her güçlüğün yanında bir de kolaylık vardır.“ diyerek müjde verir.

 

Demekki bu senaryonun rejisörü, herkese taşıyabileceği rolü vermiş. Derdi yollamış, yanında da dermanı.

Geçmişi unutamamak

 

Geçmişte yaşanmış olanlar bitmiştir, artık yoktur. Onlara sabır göstermeye, üzülmeye gerek yok. Oradan ancak gelecek hayatımız için dersler çıkarabiliriz. Eğer eski olayları, üzüntülü konuları kapatamaz isek hayatımız boyunca o eski acılı günlerde yaşarız. Bedenimizle bugünü, ruhumuzla dün´ü yaşarız.

 

Hayatımızı bir biyografi olarak düşünelim. Kitap bir yerden başlar, bir yerde biter. Başlangıç ve bitiş arasında birçok bölümler olur. Acılı bölümler, güzel bölümler. Fakat her bölümün de kendisine göre bir başlangıcı ve bitişi vardır. Aynen bunun gibi, hayatımızda yaşadığımız olayların başlangıcı ve bitişi vardır. Bittiği zaman, o sayfayı kapatabilmemiz gerekir. Hayata devam etmemiz gerekir. Yeni sayfalar açıp, biyografimizi devam yazmamız gerekiyor.

 

Hayvanlar için dün ve yarın yoktur. Sadece bugün vardır. Biz insanlar öyle değiliz. Onun için geçmişi kafamızdan silmemize gerek yok, bazen silmemek de gerekli. Önemli olan o sayfalara takılıp şuan hayatımızı yok ve bitmiş olan birşey için zehir etmemek. Yani geçmiş olaylara bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Eğer geçmişte kapanmamış bir mesele var ise ve bunu konuşarak kapatmak mümkün değil ise, onu kafamızda canlandırıp bir filim gibi sona erdirmemiz gerekiyor. Yani yeniden yorumlamamız ve geçmişimizi kabullenerek yaşamamız gerekiyor.

 

İnsan kötü bir an yaşadığı zaman bu an´ı geçmişine ve geleceğine yayar. Adeta sürekli o kötü a´nı her an yaşayacakmış gibi, acısı sürekli var olacakmış gibi hareket eder ve gerektiğinden fazla endişelenir. Halbuki kötü an o an vardır. O an yaşanmıştır. O an´ı ebediyete kadar uzatmaya gerek yok. Orada kapatmak, bitirmek gerekir. Ki hayatta zaten sürekli iyi anlarımız ve kötü anlarımız olur. Durumumuz iyi olur, şükür ile imtihan ediliriz. Kötü anlara denk geliriz, sabır ile sınanırız. Bu durum hayatımızın sonuna kadar bu şekilde devam eder. Yani ne iyi anlarımız ne de kötü anlarımız kalıcıdır. Sürekli bir değişim esastır.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Temmuz 2019

https://www.amazon.de/Pozitif-Ol-Psikolojik-Terapide-Risale-i/dp/9752613438

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.05.2019) Anadil derslerinde son durum

Anadil derslerinde son durum

Anadilin önemine vurgu yapmak için ünlü filizof Konfüçyus´un bir sözü vardır, “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“ Nitekim lisan, sadece halihazırdaki insanları birleştirmez, aynı zamanda yüzyılların kültürünü aktarır. Çünkü kullanılan her kelimenin arkasında bir tarih vardır. Kültür, din, örf, adet anadil ile aktarılır.

Dolayısıyla göç eden birçok toplum anadilini muhafza etmek için gayret gösterir. Almanya´ya göç eden farklı toplumlar da kendi anadillerini çocuklarına aktarabilmek için büyük çaba göstermişler. 1955´den itibaren misafir işci olarak Almanya´ya gelen yugoslavlar, italyanlar ve türkler kendi çaplarında anadillerini korumaya çalışmışlar.

1964´de ise Alman Kültür Bakanlığı´nın bir kararı ile Almanya´daki konsolosluklara anadili öğretmeye yönelik dersler verme yetkisi sunuluyor. Kültür Bakanlığına göre, o dönem bu yetkinin verilme amacı, ileri yıllarda tekrar vatanlarına dönecek olan misafir işcilerin çocuklarının döndüklerinde toplumda ve okulda zorluk çekmemeleri. Konsoloslukların sundukları anadil dersleri halen bazı eyaletlerde yürürlükte. Derslerin içerikleri ve finansal kaynağını konsolosluklar taşıyor, alman devleti ise okul sınıflarını kullanım için veriyor. Bazı eyaletlerin okul bakanlıkları dersin içeriğini kontrol ediyorlar, bazıları ise tamamen konsolosluklara bırakıyorlar. Bu derslere katılma mecburiyeti yok. Her veli veya öğrenci katılıp katılmayacağını kendisi karar verebiliyor.

Almanya´da okul sistemi her eyalette değişik olduğu için eyaletler anadil konusunda da farklı hareket ediyorlar. Bazı eyaletlerde sadece konsoloslukların verdiği anadil dersleri mevcut, bazılarında okul bakanlığı kendisi anadil dersleri sunuyor, bazılarında hem devlet hem konsolosluklar ders veriyorlar, bazılarında ise hiç anadil dersleri yok. Eyaletlerde bu son durum ile ilgili Mediendienst Integration´un yaptığı araştırmaya yazımızda göz atalım.

Baden Württemberg eyaletinde konsolosluklar 14 dilde anadil dersi veriyorlar. Toplam 35417 öğrenci bu derslere katılıyor. Katılım sayıları ise her sene ciddi şekilde düşüyor. Öğretmenlerin sayısı ise 534. 2016/2017 okul döneminde 24426 öğrenci türk anadil derslerine katılmış, 2017/2018 döneminde 22493 kişi ve 2018/2019 döneminde 19023 kişi katılıyor. Yani üç senede öğrenci sayısı 5000´den fazla eksilmiş. Okul bakanlığı Baden Württemberg eyaletinde kendisi anadil dersleri vermiyor fakat konsoloslukların verdiği derslerle ilgili irtibat halindeler.

Bavyera eyaletinde anadil derslerini sadece konsolosluklar veriyor. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol etmiyor. Katılım ile ilgili istatistik tutulmuyor.

Berlin eyaletinde konsolosluklar 7 dilde anadil dersleri sunuyorlar. Bu eyalette de hem katılanların sayısı hem de derslerin sunulduğu okulların sayısı her sene düşüyor. Şuan 85 okulda anadil dersleri veriliyor. 2016/2017 okul döneminde 2348 türk öğrenci anadil derslerine katılmış, 2017/2018 senesinde katılım oranı 2239 ve 2018/2019 döneminde ise 1586 öğrenci derslere katılmış. Eyaletin okul bakanlığı dersleri kontrol edebiliyor. Konsoloslukların verdiği derslere paralel olarak okul bakanlığı da anadil dersleri sunuyor. 49 tane ilkokulda türkçe dersi veriliyor.

Brandenburg eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri sunmuyorlar. Okul bakanlığı 8 dilde anadil dersi sunuyor. Katılımcıların sayısı her sene yükseliyor. Öğretmenlerin sayısı 55. Türkçe derslerinde ise 2016/2017, 2017/2018 ve 2018/2019 okul dönemlerinde tam 12 öğrenci kayıtlıydı.

Bremen eyaletinde konsolosluklar 7 dilde anadil dersi veriyorlar. Öğrenci sayılarıyla ilgili bir bilgi yok. Eyaletin okul bakanlığı dersleri kontrol ediyor ve aynı zamanda dersleri veren öğretmenlerin de iyi almanca bilmelerine dikkat ediyor. Bakanlık kendisi de 6 dilde anadil dersleri veriyor.

Hamburg eyaletinde 1114 öğrenci konsoloslukların verdiği anadil derslerine katılıyor. Toplam 5 dilde 20 öğretmen ders veriyor. 2018/2019 döneminde türkçe derslerine 737 öğrenci katılıyor. Derslerin içeriğine okul bakanlığı müdahale etmiyor. Bakanlık kendisi 12 dilde anadil dersi sunuyor.

Hessen eyaletinde de konsolosluklar anadil dersleri veriyorlar. 11 dilde sunulan bu imkana toplam 5889 öğrenci katılıyor. 86 öğretmen dersleri sunuyor. 2018/2019 okul döneminde 3191 türk öğrenci türkçe dersine katılıyor. Hessen eyaletinin okul bakanlığı derslerin içeriğini kontrol edebiliyor. Bakanlık kendisi de anadil dersleri sunuyor. Bu derslere toplam 9357 öğrenci katılıyor. Bakanlığın sunduğu türkce derslerine 4065 kişi katılıyor.

Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri sunmuyorlar. Okul bakanlığı kendisi 3 dilde anadil dersi veriyor. Türkçe dersleri bu eyalette verilmiyor.

Niedersachsen eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri veriyorlar. Katılım sayıları ile ilgili bir araştırma yok. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol edebiliyor. Bakanlık kendisi de 13 dilde anadil dersi veriyor. 109 öğretmen dersleri veriyor. 2017/2018 döneminde 3749 öğrenci türkce anadil derslerine katılıyordu.

Nordrhein-Westfalen eyaletinde de konsoloslukların verdikleri anadil dersleri ile ilgili istatistik yok. Okul bakanlığı ise 23 dilde ders veriyor. Toplam 97787 öğrenci derslere katılıyor. 2017/2018 döneminde türkçe anadil derslerine 45505 öğrenci katılırken, bu sayı 2018/2019´da 43944´e düşmüş.

Rheinland-Pfalz eyaletinde konsolosluklar anadil dersleri vermiyorlar. Okul bakanlığının 17 değişik dilde sunduğu anadil derslerine ise 13405 öğrenci katılıyor. Türkçe derslerine 2016/2017 döneminde 7030 kişi, 2017/2018 döneminde 6529 kişi ve 2018/2019´da 6125 kişi katılıyor.

Saarland eyaletinde sadece türk ve italyan konsoloslukları anadil dersi veriyorlar. Okul bakanlığı bu dersleri kontrol etmiyor. 2018/2019´dan itibaren bakanlık kendisi de anadil dersleri vermeye başladı. 97 yerde düzenlenen bu derslere 2310 öğrenci katılıyor.

Sachsen eyaletinde konsolosluklar anadil dersi sunmuyorlar. Okul bakanlığı 17 dilde ders sunuyor. Toplam 1736 öğrenci bu derslere katılıyor. 62 öğretmen dersleri veriyor. 2016/2017´de 35, 2017/2018´de 31 ve 2018/2019´da 18 öğrenci türkçe anadil derslerine katılıyor.

Sachsen-Anhalt eyaletinde de konsolosluklar anadil dersi sunmuyorlar. Şimdiye kadar konsolosluklardan böyle bir talep gelmemiş. Okul bakanlığı kendisi de anadil dersleri sunmuyor.

Schleswig-Holstein eyaletinde konsolosluklar 5 dilde anadil dersleri sunuyorlar. Toplam 1024 öğrenci derslere katılıyor. 2017/2018 döneminde 905 türk öğrenci anadil derslerine katılıyordu. 2018/2019 okul döneminde bu sayı 928´e çıkmış. Okul bakanlığı dersleri kontrol etmiyor ve kendisi de anadil dersleri sunmuyor. Fakat koalisyon anlaşmasına göre gelecekte 5-10 okulda türkçe dersi verilmek isteniyor.

Thüringen eyaletinde ne konsolosluklar ne de okul bakanlığı anadil dersi vermiyorlar.

Anadilini öğrenmeyi istemek bir lüks veya özel bir istek değildir. Bu istek, sağlam bir kişiliğe sahip olma ihtiyacından doğan bir zorunluluktur. Anadilini evde hem konuşacak, okuyacak hem de özellikle doğru yazabilecek bir şekilde öğrenmek çok zor. Velilerin bu görevi yerine getirmeleri kolay değil. Çünkü veliler ne eğitimci, ne de öğretmen. Bu görevi en iyi okullar ve öğretmenler yerine getirebilirler. Bir dili doğru ve kalıcı bir şekilde öğrenmek için, okulda verilen dil öğretimi şart. Eğer anadil doğru bir şekilde okullarda öğretilirse, hem aile arası kültürel çatışmalar yok edilmiş olur, hem de başka diller daha kolay bir şekilde öğrenilebilir. Dilbilimcilerin yaptığı onlarca araştırmalar gösteriyor ki, bir dili öğrenmek için, öncelikle kendi anadilini iyi bilmek şart. Netice olarak anaokula gitmeden önce sadece kendi anadilini güzel bir şekilde öğrenen bir çocuk, anaokulundan itibaren başka dilleri de çok daha hızlı ve doğru öğrenebiliyor. Çünkü hafızasında ve bilinçaltında bulunan bir dil var. Yeni diller o mantığın üzerine kuruluyor. Fakat bir dil yerine çocuğa küçük yaşta farklı dillerle hitap edildiğinde, beyin o dillerin farklı dil olduğunu kavrayamıyor ve dolayısıyla ileri yaşlarda her iki dilde sıkıntı çekiliyor.

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Mayis 2019
Referans, Mayis, Haziran 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(15.03.2019) Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

 

 

Dinimize göre hayat büyük bir nimettir. Dolayısıyla hayatı korumak, hatta hayat kurtarmak da, en büyük iyilikler arasında geçer. Kur´an-ı Kerim´de bu hakikat şu şekilde ifade edilir: „Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur“ (Kur´an, 5:32).

 

Hayatı önplanda tutan dinimiz, yasaklar söz konusu olduğunda da „önce hayat“ prensibini izler. Örneğin domuz eti kesin olarak yasaklanmasına rağmen, domuzun yasaklandığı aynı ayette „Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur“ (Kur´an, 2:173) diye geçer. Halbuki bir insanın çölde aç kalma ve önünden bir domuzun geçme ihtimali oldukça düşüktür, neredeyse sıfırdır. Dolayısıyla Kur´an´ın burada vermek istediği mesaj, zor durumlarda bazı kurallar geçerli değildir. Hastalıkta orucun geçerli olmadığı gibi, belli günlerde bayanların namaz kılma gereği olmadığı gibi veya alternatifi olmayan ilaçlarda alkol içeriğine bakılmadığı gibi. Fetâvayı Hindiyye de bu husus dile getirilir: „Sözüne inanılır bir doktor, hastanın ancak şarap içmekle tedavi olacağını, başka yolla tedavinin mümkün olmayacağını söylerse, gerçekten bu ihtimal de mevcutsa, âlimlerin ekserisi bu tedavinin yapılabileceğini bildirmişlerdir.“

 

Tüm bunları dikkate aldığımızda hayatın önemi ortaya çıkıyor. Hayat, korunması gereken bir nimettir. Ayetlerde bu hakikat „Kendi nefislerinizi öldürmeyin.“ (Kur´an, 4:29) ve „Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın“ (Kur´an, 2:195) diye ifade ediliyor.

 

İslam alimlerinin ekserisi bu bilinç ile, organ nakli, kan bağışı, ilik bağışı gibi konulara cevaz vermişler. Konuyla ilgili de 6 şart aranmıştır: 1. Zaruretin bulunması. 2. Vericinin izin ve rızâsının bulunması. 3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi, 4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması, 5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması, 6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

 

Etrafımızda, sosyal çevremizde organ nakline, kan bağışına, ilik nakline ihtiyacı olan insanları maalesef fark edemiyoruz. „Ateş düştüğü yeri yakar“ misali, başımıza geldiği zaman bu gibi konuların ne kadar önem arz ettiğini fark ediyoruz. Bu gibi çalışmaları önceden yapabilsek, toplumda belli bir hassasiyet oluşturabilsek, belki yüzlerce insanın hayatı kurtarılmış olacak.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Nisan 2019

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2019) İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

 

Almanya´da beş merkezde İslam İlahiyatı okuma imkanı var. Fakat son senelerde İslam İlahiyatı fakültelerinde öğrenci sayısı azalıyor. İlahiyat okuyan bir çok öğrenci İslam Din Dersi öğretmenliğine veya oradan da sosyal bilimlere geçiş yapıyor. Bu geçişlerin sebebi öğrencilerin gelecek ile ilgili tedirgin olmaları. Üniversitelileri tedirgin eden durum, hem İslam İlahiyatında hem de İslam Din Dersinde belirsizliklerin oluşu. Bir çok eyalette bu alanların geleceği netleşmedi.

 

İlahiyat öğrencileri haklı olarak üniversiteyi bitirince, diplomalarını elde edince nerede çalışacaklarını soruyorlar. Normalde hepsinin camide imam olabilecek kapasitede olması gerekirken, bir çok öğrenci şikayetci: „İlahiyat okuduk, ama hutbe bile veremiyoruz!“ sözlerini öğrencilerle konuştuğumuzda sıkça duyuyoruz. Pratik bilgi eksik olduğu icin haliyle hiç bir camide görev alamıyorlar.

 

Bu pratik bilgiyi öğrenebilecek seminerleri camilerin çatı dernekleri proje olarak ilahiyatı bitirenlere uygulamaya çalışıyorlar. Fakat bu pratik bilgi aslında üniversitede okurken paralel bir şekilde gerçekleşmeli. Örneğin bir camide, bir imamın yanında “çıraklık“ veya stajyerlik yaparak da olabilir.

 

Eğer camiler bu gençleri alsalar, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Maaşlarını kim ödeyecek? Türkiye´de ki gibi alman devletinin bu maaşları ödemesi beklenilemez. Alman Anayasa´sına göre seküler bir devlette dini faaliyetleri dini cemaatler kendileri finanse eder. Örneğin kilise bu sebeple kendi dinine, daha doğrusu kurum olarak kendi kilisesine bağlı olanlardan, vergi alıyor.

 

Dini çalışmaların dışındaki profesyonelleşmiş meslekler için kilise kurum olarak farklı sosyal yardım dernekleri adı altında hizmet veriyor. Bu sosyal yardım dernekleri sosyal hizmet (Sozialarbeit) yaptıkları için, bu sefer devlet tarafından maddi olarak desteklenebiliyorlar. Çünkü bu çalışmalar, ağırlıklı olarak din hizmetleri olarak yapılmıyor.

 

Hatta Almanya´nın bir özelliği olarak, herhangi bir yerde sosyal çalışma yapılacaksa, önce bu kuruluşlara çalışmalar ve gereken maddi yardım veriliyor. Bu kurumların olmadığı veya yeterince bulunmadığı yerlerde ise devlet kendi imkan ve hizmetlerini kullanıyor.

 

Bu bağlamda baktığımızda camii dernekleri de sosyal alanlarda aktifler. Sosyal hizmetler cami derneklerinde gerçekleşiyor. Hatta camilerde bu işler tamamen gönüllü olarak yapılıyor. Kimse bu işten dolayı maaş almıyor. Halbuki aynı kiliselerin yaptığı gibi sosyal yardım kuruluşları şeklinde bu işleri profesyonelleştirmek mümkündür.

Örneğin camilerde yapılan sosyal yardımları, manevi rehberlikleri kurulan bir sosyal yardım derneği ile finanse etmek daha kolay olacaktır. Aynı şekilde bir sosyal yardım derneği altında anokul, huzur evi gibi kurumlar açmak da prosedür olarak daha kolay.

 

İlahiyat öğrencileri ise tabiki yine buradan da faydalanamayacaklar, çünkü dini hizmet sosyal hizmet olarak kabul edilmiyor. Almanya´da yetişen, ilahiyat okuyan ve daha sonra camilerde görev alacak olan ilahiyatçılar için belki de derneklerin kendi organize ettikleri bir vakıf düşünebilinir. Fakat bu da yüzlerce imamı göz önünde bulundurursak – ki Almanya´da örneğin Türkiye´den genel ve finanse edilen yaklaşık 1000 imam var – çok sınırlı veya uzun vadeli bir mesele olacaktır. Bu sebeple alternatif olarak derneklerin sosyal yardım kuruluşlarına yönlenmelerinde fayda olacaktır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart, 2019

Risale Haber, 07.03.2019

https://www.risalehaber.com/almanyada-ilahiyat-fakulteleri-ve-sosyal-yardim-kuruluslari-20884yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler