Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.05.2020) Korona bahane, mesele Tevekkül

Korona bahane, mesele Tevekkül

 

Koronanın çıkış sebepleri ne olursa olsun, ister ihmalkarlık olsun, ister komplo teorileri olsun, bizim için önemli olan neticelerine bakmak.

 

Kainatta hiçbirşey tesadüfen olmuyor. Herşeyin bir sebebi var, dolayısıyla bir sonucu ve neticesi de olacaktır.

 

Eğer dünyaya Kur´an ve Resulallah gözlüğüyle bakılmaz ise, herşey kötü gözükür. Kainat bir matemhane olarak görünür. Hakikat gizlenir. O gözlük takıldığı an insan karanlıktan aydınlığa kavuşur.

 

Cahillik döneminde herşeye bakış açısı kötüydü. Her şey bir rastlantı ve tesadüf idi. Hayat bir savaş idi. Peygamber Efendimiz geldiğinde bu gözlüğü değiştirdi. Yani bakış açısını değiştirdi. Aslında Kur´an-ı Kerim bize aynısını yaptırıyor. Bakış açımızı değiştiriyor. Daha “doğru” bakmamızı sağlıyor. Mana-yı ismiden mana-yı harfiye geçiriyor. Görülenden görülmeyene götürüyor, gerçek hakikate baktırıyor. Necip Fazıl´ın “Perdeler, perdeler, her yerde, her yerdeler” dediği perdeleri yırtmayı öğretiyor. Bir elma görüldüğünde sadece elmayı değil, elmayı yaratanı gösteriyor. Eşyanın, dünyanın, kainatın, olayların gerçek manasını bulmak için bu bakış açısı gerekli. Yoksa olayların içinde tıkanırız, boğuluruz, işin içinden çıkamayız.

 

Demekki “piyasada” iki farklı gözlük markası var. Birisi “Mana-yı ismi”, diğeri “Mana-yı harfi”. “Mana-yı ismi” markalı gözlük, yani bakış açısı, hem çok pahalı hem de çok kalitesiz. Gerçeği gizliyor, dünyayı sadece tek renkli olarak gösteriyor. Bu markalı gözlük üstünde “Made in İblis” ibaresini taşıyor. „Mana-yı harfi“ markalı gözlük ise hem ucuz hem de en son teknolojiyle yapılmış ve çok kaliteli, çünkü hakikati gösteriyor.

 

İnsan her zaman olayların hakikatini göremeye bilir. “Neden bu olay benim başıma geldi? Ben bunu hak etmiyorum? Bu olayda ben mahsumum?“ gibi sorular kafamızda zaman zaman oluşabilir. Halbuki kader zaman ve mekan ile sınırlı değildir. Başımıza bugün gelen bir olay, daha önce işlediğimiz bir zulümun cezası da olabilir. Henüz bilmediğimiz hakikat ve hikmetleri de içerebilir.

 

Bundan dolayı, her olayın hem maddi hem de manevi sebepleri olabilir. Örneğin bir araba kazası geçirdiğimizde, bunun maddi sebebi dikkatsizlik, kötü tekerlekler, yolda hasar vs. olabilir. Manevi sebebi ise, bambaşka olabilir. Bir günahımıza kefaret veya ceza olabileceği gibi, sabır ile imtihan da olabilir.

 

Hz. Mevlana´nın hikayesini hatırlayalım. Öğrencilerinden biri Mevlana’ya şeriat, tarikat, marifet ve hakikatin manasını sormuş. Mevlana ise karşı medresede dersine çalışan dört kişinin hepsinin ensesine bir tokat atmasını söylemiş. Öğrencisi gitmiş, birinci adamın ensesine tokatı atmış. Tokatı yiyen adam, ayağa kalkmış ve öğrenciye bir tokat atmış. Tokatı yiyen öğrenci geri döneyim diye düşünmüş, fakat öğretmeni Mevlana´ya güvenip ikinci adamın da ensesine tokatı atmış. O adam da hemen ayağa kalkmış, elini kaldırmış, tam tokatı atacakken vazgeçmiş. Sıra üçüncüye gelmiş. O da tokatı yiyince sadece kafasını çevirip bakmış, sonra dersine devam çalışmış. Dördünce ise tokatı yedikten sonra ne ayağa kalkmış, ne bakmış. Sanki hiçbir şey olmamış gibi çalışmasına devam etmiş. Öğrenci Mevlana´ya geri dönmüş. Mevlana başlangıçta sorduğu soruyu cevaplamış. Birinci adam şeriata uydu. Kısasa kısas yaptı. Tokat yedi, tokat attı. İkinci adam tarikat´ı temsil ediyor. Tam sana vuracak iken, iyilik yapması gerektiğini hatırladı ve tokat atmaktan vazgeçti. Üçüncü adam marifet kapısında. Yani iyiliğin ve kötülüğün sadece Allah´tan geldiğini biliyor. Başına gelen bu kötülüğe kimin alet olduğunu merak ettiği için dönüp baktı. Dördünce adam hakikati keşf etmiş birisi. O da herşeyin Allah´tan geldiğini biliyor, fakat kimin vesile olduğunu merak bile etmiyor.

 

Hedefimiz başımızdan geçen olayları hakikat penceresinden izlemek olmalı. Anlamadığımız birçok hadisenin arkasında da hikmetler var. İşte Kur´an bu hikmeti dile getiriyor: “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Musa ona: ´Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.´ ´İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?´ Musa: ´İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim´ dedi. (Hızır) dedi ki: ´O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!´ Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: ´Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.´ (Hızır:) ´Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?´ dedi. Musa dedi ki: ´Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.´ Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: ´Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın´ dedi. Hızır dedi ki: ´Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?“ (Musa) dedi ki: ´Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.´ Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: ´İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın´ dedi. Hızır dedi ki: ´İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.´ ´Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.´ ´Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.´ ´İstedik ki Rableri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.´ ´Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.´“ (Kur´an, 18:65-88).

 

Başımıza gelen olayların hikmetini araştırdığımızda herşeyin bir imtihan olduğunu ve bu dünyanın lezzet ve ücret yeri olmadığını göreceğiz. Bu ise bakış açımızı değiştirecek, belki isyan yerine tevekkül edeceğiz, ve dolayısıyla sorunlarımızı çözmek basitleşecek. Peygamber Efendimiz, Allah´tan vahiy almasına rağmen “Ya Rabbi, eşyanın hakikatını bana göster“ diye dua ederdi.

 

Referans, Mayis-Haziran 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.05.2020) Deve kuşunun kafasını sokabileceği kum kalmadı

Deve kuşunun kafasını sokabileceği kum kalmadı

Bediüzzaman Said Nursi 14. Söz, 15. Şua ve 13. Lem´a´da önemli bir hakikati anlatabilmek için devekuşuyla ilgili misaller veriyor.

14. Söz´de „Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup dünyaya tâlip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür; uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız, o, gözünü kum içinde kapamış; görmez.“ misalini veriyor.

15. Şua´da „Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zeval ve firak onu görmesin.“ der.

13. Lema´a´da ise „Devekuşuna demişler, „Kanatların var, uç.“ O da kanatlarını kısıp „Ben deveyim“ demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. […] (İman etmeyen adam) devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar-tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın! […] (İman etmeyen adam), devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit.“ diyor.

Misallerdeki devekuşu hiç şüphesiz insanı temsil ediyor. Özellikle nefsini dinleyen bir insanı. Avcı ise ölümün ta kendisi. Ölüm insanı kovalıyor. Ölümden ürken ve korkan insan ise, ölümü görmemek ve unutmak için kafasını kuma sokuyor. Misaldeki kum ise ölümü unutturan herşey, insanı gaflete sokan herşey, başta dünya sevgisi. Ki Peygamber Efendimiz “Dünya sevgisi bütün günahların başıdır” diye buyuruyor.

İnsan ölümden ürküyor, kaçıyor, görmek istemiyor. Başını kuma, yani kendisini uyuşturan, ölümü unutturan eğlencelere, bağımlılıklara dalıyor. Halbuki gaflete dalmamak ve ahireti unutmamak için Peygamber Efendimiz “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye buyuruyor.

Ölümden korkan insanlar tüm yatırımlarını bu dünyaya yaptıkları için, lezzetleri acılaştıran ölümü hatırlamak, onları depresyona, psikolojik sıkıntılara sokuyor. Gerçek manada lezzet alabilmeleri için, ölümü unutmak, ölümsüz bir hayat tasavvur etmeleri gerekiyor.

Robert Anton Wilson bu durumu, “İlluminati Dokümanları“ kitabında çok güzel bir şekilde izah etmiş. Şöyle der Wilson kitabında: “Yaşamak çok güzeldir. İnsanın tek gayesi yaşamaktır. Keyif almaktır. Eğlenmektir. Tüm lezzetleri tatmaktır. Ama arkadaşlar… Öyle bir gerçek var ki, tüm lezzetleri ve eğlenceleri çekilmez hale getiriyor. Bu gerçeği durdurmamız gerekiyor. Bu gerçek: Ölümdür. Bütün elimizdeki ilim ve teknolojiyi, ölümü durdurmak için sarf ve seferber etmemiz gerekiyor. Ölümü kaldırmamız gerekiyor. 2010´lara vardığımızda ölümü kaldırmış olacağız.“ Wilson bu satırları 1980´de yazmış. Ve kendisi 2007 senesinde vefat etti. Acaba Wilson vefat etmeden önce, halen bu hayalle yaşıyormuydu, bilemeyiz. Acaba halen, “Bir gün ölümü durduracağız ve hayattan gerçek manada lezzet alacağız“ diye sayıklıyormuydu?

Ölümden korkan toplumlarda tüm mezarlıklar şehirlerin uç köşelerindedir. Mezarlıkların genelde hepsi büyük duvarlarla, ağaçlarla kaplıdır. Dışarıdan neredeyse hiç bir tane mezar taşı göremezsiniz. Eğer bir mekanın mezarlık olduğunu bilmiyorsanız, asla mezarlık olduğunu anlayamazsınız. Cenaze törenine rastlamak mümkün değil.

Ölümü, cenazeleri, mezarlıkları hayattan uzaklaştırmakla, lezzetleri kısa bir dönem için de olsa, acılaştırmamaya gayret ediyorlar. Yani dünya nimetlerinden, keyiflerinden ve eğlencelerinden sonuna kadar istifade edebilmek için, ölümü toplumdan uzaklaştırıyorlar. Ölümün hatıra gelmemesi için herşeyini sarf ediyorlar. Ölüm ölmediği için onu hayatlarından çıkarıyorlar.

Fakat Coronavirüs sürecinde gördükki, artık gaflette olan insanın kafasını sokabilecek bir kumu kalmadı. İnandığı, güvendiği tüm sistemler iflas etti. Bediüzzaman´ın talebesi olan Ceylan Çalışkan´ın yeğeni ve küçük yaşta Bediüzzaman´ı gören Said Çalışkan´ın değimiyle kum bitti. Kumun faydasız olduğu ortaya çıktı. Hiçbir kum ölüm gerçeğini yok edemedi. Öyleyse yine Bediüzzaman´ın 14. Söz´de dediği gibi ölümden korkmak yerine: „Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister.“ demeli.

Demekki insan bakış açısını değiştirmeli. Mana-i ismiyle değil, mana-i harfiyle olaylara bakmalı. Mana-i ismi, herşeye kendi namlarıyla bakmak demektir. Mana-i harfi ise, herşeye Cenab-ı Hak namına bakmaktır. Her sanatta, sanatkar olan Cenab-ı Allah´ı görebilmektir.

Başımıza gelen olayların hep üç yönü vardır. Bir yönü dünyaya bakar. Bir yönü ahirete bakar. Bir yönü de Allah´ın isimlerine bakar. Olayları ve hadisatları anlayabilmek için ahirete ve Allah´ın isimlerine bakan yüzlerini araştırmamız gerekiyor. Hikmeti anlayabilmek için bu yön önemlidir.

Başımızı kuma sokmak ile, ancak kendimize karanlık etmiş oluruz. Çünkü ölüm ölmüyor. Avcı geliyor.

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 06.05.2020
https://www.risalehaber.com/deve-kusunun-kafasini-sokabilecegi-kum-kalmadi-21969yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.03.2020) İlm-i Ledün. Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İlm-i Ledün

Gazali´ye göre ilim, vahiy ve ilham

İnsan sadece akıl´dan oluşan bir varlık değildir. Akıl ve kalp her zaman iletişim içindedir. Dolayısıyla insan sadece aklına değil, kalbine de hitap etmeli. Hatta bazen akıl ve kalp arasında gidip gelir insan. Bazen aklını, bazen kalbini dinler.

İlm-i Ledün ise kalbe hitap eden bir ilimdir. İlm-i Ledün´ü vehb veya ilham olarak tarif edebiliriz. İmam Gazali´ye göre bu ilim okuyarak öğrenilmez. Fakat bu ilmi elde edebilmek için kulun hazırlık yapması gerektiğini ifade eder. Kalp birşekilde hazır olması gerekir.

Gazali’ye göre insanın vücudu ve cismi, ilim için bir mahal değildir, çünkü cisim sınırlıdır. Onun için ilmin mahalli olarak ruhu tarif eder. Gıda ve şehvet duygularına hitap eden ruha, ise, Gazali “hayvani ruh“ der.

 

Mevcut olan herşeyin bir vazifesi vardır. Göz, kulak vs. vazifeli. Cesed, ruhun askeridir. Geçici bir süre için kullandığı bir alettir. Beden, ruh için daimi bir mekan değildir. Ruh bedende bir yabancı gibidir. Yüzü hep Allah´a dönüktür. Eğer bedensel kuvvetler, ruha galebe çalarsa, yani dünya hevesleri önplanda olursa, ilim öğrenim süresi uzar, meşakkatli olur. Fakat ruh, dünyevi şeylerle karışmadığı sürece daha çok ilahi kaynaktan istifade eder ve mevcudatın hakikatini, malumatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar.

 

Halk diliyle “Kalp gözüyle“ bazı hakikatları anlar. Peygamber Efendimiz bir hadisinde: „Her kulun kalbinde iki göz vardir ki onlarla gaybi idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedeni gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbi gözlerini açar.“ buyuruyor.

 

Gazali ilimi iki kısma ayırır:

  1. Dini ilimler a.) asli imler (tevhid, tefsir, hadis) b) ameli ilimler (ibadetler, insanlar arası ilişkiler, ahlak ilmi)
  2. Akli ilimler a) mantıki ilimler b.) fiziki ilimler c.) teoloji, ilahiyat

 

Kainatta hiç bir bilgi yok olmaz, sadece unutulur. Hatta hiçbir ses kaybolmaz. Tüm ses dalgarı halen mevcuttur. Onları yakalayabilen bir cihazımız olsaydı, tüm geçmiş sesleri orijinal şekliyle duyabilirdik.

 

İlim öğrenmenin yollarını da ikiye ayırır:

  1. İnsani öğrenim a) taallüm b) tefekkür
  2. Rabbani öğrenim (vahiy, ilham)

 

Bütün ilimleri taallümle öğrenmek mümkün değildir. Tefekkürle de hakikati öğrenmek mümkün. Vahiy ilmi hakikatin ta kendisidir. Vesile ve vasıta olmadan doğrudan doğruya Allah´dan gelen bir bilgidir.

 

İlhamdan hasıl olan ilme, yukarıda da bahsettiğimiz gibi ilm-i Ledün denir. İlham, kalbe düşen ışık gibidir. Vahiyden zayıftır, ama rüyadan kuvvetlidir.

 

İlm-i Ledün ile hikmetin hakikatine ulaşılır. Vahyin kapısı kapalıdır, fakat ilham kapısı ise hep açıktır. Alimler ilhamla desteklenir. Örneğin 28. Mektup´da muallim Ahmed Galib Risale-i Nur´lar için “Sözün özdür, ey can, tekellüf değil. Ledün ilminin zübde-i pâkidir“.

 

Bediüzzaman, Asa-yı Musa eserinde vahiy ve ilham arasında iki fark´tan bahseder: „Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır. Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. […] İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zemin teşkil ediyor.“

 

Bazı ruhlar, sonradan meydana gelen sebeplerden dolayı, normalde doğuştan itibaren var olan ilim öğrenme kabiliyetini kaybederler. Mizaçları bozulunca hakikatleri anlayamazlar.

 

Bahsettiğimiz gibi, dünya hevesleri önplanda olunca, ilham yolu kapanır. Bedene ve dünyaya fazlı sevgi, ruhu zayıf ve bitkin yapar, dünya denizinde boğar. Tefekkür ile ruh, aslına döner ve sırlarına vakıf olur.

 

Dolayısıyla ilm-i Ledün ruhun arınmasından sonra meydana gelir.

 

Dr. Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.03.2020) Çocukları iki dilli yetiştirmek

Çocukları iki dilli yetiştirmek

 

Farklı kültür ve ülkelerden gelen göçmen çocukları, velilerinin konuştukları dili hiç veya çok kötü konuşuyorlar. Bu durum bir çatışma ortamına sebebiyet veriyor. Böyle dil çatışmaları içinde büyüyen çocukların kişiliklerinde sorunlar meydana geliyor. En geç ergenlik çağına geldiklerinde “iki kültür arasında“ kalıyorlar. Ne kendi anadillerini iyi biliyorlar, ne de yaşadıkları ülkenin dilini.

 

Özellikle algılama gelişiminde anadilin önemli bir rolü var. Araştırmalara göre, anadil fonolojik kabiliyetleri etkiliyor. Kendi anadillerinden fonolojik beceriye sahip olan çocuklar, aynı beceriyi başka dilde de gösterebiliyorlar. Dolayısıyla fonolojik becerileri her iki dilde gelişmiş olan çocukların, okuma ve yazma kabiliyetleri daha yüksek oluyor.

 

Bazı anne babalar, özellikle yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, çocuklarını iki dilli yetiştirmek istiyorlar. Bazı okullarda türkçe dersleri verilmediği için türkçe dilini doğru şekilde öğrenme imkanı olmuyor.

 

Dil demek, sadece aynı lisanı konuşuyor olmak değildir. Dil, aynı zamanda kültür, örf, adet, din demektir. Bunlar yeni nesillere hep dil ile aktarılır. Dolayısıyla anadil nesilleri birbirine bağlar. Kültürün, dinin, mentalitenin aktarılması için bir vazgeçilmezdir. Aynı dili konuşan insanlar, duygularını, fikirlerini, yüreklerini, dertlerini, paylaşabilirler. Veliler çocuklarına kendi mentalitelerini aktarabilirler. Aynı dili konuşmayan insanlar bu ortak değerleri paylaşamazlar. Anadil unutuldumu, bağlar kopar, ipler bir daha bağlanmaz. Nesiller çatışması bunun en hafif neticesidir. Kesin sonucu ise yabancılaşmadır. Konfüçyus derki “Bir toplumu yok etmek için, silahlara gerek yok. Lisanını unutturmak yeterlidir.“

 

Aynı zamanda yaşanılan ülkenin dilini bilmek de en az anadil kadar önemlidir.

Eskiden okullarda velilere “Evde sakın kendi anadilinizi konuşmayın“ derlerdi. Fakat veliler de çoğu zaman kendileri yaşadıkları ülkenin dillerini iyi bilmedikleri için çocuk her iki dili de doğru öğrenemezdi. Bu nesile örneğin Almanya´da “Yabancı“, Türkiye´de “Alamancı“ denildi. İki kültür arasında gidip geldiler. Böyle bir konumda hangi dilin anadil olduğunu tespit etmek için rüyalara bakmak lazım. İnsan genelde rüyasını anadilinde, yani bilinçaltında kayıtlı olan dil ile, görür.

 

Peki çocuklara her iki dili iyi öğretebilmek için ne yapılmalı?

 

Dil bilimlerinin araştırmalarına göre eğer bir çocuk anaokuluna başlayana kadar, yaklaşık 3 yaşına kadar, evde sadece anadilini öğrenirse, daha sonra her hangi bir dili hem daha çabuk ve kolay hem de doğru öğrenebilir. Çünkü küçük yaşta bir dil öğrenen çocuk, onu bir lisan olarak kafasına kayıt ediyor. Eğer çocuk 3 yaşına kadar her iki dili de karışık olarak öğreniyorsa, o iki dil kafasında bir dil olarak kayıt ediliyor. Yani çocuk onların farklı dil olduğunu ayırt edemiyor ve dolayısıyla ikisi de karışıyor.

 

Fakat yine de küçük yaşta her iki dili de öğretmek isteniliyorsa hiç bir taviz vermeden anne bir dili baba diğer dili konuşmalı. O zaman çocuk farklı kanallardan farklı dil duyduğu için yine ayırt edebiliyor ve dilleri doğru öğrenebiliyor. Kabul etmek gerekirki bu çözüm çok zor. Bu nedenle birinci çözüm, yani anaokuluna başlayana kadar bir dili anadil olarak iyi öğretmek, ardından ikinci dili öğretmek en mantıklısıdır ve tecrübelerle en sağlıklı yoldur.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk, Mart 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.01.2020) Birlikte yaşama kültürü

Birlikte yaşama kültürü

 

 

Birgün almanların yaşadığı bir mahalleye türk bir aile gelir. Adetleri gereği pasta ve börek hazırlarlar ve mahallede yaşayan alman komşuların kendilerine „Hosgeldin“´e gelmelerini beklerler. Aynı mahallede yaşayan almanlar da pasta yaparlar ve türk ailesini ziyarete beklerler, çünkü alman kültürüne göre ilk adımı, ilk ziyareti yeni gelenler yaparlar ve önce kendilerini tanıtırlar. Ardından eskiler „Hoşgeldin“ ziyaretine giderler. Bu kültür farklarını bilmeyen türk ve alman aileleri pastalarıyla yanlız kalırlar.

Ama sadece pastalarıyla değil, aynı zamanda bunun gibi küçük anlaşmazlıklar nedeniyle önyargılar da oluşabilir. Örneğin hikayemizdeki türk ailesi „Bizi istemiyorlar, bizi dışlıyorlar“ diyebilir. Aynı semantik ile alman aileleri de „Kendilerini dışlıyorlar, entegre olmak istemiyorlar“ diye düşünebilirler.

Böyle küçük anlaşmazlıklar ileride büyük kavgalara, hatta ırkçılığa kadar varabilir. Onun için hemen baştan izale etmek gerekir.

 

Hz. Ali „İnsan, bilmediğinin düşmanıdır“ der. Hakikaten, insan bilmediği birşeye karşı kafasında hemen bir önyargı oluşturabilir. Çünkü bilmediği için bilinçaltındaki bilgiler devreye girer. Halbuki tanıdığı zaman veyahut birşeyin mahiyetini bildiği zaman, düşman dost olabiliyor. Çünkü birşey bilinince farklar değil, ortak noktalar daha fazla göze çarpmaya başlar. Bilinmedipinde ise hep farklar meydandadır.

 

Kültür farklarının olması ise gayet tabidir. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de „Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır“ (49:13) diye buyurulur. Yani kültürler farklıdır, ta ki insanlar meraktan tanışsınlar ve sosyal hayatta birbirlerine destek olsunlar. Yoksa bu farklardan dolayı birbirlerine düşmanlık etsinler diye değil.

Dolayısıyla tüm farklarımızla beraber yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Her kültürün kendine göre değerleri vardır. Bir kültürde çok müsbet olan bir davranış, başka bir kültürde çok menfi algılanabilir. Saygısızlık olarak görülen bir hareket, başka bir anlayışta gayet normal karşılanabilir. Bu nedenle kendi kültürümüzde olan hassasiyetleri başka kültürlerden bekleyemeyiz. Önce karşımızdakini anlamamız gerekiyor. Yukarıda verdiğimiz pasta örneğinde olduğu gibi, su-i zan etmek yerine, Hz. Ali´nin sözüne binaen önce „bilmemiz“ gerekiyor.

 

Verdiğimiz ayette başka bir husus daha ortaya çıkıyor. İslam dini bu ayet ile her türlü ırkçılığı ve faşizmi ortadan kaldırıyor. Çünkü ırkçılık, yaratılıştan dolayı var olan bir üstünlüğü var sayar. Oysaki mutlak adaletli olan Allah, adaletsizlik etmez. Hiçbir ırkı başka bir ırkın üstünde veya altında yaratmaz. Ayet´de de ifade edildiği gibi, herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir.

 

Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (sav.) „Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır.“ hitabıyla tüm asabiyet fikrini, ırkçılığı ayakları altına alıyor.

 

Özetle birlikte yaşama kültürünü geliştirebilmek için öncelikle kültürlerin ve değerlerin farklı olduğunu kabul etmemiz, her kültürün kendine göre doğruları ve yanlışları olduğunu benimsememiz, karşımızdaki kültürü tanımak için adımlar atmamız ve diyaloğa geçmemiz gerekiyor.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Ocak, Şubat, 2020

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2019) Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

Avrupa´da yeni STK´lar, yeni cami dernekleri

 

50-60 sene önce farklı ülkelerden Almanya´ya işci olarak gelen insanlar, kendi kültür derneklerini, spor kulüplerini, camilerini, STK`larını kurdular. Bu dernekler hem kendi insanlarına hem de dışarıya yönelik bir çok hizmet sundu ve sunuyor.

 

Zaman ile bu STK´ların yapıları da değişmeye başladı. Başlangıçta sadece kendi iç dünyalarını muhafaza etmek ile sınırlı olan derneklerimiz, daha sonra Almanya´da doğan kendi çocuklarının yeni soru ve sorunlarına karşı çözümler üretmeye başladılar. Geldiğimiz bugünki noktada ise derneklerimizin bir paradigma değişikliği ile artık göçmen dernekler olmadıklarını, bilhassa yaşadıkları ülkenin sorunlarına çözümler üreten ve hizmet sunan STK´lar olarak algılanmaları gerektiğini söylemek mümkün.

 

Bu arada elbette sadece Almanya´ya değil, tüm Avrupa´ya 50-60 sene öncesinde de yaşandığı gibi, farklı ülkelerden insanlar akın etmeye başladı. Bu sefer göç sebepleri farklı olsa da, gelen insanlar aynı şekilde daha önce gelenler gibi Avrupa´da kalıcılar. O zaman burada sorulması gereken soru, yüzbinlerce yeni gelen insanlar da kendi STK´larını, derneklerini, camilerini açacaklar mı? Örneğin mülteci olarak Almanya´ya gelen Suriye´liler kendi insanlarına hizmet eden camileri, kültür derneklerini, hatta lokantalarını, manavlarını açacaklar mı yoksa bu sadece bizin kültürmüze has bir olgumudur?

Öncelikle dünya genelindeki göçün sosyolojisine baktığımızda, göç edenlerin belli safhalardan geçtiğini görüyoruz.

 

Birinci safhada, göç edenler öncelikle yaşayabilmek icin gereken ihtiyaçların peşine düşerler, yani bir nevi yaşam mücadelesi verirler. İş ve aş peşinde koşarlar. Yaşayabilecekleri iyi bir ev isterler. Bu süreç bazen 3-5 sene sürebilir.

 

Ev, aile, iş gelir meseleleri “garanti“ altında olduktan sonra ikinci safha başlar. Göç edenler bu safhada kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini muhafaza etmek ve korumak için çaba verirler. Bunu öncelikle bireysel olarak yapmaya çalışırlar. Zamanla bunun zor olduğunu görürler ve başkalarının da aynı kendileri gibi bir durumda olduğunu fark ederler. Bu nedenle bir şehirde çok sayıda bulunanlar biraraya gelirler ve ortak problemlerini veya ortak ihtiyaçlarını giderebilecek dernekler, STK´lar kurarlar.

 

Üçüncü aşamada ise, asıl uyum süreci başlar. Özgüveni artmış olan gruplar, yaşadıkları topluma ayak uydurmaya, entegre olmaya başlarlar. Kendi kimliklerini benimseyenler daha bir özgüvenli hareket ederler ve daha çok uyum sağlarlar. Kendisini dışlanmış hissedenler veya toplumda haksızlığa maruz kalanlar bu üçüncü aşamada kendilerini daha çok geri çekerler. Kimliklerinin kabul görmediğini düşünürler. Bir toplumda ırkçılık veya düşmanlık daha yaygın ise, uyum süreci de o kadar uzar. Farklı kimliklerin kabul gördüğü toplumlar da ise açılım daha çabuk gerçekleşir. Yani bu üçüncü aşama insanların karşılaştığı tecrübelerle değişebiliyor.

 

Sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun „Tarih tekerrürden ibarettir“ ve „Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.“ der. Dolayısıyla bu süreçlerin hepsi daha önce de, bilhassa Almanya´da da yaşandı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi daha önce büyük kitleler halinde gelen işciler kendi derneklerini kurdular, önce içe hizmet, sonra dışa hizmet gösterdiler ve zamanla bu ülkenin önemli bir parçası haline geldiler. Sadece Türkiye´den gelen insanlar değil, diğer ülkelerden gelen işciler dahi kendi STK´larını, derneklerini kurdular. Gelen en büyük grup türkler olduğu için, en çok türklerin kurduğu dernekler, lokaller göze çarpıyor.

Aynı safhalardan yeni gelen mülteciler de geçiyorlar. Birinci aşamayı mültecilerin bir çoğu geçtiler bile. Almanca öğrendiler, kendi evlerine sahip oldular, bazıları çalışma imkanı buldu ve aileleri de yanlarına geldi. Şimdi ise ikinci aşamaya geçtiler. Bu aşamanın bir neticesi olarak elbette Suriye´li lokaller, lokantalar, kültür dernekleri, camiler, STK´lar oluşacaktır.

 

Kendi insanlarına özel hizmetler sunan STK´ların oluşacağı gibi, kendi dini anlayışlarını aktaran camiler de kurulacaktır. Aynı zamanda ülkesinin lezzetlerine hasret kalanlara hitap edebilmek için lokantalarını, manavlarını vs. de kuracaklar.

 

Burada özellikle cami derneklerini ilgilendiren konu kültür meselesi olacaktır. Yarım asırdır müslümanlarla iletişim halinde olduklarında hep türk kültürüyle de temasa geçmiş olanlar, artık İslam içerisinde farklı kültürlerin olduğunu da daha fazla algılayacaklardır. İslam dininin belli bir kültüre has olmadığı, her kültürden, her milletten insanı içerisinde barındırdığı belki daha net ortaya çıkacaktır.

 

Bu bağlamda cami dernekleri daha fazla yaşadıkları ülkelere yönelik projeler çizip, kalıcı hizmetler geliştirmek zorundadır. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz paradigma değişikliğini gerçekleştirip, yani bakış açısını değiştirip, kendilerini göçmen dernekleri olarak değil, bizzat yaşadıkları ülkelerin dernekleri olarak görmeleri gerekir. Hem kendileri, hem diğer milletlerin insanları. Yoksa cami derneklerine, STK´lara vs. göçmenlerin dernekleri olarak bakıldığı müddetçe, bilinçaltında halen misafir, gidici gözüyle bakılıp öyle muamele edilecektir.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasim, Aralik 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.11.2019) Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

Vesvese, kaygı ve endişe (anksiyete bozukluğu)

 

Hastalığın kendisi vardır, bir de kafamızda oluşan şekli vardır. Aynı şekilde başımıza gelen olaylar vardır (olgu) bir de kafamızda oluşan yorumlar (algı). Asıl insanı harap eden düşüncelerin kendisidir. Bazen hastalığın kendisi değil, o düşünceler insanı gerçek manada hasta eder. Aslında kafamızda oluşan algı bize sıkıntı verir.

 

Birçok insanda bulunan gereksiz korkunun ve vesvesenin yanlış bir düşünce olduğunu tespit ettikten sonra, korkunun mahiyetini anlamamız gerekiyor. Mahiyeti bilindiği vakit korku da azalır.

 

Aslında psikolojide metot olarak kullanılan davranış terapisinde aynen bu uygulanıyor. Yani korkulan şeyin mahiyetini araştırmak, korkularımızın ne kadar realist olduğuna bakmak. Örneğin örümcekten korkuyorum. Fakat neden? Çünkü kafamızda örümceğin bize yapabileceği bir senaryo var. Bilinçaltımız orada devreye giriyor. Bu düşüncemiz ne kadar realite olabilir? İhtimal ne kadar? Korkularımız haklı mı? Korku duygusu kendimizi korumak için verilmiş. Fakat bu şekilde yanlış kullanıldığında eziyet verir, huzur bozulur ve hayat çekinemez hale gelir.

 

Vesvese, aslında olmayan birşeye kafa yormak ve dolayısıyla boşu boşuna kendini musibete atmaktır. Genel olarak vesveseler sayesinde kafamızda senaryolar oluştururuz. Bu senaryoları gerçekmiş gibi algılarız ve olayları, kavgaları kafamızda olduğundan daha fazla büyütürüz. Uykusuz gecelerde bu senaryolar devam eder. Sonunda çıkmaz hale gelir ve hasta eder. Gerçekten bir olay veya kavga olduğunda kafamızdaki senaryo devreye girer ve biz ona göre hareket ederiz. Halbuki bu senaryolar, bu vesveseler balonun içindeki havaya benzer. Balon şiser, fakat içi sadece hava ile doludur. Bir iğneyle bütün balon patlar, ne kadar büyük olursa olsun. Vesvese balonuna batırmamız gereken iğne ise, ona ehemmiyet vermemektir. Yani onu hakikat olarak görmemek ve gerçekmiş gibi kafaya takmamak ile o balonu patlatabiliriz.

 

Dolayısıyla rasyonel bir bakış açısı vesveseyi bitirir. Duygusal yaklaşım vesveseyi büyütür. Bu nedenle aşırı duygusal ve hassas insanlar çok daha çabuk vesveseye kapılırlar.

 

Dini konularda vesvese oluştuğu zaman, genelde „Acaba namazımı kaç rekat kıldım? Tekrar kılayım. Abdestimi doğru mu aldım? Tekrar alayım. Acaba şu veya bu düşünceden dolayı müslümanlıktan çıktım mı? Hemen tevbe edeyim“ gibi düşünceler oluşabiliyor. Özellikle son soruda, yani imanlı imansız vesvesesinde, insan üzüldüğüne ve kalbi bundan rahatsız olduğuna göre, böyle bir durumun söz konusu olmadığını gösterir. Yani vesveseden dolayı böyle bir düşünce oluşmuş oluyor. Onun için insan bu düşünceyi kendi düşüncesiymiş gibi kabul etmemesi gerekir. Peygamber Efendimiz “Allah, ümmetimden hata, unutma ve zorlanma ile yaptığı şeylerden sorumluluğu kaldırdı.” diye buyuruyor.

 

Vesvese duygusu bazen din konusunda bazen başka konularla ön plana çıkabilir. Vesveseyi kısa vadeli bitirmek için ön plana çıkan konuya rasyonel ve mantıklı bir yaklaşım gerekir, fakat uzun vadeli vesveseden kurtulmak için ön plana çıkan konuyu irdelemek yerine vesveseyi tetikliyen ve besleyen düşünce tarzını sorgulamak gerekir. Yani vesvesenin köküne inmek gerekir, yoksa sadece ön plana çıkan konu ele alınırsa, o konu bitince, başka bir konuda vesvese başlar.

 

Dr. Cemil Şahinöz, Öztürk Gazetesi, Kasim 2019

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler