Verfasst von: misawatruth | November 6, 2009

(06.11.2009) Toplumda ayrımcılık eğitimle aşılır

Toplumda ayrımcılık eğitimle aşılır

Üniversite amfisinde gerçekleştirilen toplantıda Müslümanların Almanya’da algılanışı çeşitli yönleriyle ele alındı.

Müslüman Üniversite Grubu’nun (MHG) organizasyonu ile Mannheim Üniversitesi’nde “Müslümanların Almanya’da algılanışı – Dersler ve Fırsatlar” başlıklı bir panel gerçekleştirildi. Sosyolog Cemil Şahinöz, Prof. Hartmut Esser, İslamische Zeitung’un başyazarı Sulaiman Wilms, Mannheim Belediye Meclis üyesi ve papaz Ulrich Schaefer’in konuşmacı olarak katıldığı toplantının sunuculuğunu Müslüman Üniversite Grubu ve Akademisyenler Kurulu sözcüsü Bacem Dziri yaptı.

Ekonomik ve sosyal durumun ailelerin çocuklarının eğitimi üzerindeki etkisinin artık iyice anlaşıldığını ifade eden Meclis üyesi ve papaz Ulrich Schaefer, her çocuk ve gencin iyi bir eğitim almasının gerekliliğine vurgu yaptı. Toplumda çok fazla bilgisizlik ve ayrımcılığın olduğunu gördüğünü esefle gözlemlediğini anlatan Schaefer, Mannheim’da mimari bir dış görünüşe sahip ilk cami yapılmak istediğinde bölgede Türk korkusunun başladığını dile getirdi. Tepkilerin genelde dini olmaktan ziyade siyasi olduğunu ifade eden Schaefer, tarihten ders alınması gerektiğini söyledi. ‘Hıristiyanlar toleranslı, Müslümanlar değil’ gibi bir yaklaşıma karşı çıkan Schaefer, “Bu gün gidin Yahudilere sorun. Hangimiz daha toleranslıyız diye. Cevapları ‘Müslümanlar daima bize karşı daha toleranslıdır’ olacaktır.”dedi.

Sosyolog Cemil Şahinöz de, Almanya’da Müslümanlarla ilgili olarak özellikle medyada olumsuz örneklerin sık sık gündeme geldiğini ifade etti. Hz. Ali’nin ‘Kişi bilmediğinin düşmanıdır’ sözüne atıfta bulunarak bu konuda Müslümanların da yeterince gayret göstermediğine dikkat çeken Şahinöz, İslam’ın Avrupa’nın bir parçası olduğuna vurgu yaptı. Prof. Hartmut Esser ise genelde yaptığı araştırmalarda dini değil etnik aidiyetin dikkate alındığını söyledi. Esser, sorunların çözümünde azınlık yaklaşımından ziyade uyum vb. konuların kişisel bazda ele alınmasının daha kolay ve etkin sonuç alınabileceğini söyledi. Sulaiman Wilms ise Müslümanların kendilerine bakan yönüyle konuya yaklaşması gerektiğine işaret ederek, “Gerçekte biz neler yapıyoruz?” sorusunu yöneltti. Ekonomik olarak kötü dönemlerde insanların suçlayacak birilerini aramalarının da normal olduğunu ifade eden Wilms, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında bilgi alışverişinin gerekliliğine dikkat çekti.

06 Kasım 2009, Cuma, ZAMAN
YUSUF BAL, MANNHEIM
http://euro.zaman.com.tr/euro/detaylar.do?load=detay&link=51105

Verfasst von: misawatruth | November 6, 2009

(06.11.2009) Buchrezension: Unglaublich aber wahr

Titel: Unglaublich aber wahr
Autor: Martin Plimmer
Verlag: bastei

ZUFALL gibt es nicht. Zufall ist nur die Unfähigkeit des Menschen, die gesamte Ordnung zu verstehen. Doch trotzdem gibt es Situationen in unserem Leben, die für uns ungeplant gestehen und daher Überraschungen. Von solchen Unglaublichkeiten berichtet dieses Buch, wie z.B.: Abraham Lincoln wird 1865 im Ford Theater erschossen, John F. Kennedy später in einem Ford-Cabrio. Beide werden von Männern ersetzt, die Johnson heißen.

Cemil ŞAHİNÖZ

Verfasst von: misawatruth | November 6, 2009

(06.11.2009) Buchrezension: Eltern AG

Titel: Eltern AG
Autor: Meinrad Matthäus Armbruster
Verlag: Carl-Auer-Systeme

ELTERNARBEIT aufzubauen ist heute in vielen Kommunen und Schulen gefragt. Wie man dies am Besten angeht und was man beachten muss, kann man bestens auf diesem Buch lernen. Der Schwerpunkt liegt hierbei beim neu entwickelten Empowerment-Konzept. Dieses Konzept der Eltern-AG hilft professionellen Helfern, eine niedrigschwellige, konstruktive Elternarbeit aufzubauen. Der Ansatz ermutigt Eltern, an ihre Fähigkeiten zur Erziehung ihrer Kinder zu glauben und sich aktiv in die Elternrolle hineinzubegeben.

Cemil ŞAHİNÖZ

Verfasst von: misawatruth | November 6, 2009

(06.11.2009) Buchrezension: Ich war Jack Falcone

Titel: Ich war Jack Falcone
Autor: Joaquin Garcia
Verlag: Riva

DIES ist kein Filmszenario sondern pure Realität: Der in Kuba geborene FBI-Agent Joaquin »Jack« Garcia wird als Italiener in die Mafia eingeschleust, um diese zu zerschlagen. Dies gelingt ihm tatsächlich. Zweieinhalb Jahre lang verkehrt er mit einigen der mächtigsten Capos der New Yorker Mafia und überlebt. Seine hochspannende Geschichte erzählt er in diesem Buch.

Cemil ŞAHİNÖZ, Hürriyet, 12.06.2009

Verfasst von: misawatruth | November 5, 2009

(05.11.2009) Almanya´daki türklerin hedef ve gayeleri

Almanya´daki türklerin hedef ve gayeleri

Yapılan sosyolojik araştırmalara göre Almanya´daki yaşayan gurbetçilerimizin hedef ve gayeleri çok sınırlı kalıyor. Örneğin ortalama bir hayat serüveni şu sekilde oluşuyor: Lise diploması elde etmek, iyi bir işe girmek, evlenmek, iki çocuk dünyaya getirmek, faizli bir krediyle ev almak. Yapılan araştırmalara göre Almanya´da yaşayan türklerin %72sinin hedefleri bu şekilde oluşuyor.

Yani hayat bir şekilde ev aldıktan sonra duruyor… durgunluyor… ileri bir adım atılmıyor.

Yine aynı istatistiklere göre, 17-24 yaş arası türk gençlerin hedeflerinde ne bir üniversite diploması nede çalıştıkları işyerinde bir yükselme var.

Hedefinde üniversite olanların arasındakilerin %73ü bayanlardan oluşuyor. Erkeklerin hedeflerinde daha çok “iyi bir iş“ veya “iyi bir meslek eğitimi“ var.

Üniversiteye giden erkeklerin okuduğu bölümlere bakıldığında, %87si işletme, ticaret, ekonomi veya hukuk seçiyor. Sosyoloji, piskoloji, edebiyat veya felsefe fakültelerini tercih eden erkek üniversiteliler %5lik bir oranla marjinal bir grubu temsil ediyorlar.

Bayanlarda ise “sağlıklı“ bir dağılım gözüküyor. Sosyal bölümleri okuyanların oranı %52. Bayanlar arası marjinaller bilgisayar veya fizik fakültelerini tercih edenler oluyor.

Üniversiteyi bitirip, akademisyen olarak görev yapanlaron %60ı ise Türkiye´ye yerleşmek ve akademik kariyerlerini orada devam ettirmek istiyorlar. Çünkü Almanya´da eşit haklara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. “Eşit haklar“ meselesini gelecek yazımızda ele alacağız…

Şimdi tekrar “hedef ve gayeler“ konusuna geri dönelim….

Almanya´ya yerleşen birinci nesilin düşüncesinde, bir traktör parası biriktirip geri dönmek vardı. Hedeflerinde burada kalmak, almanca dilini öğrenmek, çocuklarını alman okullarında yetiştirmek yoktu.

Dolayısıyla çocuklarınıda bu şekilde, bu düşünceyle yetiştirdiler. Yani hedefte daima “para kazanmak“ vardı. Bu nedenle üniversiteye giden gurbetçilerin oranı her zaman %5lerin altında olmuştur. Türk gençlerinin hedeflerinde liseyi bitirdikten sonra, meslek okuluna girip, ileride iyi maaşlı bir işe girmek var(dı).

Birçok gurbetçi ailelerin düşencelerinde bu meselenin halen değişmemesi ilginçtir.

Evet, aşağılık komplekslerimiz halen devam etmekte.

50 senedir türkler Almanya´da yaşıyorlar. Yüzbinlerce işci ve öğrenci Türkiye´den gelip, Almanya´ya yerleşmişler. Gelenler, kalmışlar, dönmemişler.

Fakat bütün yatırımlar, hedefler, gayeler halen hiç dönülmeyecek olan anavatan için yapılıyor.

Hesaplar Türkiye için yapılıyor…

Almanya´nın hesabı unutuluyor, Bu hesabı kim görüyor?

Bu hesapta, türk gençlerinin hedefsiz gayesiz olması yazıyor.

Bu hesapta, türk gençlerinin ellerinden tutan olmadığı yazıyor.

Bu hesapta, türk gençleri için bir yol harıtasının olmadığı yazıyor.

Bu hesapta, türklerin kendi anadillerini unutmaları yazıyor.

Bu hesapta, türklerin asimile edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları yazıyor.

Bu hesapta… daha neler yazıyor.

Bu hesabın sorumlusu elbette sadece biz gurbetçiler değiliz. Yukarıda bir satır ile değindiğim “Eşit Haklar“ konusu, bu hesabı körükleyen durumlardan en önemlisi. Bizim payımıza düsen faktörler ise sorumsuzluk, perspektifsizlik ve yanlızca “madde“ ve “para kazanma“ ağırlıklı düşüncelerimiz….

Yazımızın en başına tekrar dönelim:

Bir fabrikada çalışmak, evlenmek, çocuk dünyaya getirmek, ev satın almak…. ve bitti.

Bu şekilde devam eden bir hayat, adeta 30 yaşında sona eriyor.

Ne bir adım ileri atılıyor,

Nede gelecek nesillerin yollarına dökülen dikenler temizleniyor.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 05.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13410&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | Oktober 27, 2009

(27.10.2009) Almanya Said Nursi´ye hazırlanıyor

Almanya Said Nursi´ye hazırlanıyor

Bediüzzaman Said Nursi rus esaretinden firar ederken, Berlin üzerinden İstanbula gidiyor. Berlin´de tahminen iki ay kalıyor. İstanbula döndükten sonra dostlarına ve talebelerine “Almanlar ve türkler tarih boyunca dosttular“ ve “Bahtiyar almanlar“ diye hitap ediyor. Üstadın bu değerlendirmelerine başka bir yazımızda değineceğiz…

***

Şimdi Bediüzzaman eserleriyle beraber yeniden Almanya´ya dönüyor…

Hemde esir olarak değil..

Hür bir şekilde…

Türkiye´nin dört bir yanında düzenlenen “Barla ve Kastamonu“-Yılları Sergisi, yıl sonunda Almanya´nın Duisburg semtinde düzenlenecek. Üstelik Almanya´nın en büyük camisinde.

Sergide Said Nursi’nin hayatından önemli bir kesit mercek altına alınacak ve o günlerden kalma belgeler gösterilecek ve hatıralar anlatılacak.

Sergi, Said Nursi’nin hayatından 1934 ve 1944 yılları arasındaki 10 yıllık bir bölümü kapsıyor. Bu bölüm içinde Said Nusi’nin Barla sonrası Isparta’da geçirdiği bir yıla yakın süreyle Eskişehir ve Denizli hapisleri ve Kastamonu’daki sürgün yılları yer alıyor.

25.12.2009 ve 03.01.2010 tarihleri arasında Said Nursi´nin orijinal eserleri Diyanete (DİTİB) bağlı Duisburg Merkez Camiinde sergilenecek. Her gün saat 10dan 21e kadar ziyaretciler, müslümanlar, gayrimüslimler, bu büyük kahramanın çileli hayatından parçalar izleme fırsatı bulacaklar.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 27.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13306&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | Oktober 23, 2009

(23.09.2009) Said Nursi Ausstellung in Deutschland

Verfasst von: misawatruth | Oktober 22, 2009

(22.10.2009) Ayasofya Nr. 29 ist erschienen

DIE NEUE “AYASOFYA” IST DA!

Die interkulturelle Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.29 enthält u.a.:

- Exklusiv Interview mit HARUN YAHYA !
- Welche Wirklichkeit? (Ahmed Aries)
- Wie real ist die Realität (Cemil Sahinöz)
- War Jesus ein Gott? (Michael Sendker)

und Türkisch:

- Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
- Harun Yahya ile röportaj
- Ask-i Mecazi, Ask-i Kemali ve Ask-i Hakiki (Said Kursunoglu)
- Vahdet-i Vücut ve Esyanin Hakikati (Alaaddin Basar)

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-29-wie-real-ist-die-realit%E4t&osCsid=b7c65f39bb8a1c5d557b4b108f859b7b

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/abo.html

Verfasst von: misawatruth | Oktober 14, 2009

(14.10.2009) Almanya’da İslami Cemaatlerin hastalığı: Gıybet

Almanya’da İslami Cemaatlerin hastalığı: Gıybet

Almanya´da bir çok dini cemaat var. Özellikle türk cemaatleri çok yaygın. Cemaatlerin çok sayıda olması, avantaj olması gerekirken, tam aksine, bir dezavantaj olmuş durumda. Çünkü cemaatlerin birbirleriyle uğraşmaları, biraraya gelememeleri ve aralarında gıybetin yaygın olması, Almanya´da İslam dininin yeterince tanınmasına ve temsil edilebilinmesine engel oluyor.

Konuya girmeden önce, gıybet melesesini ele alalım. Giybet hakkında Kuran-ı Kerim´de şöyle bahsedilir: ”Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir“ (Hucurat Süresi, 12).

Gıybetin anlamı “bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek“. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır. Peygamber Efendenmiz gıybeti şöyle tanımlar: „Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır“ (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II, 384, 386). Bediüzzaman gıybetin tarifini şöyle yapıyor: “Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır“ (Said Nursi, Mektubat, s.267).

Cenab-ı Allah gıybeti (dedikoduyu) kesinlikle yasaklamışdır. Tiksindirici bir olay olarak görmüş ki “ölmüş kardeşinin etini yemek“ ile kıyaslamış. Ama ne yazıkdır ki, dedikodu en çok kendi milletimiz arasında yayılmış bir hastalıkdır. Oysa Bediüzzaman bir köpeğin bile gıybetini yaptırmıyor.

Evet, dedikodu bir hastalıkdır. Hemde bulaşıcı bir hastalık. Öyle ki herkesin dilinde. Medya´nın da desteği ile dedikodu ekmekden fazla yayılmış insanların evine. Halbuki gıybet bir sahtekarlıktır, iki yüzlülüktür. Gıybet yapmamak ise delikanlılıktır, büyük bir fazilettir.

Gıybet kabir azabını alevleyen en büyük günahlardandır. Öyle bir günahdır ki, bütün yapdığınız ibadetleri boşa kılar. Yani haramların en belalısıdır. Çünkü farz edin ki, gıybet ettiğiniz kişi öldü. O zaman ne borcunuzu ödeyebilirsiniz, ne kefaret verebilirsiniz, nede tövbe edebilirsiniz. Bu işin hesabı kabir azabıdır.

Gıybet tüm amelleri iptal eden korkunç bir günahtır. Şöyle diyor Bediüzzaman: „Nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi güzel amelleri yer bitirir.“ Peygamber Efendimiz (sav), “bir insanın elbisesi uzundu” demesini bile, “o şahıs bunu duysaydı rahatsız olabilirdi” diye gıybet sayıyor.

Gıybetin doğrusu yanlışı olmaz. Söylenen doğru dahi olsa gıybettir. Doğru söylesen gıybettir, yalan olsa hem gıybet hemde iftira! Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı duramayanın kalbiyle inkâr etmesi gerekir (İmam Gazzâli, Zübdetü’l-İhya, Trc: Ali Özek, İstanbul 1969, 362, 363).

Onun için gıybet edilen yerleri boykot etmek lazım. Onu kesinlikle hafife almamak lazım. Milletimizi ve insanlarımızı yiyip bitiren bu beladan kurtulmak, ancak onu ve onu uygulayanları boykot etmek ile olur. Sahabeler her türlü gıybetin yapıldığı ortamdan kaçmışlar, gıybet duyduklarında ya yapanı ciddi uyarmışlar yada kulaklarını tıkayarak oradan uzaklaşmışlardır.

Gıybeti ancak canavarlaşmış vicdansızlar yapar. Bir insan asla gıybet edemez. Cenab-ı Erhamürrahim Kur´an-ı Kerim´de gıybet edenleri “Cehennem ehli“ olarak isimlendiriyor.

Gıybetcinin günâhtan kurtulması için pişmanlık duyması, tövbe etmesi, gıybetini yaptığı kimse ile helâlleşmesi gerekir.

Şimdi gelelim gıybetin en kötü şekline: Cemaat gıybeti.

Evet, Almanya´da ki müslümanların şu an ki perişan durumunun nedeni ne yahudiler nede gayri müslimler. Suçlu müslümanın ta kendisi. Çünkü şimdi bahsedeceğimiz konu, yani cemaat gıybeti, müslümanların arasına zehirli bal gibi yayılmış. İşte bu zehir müslümanları perişaniyete mahkum ediyor.

Cemaatler birbirlerine kardeşlik duyacaklarına birbirlerine sinsice düşmanlık besliyorlar. Bu düşmanlığın kaynağı şu kelimede saklı: “Yalniz benim cemaatim hakli, dogru ve güzel“. İşte böyle düşünen insanlar diğer cemaatleri kötülemekle İslamiyete hizmet ediyorum zannediyorlar. Tabiki bunu açıkca yapmıyorlar. Çoğu zaman kendileride farkında değilller. Bu kötülemeler çoğunlukla şöyle başlar: ‚“Hepimiz kardeşiz, fakat….“, “Süleymancılar kardeşlerimiz, fakat…“, “Nurcular kardeşimiz, fakat…“

İşte bu “fakat“ kelimesi bütün gıybeti ve iftirayı başlatan kuyruklu bir yılan gibidir. Önce kardeşlik denir, sonrada “fakat“ eklenir ve güya kardeş olan cemaat acımasızca aşağılanır. İşte böyle korkunç bir gıybetden kurtulmak çok zor. Böyle bir gıybeti işledikten sonra helalleşmek çok zor. Çünkü tüm bir cemaate gıybet etmiş olunuyor. Ve böylece kabir azabını şiddetlendiren gıybet silinmez hale geliyor. Böyle bir günahtan kurtulmak için önce pişman olunmalı. Sonrada her kimseye bu gıybeti yapdıysa, o kişileri bulup onlara o cemaat hakkında dediklerinin yanlış olduğunu anlatip, düzeltmeli. Gıybet bir şahısa karşı yapılmadığı için direk helalleşmek mümkün. Kime anlatıldıysa onlara hata yapıldığını anlatmak gerek.

“Sadece benim cemaatim doğru, diğerleri yanlış.“ Yada “Benim cemaatim eşitdir İslam!“ gibi sözler gizli şirk´tir. Çünkü bu sözler o cemaati ideoloji yerine getiriyor. Yani dini cemaat birden ideoloji haline geliyor.

Halbuki cemaatler hakkında gıybet eden insan şunu kafasına sokmalıdır: İslam bir üniversitedir. Cemaatlerde bu üniversitenin farklı fakülteleridir. Üniversite sadece fakültelerin birbiriyle dostca çalışmasıyla değer kazanır. Hiç fakülte fakülteye karşı düşmanlık eder mi? Etse, koskoca üniversite perişan olur. İşte fakülte halinde olan cemaatler birbirleriyle çalışmalı ve dostca muhabbet etmeli ki, üniversite olan İslam yücelsin. Yoksa bu kavgalar ve iğrenç gıybetler dinimize daha büyük zarar verecektir.

Cemaat, ayrı ayrı cesetlerin tek bir cesette ittifakıdır. Peygamberimiz (sav) Müslümanları bir vücudun azalarına benzetir (Buhari, Edeb, 27; Müslüm, Birr 66-67). Bir el diyer ele düşmanlık etmediği gibi, Müslümanlar birbirlerine küsmemeleri lazım. Birbirlerine destek olmaları lazım. Bakın, yüce kitabımız Kur´an-ı Kerim ne buyuruyor: “Hepiniz Allah´ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin“ (İmran Süresi, 103). Bediüzzaman bu konu hakkında şöyle diyor: “İttifak hüdadadır (Allah yolundadır), heva ve heveste değil.“ (Divan-i Harb-i Örfi, s.59).

Bediüzzaman Said Nursi, emsalleri içinde ihlasa verdiği ehemmiyet ile tanınır. Davasının esasına aldığı temel unsurlardan birisi de uhuvvet (kardeşlik). Bu hem davasının özü itibariyle, hem de İslam dünyasında ve bütün müslümanlar arasında görmeyi arzu ettiği tablo itibariyledir. Toplumu düşmanlıkdan kurtarıp, birlik ve beraberliğe getirebilmenin birçok çarelerini sıralayan Bediüzzaman, mü´minler arasında birliği gerektiren bağların Uhud Dağı azametinde ve Kabe hürmetinde olduğunu, aralarında ihtilafa ve ayrılığa götüren sebeplerin çakıltaşı hükmünde bulunduğunu ifadeyle, dini değerleri düşünmeden mü´mine küsüp darılmanın çakıl taşlarını Uhud Dağından büyük, Kabe´den daha hürmetli tutmak kadar bir divanelik olduğunu belirtir (Mektubat, sayfa 287).

Üstadin Uhuvvet (Kardeşlik) Risalesinde dediğini göre, “Cemaatim haktır veya daha güzeldir“ demeye hakkımız var. Fakat kimsenin „Sadece benim cemaatim hakdır“ demeye hakkı yok.

Peki çözüm ne?

Birlik, beraberlik ve destek düsturuyla hareket etmek zorunda olan cemaatler, birliklerini güçlendirmek için bir konsey kurmalarında fayda görüyorum. Bu nasıl olabilir?

Her bölgede bir konsey, yani bir istişare grubu (heyeti) kurulmalı. Bu gruba bölgede ki her camiden, hiç bir cemaat ayrımı yapmadan, bir-iki temsilci, mesela hoca veya başkan, caminin temsilcileri olarak bu konseyde olmalı. Fakat önemli olan, hiç bir cemaat ayrımı yapmamak. Ne mezhep olarak, nede millet olarak. İslam adına hangi grup varsa, hatta aleviler dahi, bu istişare heyetine katılmalı.

Bu heyet, şartlara göre, ayda bir buluşmalı. Hem birlikte faaliyetler organize edilmeli hemde çeşitli konularda fikir alış verişi yapılmalı. Mesela gayri müslimlerle irtibatlar koordineleri yapılabilinir. Yerel medyaya beyannameler verilebilinir. Önemli olan insanların karşısına birlik ve beraberlik halinde çıkmak.

Unutmayalım, birlikten güç doğar.

Böyle bir heyetin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Hem kendi insanlarımıza faydalı olur hemde yaşadığımız devlete kendimizi dinlettirebiliriz. Kendi insanımıza ve kendimize “cemaatlerin kardeş” olduğunu ispat etmiş oluruz.

Birbirimizle uğraştığımız müddetce, biraraya gelmedikce, Alman devleti dahi, haklı olarak, “İslam adına kiminle görüşeyim?” diyor. Örnek: İslam din dersi. Almanyada senelerce din dersi problemi var. Devlet “Gelin okullarda İslam din dersi verin” diyor. Belli bir grup çıkıyor: “Biz verelim” diyor. Ardından başkaları: “Hayır onlarınki yanlış İslam. Bizimki doğru İslam” diyor. Devlet dahi kiminle irtibat edeceğini bilmiyor. Ve şaşkın şaşkın şu soruyu soruyor: ”Doğru İslam. Yanlış İslam. Kaç tane İslam var?“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 14.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13157&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | Oktober 9, 2009

(09.10.2009) Yedi aylık hasta, bir gecede nasıl iyileşir?

Yedi aylık hasta, bir gecede nasıl iyileşir?

Katharina zor bir hayat geçirmişti. 45 yaşındaydı. Bu 45 sene, aynı ismini taşıdığı kasırga gibi geçmişti. Çok yorulmuştu. Yüzünde çileli hayatın izleri vardı. Ve artık hastanelere düşmüştü. Haftalarca, aylarca hastane yataklarında geçiriyordu bu anlamsız hayatı. Kalkmaya gücü yoktu. Yıkılmıştı… Perişandı…

Ali hastanede çalışıyordu. Alman vatandaşı olduğu için askerliğini Almanya´da yapıyordu. Alman ordusuna gitmek yerine, hastanede görevli olarak çalışmayı tercih etmişti. İşe girerken, hastane yöneticilerine, “Benim Namaz kılmam gerekiyor. Eğer işe alacaksanız, namaz yerimide ayarlamanız gerekiyor. Yoksa çalışamam” demişti. Hristiyan hastanenin yöneticileri hiç tereddüt etmeden, “Problem değil. Hastanemizde küçük bir kilise var. Size anahtarı veririz. İstediğiniz kadar namaz kılabilirsiniz.“ Ali sevinmişti. Görevi boyunca hiç aksatmadan namazlarını kılabiliyordu. Üstelik bir hristiyan hastanesinde.

Yine bir gün namazını kılmıştı. Öğlen namazını. Namazını bitirip doktor odasına girmişti. Hastanenin başhekimi odadaydı. O bölümün tüm görevlilerini toplamıştı ve onlara sesleniyordu: “Şimdi ümitsiz bir vakıa ile karşı karşıya olacağız. 45 yaşında, Katharina namında bir hastayı alacağız. İşiniz çok zor. Böyle birşey hiç görmediniz. Bu hastayla ilgilenmek çok zor, haberiniz olsun.“

Katharina hem piskolojik, hem de biyolojik olarak hastaydı. Çok rahatsızdı. Tüm gün bağırıyordu. Yataktan hiç kalkmıyordu. Haftalarca kalkmamıştı. Bütün ihtiyaçlarını yatakta gideriyordu.

Ali görevi icabı Katharina´nın odasına girmişti. Katharina´nın odasına temiz bir havlu bırakıp çıkacaktı. Ama Katharina´nın çığrıkları kulaklarında çınlıyordu. Bunları duymamak mümkün değildi.

Katharina bağırıyordu, “Beni niye bıraktın? Ey Allah´ım beni niye bıraktın?”

Tüm ümidini yitirmişti. Çaresizdi. Hayattan bıkmıştı… Ali şefkat ile elini bayanın omzuna koymuştu, „Neyiniz var?“

Katharina sadece bağırıyor ve ağlıyordu, “Allah beni bıraktı. Artık yaşamak istemiyorum.”

Ali üzgündü, yardım etmek istiyordu. Katharınaya sordu, “Siz hristiyansınız. Hz.İsa´ya (a.s.) inanıyormusunuz?“ Katharina bağırdı, “Eveeet“. Ali devam etti, “Peki Hz. Musa´ya (a.s.) inanıyormusunuz?“ Cevap yine bir çığrıkla geldi, ”İnanıyorum“.

Ali devam etti: “O zaman bilirsiniz, bu peygamberlerin hayatları çileyle geçti. Allah´ın en çok sevdiği kullardandı bunlar. Ama bunlara bile torpil yoktu. Bunlarıda Allah sınavdan geçirdi. Evet insan dünyaya imtihan için geldi. Herkesin imtihanı başkadır. Bazıları sağlık ile sınanıyor, bazıları hastalıkla. Kimileri şükürle, kimileri sabırla. Hz. Musa (a.s.), Hz. İsa (a.s.), Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Nuh (a.s.), Hz. Muhammed (sav.). Hepsi zor imtihanlardan geçtiler. Ama hiç şikayet etmediler. Onlarda hastalandı. Onlarda savaştı.“

Katharina susmuştu. Bağırmıyordu. Sadece dinliyordu. Ali cebinden Bediüzzaman´ın Hastalar Risalesinin almancasını çıkardı ve bir kaç bölüm okudu. O okudukca, Katharina´nın yüz ifadesi değişiyordu.

Sonunda Ali toparladı: “Hastalık aslında Cenab-ı Erhamürrahiminin bir hediyesidir. Bu hediye bizim için büyük bir fırsattır. Kendimize, özümüze dönmemiz için bir firsat. Hayatın boş işlerinden kurtulmak için hastalık lazımdır. Hasta olan insanlar, Allah´a daha yakındırlar.“

Katharina yine ağlıyordu. Fakat bu ağlama bağırarak değildi. Çaresizlikten değildi. Gözlerinden yavaş yavaş damlalar akıyordu. Bu bir mutluluk ağlamasıydı. Mutluluk gözyaşları döküyordu 45 yaşındaki Katharina.

Ali tebessüm etti: “Allah sizi seviyor. Onun için sizi hastalıkla imtihan ediyor. Sizinde O´nu sevip sevmediğinizi anlamak için.“

Vakit çok ilerlemişti. Ali´nin çıkması gerekiyordu. Odadan çıktı. Ertesi gün Ali´nin hastanede görevi yoktu. Evde kalmıştı. Ancak iki gün sonra tekrar hastaneye gelmişti. Doktorun odasında hazırlıklar yapıyordu. Tam o anda, başhekim Katharina´nın odasından çıkıyordu. Oda iki gün hastanede değildi. Katharina´yi yeni görüyordu.

Kapıyı kapatıp, 10 saniye kapının önünde durmuştu. Kafasını sallayıp durmuştu. Ali ve diğer görevlilerin yanına gelmişti. Halen kafasını sallıyordu. “İnanamıyorum. Ne oldu bu kadına? Sanki içinden bir şeytan çıktı. Bir anlam veremiyorum. Kadın 180 derece dönmüş. Gülüyor. Coşuyor. Ağlamıyor.“ Hemşireler başhekimi dahada şaşırtacak şu sözleri söylediler: “Bu daha ne ki? Kadın iki gündür koşuyor hastanede.” Başhekimin gözleri büyümüştü: “Ne demek koşuyor? Bu kadın en az 7 haftadır yataktan kalkmamış. Nasıl koşar? Daha hap tedavisine bile başlamadık. Nasıl koşar bu?”

Başhekimin anlam veremediği olayı, Ali anlamıştı. Yine iman etkisini göstermişti. Hastalar Risalesi Katharina´nın gönlüne su serpmişti. Yüreğine sığmamıştı bu iman coşkusu. O kadar ki, tüm zerreleri coşuyordu. Yerinde duramıyordu. İmanın bu küçük parıltısı, İslam´ın bu güzel hayat anlayışı, ölmüş bir hayatı diriltmişti.

Ali, bayanın odasına girmişti. Katharina sevinçten uçuyordu. “Sizi dün bütün gün aradım. Neredeydiniz?“ Daha Ali cevap veremeden, Katharina devam etti: “Allah´ı buldum.“ Gözyaşlarıyla sesi yankılıyordu. Dudakları tekrarlıyordu: “Buldum, Allah´ı buldum. Beni seviyor.“

Katharina bir gün önce sevincinden kocasını aramıştı. Kocasının, muhakkak Ali´yle tanışmasını istiyordu. Ali´yi telefonda tarif ettiğinde, kocası “Sanki ben bu Ali´yi tanıyorum” demişti. Ali buna ihtimal vermiyordu. Bir karıştırma olduğunu düşünüyordu.

Akşama doğru hastaneye bir ziyaretci gelmişti. Yaklaşık 40 yaşlarında bir beyefendi. Hanımını ziyaret etmek istiyordu. Adam, hiçbir şey söylemeden Ali´ye doğru yürümüştü. Ali´nin önünde durup, “Sizin olduğunuzu biliyordum“ demişti. Ali şaşırmıştı, „Efendim?“. Adam yanıt verdi: “Ben Katharina´nın eşiyim. Sizide tanıyorum. Bir kaç ay önce İslam hakkında bilgi edinmek için bir camiyi ziyaret etmiştim. Siz oradaydınız ve bana İslamı anlatmıştınız. Karım bana sizden bahsedince, hemen içimden garip bir ses ´Bu camide ki genç´ dedi.“

Ali adamı hatırlamıştı. Büyük bir tevafuk olmuştu. Ali, beyefendiyle beraber Katharina´nın odasına gitti. Katharina, “İşte bu gencin okuduğu kitap beni kurtardı. Onunla mutlaka tanışman gerekiyor.“ Katharina´nın kocası, “Ben senden önce tanıştım“ deyince, Katharına tam şaşkınlık içerisindeydi…

Bu akşamın sonunda iki eş imanın tarifsiz güzelliğine kavuşmuşlardı. Sabah hristiyan olarak uyanan bu çift, akşam kelime-i şehadet getirerek yatmışlardı.

Cemil Şahinöz
Moral Dergisi, Nr.67, Ekim 2009, s.58-59

Verfasst von: misawatruth | Oktober 5, 2009

(05.10.2009) Said Nursi kim değildir?

Said Nursi kim değildir?

İki gündür herkes Said Nursi´yi konuşuyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fatih Altaylı, Murat Bardakcı, Mehmet Altan, Ahmet Hakan, Nevzat Tarhan ve daha nice sayamadıklarım… Hepsi Türkiye´nin en büyük tabu konusunu ele alıyor: Said Nursi.

Said Nursi´nin kim olduğunu yazmak, benim haddim değil. Ama “Nurculuk Hareketi” diye almanca ilmi bir kitap yazmış biri olarak, sosyolojik manada, Said Nursi´nin kim olmadığını ve ardından kim olabileceğini ele almak istiyorum….

Said Nursi…

… şeyh değildir.

… camii hocası değildir.

… felsefeci değildir.

… kürt milliyetcisi veya aşiret reisi değildir.

… Şeyh Said´i destekleyen biri değildir.

… reformcu değildir.

… bir “aydınlık” veya “calvinist” hareketin kurucusu değildir.

… siyasetçi hiç değildir.

Peki Said Nursi kimdir o zaman?

Said Nursi…

… Bitlis´de cesur ve kahraman bir gençtir.

… İstanbul´da hürriyet ve bağımsızlık için mücadele veren biridir.

… 1. Dünya Savaşında canını bu millete feda etmeye hazır olan bir kumandandır.

… daha sonra İstanbulun en önde gelen Gazi´lerindendir.

… Barla´da iman hakikatları yazan bir İslam alimidir.

… sürgün sürgün dolaştırılan ve eziyet edilen bir yaşlı adamdır.

… ömrünün son yıllarında demokrasi için çaba veren bir hürriyetperverdir.

***

Avrupa ve Amerika´da üniversite kürsülerinden fikirleri anlatılan Said Nursi, bir türlü kendi vatanında ve camii kürsülerinde hakkıyla anlatılmıyor. Hatta bazı çevreler sanki böyle biri hiç yaşamamış gibi veyahut makam ve mevkilerini kaybetmemek için Said Nursi´yi ağızlarına almaktan çekinirler.

Dolayısıyla Said Nursi´nin kim olduğu, kim olmadığı, ne yaptığı, nasıl yaşadığı toplumun büyük bir bölümü tarafından halen bilinmemektedir. Bilinsede, yanlış tanınmaktadır. Bunun en büyük nedeni, Nursi´yi, bilerek veya bilmeyerek, çarpık bir şekilde tanıtan medyadır. Said Nursi´yi kürt milliyetcisi, tarikat şeyhi, calvinist olarak tanıyanlar, hatta Şeyh Said ile karıştıranlar azınsanacak kadar az değildir.

Bu nedenle, arap aleminde İmam Nursi diye hitab edilen Said Nursi´yi Türkiye sadece anlamalı ve anlatmalı değil, aynı zamanda tanımalı ve tanıtmalı.

Yazımıza Zülfü Livaneli´nin bir röportajda söylediği sözüyle son verelim: „Bediüzzaman´ı okuyup, Batılı felsefecilerin varoluşculuk tezi karşısında cesaretle ileri sürdüğü görüşleri öğrenince, kendi topraklarımızdan Batı´ya karşı kafa tutabilen birisinin olmasından dolayı gurur duydum.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 05.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13073&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | Oktober 2, 2009

(01.10.2009) Avrupa´da Türk aile yapısı

Avrupa´da Türk aile yapısı

Aileler bir toplumun aynası gibidirler. Sosyologlar aileye bakarlar ve böylece toplumu anlamaya çalışırlar. Nitekim aileler hem toplumun çekirdeğidirler, hemde kemiyeten “en küçük toplum”durlar. Bu nedenle devletler için ailenin rolü çok büyüktür. Her millet ve devlet aileye yatırım yapar ve çökmemesi için çalışır. Çünkü aile olmassa cemiyet de olmaz. Ailelerin iyi ve sağlam olmaları sayesinde cemiyet de iyi ve sağlam olur.

Bu ehemmiyet nedeniyle Avrupa´da yaşayan Türk Aile Yapısı´nı analiz etmeye çalışacağız. Avrupa büyük bir kıta olduğu için analizimizi bir ülkeyle sınırlandıracağız: Almanya. Almanya´da 3 milyona yakın Türk yaşadığı için Almanya´yı analiz ettiğimizde sonuçları diğer Avrupa ülkelerinede adapte edebileceğimizi düşünüyorum. Ayrıca “Aile nedir? Nasıl olmalı?” gibi klasik ve genel sorulara değinmeyeceğim, istatistikler sayesinde durum tespiti yapmaya çalışacağım ve acizane bir çözüm yolu arayacağız.

En son araştırmaların sonuçlarını (Kaynak: BMBF, Almanya Eğitim ve Araştırma Bakanlığı) ayrıntılara girmeden analiz edelim. Yapılan araştırmaya 20982 kişi katılmış. Bunlardan 89,3% Alman, 4,7% Türk, 2,1% Eski Yugoslavya´dan, 0,9% İtalyan, 0,6% Yunan, 0,3% İspanyol ve Portekiz ve 2% diğerleri.

Öncelikle Aile yapımıza bir göz atalım:
Anne-Baba beraber
91,9%
Sadece anne, baba yok
5,9%
Sadece baba, anne yok
2,2%

Allah´a şükür, “Ailevi Durum” meselesinde en üst sıralarda yer alıyoruz. Boşanmaların kol gezdiği Almanya´da en az boşananlar Türkler diyebiliriz. Aile yapımız halen “bir anne – bir baba”dan oluşuyor. Bu kültürel ve dini mirasımızı taşımaya devam etmekteyiz. Bilindiği gibi Avrupa`lı insanlar evlenmeye yanaşmıyorlar. Evlenenlerin de boşanma oranı 51% (Almanya için geçerli). Özellikle “evlenmeden aile” kuranların sayısı gittikçe çoğalıyor. Bu akıntı içinde milli ve dini geleneklerimizi ayakta tutmak elbette kolay değil. Bize düşen görev aile bilincimizi gelecek nesillere en iyi şekilde aktarabilmek.

Gelelim vatandaşımızın iş durumuna:
İşsiz
29,4%, İşci (Arbeiter) 63,9%
Memur
3,6%
Serbest işci (Selbstständig) 3,2% Soruya cevap vermeyen 4,4%

İş konusu pek iç açıcı değil. Vatandaşlarımızın yaklaşık üçde biri işsiz. Tabi genel olarak Almanya´da işsizlik oranı çok yüksek, fakat bu oran en yüksek Türkler arasında. Yani en çok işsiz olan Türkler.

Para durumunuda kısaca ele alalım:
Geliri olmayan
1,6% 1250€ dan aşağı geliri olan 50,2%
1250€ ve 2000€ arası geliri olan 39,7% 2000€ ve daha çok geliri olan 4,1%

Tabi iş durumumuzu gözden geçirdikten sonra böyle bir sonuç bekleniyordu. Enteresan olan Almanlar`ın 30,2% 2000€´dan daha çok geliri var. Bu bizim ve Alman`ların arasındaki maddi uçurumu çok iyi gösteriyor.

Biraz da eğitim seviyemize göz atmamız gerekiyor. Çünke aile deyince akla tabiki çocuk eğitimide geliyor. Çocuğun doğup büyüdüğü, hayata hazırlandığı, iyi ve kötü istikametlerde şekillendiği yer ailedir. Demek ki aile çocuğun en mühim meselesi olan hayata hazırlanmasında en müessir rolü icra eden müessesedir. Aynı zamanda aile, insanlığın varlığı ve devamı için zaruridir. Aile yapıları sağlam cemiyetler ve toplumlar sıhhatli, aileleri huzurlu, fertleri mes´ud ve bahtiyardır.

İlk önce okul seviyemize bakalım:
Okuldan diplomasız çıkan (ohne Abschluss) 30,2%
Sadece Hauptschule diploması 35,2%
Hauptschule diploması ve meslek sahibi 19,6%
Sadece Realschule diploması 1,4%
Realschule diploması ve meslek sahibi 2,2%
Sadece FHR yada ABİ diploması 0,5%
FHR yada ABİ diploması ve meslek sahibi 0,6%
Üniversite diploması 1,4%

Evet bu tabela durumumuzu ve geleceğimizi gösteriyor gibi. Neredeyse her üçüncü vatandaşımızın hiç bir diploması yok. Realschule diploması alamayanlar 85%. Üniversiteye gidipte kazananlar 1,4%. Araştırmaya göre en az üniversiteye gidenler Türkler. Ve, yazık ama gerçek, hiç bir diploma alamayanlar listesinde de başı biz çekiyoruz.

Bayern elayetin´de ki öğrencilerimizin gittiği okullar:
Sonderschule
7,7%
Hauptschule
70,9%
Realschule
13,4%
Gymnasium 7,2% Başka okullar 0,8%

Buradada görüldüğü gibi öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğu Hauptschule´ye gidiyor. Çok az sayıda gencimiz Gymnasium´a ve Sonderschule´ye gidiyor. İş bulma meselesinde yabancıların durumu zaten kötü olduğu için, bu tabloda müjde verici değil.

Bu verilerin ışığında Avrupa´da Türk aile yapısını çeşitli başlıklar altında inceleyebiliriz:

Misafirperverlik:

Misafirperverliğimiz halen devam etmekte. Bunu hiç bir diploma ve maddi gelir değiştiremez. Fakat ciddi şekilde darbe almış bir vaziyette. Birinci ve ikinci neslin “misafirlik“ kültürü üçüncü nesle maalesef yansımamış. Bunun en açık örneğini Ramazan´larda ve bayramlarda görmek mümkün.

Çocuk Sayısı:

Çocuk meselesinde ödünç vermemişiz. Tipik bir türk ailesinde ortalama 3 çocuk var. Bunu alman ailelerle karşılaştırırsak tam 2 katı demektir. Açıkca söylenmesi gerekiyorsa bu durum Alman devletini çeşitli nedenlerden dolayı tedirgin ediyor.

Çocuk Yetiştirmek:

İstatistiklerde gördüğümüz gibi yetişen gençligin eğitim seviyesi çok düşük. Bunun farklı nedenlerı vardır. Büyüklerimiz Türkiye´de eğitim gördükleri için Avrupa okullarına uyum sağlamakta zorluk çekiyorlar. Anne-babanın eğitimi yüksek olsa dahi çocuğa okulda yeterince yardım edemediği için çocuğun eğitim seviyesi düşük kalıyor.

Dini eğitim:

Dini eğitim konusunda 1. ve 2. neslin arasında büyük farklar var. 1. nesil çocuklarını, yani 2. nesli, hafta sonları Kur´an kurslarına, camilere götürürdü. Yoksa Avrupa´da kaybolup gitme ihtimali var. Fakat 2. nesil zaten Avrupa´da yetiştiği için bu tehlikeyi ya görememiş yada umursamamış, çünkü bu neslin çocukları, yani 3. nesil, camiden ve Kur´an´dan uzak yetişiyor. Yaşadığı ortam bunu yadırgamıyor aksine medeni bir davranış olarak görüyor.

Dil:

Gençlerimiz iki farklı dil ile büyüyor. Tabiki bir dilin getirdiği kültürel yapıda ister istemez benimseniyor. 1.nesilin almanca bilgisi nasıl yetersizse aynı şekilde 3.nesilin türkçe bilgisi yetersiz. Bu nedenle çoğu zaman anlayış ve ifade edebilme farkları ortaya çıkıyor. Bu farklılıklar yüzünden nesil çatışmaları kaçınılmaz oluyor.

Nesil Çatışmaları:

Genelde aile içi kültürel çatışmalar yaşanıyor. Gerek dil olarak gerekse kültür ve anlayış seviyelerinde anne-baba ve çocuk arasında çok büyük farklar var. Çocuklar okulda ve sokakta Avrupa kültürünü öğrenip yaşıyorlar. Evde ise türk kültürüyle karşılaşıyorlar. Bu nedenle çocuklarda iki farklı kimlik gelişiyor. Bu farklı kimlikler sayesinde hem çocuğun kendisinde, hemde anne-babasıyla çatışmalar oluyor.

Peki Avrupa´lı nasıl yaşıyor? Yanıbaşımızda ki Avrupa ailesinin yapısı nasıl? Yaşadığımız Avrupa´da gayrimüslimlerin aile yapısıyla bizim milli, dini ve kültürel aile yapımız arasında dağlar kadar fark var desek yeridir.. Aramızdaki farkları anlayabilmemiz icin işte bir kaç misal:

*
18 yaşına gelen bir Avrupalı genç, ya babasına kira ödemek zorunda, yada kendine başka bir ev bulmalı.
*
Misafirlik anlayışı bu toplumda yoktur. Kimse birbirine „misafirliğe“ gitmez.
*
Aile arası irtibatın hiç önemi yoktur.
*
Aile fertli önemli değildir. Bu nedenle çoğu Avrupa dillerinde ve kültürlerinde amca-dayı, teyze-hala, baldız, kayınço vs.. vs.. gibi terimler çok azdır. İki üç kelimeyle tüm sülaleyi saymak mümkündür .
*
Tipik bir Avrupa ailesinde çocuklar anne-babalarına isimleriyle hitap ederler.
*
Evlenmenin hiç bir değeri yoktur. Nitekim Almanya´da boşanma oranı 51%.
*
Kariyer yapmak çocuk yapmaktan daha önemlidir. Bu nedenle kadın başı çocuk sayısı Almanlar arasında 1,4´e düştü.

Şimdi bütün bu gerçekler karşısında ne yapmak gerekiyor? Çözüm aslında basit: “Avrupa´da Türk Aile Yapısı”nı tekrar canlandırmak. Yani Avrupa´da Avrupalılar gibi değil, kendi özümüze dönerek, milli ve dini değerlerimize dayanarak yeniden bir yapılanma gerekli.

Tabi ki yukarıdaki istatistiklerden yola çıkarak bir genelleme yapamayız. Yinede bu sonuçları görmemezlikten gelemeyiz. Yaşadığımız ülkede söz sahibi olmak istiyorsak, isteklerimizin yerine getirilmesini istiyorsak ve milletimize hizmet etmek istiyorsak eğitimli olmamız şart. En iyi okullara biz gitmeliyiz, en iyi diplomaları biz almalıyız. Hatta sınıfın en iyisi biz olmalıyız. Ve bunları para için değil, kendimizin ve vatandaşlarımızın refahı için yapmalıyız. İlme teşvik eden dinimiz gereğince bunu yapmak zorundayız. Unutmayalım, hedeflerde mütevazilik olmaz. Her zaman en iyi olmaya çalışmalıyız. Bizim en iyisine layık olduğumuzu düşünüyorum. Ve bunu gerçekleştirmek için herkesin seferberlik etmesi gerekiyor. Yapacağımız iş belli. Atalarımızın tüm dünya´ya yaydıkları ilim nurunu hatırlayıp onların izlerinden gitmek bize düşüyor.

Bu durumu değiştirmek için sadece ve sadece ”Aile“ye yönelmek gerekiyor. Evet, bu istatistikleri analiz etmemizin nedeni, çareyi ailede gördüğümüz için.

Yaşadığımız bu toplum içinde aileyi zakkum ağacının bir tohumu olarak değil “Cennet köşelerinden bir köşe” haline getirmemiz gerekiyor.

Eriyip yok olmamak, maddi-manevi varlığımızı, benlik ve şahsiyetimizi korumak için kendi değerlerimize yeniden sarılmamız gerekiyor. Yani kısacası: Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihilal.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 01.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13031&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | September 28, 2009

(28.09.2009) Avrupa´da ölen yok mu?

Avrupa´da ölen yok mu?

Ölüm ile hayat iç içedir. Ölümsüz bir hayat yoktur. Hayatsız bir ölümde yok. Hayat sahibi herkes ölecektir. Ölmek için, herkes hayat sahibi olacaktır. Yani ölüm, hayatın ta kendisidir. Hayati sukut ettiren, hayatı anlamlı kılan, ama lezzetleride acılaştırandır…

Lezzetleri acılaştıran özelliğinden olsa gerek ki, bazı toplumlar ölümden ürkmüşler. Kendilerine ölümsüz bir hayat kurgulamışlar. Adeta ölüm yokmuş gibi, adeta hiç ölünmeyecekmiş gibi.

Buna en güzel örnek Avrupa ülkeleridir.

Avrupa insanı tüm yatırımlarını bu dünyaya yaptığı için, lezzetleri acılaştıran ölümü hatırlamak, onu depresyona, piskolojik sıkıntılara sokar. Gerçek manada lezzet alabilmek için, ölümü unutmak, ölümsüz bir hayat tasavvur etmek gerekiyor.

Robert Anton Wilson bu durumu, “Die Illuminati Papiere“ (İlluminati Dokümanları) kitabında çok güzel bir şekilde izah etmiş. Şöyle der Wilson kitabında: „Yaşamak çok güzeldir. İnsanın tek gayesi yaşamaktır. Keyif almaktır. Eğlenmektir. Tüm lezzetleri tatmaktır. Ama arkadaşlar… Öyle bir gerçek var ki, tüm lezzetleri ve eğlenceleri çekilmez hale getiriyor. Bu gerçeği durdurmamız gerekiyor. Bu gerçek: Ölümdür. Bütün elimizdeki ilim ve teknolojiyi, ölümü durdurmak için sarf ve seferber etmemiz gerekiyor. Ölümü kaldırmamız gerekiyor. 2010lara vardığımızda ölümü kaldırmış olacağız.“

Wilson bunu 1980de yazmış. Yani tam 30 sene önce. Wilsonun ön gördüğü 2010a üç ay kalmış. Ve kendisi 2007 senesinde vefat etti. Acaba Wilson vefat etmeden önce, halen bu hayalle yaşıyormuydu, bilemeyiz. Acaba halen, “Bir gün ölümü durduracağız ve hayattan gerçek manada lezzet alacağız“ diye sayıklıyormuydu, meçhul…

Ama Avrupa tam bu felsefesi sürdürmeye devam ediyor…

Nasıl mı?

İşte şöyle…

Avrupa´da tüm mezarlıklar şehirlerin uç köşelerindedir. Mezarlıkların genelde hepsi büyük duvarlarla, ağaçlarla kaplıdır. Dışarıdan neredeyse hiç bir tane mezar taşı göremessiniz. Eğer bir mekanın mezarlık olduğunu bilmesseniz, asla anlayamassınız. Cenaze törenine rastlamak mümkün değil. 30 senedir bir tane dahi cenaze törenine denk gelmedim.

Ya Avrupa´da insanlar ölmüyor….

Yada Avrupa´lı ölümü hayatından öldürmüş…

Ölümü, cenazeleri, mezarlıkları hayattan uzaklaştırmakla, lezzetleri kısa bir dönem içinde olsa, acılaştırmamaya gayret ediyor. Yani dünya nimetlerinden, keyiflerinden ve eğlencelerinden sonuna kadar istifade edebilmek için, ölümü toplumdan uzaklaştırıyor. Ölümün hatıra gelmemesi için herşeyini sarf ediyor…

… ama ölüm yinede birden ansızın çıkıp geliyor….

Hiç beklemediği, hazırlıklı olmadığı bir anda onu yakalıyor.

Avrupa´da herşeyi tartışabilirsiniz. Allah´ı, dini, kaderi… ama ölümü asla.

Cemil Şahinöz, Moral Haber, 28.09.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12994&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | September 23, 2009

(23.09.2009) Bürgermeister sind Gäste in offener Moschee

Verfasst von: misawatruth | September 21, 2009

(21.09.2009) Almanya´da Türk (oy) açılımı

Almanya´da Türk (oy) açılımı

Almanya´da herhangi bir siyasetci “Türk açılımı“ndan veya “Türk sorunundan“ bahsette, herhalde – haklı olarak – biz gurbetçiler kıyameti koparırız.

Çünkü bir toplumu, bir ırkı, bir milleti “sorun“ veya “problem“ olarak nitelendirmek, son derece büyük bir hakarettir. Düşünsenize, birileri sizi “sorun“ olarak görüyor. Toplumda sorun meydana getirdiğinizi düşünüyor…

Aynısı “Açılım“ kelimesi içinde geçerli. Adeta bir ülkenin milyonlarca vatandaşını,

sanki hiç o ülkede yaşamamışlar gibi,

sanki hiç oranın suyunu, ekmeğini, havasını paylaşmamışlar gibi,

sanki uzaydan gelmişler gibi,

sanki farklı bir toplummuşlar gibi,

“açılım“ ile onları topluma sokma gayreti, talihsiz bir olay olacaktır.

Zaten alman siyasetcilerinde böyle bir niyeti yok.

Onların, ortalama her 3-5 sene, başka dertleri var: Oy açılımı. Haydi biz buna “Türk oy açılımı“ diyelim.

Evet, genel seçimler yaklaştı. “Açılımlarda“ başladı. 27 Eylül 2009´da Almanya´da Genel Seçimler yapılacak. Tüm partiler, özellikle büyük partiler, türk oyları için elleri, kolları, hatta bazıları bacaklarını bile sıvadılar.

Dernek, dernek, cami, cami dolaşan garip insanlar görürseniz, sakın şaşırmayın. Bunlar Alman siyasetcilerdir.

Seçimlere katılacak olan parti ve milletvekilleri, türk oylarının ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu nedenle son hızla devam eden seçim çalışmalarının odağında türkler ve türk oyları var. İşin ucunda yaklaşık 800.000 oy var. Evet, Almanya´da yaklaşık 800.000 alman vatandaşı olan türk, oy kullanma hakkına sahip.

Ve siyasetcilerde çok iyi biliyorki, türk seçmenleri oylarını toplu halde verirler. Yani herhangi bir derneği, lokali, klubü etkileyebilirseniz, o derneğin tüm oylarını almış olursunuz. Onun için bu araları siyasetciler harıl harıl türk derneklerini, lokalleri, spor klüplerini ve camileri gezmektedirler. Adeta bir “açılım” peşindeler…

Olaya birde diğer yandan bakmakta fayda var: Türklerin yapması gereken açılım.

Yani, biz bu 800.000 oyu nasıl kendi lehimize çevirebiliriz?

Mesela bu 800.000 oyu

* Alman-Türk vatandaşlığı meselesinde
* Almanca dil kursları konusunda
* Türkiye´den evlenme durumlarında
* Okullarda İslam din dersi tartışmasında
* Yine okullarda türkçe dil dersinin kaldırılmamasında
* Eşit haklar için

vs. kullanmak mümkün değil mi?

Mesela derneklerde, camilerde oy kullanma hakkına sahip olan vatandaşlarımız bu konular hakkında bilgilendirilse, biraz lobi çalışması yapılsa, daha faydalı olmaz mı?

Elemizdeki bu firsatı, bu gücü, maalesef her seçimde kaçırıyoruz. Daha doğrusu, kullanamıyoruz. Adeta sesi çıkmayan 800.000 kişiyiz. Bu secimlerdede bu imkanı kaybettik. Darısı artık gelecek seçimlere….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 21.09.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12933&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | September 21, 2009

(21.09.2009) Eine Dattel zum Ende des Fastens

Eine Dattel zum Ende des Fastens

Halle (Cami). Das Ende des islamischen Fastenmonats Ramadan feierte am vergangenen Freitag die 200-köpfige Diyanet-Gemeinde Halle. Mit dem Verspeisen einer Dattel wurde die 28-tägige Fastenzeit symbolisch beendet. Im Sinne des interkulturellen Dialogs nahmen an dem Gebet und dem anschließenden Festessen auch Vertreter aus der Politik teil: Die Bürgermeister Anne Rodenbrock-Wesselmann (Halle), Klaus Besser (Steinhagen), Marion Weike (Werther) und Thorsten Klute (Versmold) bekundeten ihr Interesse an der anderen Kultur.

„Das Fasten bedeutet für uns eine geistige und körperliche Veränderung. Es ist eine Art Besinnug auf die wesentlichen Dinge des Lebens”, versucht Gemeindemitglied Cemil Sahinöz den Geist des Ramadan zu beschreiben. „Es geht darum, dem Schöpfer Dank zu erweisen und eine Brücke zu bauen zwischen den Menschen”, so der Integrationsbeauftragte. Das Fasten (Saum) gehört neben dem Glaubensbekenntnis (Schahada), dem Gebet (Salat), der Almosensteuer (Zakat) und der Pilgerreise nach Mekka (Haddsch) zu den fünf Säulen des Islam.

Das Konzept des islamischen »Saum« fordert während des Ramadans Enthaltsamkeit in allen Bereichen des Lebens: von Sonnenaufgang bis Sonnenuntergang sind weder Essen noch Trinken erlaubt. Ebenso verhält es sich mit dem Rauchen und dem Geschlechtsverkehr. Erst mit Einbruch der Nacht werden alle Verbote bis zum Morgengrauen aufgehoben. „Wer sich nicht an den Koran hält, muss dies allein vor Gott verantworten”, verdeutlicht Sahinöz den Unterschied zur katholischen Beichte und Buße. Verpflichtend ist die Teilnahme am Fasten für jeden erwachsenen und körperlich gesunden Muslim. Ausgenommen sind Frauen in der Schwangerschaft, Reisende, Soladaten und Schwerarbeitende.

Zusammen mit den geladenen Gästen aus der Politik, feierten die Mitglieder der Diyanet-Gemeinde das Ende des Fastenmonats. Ein Gebet des Imam Yusuf Özel leitete die Zeremonie ein. Im Gebetsraum für Männer beobachteten die vier Bürgermeister interessiert das Geschehen und aßen gemeinsam mit den Gläubigen die symbolische Dattel zum Zeichen des Fastenbrechens. Im Anschluss widmeten sich alle dem üppigen Essen. Der Borgholzhausener Bürgermeister Clemes Keller konnte an den Feierlichkeiten nicht teilnehmen, bekundete sein Interesse jedoch mit einem Besuch am vergangenen Montag.

Auf die Frage, ob das Fasten in Deutschland nicht schwerer falle als in einem haupsächlich islamischen Land, entgegnet Cemil Sahinöz: „Der Ramadan ist in Deutschland längst angekommen. Aus Erfahrung kann ich sagen, dass deutsche Mitbüger aus Solidarität in ihrer Mittagspause auch mal auf den Kaffee verzichten”.

Als Zeichen der sozialen Verantwortung leisten Gläubige die sogenannte Zekat-Abgabe, eine Armensteuer, die 2,5 Prozent ihres Vermögens ausmacht. Daneben ist das abendliche gemeinsame Essen mit Famlie und Freunden dazu gedacht, zwischenmenschliche Kontakte zu festigen. „Die soziale Ader pulsiert in dieser Zeit stärker. Das Gemeinschaftsgefühl wächst mit der Zeit immer mehr”, beschreibt Sahinöz.

Den Anfang und das Ende des Ramadan bestimmen die Phasen des Mondes. Durch die Berechnung nach dem Lunarkalender rückt der Beginn des Fastenmonats jährlich zehn Tage vor. In den Wintermonaten sind die Stunden des Fastens entsprechend kürzer.

Haller Kreisblatt, 21.09.2009

http://www.haller-kreisblatt.de/hk-templates/nachrichtendetails/datum/2009/09/21/eine-dattel-zum-ende-des-fastens/

Verfasst von: misawatruth | September 9, 2009

(09.09.2009) AIB Iftar 2009

Verfasst von: misawatruth | September 8, 2009

(08.09.2009) İslam Avrupa´nın bir parçası

İslam Avrupa´nın bir parçası

İslam deyince akla Orta Asya gelir. Protestanlık Almanya, Fransa ve Batı Avrupayı çağrıştırır. Katolikleri Brezilya, Meksiko ve Polanyaya ayırırız. Yahudiler İsraildedirler. Budistler Uzak Doğu ülkelerindedirler.

Bu çağrışımlar ve bölgelere ayırımlar zihinlerimizde oluşur… Gerek eski dünya anlayışı nedeniyle, gerekse sinema filimlerinin bizlere lanse ettiği düsünce tarzı gereği…

Oysa hiç bir din herhangi bir ülke, bölge ve etniğe bağlı birşey değildir. Dünyanın her yerinde, her milletinden insan, her hangi bir dine mensup olabilir. Örneğin türk yahudileri olduğu gibi, alman budistler veya papua yeni gineli müslümanlarda var.

Özellikle sanayi devrimin gerçekleşmesiyle ve teknoloji asrının getirdiği imkanlar sayesinde, artık bir dini belli bir bölgeye hapsetmek mümkün değildir. Elbette her ülkede çoğunluk-azınlık kavramları vardır. Fakat bir ülkenin veya bölgenin dini aidiyetini sırf bu salt sayısal çoğunluk üzerine kurmak, globalleşmiş bir dünyada mümkün değildir. Aynı şekilde, bir ülkenin yasalarına veya iktidarına bakıp “bu ülke x dinine mensuptur” denmesi sosyolojik olarak hatalı sonuçlar getirecektir.

Avrupa´da bir zaman böyle bir hata yapılmış. Bu hataya tarih kitaplarında veya eski mahkeme tutanaklarında rastlamak mümkündür: Müslümanlara “türk” denilmiş. Hangi milletten olursa olsun, eğer kişi müslüman ise, ona “türk” denilmiş. Türklüğün müslümanlıkla özdeştirilmesi bizim için onur verici birşey olabilir. Fakat realite açısından ve bunun siyasi olarak getirdiği sorunlar açısından, her müslümana “türk” demek sakıncalıdır.

Nitekim bunun yanlış olduğunu anlayan Avrupalılar, “türk” yerine “Muhammedciler” kavramını kullanmaya başlamışlar. Daha 20-30 sene önce kullanılan bu söz, sanki müslümanların Hz. Muhammede (sav) taptıklarını ima ediyor. Elbette bu kelimeyi icat edenlerde art niyet aramamak gerekir. Çünkü kendi inanç ve düşünce tarzlarına göre Hz. İsa´ya (as) tapmak dinlerinin bir gereği. Fazla tanıyamadıkları müslümanlarıda aynen öyle farz etmişler.

“Muhammedciler” kavramından sonra “müslümanlar” kavramı kullanılmış, fakat bu seferde “göçmenlerin” ve “yabancıların” dini olarak algılanmış…. Siyaset, bu algılayışa göre yönünü belirlemiş ve yol haritasını çizmiş.

İslam dini elbette türk işçileriyle beraber Almanyaya gelmedi. Daha önceleride Avrupa, ve bilhassa Almanya, İslamla tanışma imkanı bulmuştu. Bu konu onlarca araştırmanın konusu olduğu için, burada kısa kesiyorum. Önemli olan, türklerle gelen İslamın, Avrupa ve özellikle Almanyada farklı boyutlar kazanması.

Türkler, diğer müslümanlar gibi eğitim için Avrupa gelmemişlerdi. Para kazanıp, dönmek için gelmişlerdi. Yani gelişlerinin bir gidişi olacaktı… Bu gidiş gerçeklesmeyince, türkler kalıcı olduklarını fark ettiklerinde, kaldığı bölgelerde küçük mescitler oluşturmuslar. Bu mescitler gittikçe büyümüş. Camiler oluşmuş. Aileler genişlemiş. Çocuklar büyümüş. Ve Almanyanın her köşesinde onlarca cami inşa edilmiş… bu şekliyle İslam gerçekten “yabancıların“ dini olmaktan ileri gidememiş.

Fakat…

3. ve 4. neslin gelişmesiyle, egitim seviyesinin yükselmesiyle, gençlerin entegre olmasıyla, almanca konuşan müslüman yazarların çoğalmasıyla, Almanya yeni bir gelişmeyle karşı karşıya kalmak zorunda kalmış: Alman Müslümanlar.

Sayıları belli olmayan yüzbinlerce alman müslümanlar, gelenek haline gelmiş düsünce tarzını altüst ediyorlar. Kurdukları camilerle, derneklerle, yazdıkları kitaplarıyla hiçte “türk“, “yabancı“ ve “göçmen“ olmadıklarını ortaya koyuyorlar. Onlar tipik almanlar. Almanca konuşuyorlar, alman kültürüne aitler.. fakat namaz kılıyorlar, Kuran okuyorlar, oruç tutuyorlar.

Bu algılayış mecburen bir paradigma değişimini getirmek zorunda. Şuan bu değişimin sancılarını yaşıyoruz. Bir çok alman bakanın Ramazan öncesi mesaj vermeleri ve neredeyse hepsinin aynı dille: “Ramazan Almanya´ya geldi” veya “Ramazan Almanya´da da yaşanıyor” demeleri, bu sancının işaretleri. Bir değişim var…

Artik İslam dininin Asya´ya mahsus bir din olmadığı dahada anlaşılır hale geliyor. Avrupa gelecek senelerde bu değişime hazır olmalı. Çünkü Avrupa “İslam”dan bahsettiği zaman, “öteki”nden bahsetmeyecek, tam tersine ta kendi icindekini muhatap alacak. Kendisinden birini muhatap alacak.

Belki bu anlamda, yani globalleşen ve sınırların kalktığı bir dünyada, Darül-İslam, Darül-Selam ve Darül-Harp kavramlarını yeniden gözden geçirmek gerekebilir….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 08.09.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12809&yazar=493

Verfasst von: misawatruth | September 3, 2009

(03.09.2009) Hunger und Essen verbinden die Menschen

Hunger und Essen verbinden die Menschen


Hundertvierzig Gäste folgten der Einladung der Lindner Moscheegemeinden, der Islamischen Gemeinschaft der Jama’at un Nur, dem Türkischen Kulturzentrum und Durak e.V. zu einer Iftarveranstaltung im Freizeitheim Linden, darunter verschiedene Persönlichkeiten aus Politik, christlichen und muslimischen Gemeinden. Von der Verbundenheit der Menschen beim Essen und im Hunger, über die moralische Verantwortung der religiösen Gemeinden bis zum guten Miteinander reichten die Themen der Redner.

Das Hungern und Fasten im Ramadan erinnert uns an die Situation der Armen, führte Avni Altiner von der SCHURA Niedersachsen die Ansprachen an, auch wenn wir nicht um unser Essen kämpfen müssten. Cemil Sahinöz, Integrationsbeauftragter des DRK in Gütersloh, bedachte auf dynamische und jugendliche Art den Verzicht auf Essen als Möglichkeit zur Selbstentdeckung und zum Wecken des Mitgefühls und des Miteinanders. Der 28-jährige ehemalige Pädagoge erinnerte sich, dass die Lehrer das Ende des Ramadan, das Zuckerfest, gerne mit dem Laternenumzug verglichen. Muslimische Kinder gehen zu Nachbarn und sammeln Süßigkeiten. Ramadan ist aber nicht nur für die Kinder sozialer Höhepunkt. Die menschliche Schwäche Hunger verbindet über alle Nationen und Unterschiede hinweg und kann gar als „Ölwechsel“, der die Gesundheit fördert, oder als Prüfung Gottes verstanden werden. Mit der Volksweisheit „Liebe geht durch den Magen“ assoziierte er zum Schluss seiner Rede, dass dies wohl auch mit Integration und Verständnis klappen könnte und reichte damit verbal den Löffel an Edelgard Bulmahn, SPD-Bundestagskandidatin, weiter. Verspätet, aber noch rechtzeitig eingetroffen, freute sie sich auf das Fastenbrechen. Gemeinsam zu essen ist für sie ein deutliches Zeichen der Freundschaft und hoffte, dass dieses Miteinander in Linden nicht nur an diesem Abend, sondern auch an anderen Tagen gelingt.

Ein gemeinschaftliches Leben erkannte auch der Vertreter der christlichen Gemeinden in Hannover. Es kristallisiert sich ein Gemeindeleben heraus, wie die Anwesenheit vieler christlicher Vertreter deutlich macht. Verschiedene Kooperationen, z.B. die Demonstration gegen Rechtsextremismus am 1. Mai, zeigen eine gemeinsame Linie. Auch die Kritik an einem geistlosen Materialismus gehört für ihn dazu. Religiöse Menschen sollen sich dem entgegenstellen, unabhängig von eigenen religiösen Inhalten, vereint im Glauben an Gott. Die mahnenden Worte griff Rolf Wernstedt, ehemaliger Präsident des Niedersächsischen Landtages, auf und bedauerte ein fehlendes Wissen, welches für ein Zusammenleben dringend nötig sei. Provokationen von allen Seiten führen zu keiner Annäherung. Dagegen sei die Initiative von Religionsgemeinschaften gefordert, für Werte und Moral einzustehen. Die Rücksichtslosigkeit einer Wirtschaft und ihrer Verantwortlichen, die jeglichen Respekt vor der Gesellschaft verloren hat und hohe Provisionen einstreicht und gleichzeitig unzählige Arbeitsplätze abbaut, darf nicht hingenommen werden. Das Ziel ist ein Zusammenleben und das fordere die Religionsgemeinschaften, die in Deutschland lebten. Die Religionsfreiheit, die hierzulande täglich von Gemeinden gelebt wird, so die nicht anwesende Staatsministerin in einem Brief, in einem Brief stehe nicht nur auf dem Papier, sondern sei Realität. Das Verstehen, die Gegenseitigkeit und der Respekt unter den Bürgern erhalte sie am Leben, was in anderen Ländern nicht unbedingt selbstverständlich sei.

Die gelungenen, teils ernsten, teils humorvollen Ansprachen sorgten im Anschluss nach einem gut organisierten Essen und Verteilen für eine angeregte Diskussionsatmosphäre. Mit zahlreichen Themen versorgt, wurde an den Tischen munter bis zum allmählichen Auflösen der Veranstaltung debattiert.

Khalil Klein, Muslime in Hannover, 02.09.2009

http://www.ardun.de/index.php?nid=wdp6erduue&region=h

Verfasst von: misawatruth | August 24, 2009

(24.08.2009) Seçim arefesinde olan Almanya

Seçim arefesinde olan Almanya

Almanya´da seçimler Türkiye´den farklı geçer. Fazla gürültü, patırtı olmaz. Abartılmış afişler, hopörlörlerden sabah-akşam yansıyan cırtlak sesler, parti müzikleri, tüm şehri dolaşan parti arabaları, evlerde ve binalarda bayraklar, büyük mitingler, döner veya kömür dağıtımları olmaz. Hatta bazı seçimler o kadar sessiz, sakin geçer ki, siyasete ilgisi olmayanlar seçimin olacağını ancak bir hafta önce öğrenirler.

Her seçimde azınlıklar – ve özellikle türkler – önemli bir rol oynarlar. Türklerin, anlaşıp topluca aynı partiye oy verdiklerini çok iyi bilen partiler, bu durumdan istifade etmek için camileri, dernekleri, lokalleri gezerler. Bir çok vaad ve sözde bulunurlar. Çünkü işin ucunda yaklaşık 700.000 alman vatandaşı olan türk var.

Tabiki türklerde bu gücü kullanmayı fark etmeye başladılar. Özellikle çeşitli dernekler partilerle sık sık biraraya gelip, taleplerini bildiriyorlar. Yanlız bunu abartmamak gerekir. Henüz ciddi manada bir türk lobisi ve entellektüel sınıfı olmadığı için, çoğu zaman “talep”den ileriye geçilmiyor. Senelerdir türklerin oylarını alan Gerhard Schröderin, görevi bitmeden önce “vatandaşlık yasası”nı nasıl türklerin aleyhine değiştirip, başımıza bela ettiğini hatırlayalım.

Buna rağmen alman vatandaşı olan türkler oy meselesinde daha hassas olmaları gerekiyor. “Benim oyumdan ne olacak?” demeyip, bir vatandaşlık görevi olan seçimlerde oy kullanma hakkını boşa atmamak gerekiyor. Çünkü haklarımıza sahip olmak için, seçimler önemsenmeli. Haklı taleplerin sonuna kadar arkasında durulmalı.

Bu nedenle, 30 Ağustosta Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yapılacak olan yerel seçimlerde, kendi taleplerimize duyarlı olan adayları seçmemiz çok ehemmiyetli. Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde yaklaşık 700.000 türk yaşıyor. Oyumuzu kullanırken, bu 700.000 türkün haklarını düşünelim.

Belediye Başkanları seçimlerinde partilere bakmak fazla etkili olmayacaktır. Almanyada yapı olarak Belediye Başkanlarıyla ait oldukları ülke genelindeki parti arasında bazen çok büyük farklar olabiliyor. Bu nedenle Belediye Başkanlarını seçerken, mensubu oldukları partiye değil, kişiliklerine, söylemlerine, yabancılar ve türklerle olan ilişkilerine bakmak daha etkili olacaktır.

27 Eylülde de Almanya Federal Parlamento seçimleri yapılacak. Fakat bu seçimde, Belediye Başkanları seçimlerinde olduğu gibi şahıslara değil, partilere dikkat etmek gerekiyor. Haklarımızı en iyi savunduğunu inandığımız partiye oy vermekte yarar var.

Kim hangi partiye ve kime oy verirse versin, önemli olan, seçimlere katılmak. Elimizde olan bu imkanın farkında olabilmek dileğiyle….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 24.08.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12660&yazar=493

Ältere Artikel »

Kategorien