(25.01.2012) Masonlar camiyi gezip Risale-i Nur aldı

Masonlar camiyi gezip Risale-i Nur aldı

Almanya´nın Büyük Mason locasına mensup masonlar Herford şehrinde bulunan ve Diyanet´e bağlı olan Merkez Camii‘yi gezdiler.

Almanya´nın Büyük Mason locasına mensup masonlar Herford şehrinde bulunan ve Diyanet´e bağlı olan Merkez Camii‘yi gezdiler. Yaklaşık 30 kişiden oluşan grubun çoğunluğu ilk defa bir camiyi gezmenin heyecanını yaşadılar. Öncelikle caminin binası gezdirildi ve camide sadece ibadet edilmediği, sosyal ve kültürel aktivitelerin de gerçekleştiği anlatılmaya çalışıldı.

Ardından mescidde Cemil Şahinöz tarafından İslam dini hakkında bilgiler verildi ve ziyaretçilerin soruları cevaplandı. Daha önce kendi localarında İslam ve Türk Kültürü hakkında seminer gören ziyaretçilere, yaklaşık iki saat süren programın sonunda her birine Bediüzzaman Said Nursi´nin eserlerinden hediye edildi.
Moralhaber.Net, 25.01.2012

http://www.moralhaber.net/dunya/masonlar-camiyi-gezip-risale-i-nur-aldilar/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(25.01.2012) Ayasofya Nr. 38 ist erschienen

 

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.38 enthält u.a.:

- Mythos Konvertit (Wolf D. Ahmed Aries)
- Der Weltuntergang und die Bibel (Michael Sendker)
- Türkenfeindschaft und Rechtsextremismus schaffen Deutschland ab (Yasin Bas)
- Die viertletzte Ausgabe (Cemil Yildirim)
- Einige Geschichten über den Mulla Nasruddin (Selma Öztürk)
- Unser Prophet liebte die Kinder (Mehmet Paksu)
- Manga

und Türkisch:

- Nihat Hatipoglu ile cok özel söylesi!!!!
- Bilim insaninin gericisi ve cakmasi olur mu? (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)
- Hz. Mehdi kimdir? (Doc. Dr. Sadi Eren)
- Kiyamet ne zaman kopacak?
- Ahirzaman hadisleri
- Büyük ve kücük Kiyamet Alametleri)
- Kiyamet günü (Tugba Temizsoy)
- Yalanci Peygambere mektup (Prof. Dr. Ahmet Akgündüz)
- Ikiz kuleleri kim indirmisti? (Mustafa Akyol)
- Illuminati´nin sayaci (Mehmet Ali Bulut)
- Tapinak Sövalyelerinden, Illuminati, Bilderberg ve Post Modern Masonlara (Cemil Sahinöz)
- Aile Mutlulugu (Said Nursi)
- Ey Gönül (Hz. Mevlana)
- Evden disari cikarken (Selma Öztürk)
- Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
- Kissadan Hisseler
- Siir Sayfasi
- Mizah Sayfasi
- Cocuk ve Aile Kösesi (Ayse Betül Dinc)

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-38-untergang-2012-illuminati-mehdi

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(08.01.2012) Sivil Insiyatif 08.01.2012

Almanya´daki türk dernekler, cemaatler
Almanya´da türkce anadil meselesi
Almanya´da Islamin resmi din olmasi
Alman okullarinda Islam din dersi
Almanya´daki türk siyasetciler sorunu

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Uncategorized

(23.12.2011) Almanya´da İslam neden resmi bir din olamıyor

Almanya´da İslam neden resmi bir din olamıyor

 

Almanya Anayasa´sına göre din ve devlet ayrımı var. Weimar yasasının 137. paragrafın 1. bölümüne göre, devletin dini yoktur. Bu nedenle devlet din işlerine karışmaz ve aynı şekilde dini cemaatler devlete karışmaz. En azından kağıt üzerinde böyle.

Üstelik resmi olarak kabul edilen dinlerin ve cemaatlerin hepsi anayasa karşısında eşittir. Yani seküler devlet hiç bir dini başka bir dinden üstün tutmaz, hepsine aynı mesefade olur.

Anayasa´ya göre resmi bir din olarak kabul edilebilmek için üç factör gerekli: 1. Din olarak kabul edilmek 2. Bu dinin mensuplarının olması 3. Mensuplar kendilerini bu din ile ilişkilendirmesi.

Üçüncü nokta İslam dininin resmi din olarak kabul edilebilmesinde sorun oluşturuyor. Çünkü İslam dininde Hristiyanlıkta olduğu gibi üyelik ve mensupluk meselesi yoktur. Müslümanlıkta hiç bir yere bağlılık şart değildir. Dolayısıyla hiç bir kurum – kilisede olduğu gibi -müslümanların tümünü temsil edemez. Zaten genel olarak kurumsallık diye birşey yoktur. Hatta kimin müslüman olup olmadığı dahi kayıt edilmez, çünkü iman şartlarına uyan bir kişi zaten müslüman olur. Bunun için herhangi bir camiye, cemaate gitmeye gerek yok. Hristiyanlıkta olduğu gibi ´Hristiyan olma´ ritüelleri yoktur.

Yani ne üyelik ne de temsilcilik olmadığı için İslam dini Almanya´da resmi din olarak kabul edilemiyor. Halbuki resmi bir din olarak kabul edilirse bunun bir çok avantajları var. Maddi avantajları yanı sıra okullarda resmi İslam din dersinin kolaylaştırılması, helal kesim sorunlarının kalkması, anaokul kurmanın kolaylaştırılması, dini bayram günlerinin yerleşmesi, dernek değil ibadet kurumu olarak camii statüsünü elde edebilmek vs.

Bu nedenle Almanya´daki camilerin tümü dernek sıfatındadır. Camilerin üyeleri ise, ´İslam dininin üyeleri´ değil, camiye maddi yardımda bulunan kişilerdir. Ve çoğunlukla her aile başı bir kişi kayıt oluyor.

Bu üyelik ve kayıt meselesini aşabilmek için cemaatlerde farklı olumlu çalışmalar var. Mesela DİTİB´in kütük çalışması çok yerinde ve doğru bir karar.

Temsilcilik olayını çözebilmek için 2007´de tüm büyük cemaatler biraraya gelip KRM´yi kurdular. KRM´ye neredeyse bütün cemaatlerin bağlı olmasına rağmen, Alman devleti KRM´nin sadece müslümanların %25ini temsil ettiğini beyan ediyor. Bu nedenle yine tam olarak müslümanları temsil eden bir kurumun olmadığı ittia ediliyor. Ama zaten bu yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı İslam´da zaten mümkün değil. Ama resmi bir din olarak kabul edilebilmek için tamda bu gerekli. Yani ´İslam´ dini olarak kabul edilebilmek için, kendini müslüman olarak gören herkesi temsil edebilmek gerekiyor.

Peki bu sorun nereden kaynaklanıyor. Yine Anayasa´dan kaynaklanıyor. Anayasa´nın resmi din olabilmek ile ilgili kanunları genel olarak Hristiyanlığa göre uyarlanmış. Yani Anayasa değişmeden veya ek madde olmadan İslam´ın bu şekilde resmi bir din olarak kabul edilmesi çok zor görünüyor. Bu durum ise devletin her dine eşit davranmasına aykırı.

İslam´ın Almanya´da resmi bir din olması için ilk başvurular 1950´de yapılmış. Yani 62 sene önce. Tam 62 senedir bu mesele bir çözüme bağlanamamış. Ama çalışmalar son hızla devam ediyor.
Cemil Sahinöz, Moral Haber, 23.12.2011

http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-islam-neden-resmi-bir-din-olamiyor-1/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.12.2012) Şair Serdar Tuncer ile özel bir söyleşi

Şair Serdar Tuncer ile özel bir söyleşi

 

Serdar Bey, bir edebiyatçı olarak ´gurbet´ kavramını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İnsanoğlu gurbette. Asli mekanı ruhlar alemi´dir. Onun için yeryüzüne gönderilmiş olmak zaten bir gurbet. Ama bu tabiki işin batın tarafı. Zahiren de gurbeti çekiyor olmak, gurbeti ikiye katlar. En azından vatanınızda, dilinizin konuşulduğu, Ezan-ı Muhammediyenin duyulduğu, doğduğunuz, büyüdüğünüz topraklarda olmak, birinci gurbeti, yanı asıl gurbeti hafifleştirir. Ama vatanın dışında olmak, bu gurbeti katmerleştiriyor. Allah, katmerli gurbet yaşayanların yardımcısı olsun.

Peki, bu katmerli gurbet yaşayanların durumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz bir çok defa Almanya´ya gelip gittiniz. Sizin gözlemleriniz nasıl?

Biz tabiki güzel insanların arasında bulunduğumuz için, güzel görüyoruz. Burada benim fark ettiğim bir refleks var. Türkiye´de belki ´zaten müslümanız, zaten ezan sesi var, zaten herşey bizim gibi´ değerlendirilirken, burada yokluğun içerisinde insanların manayı arama derdine düştüğünü, çocuğunu yetiştirmek için daha fazla gayret sarf ettiğini görüyoruz. Camiye, mescide götürebilmek için çabalıyorlar. Yani Türkiye´de hazır bulmuşuz biz, burada bir yitiği elde etmeye çalışıyor insanlar. Böyle gözlemliyorum. Ama bunun yanı sıra yeni yetişen nesiller, onların bizim örfümüzden, ananemizden, dilimizden, dinimizden kopmaması lazım. Burada büyük bir sorumluluk ve vebal var.

Serdar bey, edebiyatçılar dünyaya biraz farklı bakarlar. Onun için sizin bu konuda tavsiyelerinizi merak ediyorum. Bahsettiğiniz bu örfü, adeti ve kültürü muhafaza edebilmek için sizce ne yapmak gerekiyor?

Aslında bir çok şey söylenirde, ama en önemlisi yaşamak. Mesela namaz kılmayan bir adam, evladına ´namaz kıl´ dediğinde hiç tesiri olmaz. Okumayan birisi, ´oku´ dediğinde hiç bir şeyi ifade etmez. Önce kendimiz okumak, kendimiz yaşamak, kendimiz o kültürü, o adeti ve herşeyden evvel dini aile içerisinde yaşatmamız gerekiyor. Bunu yapabildiğimiz vakit, Köln´ün ortasında Medine´de gibi yaşarsınız. Ama bunu yapamadığınız vakit, Medine-i Münevvere´de çölün ortasındaymış gibi kalıverirsiniz. Dolayısıyla iş sizde başlayıp, sizde bitiyor.

Almanya´ya veya Avrupa´nın herhangi bir ülkesine gelirken, ayrı bir heyecan yaşıyormusunuz? Neticede buraya insanların özlemlerini giderebilmek için geliyorsunuz?

Şimdi, batı medeniyeti bugün önde olan bir medeniyet. 4-5 asır evvele bakarsak, medeniyetin sembolü biziz. Bizim milletimiz, İslam medeniyeti ve Osmanlı. Ama bugün baktığımızda batı, medeniyetin başını çekiyor. Dolayısıyla buraya gelirken biraz da o gözle geliyoruz. Burada kalanlar da biraz o gözle bakması lazım. Çünkü Köln´de ki Dom´u görünce Süleymaniye´nin değerini anlıyorsunuz. Onun için burayı bilmeden oraların değerini bilmek mümkün değil.

Son olarak Serdar Bey, gelecekteki projelerinizden biraz bahsedermisiniz?

Şuan Uğur Işılak ile beraber “Mehmet Akif´in Şiirleri“ albümünü hazırlıyoruz. Grup İnce Saz ile beraber “Fuzulu Şiirleri”ni güzel bir sahne programı olarak hazırlıyoruz. Birde bir kitap projemiz var. Denemeler olarak çıkacak inşaallah.

Serdar Bey, kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz, projelerinizde başarılar dileriz.

Publiziert in der Ayasofya 36, 2011

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.12.2011) Mehmet Paksu ile söyleşi

Mehmet Paksu ile söyleşi

Hocam, birçok defa Almanya´da bulundunuz? Konferanslar verdiniz? Genelde Almanya´da yaptığınız konuşmaların konuları ne oluyor?

1993’ten bu yana Almanya’ya gidiyorum. Konferanslarımın konusu Almanya’ya davet eden cemaatlerin, derneklerin ve kuruluşların istekleri doğrultusunda belirleniyor. Başlıca konular şöyle: Aile eğitimi ihtiyacı. Okuma alışkanlıkları nasıl kazanılır? Türkler Almanya’da karşılaştıkları psikolojik ve dini sorunları nasıl giderebilirler? Çocukların dini eğitimi konusunda nasıl hareket edilmeli? Evliliklerde görülen problemler nasıl aşılabilir? Türkler Alman komşularıyla ve toplumla diyaloglarını sağlıklı biçimde nasıl kurabilirler? Bir Müslüman olarak dinimizi yaşadığımız topluma nasıl anlatabiliriz? Almanların İslam hakkındaki sorularına nasıl cevap verebiliriz? Gençlerimizi uyuşturucu ve benzeri kötü alışkanlıklardan nasıl koruyabiliriz? İslam-Hıristiyan diyaloğunu gerçekleştirmede neler yapabiliriz? Kilise-cami birlikteliğini nasıl kurabiliriz?

Peki hocam, Almanya’daki gurbetçilerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkler artık Almanya’yı kendilerine yurt edinmişler. Büyük bir kısmı vatandaşlığa geçmiş. Kendini bu ülkede “Alman Müslüman” olarak görüyor ve böyle tanınmasını istiyor. Almanya’yı kendi ülkesinden farklı görmüyor. Her ne kadar gönlü Türkiye’de olsa da, Almanya’da yaşamanın bir ayrıcalık olduğunu görüyor. Emekli olup Türkiye’ye dönenler de Almanya ile irtibatlarını kesmiyorlar. Özellikle ikinci ve üçüncü nesil Almanya’ya büyük oranda adapte olmuş durumdalar. Eğitimlerini Almanya’da aldıkları için Almancayı kendi dillerinden daha rahat konuştukları gibi, okurken Almanca kitapları tercih ediyorlar.

Fakat özellikle Doğu Almanya ile birleşmeden ve Avro’ya geçişten sonra ekonomik sıkıntıların arttığından, işsizlik oranının yükselişinden, sağlık hizmetlerinin pahalılaşmasından dert yanıyorlar. Benim gördüğüm kadarıyla aileler çocuklarına İslami eğitim verme konusunda zorluk yaşıyorlar. Özellikle okullarda İslam derslerinin verilmesi zaruretini dile getiriyorlar. Birçok Türk de vatandaşlığa geçtikleri, Alman vatandaşı oldukları halde bazı Almanların kendilerini yabancı gözüyle baktıklarını ve bir ayırım yapıldığından şikâyet ediyorlar. Namaz kılan Türkler ise işyerlerinde, fabrikalarda rahatlıkla namaz kılma imkânı bulamadıklarını, bazı yerlerde izin alamadıklarını dile getiriyorlar. Almanya’da üniversite okudukları halde başörtüsünden dolayı kamu kurumlarında çalışma izni verilmediğini, işe alınmadıklarını, başlarını açmadan çalışamadıklarını, dolayısıyla büyük bir hak kaybı yaşadıkları şeklinde sıkıntılarını seslendiriyorlar.

Almanya´da birçok cemaat var. Sizce bu kadar farklı cemaatlerin olması iyi mi, kötü mü?

Dini cemaatlerin bulunması hayati bir zarurettir. Türklerin dini, sosyal ve ailevi ihtiyaçlarını dini cemaatler üstlenmiş durumdalar. Dini cemaatlerin bir kısmı hizmetlerini cami bünyesinde verdikleri gibi, bir kısmı da dernek çatısı altında veriyor. Bu mekânlar onların sadece din ve ibadet ihtiyaçlarını karşılamakla kalmıyor, gerçekleştirdikleri sosyal aktiviteler ile eğitimlerine destek veriyorlar, aile bütünlüğünün korunmasına hizmet ediyorlar, boş zamanlarını değerlendirebilecek imkânlar buluyorlar, örgütleşerek hak ve hukuklarını arıyorlar, çocuklarını ve gençlerini bu ortamlara getirerek onların ahlaklı birer insan olarak yetişmelerine yardımcı oluyorlar. Özellikle Ramazan’da ve Bayramlarda toplu halde bir arada bulunarak dayanışma içinde yaşamaya çalışıyorlar, kendi milli ve kültürel özelliklerini koruyarak ülke mozayiğinde olumlu işlevler görüyorlar. Bu mekanlar aynı zamanda Alman toplumu ile Türklerin bir uyum içinde yaşamalarına da katkıda bulunuyor. Hatta Almanya’nın kalkınmasında, ilerlemesinde ve problemlerini halletmede dini cemaatlerin fonksiyonu inkâr edilemeyecek kadar önem taşıyor. Mesela Risale-i Nur cemaati Alman üniversitelerinde İslam âlimi Bediüzzaman hakkında sempozyumlar düzenleyerek kültürel hizmetler yapması, iki ülke arasında dostluğun gelişmesine küçümsenemeyecek derecede katkılarda bulunuyorlar. Geçtiğimiz yıllarda Bonn şehrinde Alman düşünürü Bonhoeffer ile Bediüzzaman’ı konu alan sempozyumda iki ülke değerleri arasında yakınlaşmanın, ortak değerlerin tanınması konusunda bilimsel çalışmalar yapıldı. 2010 Kasım ayında yapılan Osnabrück Said Nursi Sempozyumda ise önemli çalışmalar yapıldı. Bu sempozyuma 30a yakın ilim adamı katıldı ve Bediüzzaman´ın “Din ilimleri ve fen ilimleri ilişkisi”, “İnsan hakları ve felsefe”, “Din Eğitimi”, “Hürriyet Anlayışı“, “Dinler Arası Diyalog“ ve “Adalet ve Vahiy“ konularındaki düşünceler ele alındı. Diğer cemaatlerin bir kısmı okul ve eğitim merkezleri açarak, bir kısmı din eğitimine ağırlık vererek, bir kısmı da fuar, sergi, konferans ve açık oturumlar yaparak Alman halkıyla Türklerin kardeşçe yaşamalarına hizmet ediyorlar. Bu cemaatlerin hizmet temelleri Türkiye’de olduğundan Türkiye’den gelen ilim, din ve kültür adamları Almanya’da yaptıkları etkinliklerde Türklerin Alman toplumuyla barış içinde yaşamaları konusunda ciddi çalışmalar yapıyorlar.

Avrupa´da cemaatler nasıl ittifak edip, beraber çalışabilirler?

Temelde ve esasta ittifak etmek her zaman mümkün ve gereklidir. Çünkü hepsi de İslami hizmet yapıyorlar. Bazı ortak meselelerde iş/hizmet birliği kurabilirler. Büyük organizelerde bir araya gelip daha geniş kitlelere ulaşabilirler. Böylece her cemaat kendi üyelerini bu ortak organizede buluşturarak cemaatler arasında görülen görüş ayrılıklarının/aykırılıklarının azaltılmasında, giderilmesinde çalışabilirler. Bunun örnekleri son yıllarda yapılan “Kutlu Doğum Haftası” vesilesiyle başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde gerçekleştirildi.

Yine İslam Hıristiyan diyaloğu çalışmalarında bazı cemaatler bir araya gelerek kiliseyle ortak toplantılar yaptılar. Bu buluşma ve görüşmede hem Müslüman cemaatler, hem de kilise mensupları, her iki taraf da çok memnun oldular. Bu organizelerin değişik platformlarda arttırılması ve zenginleştirilmesi gerekiyor.

Bu tür ortak hareketlerin dışında cemaatlerin birleşmesi, tek çatı altında toplanıp hizmet etmeleri beklenemediği gibi, gerçekleşme imkânı da söz konusu olamaz. Çünkü her cemaatin kendine göre bir hizmet anlayışı, bir hizmet metodu, zevk aldığı bir hizmet tarzı vardır.

Hocam, İslamı Avrupa’da nasıl temsil etmek gerekiyor?

İslâmı Avrupa’da temsil etmenin tek yolu, İslamı bilmekle birlikte bireysel olarak hayata geçirmektir. İnandıklarını, bildiklerini, öğrendiklerini ve savunduklarını öncelikle kendilerinin yaşaması ve hayatında göstermesidir. Çünkü din sadece anlatmakla, konuşmakla tanıtılamaz ve sevdirilemez. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (a.s.m.) İslamın bütün esaslarını, imanın bütün gereklerini, ahlakın bütün prensiplerini en mükemmel ve en ideal anlamda eksiksiz biçimde kendi şahsında yaşamış, dinin nasıl uygulanacağını fiilen göstermiş, Müslümanların dinlerini yaşamalarını, dinin gereklerini uygulamalarını istemiştir. Diğer din ve inanç mensuplarına Kur’ân diliyle çağrıda bulunarak Allah’ın varlık birliğinde buluşmayı, insanlığın kurtuluşuna birlikte hizmet etmeyi teklif etmiştir. Eğer bugün İslam diğer insanlara tanıtılacaksa bunun anlatmaktan ziyade uygulama ile gösterilmesi başta geliyor, temsil etmesi gerekiyor, insanların merak etmelerine imkan hazırlayacak çalışmaların yapılması gerekiyor. Eğer bugün İslam tam olarak Avrupa’da tanınmamışsa bundan Müslümanların dinlerini tam olarak temsil edememelerinden kaynaklanıyor. Temsil etmeye çalışanların da, istenen anlamda İslama ayna olmadıkları, dilleriyle yaşantıları arasında aykırılıklar ve zıtlıklar görüldüğü içindir. Bediüzzaman’ın dediği gibi, biz İslam ahlakının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini fiillerimizle yaşayarak gösterecek, temsil edecek olsak diğer dinlerin mensupları topluluklar halinde İslama girecekler, bazı kıtalar İslama katılacaklardır. Temsildeki başarısızlığın asıl sebebi İslamın iman boyutunun tam olarak bilinememesi, Allah ile kainat arasında bir bakış açısının gerçekleştirilememesi, her varlıkta, her bilim dalında Allah’a giden, Allah’a ulaştıran yolların bulunamamasında yatıyor. Çünkü kainat makro alemse, insan mikro alemdir.

İnsan bu kâinat kitabını Allah adına okumak için, her şeyi, her varlığı, her insanı Allah adına sevmek için dünyaya gönderilmiştir. Bu hakikat anlaşılmadığı, bilinmediği ve yaşanmadığı için gerçek anlamda temsil de olmuyor. Her şey sözde ve yazıda kalıyor. Çok güzel yemekler yapılıyor, ama oturup da yemek pek çok insanın aklına gelmiyor. Çok güzel elbiseler dikilmiş, ama giyenler çok az sayıda. İslam da kalbi, ruhu ve aklı doyuran birer manevi gıdadır, ruhtaki güzellikleri gösteren değerli birer elbisedir. Bunun için değişik yollarını bulup Müslümanların İslamı bir ilim olarak öğrenip hayata geçirmelerini, yaşayarak göstermelerini, ancak bu şekilde temsil edebileceklerini ortaya koymak gerekiyor. Yoksa cahilce temsil hem kendilerine, hem de ortak insanî bir değer olan İslamın kötü gösterilmesine sebep oluyorlar.

Dinler arası diyaloğa nasıl bakıyorsunuz?

Dinler arası diyalogu Kur’ân istiyor ve emrediyor. “De ki: Ey Kitap Ehli! Aramızda ortak olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, hiçbir şeyi Ona ortak koşmayalım, birbirimizi Allah’ın yanı sıra rab edinmeyelim“ (3:64).

Kur’ân İncil’den, Tevrat’tan, Zebur’dan söz ediyor. Yahudilikten, Hıristiyanlıktan bahsediyor. Hz. İsa’dan, Hz. Meryem’den, Hz. Musa’dan, Hz. Süleyman’dan, Hz. Yahya’dan ve diğer İsrailoğlu peygamberlerinin hayatından örnekler veriyor, kıssalar anlatıyor. Kur’ân’la birlikte Tevrat’a ve İncil’e, Hz. Muhammed ile birlikte Hz. Musa ve Hz. İsa’ya ve bütün peygamberlere inanmayı emrediyor ve imanın şartlarından sayıyor. Bir Müslüman İncil’e ve Hz. İsa’ya inanmazsa mü’min sayılmıyor.

Diyalogdan maksat, başta Hıristiyan olmak üzere diğer din ve inanç mensuplarıyla bir araya gelmek, konuşmak, inkâr-ı uluhiyet, ateizm gibi dinsizliğe karşı ortak tavır belirlemek, maddeyi ilahlaştırmaya, ahlaksızlığa götüren yolları durdurmak, bütün dinlerde kutsal bir kurum olan aile gibi değerlerin korunmasına, anarşizme, terörizme karşı müşterek eylem birliği yapmak, birlikte mücadele etme yollarını aramaktır.

Bu diyaloglar aynı zamanda İslamın anlatılmasında, İslamın çağın problemlerine getirdiği çözümlerin konuşulmasında, fundamentalizm gibi İslamı kötü ve yanlış göstermeye çalışanlara karşı doğru İslamı anlatmaya bir vesile teşkil ediyor.

Bu diyalogun mimarı Bediüzzaman Said Nursî’dir. Bediüzzaman, İslam-Hıristiyan diyaloğu ile ilgili olarak şu tespitte bulunuyor: “Hatta hadis-i sahihle âhirzamanda İsevilerin hakiki dindarları ehl-i Kur’ân’la ittifak edip müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi, şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hıristiyanların hakiki dindar ruhanileri medar-ı ihtilaf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.”

Said Nursî, Hıristiyanlarla uzlaşma yönünde kendi kişisel gayretlerini de ortaya koymuştur. 1950’de Papa XII. Pius’a Risale-i Nur Külliyatını göndermiş ve cevaben 22 Şubat 1951’de şahsî bir teşekkür mektubu almıştır.

1953’te de Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında saldırgan dinsizliğe karşı işbirliği temini için İstanbul’da Patrik Athenagoras’ı ziyaret etmiştir.

Günümüz dünyası artık bir köy haline gelmiştir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak kaçınılmaz görünüyor.

Vaktinizi ayırdığınız için çok sağolun hocam.

Publiziert in der Ayasofya 36, 2011

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(08.12.2011) Rucksack-Projekt: Sprache ins Gepäck

Rucksack-Projekt: Sprache ins Gepäck

Eltern von Kindergartenkindern in Rheda-Wiedenbrück werden im Rahmen des Rucksack-Projekts in ihrer Zweisprachigkeit gefördert. In der Awo-Kindertageseinrichtung „Am Faulbusch“ lernen Mütter mit russischer Muttersprache. Das Bild zeigt dort (sitzend, v.l.) Tatjana Frizler, Ina Moiseev, Nadiia Kosarchuk, Natalia Kultaew, Galina Kondratov, Tatjana Wunder und Olga Kembel sowie (stehend v.l.) Marlies Stüker (Familie-Osthues-Henrich-Stiftung), Ebru Cevik (Awo-Kindertageseinrichtung „Am Emssee“), Integrationsbeauftragter Ernst Jürgen Michaelis, Ute Gronow (Einrichtung „Am Faulbusch“) und Cemil Sahinöz (DRK-Integrationsagentur).

 

Rheda-Wiedenbrück (kaw) – Das Rucksack-Projekt wird jetzt in den Awo-Kindertageseinrichtung „Am Faulbusch“ in Rheda und „Am Emssee“ in Wiedenbrück für ein weiteres Kindergartenjahr angeboten. Ziel ist es, schon im Kindergartenalter Jungen und Mädchen sowie deren Eltern sprachliches Wissen zu vermitteln.

Gefördert wird die Zweisprachigkeit, denn es wird davon ausgegangen, dass das Beherrschen der Muttersprache wichtig ist für den weiteren Spracherwerb.

In der mittlerweile vierten Projekt-Auflage in der Einrichtung „Am Faulbusch“ treffen sich sieben Mütter, deren erste Sprache Russisch ist. Im Wiedenbrücker Awo-Kindergarten kommen in der dritten Rucksackaktion türkische Eltern zur Sprachförderung zusammen. Einmal wöchentlich treffen sich die Erwachsenen für eineinhalb bis zweieinhalb Stunden, und widmen sich mit einer zweisprachigen Elternbegleiterin verschiedenen Alltagsbereichen. Sie reichen vom Thema Essen bis zur Gesundheit.

Kommunikationsdefizite abbauen

 

Die Möglichkeiten, sprachliche Defizite zu beheben, sind vielfältig. Ute Gronow, Leiterin des Kindergartens „Am Faulbusch“, kann sich noch gut an das erste Projektjahr in ihrer Einrichtung erinnern. Als sich die seinerzeit türkischen Teilnehmer mit Begriffen rund um das Thema „Körper“ auseinandersetzten, bemerkte eine Teilnehmerin, dass ihr mittlerweile ein Begriff in ihrer Muttersprache entfallen war. Ihren Wortschatz musste sie wieder auffrischen.

Die Rucksack-Teilnehmer bekommen Hausaufgaben mit auf den Weg und lernen gemeinsam zuhause mit ihren Kindern weiter Deutsch. Für die Jungen und Mädchen stehen Rucksack-Beauftragte zur Verfügung, die in der Einrichtung die jeweiligen Themen aufgreifen – sei es beim Anziehen („Ich ziehe mir eine Socken an“, eine Cordhose etc.), beim Spiel oder mit Liedern.

„In den Kindertageseinrichtungen erreicht man alle, auch die Menschen, die nicht organisiert sind“, streicht Cemil Sahinöz von der DRK-Integrationsagentur einen wesentlichen Aspekt des Projekts heraus.

Hemmschwellen überwinden

Wie gut auf diesem Weg Hemmschwellen abgebaut und Menschen mit Migrationshintergrund in den gewöhnlichen Kindergartenalltag eingebunden werden, hat Ute Gronow erfahren. Im früher vorwiegend von deutschen Vätern und Müttern genutzten Elterncafé fühlen sich mittlerweile auch Eltern mit Migrationshintergrund angenommen und trauen sich, etwas zu sagen.

Finanziell möglich wird das von der DRK-Integrationsagentur initiierte Projekt aufgrund der Förderung seitens der Familie-Osthueshenrich-Stiftung in Gütersloh sowie der Stadt Rheda-Wiedenbrück. Die Stiftung unterstützt die neue Rucksack-Auflage mit 2500 Euro, rund 1900 Euro kommen von der Stadt hinzu.

Kinder ab vier Jahren als Zielgruppe

Das Projekt ist gedacht für Kinder ab vier Jahren und deren Eltern. Ihnen werden die Lehrmaterialien gestellt. Das Wissenspektrum kann durch Vorträge erweitert werden. So hat in Rheda-Wiedenbrück beispielsweise eine Referentin Einblicke in die russische Kultur gegeben. Wie Kindergartenleiterin Ute Gronow mitteilte, sind an der Kindertageseinrichtung „Am Faulbusch“ fast 30 Familien russischer Herkunft vertreten.

„Möglichst früh anfangen“

„Es ist wichtig, schon im Kindergarten anzufangen“, sagte Maries Stüker, Assistentin der Geschäftsführung der Familie-Osthues-Henrich-Stiftung, dass es sinnvoll sei, schon früh einen Grundstein für Integration zu legen. Der städtische Integrationsbeauftragte Ernst Jürgen Michaelis betonte: „Ohne ein Aufeinanderzugehen geht es nicht.“

 

Die Glocke, 08.12.2011

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(06.12.2011) Verdiente Anmerkungen zu den Trash-Ikonen Bushido und Mesut Özil. Vorbilder für Migranten?

Verdiente Anmerkungen zu den Trash-Ikonen Bushido und Mesut Özil.

Vorbilder für Migranten?

(iz). Letztes Jahr wurde der Integrations-Bambi dem Fußballer Mesut Özil verliehen. Der diesjährige Integrations-Bambi ging an den Rapper Bushido. Viel und genug wurde darüber diskutiert und geschrieben. Daher möchte ich eigentlich nur der Frage nachgehen, welche Botschaft diese Auszeichnungen tramsportieren.

Nehmen wir Mesut Özil: Seine Sprachkenntnisse sind eine Kategorie für sich. So wie viele Türken in der 3. Generation spricht er weder gutes Deutsch noch gutes Türkisch. Diese Generation wurde „zwischen den Stühlen“ erzogen. Sie genossen eine Mischmasch-Sozialisation. Man sagte ihnen, sie sollen zu Hause bloß kein Türkisch sprechen. Gleichzeitig wollten sie unter keinen Umständen ihre Muttersprache vergessen. So entstand eine „Remix-Sprache“, wie sie auch Mesut Özil spricht: Weder Türkisch, noch Deutsch. In der Türkei werden diese Jugendlichen noch heute als die „Alamancis“ (die Deutschländer) bezeichnet. In Deutschland wurden sie in den 1990ern als „Kümmeltürken“ und jetzt als “Migranten“ bezeichnet.

Bushido hingegen verkörpert den prolligen, gewaltverherrlichenden und kriminellen Migranten, der wenig spricht, aber dafür umso mehr draufhaut. Er ist der Prototyp eines nicht integrierten, sondern überassimilierten, mit Minderwertigkeitskomplexen aufgepumpten, frauenfeindlichen Narzisten. Niemand möchte nachts jemandem wie Bushido begegnen. Nicht aus Angst, sondern weil die Goldketten so blenden…

Also von Integration – bei beiden – eigentlich keine Spur… Denn: Auf der einen Seite verlangt man, dass die in Deutschland lebenden Menschen natürlich Deutsch sprachen. Auf der anderen Seite bekommt jemand, der eben diese Sprache so schlecht beherrscht, einen Integrationspreis.

Auch verlangt man von ihnen, dass sie sich der deutschen „Leitkultur“ anpassen, sich an der Gesellschaft mitbeteiligen und die Menschen verschiedenster Kulturen zusammenbringen. Doch gleichzeitig bekommt jemand, der offensichtlich trennt und spaltet, der mit der deutschen „Kultur“ auch nur im Entferntesten nichts zu tun hat und der in deutscher Sprache nur Fluchen kann, eine Auszeichnung als „integrierte“ Person.

Paradox oder … oder gewollt? Ist vielleicht genau das die „Version“ des integrierten Migranten, die man plakativ möchte?

Soll vielleicht der Migrant genau so sein, wie Mesut Özil oder Bushido? Dass er also noch gut genug ist, um sich lächerlich über ihn zu machen? Er soll bloß keine Anzeichen von Intelligenz zeigen und nur in der Unterhaltungsbranche tätig sein. Diese Art von Politik war in den 1990ern in den USA äußerst erfolgreich, während die farbigen Amerikaner in Sport und Musik glänzten, wurden sie gänzlich von Wissenschaft und Politik ausgegrenzt. Wünschen sich die „Bambis“ eventuell ebenfalls Migranten, die uns unterhalten sollen, aber bloß nicht ihren Verstand einsetzen? Wie anders kann man sich die Vergabe dieser Preise erklären? Was bleibt, ist ein Rätsel… und ein enttäuschtes Kopfschütteln.

Egal aus welcher Perspektive man es betrachtet: Dass Bushido und Mesut Özil einen Integrationspreis bekommen, ist ein Schlag ins Gesicht der vielen integrierten Menschen in Deutschland.

 

Cemil Sahinöz, Islamische Zeitung, 06.12.2012

http://islamische-zeitung.de/?id=15330

2 Kommentare

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(23.11.2011) Die Aliens: Deutsche mit Migrationshintergrund

Die Aliens: Deutsche mit Migrationshintergrund

„Wir riefen Arbeitskräfte und es kamen Menschen“ lautet ein bekannter Satz von Max Frisch. Ja, es kamen Menschen! Erst waren es „Gäste“, dann aber blieben sie und waren „Ausländer“. Wenigstens hatten und haben sie eine klare Definition. Für in Deutschland geborene mit Migrationshintergrund ist das schon schwieriger. Sie müssen sich oft wie Außerirdische fühlen.

Die Interkulturellen Trainings, die ich anbiete, fange ich meistens mit folgender Geschichte an, die der verstorbene, ehemalige Integrationsbeauftragte von Nordrhein-Westfalen, Dr. Klaus Lefringhausen, sehr gerne auf Veranstaltungen erzählte: „Eine türkische Familie zog in eine neue Wohnung ein, in direkter Nachbarschaft zu einer deutschen Familie. Die türkische Familie backte einen Kuchen und wartete darauf, dass die Nachbarn sie besuchen und sie willkommen heißen. So kannten sie es aus ihrer eigenen Tradition. Die deutsche Familie backte ebenfalls einen Kuchen, denn es ist bei ihnen üblich, dass die neuen Nachbarn vorbeikommen und sich vorstellen. Beide Familien blieben mit ihrem Kuchen allein.“

In dieser kurzen aber präzisen Geschichte wird deutlich, wie Missverständnisse und Vorurteile entstehen können. Die türkische Familie wird wohl denken, dass die deutschen Familien “alte Rassisten“ sind. Die deutschen Familien werden wohl annehmen, dass die türkische Familie “eine Parallelgesellschaft mitten in IHRER Wohngegend“ aufbaut. Dabei sind es fehlende Informationen über die gegenseitige Kultur, die zu diesen Vorurteilen führen.

Hierzu sagte Ali, der vierte Khalif und Schwager des Propheten Muhammed: „Der Mensch mag das nicht, was er nicht kennt.“ Wenn man sich kennt, merkt man, wie gleich man eigentlich ist. Somit verschwindet das Fremde. Anstelle dieser kommt Freundschaft hervor.

Das Fremde wurde in Deutschland unterschiedlich bezeichnet. Sie waren Gäste, Gastarbeiter, Ausländer, Türken (egal, welcher Herkunft sie waren), Migranten, Menschen mit Migrationshintergrund, Menschen mit Migrationsvorgeschichte und viele andere Begrifflichkeiten, um dies „Phänomen“ wiederzugeben,

Der Soziologe Georg Simmel unterscheidet den Fremden und den Heimkehrer folgendermaßen: „Der Heimkehrer ist der, der heute kommt und morgen geht. Der Fremde ist der, der heute kommt und morgen bleibt.“

Die türkischen Gastarbeiter kamen als Heimkehrer. Sie wollten alle zurück. Ihre Motivation war dementsprechend. Doch sie wurden schnell von Heimkehrern zu Fremden, weil sie nicht zurückkehrten. Sie blieben in Deutschland. Und da sie sich in Deutschland nicht auskannten, waren sie eben “die Fremden“. Sowohl aus ihrer eigenen Sicht als auch aus der Sicht der Einheimischen.

Zunächst waren sie nur die “Gastarbeiter“. Sie waren also Gäste. Ein Gast hatte sich immer zu benehmen. Und wenn die Zeit kommt, geht der Gast. Normalerweise…

Sie aber, blieben. Also wurden sie zu “Ausländern“. Also zu jenen, die aus dem Ausland kamen. Juristisch gesehen diejenigen, die keinen deutschen Pass haben.

Es gibt jedoch viele unter ihnen, die inzwischen den deutschen Pass haben. Sie wurden aber nur juristisch zu “Deutschen“, ansonsten wurden sie zu “Migranten“. Also zu Deutschen mit Migrationshintergrund.

Obwohl auch hier kein Konsensus herrscht. Es gibt allein vier verschiedene Bezeichnungen in den verschiedenen Bundesländern: Menschen mit Migrationsgeschichte, Menschen mit Zuwanderungsgeschichte, Menschen mit Migrationshintergrund, Menschen mit Zuwanderungshintergrund.

Wissenschaftlich benutzt man eher den Begriff “Menschen mit Migrationsvorgeschichte.“ Hierbei soll betont werden, dass die Migrationsgeschichte der eigenen Geschichte vorgeht.

Damit jemand mit einem dieser Begriffe bezeichnet werden kann, werden die letzten drei Generationen betrachtet. Dass heißt, erst wenn man drei Generationen vorher niemanden mehr in der Familie hat, der immigrierte, wird man nicht mehr als Migrant bezeichnet. „Huch“ höre ich an dieser Stelle meistens in meinen Vorträgen. „Ich bin ja dann auch ein Migrant“ bemerken viele.

In diesem „klar geteilten Zoo“ haben wir also demnach vier Käfige:

• Deutsche mit Migrationshintergrund

• Deutschen ohne Migrationshintergrund

• Nichtdeutsche mit Migrationshintergrund

• Nichtdeutsche ohne Migrationshintergrund

Die Aliens in diesem ganzen Durcheinander sind eigentlich die Deutschen mit Migrationshintergrund. Also diejenigen Menschen, die hier geboren sind, einen deutschen Pass haben, sich in Deutschland beheimatet fühlen, jedoch weiterhin in gewisse Schubladen gesteckt werden.

Solange diese Menschen als Fremd, Anders, Andere, Etwas Eigenartiges, “Aus dem Ausland kommend“ bezeichnet werden, kann nicht EINE deutsche Gemeinschaft und Gesellschaft entstehen, was jedoch in Zeiten von Umbrüchen und gesellschaftlichen Krisen notwendig ist.

Die Gesellschaft muss sich also – mit all ihren Pluralitäten – als eine Gemeinschaft, eine Gesellschaft bezeichnen und muss sich davon loslösen, die Mitglieder ihrer Gesellschaft wie in einem Zoo in Käfige und Bereiche aufzuteilen.

Cemil Sahinöz, Deutsch-Türkische-Nachrichten, 23.11.2011

http://www.deutsch-tuerkische-nachrichten.de/2011/11/22/die-aliens-deutsche-mit-migrationshintergrund/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(18.11.2011) Irkçılıktan İslam düşmanlığına

Irkçılıktan İslam düşmanlığına

Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde iki farklı Avrupa´dan bahsediyor. Mesnevi-i Nuriye´nin Zühre bölümünde ve 17. Lem´a´nın 5. Nota´sında bu konuya değiniyor ve iki Avrupa´yı şu şekilde tarif ediyor:

Birinci Avrupa: „İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden (Avrupa).“

İkinci  Avrupa: „Felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa.“

Birinci Avrupa keyfiyeten ne kadar önemli ise de, İkinci Avrupa kemiyeten hiç de azınsanmayacak kadar çok. Her zaman Birinci Avrupa´yı ön plana çıkarmaya çalışsakda, İkinci Avrupa son senelerde kendini şiddetli bir şekilde ön plana çekti.

İkinci Avrupa´nın temeline inecek olursa, kaynağında ırkçılık buluruz. Irkçılık yüzünden 20. Yüzyılda insanlığın çekmediği kalmadı. Hitler Almanya´yı ´temizlerken´ sosyal-darwinizm teorilerine başvurmuştu. Mussolini İtalya´yı ırkçı fikirleriyle zehir zembelek etti. İngilizler emperyalizm ile dünyayı sömürürken, ırkçılığa güvenmişlerdi. Yine Fransızlar Afrika´yı ırkçı, faşist ve emperyalist duygular besledikleri için sömürmüşlerdi.

Evet, ırkçılık nereye bulaşırsa, orada kavga ve savaşlar eksik olmaz. Mesela Osmanlı İmparatorluğunda onlarca kavim ve millet beraber yaşarken, kabilecilik fikri koca bir imparatorluğu darma dağan etti. Yada Irak´da yüzlerce sene beraber yaşayan milletler, birilerinin demokrasi yerine ırkçılığı getirmeleriyle, birden sunni-şii-kürt olarak ayrıldılar. Bir başka örnek koca Yugoslavya. Bosna´ya yapılanlar, ırkçılık katilliğinden başka bir şey değildir. Çeçenistan´da halen devam eden soykırımın temelinde de ırkçılık ve faşistlik var.

Yaşadığımız asır ise, „Tarih tekerrürden ibarettir“ diyen sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun´un ne kadar doğru bir söz ettiğini ortaya koyuyor. Çünkü insanlık bu kanlı geçmişinden hiç bir şey öğrenmemiş gibi davranıyor. Bunun en bariz delili, yine Avrupa´da sessizce ırkçılık seslerinin duyulmaya başlaması. Bazı Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin oyları her seçimde çoğalıyor. Bununla da kalmıyor. Artık Avrupa´nın ırkçı partileri biraraya gelip işbirliği yapmaya başladılar. Hatta Avrupa´lı ırkçı partilerin liderleri her sene Amerika´da, 11 Eylül´ün yaşandığı mekanda, İslam´a karşı propagandalar düzenliyorlar.

Ve tam da burada ırkçılığın 21. Yüzyıl´da bir dönüşüme uğradığını görmek mümkün. Genel olarak ırkçılık, ırk´a dayanan bir düşmanlıktır. Yani başka bir insanı, sırf farklı bir ırk´a mensup olduğu için, aşağılamak, hor görmek veya ona karşı düşmanlık beslemek. Ama görünen o ki, bu yüzyılın faşist düşmanlıkları ırk´a dayanmıyor. Bizzat İslam dinine dayanıyor. Örneğin alman ırkçılar artık geçmişde olduğu gibi fransıza, ingilize karşı değiller. Bizzat müslüman olan herkese karşılar, yani türk, arap, alman, amerikan, japon fark etmiyor. Kendi ırk´ına mensup birisini dahi, müslüman olduğu için, aşağılayan bir ırkçılık ile karşıkarşıyayız. Bu nedenle örneğin alman ırkçılar alman müslümanlara da düşmanlık besliyorlar.

Bu yükselen düşmanlık ise Avrupa´da ciddi alınmıyor. Almanya´da Emniyet Teşkilatlarında „İslam düşmanlığı“ diye bir kategori dahi yok. Bu nedenle müslümanlara ve camilere yapılan saldırıların azalıp çoğaldığını istatistiksel olarak tespit etmek de mümkün değil.

Bu düşmanlık o kadar ciddiye alınmıyorki, medya halen bir İslamofobi´den bahsediyor. Yani bir İslam korkusundan. İnsan örümcekten korkar, yüksekten korkar, silahdan korkar. Bu korkusunu bazı tavırlar belirgin hale getirir. Buna karşı psikolojide farklı davranış terapileri uygulanır. Ama müslümanlara ve İslam´a karşı yapılanlar gösteriyorki, hissedilen bir korku değil, bariz bir düşmanlıktan ibaret.

Örneğin daha Norveç´deki olaydan bir gün sonra Almanya´da bir camiyi yaktılar. Yakılan caminin bulunduğu şehrin belediye başkanına alman gazetecilerin “Camiyi şimdiye kadar hiç ziyaret etmemişsiniz. Muhatap bile almamışsınız. Yangından sonra da gitmemişsiniz” sorusuna, belediye başkanının verdiği cevap ise şu şekilde, “Caminin yakılması, benim için bir çöp kutusunun yakılması gibi. Her yakılan yeri ziyaret edemem ki.” Bu olaydan daha bir hafta sonra, yine Almanya´da bir camiye saldırıda bulundular. Aynı hafta Almanya´nın Bielefeld şehrinde ırkçılar, müslümanları istemediklerine dahil yürüyüş yaptılar. Yürüyüşden bir gün sorna Avusturya Irkçı Partisi, internet sitesinde „Müslümanları Keselim“ diye yazdı.

Dolayısıyla ırkçılık İslam düşmanlığına dönüşdü, yani İslam düşmanlığına dayanan bir faşistlik.

Eğer vicdanlı Avrupalı´lar, yani Bediüzzaman´ın bahsettiği Birinci Avrupa bu yükselişe ´dur´ demez ise, yine bir felaket ile yüzyüze kalabiliriz.

Evet, araştırmalar gösteriyor ki, insanlığın en aşağı duygularından biri olan ırkçılığın mayası hiç şüphesiz Avrupa´dır. Bu maya yine Avrupa´da ebedi olarak toprağa gömülmeli.

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 18.11.2011

http://www.moralhaber.net/makale/irkciliktan-islam-dusmanligina-1/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.11.2011) Bediüzzaman’ın kürtlere ‘Türkler’le ittifak’ edin çağrısı

Bediüzzaman’ın kürtlere ‘Türkler’le ittifak’ edin çağrısı

 

Kendisi de bir kürt olan Bediüzzaman Said Nursi’nin kürtlere yönelik yaptığı konuşmalar ve bu bağlamda yazdığı bir çok metinler ortada. Bunların arasinda benim en çok dikkatimi çeken, fazla yaygın olmayan Nutuk Risalesindeki makale.

‘İstanbul’da Kürdlere Edilen Telkinat’ başlıklı makalede Said Nursi kürtlere sesleniyor ve keskin bir şekilde türklerle ittifak etmelerini, hatta hükümete itaat etmelerini söylüyor, hayır adeta emrediyor.

Bu makelede öncelikle Said Nursi üç cevherden bahsediyor: 1. İslamiyet 2. İnsaniyet 3. Millet. Bu üç cevherin şeriat, namus, gayret lisanlarıyla muhafaza edilmesi gerektiğini beyan ediyor.

Ardından kürtleri mahveden üç düşmandan bahsediyor: 1. Fakr 2. Cahillik 3. Keşmekeşlik. Bu üç düşman nedeniyle kürt milletinin zarar gördüğünü yazıyor.

Peki bu üç cevheri muhafaza etmek ve bu üç düşmanı mahvetmek için ne gerekli? Bunun için de Said Nursi çözüm sunuyor. Çözüme dikkat: 1. İttihad-ı Milli 2. Sa´y-ı İnsani 3. Muhabbet-i Milli.

Bediüzzaman’in bu çözümü ancak bir Bediüzzaman’a yakışır. Çözümün gerekçesini de yine kendisi açıklıyor: ‘Altı yüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum âleme karşı ilan eden ve istibdada şiddet-i itaat ve terk-i âdât-i milliye ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz.’

Bediüzzaman Said Nursi’nin bu açık ve net sözleri o zamanın şartlarına nasıl uygunsa, aynen bugünde aynı şartlar mevcut.  Bunun nedenlerini yine Nursi kendisi açıklıyor: ‘Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti; mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdat zamanında bir batman itaat etmiş isek, şimdi bin batman itaat ve ittihad farzdır.’

Makalesinin sonunda Said Nursi tekrar üstüne basa basa ittihad´ın gerekçesini açıklıyor: ‘İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaat-i hükümette selâmet var. Hablü’l-metin-i ittihada ve şerit-i muhabbete sarılmak zaruridir.’

Bediüzzaman Said Nursi düşüncelerini aynen hayata geçiren bir şahsiyettir. Söylediklerinin arkasındaydi. Zira 1920′de Ermeni Heyet Başkanı Bogos Nubar Pasa ve Kürtlerin temsilcisi Şerif Paşa bağımsız bir Kürdistan için imza attıklarında, Said Nursi gazetelerde haykırmıştı: ‘Henüz 500.000 şehidin kanı kurumadan yapılan anlaşmayı protesto ediyoruz. Kürtler, İslamiyet’in zararına olacak bir ayrılık peşine düşmeyecekler, antlaşmayı imzalayanları tanımayacaklardır.’ Ve gerçektende anlaşmayı tanımıyorlar ve verilen bu karar neticesiz kalıyor.

Çok klasik bir söz olacak, ama Said Nursi’nin kürtlerle ilgili makalelerei ve konuşmaları mutlaka siyasiler ve akademisyenler tarafından incelenmeli, ki bugünün bir çok meselesine ışık tutuyorlar.

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 11.11.2011

http://www.moralhaber.net/makale/bediuzzamanin-kurtlere-turklerle-ittifak-edin-cagrisi-1/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.11.2011) Ehrenmord und Zwangsheirat

Ehrenmord und Zwangsheirat

(iz). Für einen Außenstehenden ist es natürlich fast unmöglich, zwischen Kultur und Religion zu unterscheiden. Wenn man den Islam nicht kennt, weiß man ob nicht, ob eine bestimmte Handlung religiös oder kulturell bedingt ist. Nehmen wir dafür die Paradebeispiele Ehrenmord und Zwangsheirat. Es gibt keine Religion der Welt, die diese beiden abscheulichen Handlungen erlauben würde. Im Islam sind sie sogar verachtet. Eine Heirat, die durch Zwang entsteht, ist im Islam absolut verboten und ungültig vor Gott. Ehrenmorde hat der Prophet Muhammed aufgehoben und verdammt.

Dass dies trotzdem stattfinden kann, ist nicht religiös bedingt, sondern kulturell. In vielen asiatischen Kulturen sind diese beiden Schandtaten weit verbreitet – auch unter buddhistischen oder christlichen Asiaten findet man Ehrenmorde und Zwangsverheiratungen. Daher muss man, wenn man ernsthaft diese Problematik lösen will, das Thema von der Wurzel her anpacken. Ein Angriff auf den Islam oder religiöse Argumentationen bringen nichts. Denn die Menschen, die dies tun, machen es nicht aus religiöser Überzeugung, sondern aus kultureller Überzeugung.

Im Aufbrechen jener Überzeugungen sollte unsere gesellschaftliche Aufgabe liegen. Auch nützt es überwiegend nichts, die Moscheen für Aufklärungsarbeit in dieser Richtung einzuspannen. Denn Familien, in denen Ehrenmorde und Zwangsverheiratungen stattfinden, sind größtenteils nicht in den Moscheen zu finden. Sie sind statistisch gesehen weniger religiös und leben eher zurückgezogen.

 

Cemil Sahinöz, Islamische Zeitung, 10.11.2011

http://www.islamische-zeitung.de/?id=15243

1 Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(09.11.2011) İsrail’i haber veren Fransız ve Amerikan ağaçları

İsrail’i haber veren Fransız ve Amerikan ağaçları

Hadis-i Şerif’te, Yahudilerin taşların ve ağaçların bile arkasına saklanacağı, buna karşın Gargat ağacından başka bütün taş ve ağaçların: “Ey Müslüman, Ey Allahın kulu, Yahudi arkamdadır” diyeceği ifade ediliyor (Buhârî, Tecrid, IX, 73; Tirmizî, Birr, 25; Fiten, 2; et-Tâc, I, 25).

Bahsi geçen hadis-i şerif Sahih-i Müslim’de; “Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek ‘Ya Müslim! Ey Allah (cc) kulu! Gel, bak benim arkamda Yahudi var, buraya gizlendi, benim arkamda´ diyecek Sadece ‘gargat’ ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır” buyuruluyor (Kitab-ul Fiten H 2239).

Yukarıdaki hadis son yıllarda açık ve net ortaya çıkmaya başladı, ki artık dünyada hiç bir devlet – hatta yahudiler bile – İsrail devletinin zulümlerine ortak olmak istemiyorlar. Filistin´in UNESCO`ya alınması da bunun bir işaretiydi.

Son olarak buna Fransa ve Amerika “ağaçları” da katıldı.

G-20 toplantısında mikrofonları açık kalınca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile ABD Başkanı Barack Obama’nın Netanyahu hakkındakı düşünceleri ortaya çıktı. Sarkozy, “Artık Netanyahu’ya katlanamıyorum, o bir yalancı” dedi. Obama da, “Sen bıkmış olabilirsin. Peki ya ben, ben her gün onunla uğraşmak zorunda kalıyorum” diye karşılık verdi.

Gargat ağacı yıllardır ABD diye yorumlanırdı. Ama anlaşılan artık ABD dahi İsrail´in devlet politikasından rahatsız.

İsrail ise yukarıda bahsettiğimiz hadis´i ciddi alıyor olmalı ki, oralara gidip gezenlerin ittifaken verdikleri bilgilere göre heryere Gargat ağacı dikiliyor. Bu nasıl bir çelişkidirki, inanmadığın peygamberin 1400 sene önce söylediği söze inanıyorsun ve onun sözüne binaen hareket ediyorsun?

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 09.11.2011

http://www.moralhaber.net/makale/israili-haber-veren-fransiz-ve-amerikan-agaclari-1/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.11.2011) Jugendliche vor Extremisten schützen. Symposium Diskussion über Islamismus

Jugendliche vor Extremisten schützen

Symposium Diskussion über Islamismus


Diskussionsteilnehmer (v.l.): Moussa al–Hassan Diaw, Cemil Sahinöz, Hans-Werner Wargel, Gerd Schwandner, Günther Lachmann und Claudia Dantschke BILD: Torsten von Reeken

Oldenburg  – Seinen Beitrag begann Oldenburgs Oberbürgermeister Gerd Schwandner mit einem persönlichen Eindruck aus einer Reise nach Syrien. „Man muss genau hinschauen, unterscheiden und die Darstellung der Konflikte aus erster Hand erfahren“, sagte er. Islamistischer Extremismus war das Thema des Symposiums des Niedersächsischen Verfassungsschutzes am Mittwochabend im ehemaligen Landtag.

Schwandner warnte vor einer Vermischung der Begrifflichkeiten: „Das eine Prozent extremistischer Muslime darf nicht die restlichen 99 Prozent unter Generalverdacht stellen.“ Oldenburg arbeite aktiv an einer Toleranzkultur. Interreligiöse Gespräche sollten gefördert werden.

Zu den Ursachen für extremistische Strömungen, die nach Angaben von Verfassungsschutzpräsident Hans-Werner Wargel auch in Niedersachsen vorhanden sind, äußerte sich Moussa al-Hassan Diaw. Er lehrt islamische Religionspädagogik an der Uni Osnabrück: „Die Imame in den Moscheen erreichen viele Jugendliche nicht mehr, die zwischen zwei Welten ein Gefühl der Entfremdung erleben.“ Missionare der extremistischen Salafisten würden dann oft die fehlenden Antworten liefern.

Dies bestätigte der Soziologe Cemil Sahinöz. Die dritte und vierte Generation Türken in Deutschland werde von den Moscheen kaum noch erreicht, das Bedürfnis nach Religion breche sich dann andernorts Bahn. Extremisten zögen Jugendliche auf spiritueller Suche in ihren Bann.

NWZ, 04.11.2011

http://www.nwzonline.de/Region/Ticker/Artikel/2726551/Jugendliche-vor-Extremisten-sch%FCtzen.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(31.10.2011) Neue online-Datenbank mit über 2.000 Produkten

31.10.2011 Neue online-Datenbank mit über 2.000 Produkten

Informationsdienst über Inhaltsstoffe

(iz). Cemil Sahinöz – Soziologe, Psychologe, Integrationsbeauftragte und IZ-Autor – hat zusammen mit der Misawa Gruppe ein neues Projekt auf die Beine gestellt. Auf dessen Webseite www.myhalalcheck.com befinden sich mehr 2.000 Produkte, bei denen angegeben wird, ob sie unerwünschte Inhaltsstoffe haben. Wenn man auf der Webseite den Namen eines Produktes eingibt, wird angezeigt, ob dieses Produkt alkoholische oder tierische Bestandteile enthält. Quelle dieser Angaben sind die Originalbriefe der Produzenten, die das Misawa Team im Laufe von 15 Jahren gesammelt hat. All die Ergebnisse wurden digitalisiert und auf die Webseite übertragen.

Cemil Sahinöz erklärte dazu: „Wir schreiben die Produkthersteller an und fragen, ob ein bestimmtes Produkt alkoholische oder tierische Bestandteile hat. Dabei fragen wir nicht nur nach Gelatine oder Emulgatoren. Das ist ein Anfängerfehler, den viele machen. Sie fragen beispielsweise nur nach Aromen oder Emulgatoren. Dabei können aber auch andere tierische oder alkoholische Bestandteile in den Produkten sein. Daher fragen, ob überhaupt, wie auch immer, diese Bestandteile in den Produkten sind, seien es auch nur 0,00001 Prozent. Generell antworten 99 Prozent Produzenten. Wir pflegen diese dann in unsere Datenbank ein. Wenn keine Originalbriefe vorliegen, kommen die Produkte auf keinen Fall in unsere Datenbank. So haben wir nun über 2.000 Produktinformationen gesammelt. Unsere Webseite ist sehr schlicht und einfach gestaltet, damit sie jeder benutzen kann. Wer einen Internetzugang am Telefon hat, kann es auch im Supermarkt benutzen. Ein App für das iPhone dazu ist auch schon fertig und geht bald an den Start. Auch ein Buch kommt raus.“

Es gebe viele Qur’anverse und prophetische Aussagen, in denen das Essen von Halal-Nahrung deutlich betont wird. In einem Hadith sagt der Prophet Muhammed, dass die Gebete eines jeden, der haram isst, nicht erhört würden. „Dies war ein Anlass genug, um das Projekt zu starten“, sagte Sahinöz. Man möchte jedem die Möglichkeit bieten, Haram-Inhaltsstoffe in Lebensmitteln zu meiden. Dabei gebe es kein Gewinninteresse: „So wird auch das iPhone App, in das wir auch viel Geld investiert haben, völlig kostenlos sein.“

 

Islamische Zeitung, 31.10.2011

www.islamische-zeitung.de/?id=15224

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(30.10.2011) Yediğiniz lokma helal mi? Bu siteden bakın

Yediğiniz lokma helal mi? Bu siteden bakın
30 Ekim 2011 / 16:23
Helal ve Haram ürünleri resmi mektuplarla belirleyen dünyadaki ilk site…

 

Sosyolog, Psikolog, Uyum Sorumlusu ve Yazar Cemil Şahinöz, Misawa ekibiyle beraber bir ilke imza attılar. Almanya´da satılan 2000den fazla ürünün helal-haram olup olmadığı ile ilgili bir internet sitesi kurdular.

İnternet sitesinde herhangi bir ürünün ismini verince, ürünün içinde alkol katkısı veya her hangi bir hayvan katkısı olup olmadığı anında bildiriliyor. Misawa ekibi bu bilgileri 15 senedir topladığı tüketicilerin orijinal mektuplarından oluşturuyor.

Projeyi yöneten Cemil Şahinöz konuyla ilgili şunları söyledi: „Biliyorsunuz Almanya´da helal gıda sorunu var. Bizde ekip olarak her hangi bir üründe alkol veya hayvansal katkı olup olmadığını öğrenmek için, üretici firmalarla irtibata geçiyoruz. Üreticilerden aldığımız orijinal mektup ve yazıları internet sitemizde yayınlıyoruz. Orijinal mektubu olmayan hiç bir ürünü listemize almıyoruz. Sitemizde bir ürünün ismini yazdığınızda size içinde alkol veya hayvansal katkı olup olmadığını gösteriyor.

Sitemizi çok basit ve kolay bir şekilde tasarladık, ki herkes kullanabilsin. Cep telefonunda interneti olanlar bu program sayesinde süpermarkette rahatlıkla alışveriş yapabilirler. Çünkü Peygamberimiz yemin ile diyorki, haram lokma yiyenin duaları kabul olmaz. Ümmet haram lokma yemesin diye, haram lokma yiyen kalmasın diye, bu siteyi kurduk. Site büyük rağbet gördü. Hatta ilk hafta binlerce kişi aynı anda girmeye çalışdığı için sitemiz kilitlendi. Bir çok kisi bu programın kitap olarak ve Iphone App olarak çıkmasını istiyor. Iphone App olarak hazırlandı, yakında bedava indirebilirsiniz. Kitap olarak da çalışmalarımız sürüyor.“ http://www.myhalalcheck.com

 

Risale Haber, 30.10.2011

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=124978

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(30.10.2011) Helal-haram ürünler sayfası dünyada bir ilk

Helal-haram ürünler sayfası dünyada bir ilk

 

Sosyolog, Psikolog, Uyum Sorumlusu ve Yazar Cemil Şahinöz, Misawa ekibiyle beraber bir ilke imza attı.

 

Sosyolog, Psikolog, Uyum Sorumlusu ve Yazar Cemil Şahinöz, Misawa ekibiyle beraber bir ilke imza attılar. Almanya’da satılan 2000den fazla ürünün helal-haram olup olmadığı ile ilgili bir internet sitesi kurdular (http://www.myhalalcheck.com).

İnternet sitesinde herhangi bir ürünün ismini verince, ürünün içinde alkol katkısı veya her hangi bir hayvan katkısı olup olmadığı anında bildiriliyor. Misawa ekibi bu bilgileri 15 senedir topladığı tüketicilerin orijinal mektuplarından oluşturuyor.

Projeyi yöneten Cemil Şahinöz konuyla ilgili şunları söyledi: „Biliyorsunuz Almanya´da helal gıda sorunu var. Bizde ekip olarak her hangi bir üründe alkol veya hayvansal katkı olup olmadığını öğrenmek için, üretici firmalarla irtibata geçiyoruz. Üreticilerden aldığımız orijinal mektup ve yazıları internet sitemizde yayınlıyoruz. Orijinal mektubu olmayan hiç bir ürünü listemize almıyoruz. Sitemizde bir ürünün ismini yazdığınızda size içinde alkol veya hayvansal katkı olup olmadığını gösteriyor. Ve sitemizi çok basit ve kolay bir şekilde tasarladık, ki herkes kullanabilsin. Cep telefonunda interneti olanlar bu program sayesinde süpermarkette rahatlıkla alışveriş yapabilirler. Çünkü Peygamberimiz yemin ile diyorki, haram lokma yiyenin duaları kabul olmaz. Ümmet haram lokma yemesin diye, haram lokma yiyen kalmasın diye, bu siteyi kurduk. Site büyük rağbet gördü. Hatta ilk hafta binlerce kişi aynı anda girmeye çalışdığı için sitemiz kilitlendi. Bir çok kisi bu programın kitap olarak ve Iphone App olarak çıkmasını istiyor. Iphone App olarak hazırlandı, yakında bedava indirebilirsiniz. Kitap olarak da çalışmalarımız sürüyor.“

 

Moral Haber, 30.10.2011

http://www.moralhaber.net/dunya/helal-haram-urunler-sayfasi-dunyada-bir-ilk/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(29.10.2011) Helal-Haram ürünler sayfası açıldı

Helal-Haram ürünler sayfası açıldı

Sosyolog, Psikolog, Uyum Sorumlusu ve Yazar Cemil Şahinöz, Misawa ekibiyle beraber bir ilke imza attılar. 

 

Almanya´da satılan 2000`den fazla ürünün helal-haram olup olmadığı ile ilgili bir internet sitesi (http://www.myhalalcheck.com) kurdular. İnternet sitesinde herhangi bir ürünün ismini verince, ürünün içinde alkol katkısı veya her hangi bir hayvan katkısı olup olmadığı anında bildiriliyor. Misawa ekibi bu bilgileri 15 senedir topladığı tüketicilerin orijinal mektuplarından oluşturuyor.

 

 

 

KAYNAKLAR ORJİNAL

 

 

 

Projeyi yöneten Cemil Şahinöz konuyla ilgili editörümüze şunları söyledi: ‘‘Biliyorsunuz Almanya´da helal gıda sorunu var. Bizde ekip olarak her hangi bir üründe alkol veya hayvansal katkı olup olmadığını öğrenmek için, üretici firmalarla irtibata geçiyoruz. Üreticilerden aldığımız orijinal mektup ve yazıları internet sitemizde yayınlıyoruz ve orijinal mektubu olmayan hiç bir ürünü listemize almıyoruz. Sitemizde bir ürünün ismini yazdığınızda size içinde alkol veya hayvansal katkı olup olmadığını gösteriyor‘‘.

 

 

 

KULLANIMI ÇOK KOLAY

 

 

 

Şahinöz demecinde; ‘‘Sitemizi çok basit ve kolay bir şekilde tasarladık ki! herkes kullanabilsin. Cep telefonunda interneti olanlar bu program sayesinde süpermarkette rahatlıkla alışveriş yapabilirler‘‘ dedi.

 

 

 

HARAM LOKMA YİYENİN DUALARI KABUL EDILMEZ

 

 

 

Sosyolog Şahinöz açıklamasını şöyle sürdürdü; ‘‘Peygamberimiz yemin ile diyorki, haram lokma yiyenin duaları kabul olmaz. Ümmet haram lokma yemesin diye, haram lokma yiyen kalmasın diye, bu siteyi kurduk. Site büyük rağbet gördü. Hatta, ilk hafta binlerce kişi aynı anda girmeye çalışdığı için sitemiz kilitlendi. Bir çok kisi bu programın kitap olarak ve Iphone App olarak çıkmasını istiyor. Iphone App olarak hazırlandı, yakında bedava indirebilirsiniz. Kitap olarak da çalışmalarımız sürüyor.“

Haber Ayna, 29.10.2011
http://www.haberayna.com/Helal-Haram-%C3%BCr%C3%BCnler-sayfas%C4%B1-a%C3%A7%C4%B1ld%C4%B1_91793.html 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(29.10.2011) Neue Beratung im Familienzentrum

Neue Beratung im Familienzentrum:

 

 

http://www.imgwiz.com/images/40gazete_nw_6_.jpg

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse

(29.10.2011) Antworten auf Fragen rumd um Integration

Antworten auf Fragen rumd um Integration:

 

http://www.imgwiz.com/images/71gazete_die_glocke_21_.jpg

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Interviews, Presse