Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(15.03.2019) Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

Organ Nakli, Kan bağışı, İlik bağışı ile hayat kurtarmak

 

 

Dinimize göre hayat büyük bir nimettir. Dolayısıyla hayatı korumak, hatta hayat kurtarmak da, en büyük iyilikler arasında geçer. Kur´an-ı Kerim´de bu hakikat şu şekilde ifade edilir: „Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur“ (Kur´an, 5:32).

 

Hayatı önplanda tutan dinimiz, yasaklar söz konusu olduğunda da „önce hayat“ prensibini izler. Örneğin domuz eti kesin olarak yasaklanmasına rağmen, domuzun yasaklandığı aynı ayette „Ama biri zorda kalırsa, haksızlığa sapmadıkça, sınırı aşmadıkça kendisine günah yoktur“ (Kur´an, 2:173) diye geçer. Halbuki bir insanın çölde aç kalma ve önünden bir domuzun geçme ihtimali oldukça düşüktür, neredeyse sıfırdır. Dolayısıyla Kur´an´ın burada vermek istediği mesaj, zor durumlarda bazı kurallar geçerli değildir. Hastalıkta orucun geçerli olmadığı gibi, belli günlerde bayanların namaz kılma gereği olmadığı gibi veya alternatifi olmayan ilaçlarda alkol içeriğine bakılmadığı gibi. Fetâvayı Hindiyye de bu husus dile getirilir: „Sözüne inanılır bir doktor, hastanın ancak şarap içmekle tedavi olacağını, başka yolla tedavinin mümkün olmayacağını söylerse, gerçekten bu ihtimal de mevcutsa, âlimlerin ekserisi bu tedavinin yapılabileceğini bildirmişlerdir.“

 

Tüm bunları dikkate aldığımızda hayatın önemi ortaya çıkıyor. Hayat, korunması gereken bir nimettir. Ayetlerde bu hakikat „Kendi nefislerinizi öldürmeyin.“ (Kur´an, 4:29) ve „Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın“ (Kur´an, 2:195) diye ifade ediliyor.

 

İslam alimlerinin ekserisi bu bilinç ile, organ nakli, kan bağışı, ilik bağışı gibi konulara cevaz vermişler. Konuyla ilgili de 6 şart aranmıştır: 1. Zaruretin bulunması. 2. Vericinin izin ve rızâsının bulunması. 3. Organın alınmasının, vericinin hayatını ve sağlığını bozmayacak olması ve bu durumun tıbbî raporla belgelendirilmesi, 4. Konunun uzmanlarında operasyon ve tedavinin başarılı olacağına dair güçlü bir kanaat oluşmuş bulunması, 5. Yeterli tıbbî ve teknik şartların bulunması, 6. Organ vermenin ücret veya belli bir menfaat karşılığı olmaması.

 

Etrafımızda, sosyal çevremizde organ nakline, kan bağışına, ilik nakline ihtiyacı olan insanları maalesef fark edemiyoruz. „Ateş düştüğü yeri yakar“ misali, başımıza geldiği zaman bu gibi konuların ne kadar önem arz ettiğini fark ediyoruz. Bu gibi çalışmaları önceden yapabilsek, toplumda belli bir hassasiyet oluşturabilsek, belki yüzlerce insanın hayatı kurtarılmış olacak.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Nisan 2019

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2019) İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

İlahiyat Fakülteleri ve Sosyal Yardım Kuruluşları

 

Almanya´da beş merkezde İslam İlahiyatı okuma imkanı var. Fakat son senelerde İslam İlahiyatı fakültelerinde öğrenci sayısı azalıyor. İlahiyat okuyan bir çok öğrenci İslam Din Dersi öğretmenliğine veya oradan da sosyal bilimlere geçiş yapıyor. Bu geçişlerin sebebi öğrencilerin gelecek ile ilgili tedirgin olmaları. Üniversitelileri tedirgin eden durum, hem İslam İlahiyatında hem de İslam Din Dersinde belirsizliklerin oluşu. Bir çok eyalette bu alanların geleceği netleşmedi.

 

İlahiyat öğrencileri haklı olarak üniversiteyi bitirince, diplomalarını elde edince nerede çalışacaklarını soruyorlar. Normalde hepsinin camide imam olabilecek kapasitede olması gerekirken, bir çok öğrenci şikayetci: „İlahiyat okuduk, ama hutbe bile veremiyoruz!“ sözlerini öğrencilerle konuştuğumuzda sıkça duyuyoruz. Pratik bilgi eksik olduğu icin haliyle hiç bir camide görev alamıyorlar.

 

Bu pratik bilgiyi öğrenebilecek seminerleri camilerin çatı dernekleri proje olarak ilahiyatı bitirenlere uygulamaya çalışıyorlar. Fakat bu pratik bilgi aslında üniversitede okurken paralel bir şekilde gerçekleşmeli. Örneğin bir camide, bir imamın yanında “çıraklık“ veya stajyerlik yaparak da olabilir.

 

Eğer camiler bu gençleri alsalar, başka bir sorun daha ortaya çıkıyor. Maaşlarını kim ödeyecek? Türkiye´de ki gibi alman devletinin bu maaşları ödemesi beklenilemez. Alman Anayasa´sına göre seküler bir devlette dini faaliyetleri dini cemaatler kendileri finanse eder. Örneğin kilise bu sebeple kendi dinine, daha doğrusu kurum olarak kendi kilisesine bağlı olanlardan, vergi alıyor.

 

Dini çalışmaların dışındaki profesyonelleşmiş meslekler için kilise kurum olarak farklı sosyal yardım dernekleri adı altında hizmet veriyor. Bu sosyal yardım dernekleri sosyal hizmet (Sozialarbeit) yaptıkları için, bu sefer devlet tarafından maddi olarak desteklenebiliyorlar. Çünkü bu çalışmalar, ağırlıklı olarak din hizmetleri olarak yapılmıyor.

 

Hatta Almanya´nın bir özelliği olarak, herhangi bir yerde sosyal çalışma yapılacaksa, önce bu kuruluşlara çalışmalar ve gereken maddi yardım veriliyor. Bu kurumların olmadığı veya yeterince bulunmadığı yerlerde ise devlet kendi imkan ve hizmetlerini kullanıyor.

 

Bu bağlamda baktığımızda camii dernekleri de sosyal alanlarda aktifler. Sosyal hizmetler cami derneklerinde gerçekleşiyor. Hatta camilerde bu işler tamamen gönüllü olarak yapılıyor. Kimse bu işten dolayı maaş almıyor. Halbuki aynı kiliselerin yaptığı gibi sosyal yardım kuruluşları şeklinde bu işleri profesyonelleştirmek mümkündür.

Örneğin camilerde yapılan sosyal yardımları, manevi rehberlikleri kurulan bir sosyal yardım derneği ile finanse etmek daha kolay olacaktır. Aynı şekilde bir sosyal yardım derneği altında anokul, huzur evi gibi kurumlar açmak da prosedür olarak daha kolay.

 

İlahiyat öğrencileri ise tabiki yine buradan da faydalanamayacaklar, çünkü dini hizmet sosyal hizmet olarak kabul edilmiyor. Almanya´da yetişen, ilahiyat okuyan ve daha sonra camilerde görev alacak olan ilahiyatçılar için belki de derneklerin kendi organize ettikleri bir vakıf düşünebilinir. Fakat bu da yüzlerce imamı göz önünde bulundurursak – ki Almanya´da örneğin Türkiye´den genel ve finanse edilen yaklaşık 1000 imam var – çok sınırlı veya uzun vadeli bir mesele olacaktır. Bu sebeple alternatif olarak derneklerin sosyal yardım kuruluşlarına yönlenmelerinde fayda olacaktır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart, 2019

Risale Haber, 07.03.2019

https://www.risalehaber.com/almanyada-ilahiyat-fakulteleri-ve-sosyal-yardim-kuruluslari-20884yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.02.2019) Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

Avrupa´da İslami Manevi Bakım projeleri (Seelsorge)

 

Avrupa´da ve özellikle Almanya´da ihtiyaçların ve yaşam şartlarının değişimi sebebiyle müslümanlara yönelik Manevi Bakım (almanca Seelsorge; ingilizce Spiritual Care) projeleri inşa edilmeye çalışılıyor. Hristiyan Manevi Bakım personelleri müslümanlarla karşılaştıkları zaman farklı sıkıntılar çekebiliyorlar. Dil konusu bazen sıkıntı olabildiği gibi, asıl sıkıntı kültür ve din anlayışında yatıyor. Karşıdakinin kültür sistemi ve inançları bilinmediği zaman Manevi Bakım hizmeti vermek de imkansızlaşıyor.

 

Bu sebeplerden dolayı genelde Hristiyan kurumlar tarafından müslüman cemaatlere yönelik İslami Manevi Bakım hizmetleriyle ilgili başvurular geliyor. Fakat müslüman toplumlarda kurumsallaşmış ve profesyonelleşmiş Manevi Bakım hizmeti sunulmadığı için, yaklaşık 10 senedir Avrupa ülkelerinde farklı projeler ile İslami kurumlarla beraber müslüman Manevi Bakım uzmanları yetiştirilmeye çalışılıyor.

 

Bu bağlamda almanca olarak hazırladığımız “İslam´da Manevi Bakım. Almanya´da İslami Manevi Bakım“ (almanca kitap olarak “Seelsorge im Islam – Theorie und Praxis in Deutschland“) doktora tezinde Almanya´da 119 İslami Manevi Bakım projesini inceleme imkanı bulduk. Konuyla ilgili ilk empirik araştırma olan tezimizde hastane, acil yardım hizmetleri, hapishane, telefon hizmeti, yaşlılara yönelik hizmetler, mülteci hizmetleri, cami, psikiyatri, internet alanlarında ve alman ordusunda İslami Manevi Bakım projelerini araştırdık. Hem müslüman Manevi Bakım personellerini yetiştiren ve eğitenlerle hem de bu hizmeti bizzat sunanlarla söyleşiler gerçekleştirdik. Eğitim müfredatları da karşılaştırıldı. Ardından Danimarka, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Hollanda, Avusturya, İsviçre, Türkiye ve ABD´de İslami Manevi Bakım projeleri tez için incelemeye alındı ve karşılaştırıldı. Tezin teorik ve teolojik altyapısı için Kur´an ve Hadisler´de İslami Manevi Bakım temelleri ortaya koyuldu, müslüman toplumlarda kültürel yapı ve tarihsel gelişme analiz edildi ve ayriyeten Hristiyan Manevi Bakım´ın tarihçesi ve kavramsal ve teolojik yapısı ele alındı. Tezin ana hedefi ise İslami Manevi Bakım için bir sosyolojik ve teolojik taslak sunmak idi.

 

İslam´ın temel kaynaklarının araştırıldığında İslam´da kavram olarak Manevi Bakım´ın olmadığını, fakat içerik olarak elbette bu hizmetin ciddi bir şekilde avam tarafından gerçekleştirildiğini tarihsel olarak tespit etmek mümkün. Özellikle Peygamber Efendimiz´in sünnetinde birçok manada Manevi Bakım hizmeti mevcut. Hristiyanlıkta bu hizmet kurumsallaşmış ise de İslam dininde – ayrıca Yahudilik´de de – kurumsallaşma ve profesyonelleşme gerçekleşmemiş.

 

Analiz edilen ülkelerde İslami Manevi Bakım projeleri özellikle hastane, hapishane ve acil durum hizmetlerinde adapte ediliyor. En çok bu alanlarda ihtiyaç duyuluyor. Diğer alanlarda ise çok az sayıda hizmet sunuluyor.

 

Tüm bu araştırmaların sonucu olarak İslami Manevi Bakım´ın daha yeni başladığını, yapılanmayı sağlıklı gerçekleştirebilmek için profesyonelleşme ve kurumsallaşma için içerik ve kalite standardları belirlenmesi gerektiği ortaya çıktı. Özellikle müslümanların çoğunluklu olarak yaşamadığı ülkelerde İslami Manevi Bakım´ın kimin sunacağı (örneğin hangi kuruluşun) ve finansal kaynak nereden elde edileceği henüz cevaplanmamış hayati sorular arasında.

 

Profesyonelleşmeye giden yolda, mutlaka İslami Manevi Bakım´ın ne olduğu tartışılmalı ve kriterler belirlenmeli. Çünkü araştırdığımız projelerde bazen temelden farklar tespit ettik. Bazı projelerde Manevi Bakım uzmanları aylarca bir eğitimden geçerken, başka projelerde çok kısaltılmış veya hiç bir eğitim vermeden Manevi Bakım ile ilgili kişiler görevlendiriliyor. Yine bazı projelerde Manevi Bakım için olmazsa olmaz olan birebir kişisel görüşmeler uygulanırken, özellikle hapishanelerdeki Manevi Bakım hizmetlerinde neredeyse hiç birebir görüşmelerin olmadığı, sadece grup halinde görüşmelerin yapıldığı tezimizde ortaya çıktı. Profesyonelleşmeyi engelleyen bir başka sorun ise Manevi Bakım hizmetini sunan uzmanların bunu gönüllü olarak, yani ücret almadan asıl iş saatlerine ek olarak yapmaları. Bu ise sunulması gereken hizmeti oldukça sınırlıyor.

 

Elbette var olan problemlerin bir çoğu finansal kaynaklı, dolayısıyla finans kaynağı çözülmeden, profesyonelleşme ve kurumsallaşma yolunda ciddi adımlar atmak zor olacaktır. Böyle bir hedefe ulaşabilmek için Avrupa´daki mevcut İslami çatı dernekleri yapısal olarak müsait olsa da, uzmanlık ve personel açısından tek başına kaldırabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri bir konu değil. Bu bağlamda çözüm olarak, Avrupa´da çok yaygın olan Sosyal Yardım Kuruluşları sistemine uygun olan bir Müslüman Sosyal Yardım Kuruluşunun kurulmasu daha uygun görünüyor. Hristiyan kiliselerinin de böyle kurumları olduğu, ve bu kurumlarda çalışan elemanlarının neredeyse hepsinin maaşlarının vergilerle ödendiğini düşünürsek, finans sorusu da belki bir nebze çözülmüş olabilir.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Subat 2019

Risale Haber, 08.02.2019

https://www.risalehaber.com/avrupada-islami-manevi-bakim-projeleri-seelsorge-20815yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.01.2019) Avro Islam, Alman Islami ve Almanya´da hangi Islam hakim olacak? (Sesli Makale)

Sesli Makale, 20.01.2019

https://seslimakale.com.tr/videodetay/cemil-sahinoz–avro-islam-alman-islami-ve-almanyada-hangi-islam-hakim-olacak-34556

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Misawa TV - Videos, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.01.2019) Avro İslam, Alman İslamı ve Almanya´da hangi İslam hakim olacak?

Avro İslam, Alman İslamı ve Almanya´da hangi İslam hakim olacak?

 

 

2011 yılında “Alman İslamı“ kitabımız yayınlandığında, aynı kavramın 2018´de farklı bir içerik ile tartışılacağını düşünmemiştim. Kavram farkları konusuyla ilgili her zaman Bediüzzaman Said Nursi´nin yaşadığı olay hatırıma gelir. Rumi takvime göre 31 Mart Vakasi olarak bilinen, miladi olarak 13 Nisan 1909´da başlayan ayaklanmalar sonucunda Bediüzzaman´ı da haksız olarak sorguya çekerler. Ayaklanmaya katılanların idam edildiği mahkemede Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Hurşit Paşa, idam edilen 15 kişiyi göstererek, Bediüzzaman´a „Sen de mi şeriat istedin? İşte şeriatı isteyenler böyle asılırlar!“ der. Bediüzzaman ise, evet, şeriat istediğini, „Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil“ diye cevap verir ve savunmasından sonra berat eder. Tabiri caizse, 2011´yılında biz de “Alman İslam“ından bahsettik, fakat bugünlerde istenilen Alman İslam´ından farklı olarak. Konuyu ve farkı daha iyi anlayabilmek için tarihsel bir serüven yapalım.

 

Bassam Tibi 1991 yılında Avro İslam (Euro İslam)´dan bahsettiğinde, seküler ve laik bir İslam´dan bahsediyordu. Avro İslam´ın savunucularına göre İslam´ın bazı temel esaslarını Avrupa´da uygulamak mümkün değildir ve bu sebepten dolayı Avrupa´ya uygun bir İslam oluşturmak gerekiyor. Yani aslında bir reform´dan bahsediyorlardı.

 

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, tüm dünyada İslam´a bakış açısı değiştiğinde ve özellikle Avrupa ülkelerinde müslümanların uyumu tartışılmaya başlayınca, Tibi kendi oluşturduğu Avro İslam´ı çözüm olarak sundu. Tibi´ye göre Avro İslam, gettolaşmış ve uyum sağlamayan müslümanlara tek alternatifti.

 

Daha sonraki yıllarda Tarıq Ramadan, Tibi´ye farklı olarak dinin temel esaslarını değiştirmek yerine, kültürün değişmesi gerektiğinden bahsediyordu. Fakat Ramadan, Avro İslam kavramını red ediyordu.

 

Tibi´nin bahsettiği bir Avro İslam anlayışı, İslam´da bir reformu gerektiriyor. İslam´ın temel esaslarını, ibadetlerini değiştirmeye yönelik bir reformdan bahsediyor Tibi. Neticede ise içi boş, protestanlaşmış bir İslam ortaya çıkıyor. Çünkü hristiyanlıkta belli kriterlerden dolayı oluşan reformu, İslam dinine uygulamak mümkün değildir. Tarihsel ve sosyolojik olarak Hritiyanlıkta reforma götüren yollar İslam´da olmamıştır. Bu sebeple İslam´ı reform etmeye gerek yok.

 

Fakat Ramadan´ın da bahsettiği gibi teolijik olarak değil de, kültürün değişmesi sözkonu ise, bu zaten değişken bir faktördür. Kültürler değişiyor. Nesillerdir farklı bir ülkede, farklı bir toplumda, farklı bir kültürde yaşayan toplumların kültürü de değişiyor. Bu, kendi kimliklerinden vazgeçmek manasına gelmiyor elbette. Fakat doğal olarak yüzyıllar önce bıraktıkları kültürden farklı bir kültür gelişiyor.

 

İslam dini, Avrupa´da hep türk ve arap kültürüyle irtibatlandırıldığı için, çogunluğun bilinçaltında bir ´Göçmen dini´ olarak yer alıyor. İslam dininin etnik bir kökene dayanmadığını, her milletten insanın müslüman olduğu ve özellikle bir çok Avrupa´lının müslüman olduğu anlayışı tam olarak zihinlere oturmadı.

 

Bu bağlamda Alman İslam´ı kavramına baktığımız zaman, eğer kast edilen, İslam´ın dini ve teolojik içeriğine değinmeden, değiştirmeden, kültürel bir değişim ise, bu zaten şuan yaşanan bir gerçek. Bu şekliyle Alman İslam´ı sosyolojik bir gerçektir. Fakat teolojik olarak bir değişim İslam´ın genel kaidelerine aykırıdır.

 

Tartışmaların maalesef sadece sosyolojik olmadığını, teolojiye de değindiğini Liberal İslam, Seküler İslam gibi kavramların tartılış şeklinde de görüyoruz. Aslında siyasal kavramları ve yapıları tarif eden liberal ve seküler kavramları İslam bağlamında tartışıldığında siyasallık yerine ne hikmetse teolojik bazda gündeme geliyor. Örneğin kendilerini liberal ve seküler olarak adlandıran temsilcilerin isteklerinin içeriklerine baktığımızda, yukarıda bahsettiğimiz protestanlaşmış bir İslam ortaya çıkıyor. İbadetlerin değiştiği, bazılarının sıfırlandığı, içi boş, anlamsız bir İslam anlayışı. 4. Alman İslam Konferansında büfede domuz eti servis edilmesi veya Konferansdan bir kaç gün önce kendisini seküler ve laik müslüman olarak adlandıran birisinin bir davetiyede “içtihad“ (!) edip domuz eti yediğini söylemesi de bunun traji-komik bir vaziyeti. Elbette burada İslam Konferansında domuz eti servis edilmesi polemiğine girmeyeceğiz, fakat en az 300 senedir Avrupa topraklarında ve 60 senedir büyük bir bir topluluk halinde Avrupa´da ve Almanya´da yaşayan müslümanların domuz eti yemediğini duymayan kalmamıştır, diye düşünmeden edemiyor insan.

 

Dolayısıyla aslında tartışılan sosyolojik bir Alman İslam´ı mı, yoksa teolojik bir Alman İslam´ı mı, bunu netleştirmek gerekiyor. Eskiden Almanya´da “Organize İslam“´dan bahsedildiğinde, camilerin çoğunluğunu organize eden büyük İslami çatı kuruluşlardan bahsedilirdi. Ama artık bu kavramı kullanırken sanki organize edilmiş, sipariş verilmiş bir İslam´dan bahsetmek gerekiyor. Halbuki seküler bir devlet herhangi bir dini organize etmez. Örneğin Alman devleti İslam dışındaki diğer dinlerin nasıl ve ne şekilde imam yetistireceklerine, ritüellerinin dillerine karışmaz. Devlet dini organize etmeye çalıştığı zaman, Roma´nın hristiyanlığı organize etmeye çalışması ve hristiyan ilahiyatçıların bile tartıştığı bir Roma Hristiyanlığının meydana gelmesini hatırlatıyor. Bu şekliyle olacaksa Alman İslam´ı başarız bir projeden ibaret olacaktır, çünkü İslam´ın yapısı buna izin vermez.

 

Aynı hataya Hristiyanlok Tarihini baz alan bazı tarihçiler de düşüyorlar. Bu tarihçiler, Hristiyanlığın 2000 senelik bir tarihi olduğunu, İslam´ın daha 1400 senedir var olduğunu ve Hristiyanlığın varlığının 1400 senesinde olduğu gibi, İslam´ın da şimdi aynı şekilde bir Orta Çağ yaşadığını ve bu çağdan sonra bir Aydınlanma Çağı gerçekleşeceğine inanıyorlar. Dolayısıyla İslam´ın Orta Çağ´dan Aydınlama Çağı´na geçişine katkıda bulunmaları gerektiğine inanıyorlar. Mantıksızlıktan öte saçmalık olan bu tez gerçek olsa, birbirine benzeyen her din veya ideoloji aynı süreçten geçmiş olması gerekiyor. Halbuki Hristiyanlığın sürecinin benzerini ne Yahudilik ne de Hinduizm, Budizm gibi inanışlar geçirmiştir. Bu benzetme, tabir-i caizse, elma veya armut sırf birbirine benzediği için, sonunda birinden birinin diğeri gibi olmasını beklemek gibi birşey.

 

Tabloya biraz geriden baktığımızda Almanya´da hangi İslam anlayışının hakim, yaygın ve resmi kurumlar tarafından kabullenmiş olacağı ile ilgili bir tartışma söz konusu. Yani İslam “tesadüfe“ bırakılmak istenilmiyor sanki. Bundan dolayı hangi İslam anlayışının hakim olacağı ile ilgili bir çatışma ortaya çıkıyor.

 

Maalesef İslam konulu tartışmalarda genelde siyaset, ilahiyat ve muhafazakarlık birbirine karıştırılıyor. İslam ile ilgili tartışmalar siyasi retorik ile sürdürülüyor. İslam´ın maneviyatı, Kur´an´ın mesajı, Peygamber´in insanlığa evrensel mesajı, iman hakikatları hiç bir şekilde duyulmuyor. İnsanların bunları araştırmaya vakti bile olmuyor.

 

Ve konuları basite indirebilmek için “reform“ anlayışlarına karşı gelenler ya selefilik ya da muhafazakar damgasını yiyorlar. Bundan dolayı “İslamcı“ kelimeleri havada uçuşuyor. Buna karşılık içi boş, amelsiz ve reform edilmiş bir İslam´ın hakim olması için çalışmalar yapan müslümanlar Hristiyan Reformcu Luther ile kıyaslanıyor.

 

Bu şekilde muhafazakarları, dindarları, namaz gibi ibadetini yerine getirenleri, cemaatleri, mezhepleri radikal çizgisinde gösterip karşısına içi boş, ılımlı, reformcu, calvinist, seküler, liberal İslam´ı semantik olarak çıkartma tehlikesi var. Halbuki seküler veya liberal İslam´ın liberallikle alakası yok. Tüm mesele ibadetsiz bir İslam oluşturmak, yani İslam´ın temellerini değiştirmek.

 

Son olarak, komple teorilerine yer vermemek için belirteyim, bu çatışmanın belli merkezlerden hazırlandığını hatta yöneltildiğine inanmıyorum. Daha ziyade bunu sosyolojik bir süreç olarak değerlendiriyorum. Yani süreç bizleri bir yere doğru kanalize ediyor. Hangi İslam anlayışının gelecekte Almanya´da hakim olacağı ile ilgili bir süreç.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Referans Dergisi, Ocak, Subat 2019

Öztürk, Ocak 2019

Risale Haber, 18.01.2019

https://www.risalehaber.com/avro-islam-alman-islami-ve-almanyada-hangi-islam-hakim-olacak-20759yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2018) Din-Siyaset ilişkisi ve cemaatlerin siyasallaşması

Din-Siyaset ilişkisi ve cemaatlerin siyasallaşması

 

 

Din-Siyaset ilişkisi müslüman toplumlarda sürekli tartışılmıştır. Peygamber Efendimizin bir yönüyle toplumun yöneticisi olması ve pratikte Medine Devletinin kurulması, müslüman ilahiyatçıların din-siyaset ilişkisine değinmelerini beraberinde getirmiştir. Öte yandan olayın sadece teolojik boyutu değil, sosyolojik boyutu da tarihsel açıdan önem arz ediyor. Çünkü müslüman toplumlarda yada diğer bir adıyla “İslam devletlerinde“ padişahların ve İslam alimlerinin konumu her zaman tartışılmıştır.

 

Bu ilişki sadece müslümanlara has bir tartışma konusu olmamış. Özellikle hristiyan dünyasında da, en geç Roma İmparatorluğundan itibaren bu ilişkinin boyutları tartışılmış. Orta asır vahşeti döneminde zaman zaman kilise ve devlet birbirlerine meşruiyet vermişler, zaman zaman da güç ve hükümdarlık kavgaları arasında birbirlerine rakip olmuşlar. Hz. İsa (a.s)´a atfedilen “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin“ sözü bu gerçeği yansıtıyor.

 

Müslüman toplumun içerisinde de aynı meşruiyet dağılımları yaşanmış. İbn Saud, Muhammad İbn Abd al-Wahhab´ın kızıyla evlendikten sonra, devlet lideri Saud, Abd al-Wahhab´a dini meşruiyet, Abd al-Wahhab da İbn Saud´a siyasi meşruiyet veriyor. Bu ittifak sebebiyle bugün bildiğimiz Suudi Arabistan devleti ve Vehhabilik zihniyeti oluşuyor.

 

Şiilik´te de din-siyaset ilişkisi ilahiyat fakültelerine konu olmuştur. Bu eksende Ayetullah-devlet ilişkisi tartışmalarda ön planda yer alır.

 

Literatüre baktığımızda İslam dini genel anlamıyla bir devletin nasıl oluşmasıyla ilgili bir tarif yapmıyor. Zaten devlet dediğimiz kavram, Platon´un devlet anlayışıyla kıyasladığımızda, en basit şekliyle bir şehrin organizesini üstüne alan, görev olarak yerine getiren bir aygır, modern tabirle yönetme sanatını gerçekleştiren en büyük kurum. İslam bu devletin organizesiyle ilgili bir şekil tarif etmezken, ahlaki ve etik kuralları önplana çıkararak, hem şahıslar için hem kurumlar için bir davranış modeli ortaya koyuyor. Bu modele göre de bir devlet anlayışı, bir sistem oluşabilir.

 

Bu sistemin şekillendirilmesine hem dindar insanlar, hem de dinden uzak şahıs ve gruplar talip olur. İktidar alanını şekillendirmek için her şahıs, grup, kurum kendi ideolojisini, anlayışını, dünya görüşünü ve inancını yansıtmak ister. Sonu “izm“ ile biten ideolojiler, komunizm, bolşevizm, sosyalizm gibi, toplumu ve iktidar alanını şekillendirmek düşüncesi ve hareketiyle ortaya çıkmıştır. Bu ideolojiler kendi dayattıkları sistem sayesinde devlet sisteminin sahibi olarak önplana çıkmışlar.

 

İktidar alanı ise, servet ve güç ile orantılı olduğu için insanoğluna cazip gelir. Sırf bu sebeple bile yukarıda bahsettiğimiz ahlaki ve etik kurallar bu alanı şekillendirmek için gereklidir. Aksi takdirde siyaset alanı, psikolojileri bozuk, nefsine kurban ve ahlaki değerleri hiçe sayan insanlarla dolar. Bu yüzden Mark Twain “Politikacılar her sabah iki defa tıraş olmak zorunda, çünkü iki yüzlüdürler“ der. Peygamber Efendimiz ise iktidardakilerin güç ve makam kullanmak yerine, halkın hizmetçileri olduğunu bildirmiştir: “Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” Ki siyasetçiler, temsilci olarak, devletin organizasyonunu birilerinin yapması gerektiği için seçilirler. Onlara güç vermek için seçilmezler. Bediüzzaman, makul devlet adamlarının vasıflarını açıklar: “Hulefâ-i Râşidîn, herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (r.a.), Aşere-i Mübeşşere ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.“

 

İktidar alanına muhafazakar kesim ve şahısların da talip olacabileceğini yukarıda yazmıştık. Fakat cemaatlerin ve dini grupların siyasallaşması tehlikesini de gözardı etmemek gerekir. İslam tarihinde dinin siyasallaşmasıyla ilgili bir takım sıkıntılar yaşanmıştır. Özellikle sapkın bir kaderci anlayış, “Bu sizin kaderiniz, bunu kabullenmek zorundasınız. Bu durumu değiştiremessiniz.“ diyen siyasetçileri meydana getirmiş. Hasan el-Basri´nin Kader Risalesi bu anlayışa nefis bir cevaptır.

 

Dinin siyasallaşması neticesinde Cumhuriyet´in ilk yıllarında da bir dini vesayet oluşmuştu. Tek dini anlayış, tek tefsir, tek Kur´an meali, tek tip dindar insan anlayışı hakimdi.

 

Dini gruplar bir siyasi yarışmaya girdiklerinde ise, seçimlerde kim kimi destekliyor ile ilgili ard ardına açıklamalar gelir. Bediüzzaman Said Nursi´nin ifadesiyle, kendinden olan siyasi anlayışı destekleyenler yanlış da olsa melek, diğerini destekleyenler doğru da olsa şeytan ilan edilir. Her iki siyasi cenah da bu şekilde hareket eder. Dolayısıyla insanların iman ile ilgili güncel problemlerine ve günlük meselelerine çözümler üretmesi gereken dini gruplar siyasallaşma krizine girerler.

 

Cemaatlerin siyasallaşması da yeni bir konu değil. Modernitede dini cemaatlerin veya STK´ların siyasallaşması her zaman gündemde olmuştur. Sadece islami cemaatler değil, hristiyanlık ve yahudilikte de tartışılan bir konudur. Cemaat olarak, tüm cemaatin ferdleri adına, „A veya B partiyi destekliyoruz“ gibi açıklamalar, ileriye dönük uzun vadede cemaatlerin aleyhine işliyor. Çünki neticede cemaatlerin ilk gayesi iman hakikatları olmalı. İnsanlara Allah´ı, ahireti hatırlatmak ilk vazifeleridir. Bu bağlamda her insana ulaşma isteği vardır. Eğer bir cemaat toplumda tamamen A veya B partisiyle bağdaştırılırsa, her insana ulaşma imkanı da sınırlı kalır. Bir de bir toplumda zaten bir siyasi kamplaşma var ise bu hedef hiç gerçekleşmez. Bu nedenle cemaatlerin asıl vazifelerini göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekir.

 

Öte yandan siyaseti şekil olarak dinsizleştirmek de yanlış bir laiklik anlayışından ileri geliyor. Laiklik, sekülerizm ve laiciténin mahiyeti, devletin herkese, her dine eşit davranmasıdır. Protestanlığın katolizm´le ve hristiyanlığın genel olarak kendi iç çatışmaları sebebiyle meydana gelen bir devlet organizasyonu şeklidir, ki kurum olarak kilisenin devlet işlerine fazla karışmasından sonra anlayış olarak ortaya çıkmıştır.

 

Fakat din toplumun en temel güncel meselelerinden biri olduğu için dini, kamusal alandan uzaklaştırmak ve baskı altında tutmak yerine, onu kendi alanında yaşatmak gerekir. Nitekim sosyolojik araştırmalara göre, bu yapılmadığı takdirde modernite, dini alet eden terör örgütlerini meydana getiriyor.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

 

Referans Dergisi, Kasim, Aralik, 2018

Öztürk, Kasim 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.08.2018) Üniversite seçimi

Üniversite seçimi

 

Üniversite seçimi kolay bir seçim değil. Sonuçta seçtiğiniz şehire taşınmanız, yeni bir şehirde yaşamanız gerekebilir. Bundan da daha önemlisi uzun seneler belli bir bölümü okumanız, üniversite bittikten sonra da belki ömrünüzün sonuna kadar o bölümde çalışmanız gerekebilir.

 

Dolayısıyla üniversitede bölüm seçmeden önce bir çok öğrenci çeşitli fakültelerle ilgili fikir edinmeye çalışır. Bu bağlamda en çok karşılaştığımız sorular „Hangi bölüm zor veya kolay?“, ve „Hangi bölüm ile daha sonra iş bulurum ve çok para kazanabilirim?“ Bu iki soruya değinmeye çalışalım.

 

Öncelikle zor veya kolay diye birşey yok. Herkesin kapasitesi, ilgi alanı farklıdır. Kimi için tıp kolaydır, kimi için matematik kolaydır. Birisi psikolojide zorlanıyor, bir diğeri öğretmenlikte. Onun için „bu bölüm çok zor“, „bu bölüm çok kolay“ diye birşey yok. Kişiden kişiye değişiyor.

 

Üniversite bölümlerine girmek için belirlenen NC – ortalama notları da zorluk ve kolaylığı ifade etmez. Belirlenen bu not, üniversitedeki yer kapasitesini ifade eder. Örneğin bir bölüm için 200 kişi alınacaksa, fakat 500 kişi basvurduysa NC yüksek olur. Fakat aynı bölüme başka bir şehirde başvurursanız hiç bir NC olmayabilir, çünkü o şehirde bu bölüme başvuru az olabilir. Bundan dolayı NC zorluğu veya kolaylığı değil, üniversitedeki o bölüm için yer kapasitesini ifade eder.

 

İkinci soruya gelirsek, üniversitede bölüm seçiminde öncülük para olmamalı. Sırf „En çok nerede para kazanırım?“ diye seçilen bölümlerde genelde kişi para kazanamaz, çünkü bölümünü yanlış bir kriterle seçmiş olur. Çünkü belki sevmeyerek okuduğu bölümü ya birtürlü bitiremez ya da bitirse de hayatı boyunca sevmedeği bir iş alaniıda çalışmaz istemez. Çalışsa bile, her sabah mutsuz bir şekilde kalkar ve işe gider, bu şekilde yıpranır, başarılı olamaz.

 

Üniversite bölümünü seçerken kriter “para“ değil, iki önemli faktör olmalı: ilgi ve kabiliyet. Herkes kendi ilgi alanına ve kabiliyetine göre bir bölüm seçmeli. Bu şekilde yapılan bir seçim sayesinde severek üniversiteye gidilir, kolaylıkla sınavlar geçilir ve daha sonra iş hayatında sevdiğiniz bir işi yapmığ olursunuz.

 

Konfücyüz´ün dediği gibi „Sevdiğiniz işi yaparsanız, hayatta bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.“ Çünkü yaptığınız işi iş olarak görmezsiniz ve hayatınızda daha mutlu, daha başarılı olursunuz.

 

İlgi ve kabiliyet ikisi aynı şekilde bulunmalı. Çünkü ilgi var ise, fakat o iş veya bölüm için kabiliyet veya fıtrat müsait değilse, muvaffak olmak yine zor olacaktır. Kabiliyet var, fakat ilgi eksik ise, yine aynı başarısızlık meydana gelebilir.

 

Bu sebeplerden dolayı üniversite seçiminde kolay, zor, para kriterlerine değil, ilgi ve kabiliyet kriterlerine bakılmalı ki, uzun vaadeli başarılı olunsun.

 

Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler