Schlagwort-Archive: yazisi

(30.09.2010) Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Daha önce Ahmet Hakan´ın “Nurculuk Hastalığını“ yazmıştık. Şimdide kendimi Ahmet Hakan Coşkun´un başka bir kompleksini yazmak mecburiyetinde görüyorum: Fethullah Gülen kompleksi.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, burada yazacaklarım benim diğer yazılarıma benzemeyecek. Ama ne yapayım? Ahmet Hakan´a kendi diliyle cevap vermek zorundayım. Hani magazinvari bir dil ile.

Çünkü nerede magazin, televole, polemik, orada maşaallah Ahmet Hakan Coşkun…

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla, gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan gelir.

Ahmet Hakan, hiç şüphesiz ve tartışılmaz, Türkiye´nin en çok okunan köşe yazarı. Ama “en çok okunan“ olmak, “iyi“ manasına gelmez…

Örneğin en saçma ve ahlaksız dizileri milyonlar izler, ama ilmi belgeselleri bir kaç bin kişi izler.

En cahil kitapları milyonlar okur, ama akademik kitapları en fazla 1000-2000 kişi okur.

Demek kemiyet-keyfiyet meselesi….

Sayı çoğunluğu değil, kalite önemli…

Gelelim asıl konuya….

Ahmet Hakan´ın en çok zevk aldığı konu ´Okyanus Ötesi´yle, yani Fethullah Gülen´le uğraşmak…

Bunu bir psiko-analiz ile incelemeye çalışalım.

Eskiden bazı cemaatlerin takıntıları olurdu. Her taşın altında bir mason ararlardı. Bütün beceriksizlerini masonlara yüklerlerdi.

Şuan Ahmet Hakan aynısını Fethullah Gülen ile yapıyor. Herşeyin altında bir ´cemaat´ eli alıyor. Her konuya illahada Gülen´i sokmaya çalışıyor.

´Mahallesiz´ olduğunu iddia eden Hakan´ın mahallesi her başarısızlığı Gülen´e ve cemaate yüklemeyi maarifet biliyor.

Tabiki böyle yapmak ile kendiside çok iyi biliyorki, yazılarının reytingi çoğalıyor. Fethullah Gülen´i ağızına aldığında, yazısının binlerce defa yollanıp, okunacağını çok iyi biliyor. Bu şekilde populist olmayı iyi beceriyor.

Birde tabiki Gülen ile uğraşarak kendi egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Fethullah Gülen hakkında bir şey yazmaz ise – velev ki sadece bir satır bile olsa – çatlıyor çünkü…

Fethullah Gülen´e ulaşamadığı için onu taşlamaya çalışıyor. Başka türlü onu muhatap alan yok. O zamanda aşağılık komplekslerine kapılıyor.

Onun için…

Hakan´ım, yüce Türk Milletine bir iyilik yap, lütfen acilen psikolojik terapiye başla. İstersen gel Almanya´ya, ben seni ücretsiz terapi ederim.

Çok zor olsada, kompleksten kurtarırım seni…

Kim bilir… belki sende ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si olur, çıkarsın…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 30.09.2010
http://ikincivatan.eu/ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen-kompleksi-makale,380.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.06.2010) Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Son yazımızda Evrim Teorisinin teori dahi olmadığını yazmıştık. İlmi anlamda bir teori olması için gereken şartların olmadığını söylemiştik ve bundan dolayı teori değil ancak bir hipotez olabileceğini vurgulamıştık.

Hatta çoğu cevrelerce hipotez dahi değil, tamamen bir din haline getirildiğini söylemeye ve aktarmaya çalıştık. Tamda buradan devam etmeye çalışacağız.

Ancak öncelikle ´maymun´ kelimesini biraz irdeleyelim…

Malumdur, maymun bir hayvandır. Çok nazik, şirin görümlü maymunların olduğu gibi sert, korkutucu ve ürkütücü maymunların olduğuda bir gerçek.

Halk ağızında maymun kelimesi daha fazla menfi manada kullanılır.

Yani birisine ´maymun gibisin´ denildiğinde, bu müsbet ve onur verici değil menfi ve negatif manada kullanılır.

Peki menfi manada kimlere ´maymun´ denilir?

Bir çok manada kullanılsada genel hatları ile şu noktalarda birisine ´maymun´ benzetmesi yapılır:

1. Sürekli fikrini değiştirene (`maymun iştahlı´)
2. Şımarık olana (´maymun gibi hareket etme´)

Bu bilgileri göz önünde bulundurarak gelelim son yazımızda ve yukarıda tekrar belirttiğimiz noktaya. Dedik ki, ´Evrim´ dinine bağlı olan müridler, hiç bir delili olmayan bu dini ayakta tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gerekirse manipüle ediyorlar, yalan söylüyor, sonuçları yanıltıyorlar vs.

Evrim dininden çıkan bir çok ilim adamı olmasına rağmen ve bunların birçoğunun ´Hata ettik. Senelerce hayatımızı bir hiç uğruna harcadık´ demelerine rağmen, ´evrim kalesinin´ son ´mücahidleri´, ölmüş olan bu dini diriltmeye çalışıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?

Cevap: Maymunluklarıyla.

Maymundan geldiğimize inanan bu ´maymunlar´ maymunluklarıyla maymunları dahi güldürüyorlar.

Çünkü yukarıdaki maymun benzetmesine uygun bir şekilde hareket ediyorlar.
Nasıl mı? İşte böyle:

1. Sürekli fikir degiştiriyorlar
Önce evrim diyorlar, sonra neo-evrim diyorlar, sonra mutasyon diyorlar, sonra ara fosiller diyorlar… tutmuyor hiç biri. Baktılar müridler azalıyor, kimse bu maymunluğa inanmıyor, yeni bir fikir ortaya atıyorlar, ´eee canım İslam´dada evrim var´. Birde utanmadan buna ayet, hadis veya İskilipli Atıf Hoca gibi İslam alimlerini alet ediyorlar. Kur´an´da ve İslam´da var olan gelişmeyi, evrim teorisiyle bağdaşıyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar ve bu şekilde saf zihinleri kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlar. Tabiki bir gelişme var. Bir hücre bebek oluyor, ardından büyüyor, gelişiyor…. Veya bir böcek gelişerek kelebek oluyor. Fakat EVRİMLEŞMİYOR, DEĞİŞMİYOR, aynı yaratık kalıyor. Kendi içerisinde bir değişiklik oluyor.
Misal: 10 parmaklı insanlar olduğu gibi, bazen 9 veya 11 parmaklı insanlarda olabiliyor. Fakat bu bir değişim veya evrim değildir. Evrim olması için tamamen başka ve yeni bir şey ortaya çıkması gerekiyor. Bu kesinlikle kainatta yoktur. Bir tane dahi delil yoktur.
Elbette bu “İslamı evrime göre uydurma” fikirleri dahi tutmayacak… ve en geç beş sene sonra yeni fikirlerle ortaya çıkacaklar… Yeni bir maymunluk ortaya atacaklar.

2. Şımarıyorlar
Evrimciler, evrim hipotezi söz konusu olduğunda, inatçı insanlardır. Küçük bir örnek: Almanya´da bir biyoloji profesörüyle üniversitede tartışıyoruz. Profesör masallarını anlatıyor. Sonuna kadar dinliyoruz. Anlattığı ´evrim masalı´ bittikten sonra, Darwinin orijinal kitaplarını ve Dawkins gibi modern evrim müridlerinin kitaplarını çıkarıyoruz. Tamamen bu kitaplar ile evrim hipotezini çürütüyoruz. İnatçı evrimci profesör inadına devam ediyor. Bizde profesörün inadına tuz katmak için Darwinin ´Problemler´ ismi verdiği bölümü okuyoruz. Soruyoruz, ´Aradan 150 sene geçti. Bu problemlerden bir tanesi dahi çözüldümü? Buna ne yanıt veriyorsunuz?´. Cevap, ´Yanıt manıt vermiyorum´ diyor ve kalkıp gidiyor.
Bu bir istisna değil. Buna benzer durumları evrimcilerle tartışan herkes yaşamıştır. Evrimin bir ilmi mesele olmadığını, şımarıklık ve inatçılıktan başka hiç bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor. Evrimciler adam gibi ´hiç bir ilmi delil yok, ama biz yinede inanıyoruz´ deseler, diyecek bir sözüm yok. Ama bunu ilmi delillere bağlama çabası, şımarıklık değilde ne?

Evrimcileri eskiden en azından ciddi alabiliyorduk. İlmi ve mantıki cevaplar verebiliyorduk, fakat artık tüm dünyada gelinen nokta şu: Evrimcilerle ilmi bir tartışma sürdükmek neredeyse imkansız.

Buna örnek olarak Dawkinsi alabiliriz. Dawkins şuan evrimcilerin fikir babası. Ama kendisi dahi son kitabında ´Kainatta öyle bir düzen varki, tesadüfen olması mümkün değil´ diyor. Aferin Dawkins. İyi tespit etmişsin. Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez. Peki nasıl oluştu o zaman bu kainat? Dawkinsin düşüncesi, ´Olsa olsa bu harika ve kusuruz düzen evrimleşe evrimleşe oluşmustur´. Es Sukut. Tesadüf deseydi daha mantıklı bulacaktım, ama ´evrimleşe evrimleşe bu hale geldi´ demek, nasıl bir maymunluk? Ne zaman bir patlamadan veya bir kaosdan sonra düzen olmuştur? Hangi matbaanın patlamasından sonra kağıtlar ve mürekkepler evrimleşe evrimleşe kitap haline gelmiştir?

İşte bu yüzden ilmi ve mantıki bir cevap vermeye dahi gerek yok. Fikir babaları dahi böyle düşünüyorsa, daha neyi tartışabilirsinizki?

Gelinen nokta bu. Bir maymunlaşma. Ve bu maymunlaşma ileriki yıllarda dahada çoğalacak. Çünkü tüm kaleleri yıkılıyor. Ve yıkıldıkca yeni maymunluklar icat etmeye devam ediyorlar…

Etsinler….

Ama mübarek maymunları dahi kendi maymunluklarına alet etmesinler….

Esenle kalın efendim….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 01.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/maymundan-gelmiyoruz-ama-maymuna-gidiyoruz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.01.2010) Cinsel Özgür(süz)lük

Cinsel Özgür(süz)lük

“Aşırı özgürlük, gerek devlette ve gerekse bireylerde köleliğe dönüşür“

Eflatun

 

Bazı çevrelerde özgürlük kavramı “istediğini yapabilirsin, sana kimse karışamaz“ olarak algılanıyor. Bu çevrelerin ilim adamları, toplum bilimcileri özgürlük ve hürriyet kavramlarını bu yönden benimsiyorlar. Yani adeta bir kuralsızlık olarak algılıyorlar.

 

Bunun en bariz ve açık örneğini cinsellik konusunda müşahede edebiliriz.

 

“Cinsellikte özgürlük olsun“ derken, dejenere edilmiş bir gençlik tam anlamıyla özgürsüzleşiyor. Çünkü her yerde yaygın olan müstehcenlik, fikirleri ve zihinleri alt-üst ediyor. Özgür değil, özgürsüzlük haline getiriyor. Başlıkta Eflatundan kullandığım söz gibi: aşırı cinsel özgürlük, bireyleri cinsel kölelere çeviriyor.

 

Aslına bakılırsa “Cinsel Özgürlük“ konusu bazı çevreler tarafından istismar edilen bir mesele. Öncelikle kendi nefis ve arzularına hakim olamayan taifeler için, bu şekilde uydurulmuş bir palavra kaçınılmaz bir fırsat. Bunların özgürlük olgusu, “Cinsel tercihini özgürce yaşayabilmek“ten ibaret. Şehvani isteklerini tatmin edemeyenler için böyle bir “özgürlük“ olgusu tam bir nimet. Yani mesele özgürlük değil, mesele hayvanca nefsini tatmin etme duygusu.

 

Kadını köle gibi kullanmak isteyen çevreler için de “Cinsel Özgürlük“ yalanı, tam yerinde. Bu çevreler kadına, “Tabiki soyunacaksın, bu senin özgürlüğün“ diyebilme imkanı buluyorlar. Hatta çoğu zaman bunu bizzat kadınlara, yine kendi kurdukları sözde feminist derneklere, söylettiriyorlar. Ve nihayetinde sokakta, plajda, reklamda, televizyonda, haberde, gazetede ve kısacası heryerde “kadını soyma“ operasyonu – hem fiziki hem manevi anlamda – başarılı bir şekilde işlenebilir hale geliyor.

 

Pazarlama şirketleri de bu durumdan istifade ediyorlar. Çünkü “Ne kadar et gösterirsek, o kadar çok satıyoruz“ denileceğine, “Yok efendim. Herkes özgür. Biz buna dikkat ediyoruz. Yoksa niyetimiz kötü değil“ deme imkanı doğuyor.

 

Medya sektörü bu durumdan istifade eden başka bir grup. Çikolata veya banka reklamlarında dahi uygulanan “et gösterileri“ hiç bir mantık ile açıklanamaz. Ancak “Cinsel Özgürlük“ diyerek, işin içinden sıyrılabilinir. Bu nedenle, medya sektörü de bu meseleyi destekliyor.

 

Bu çevreler “Cinsel Özgürlük“ propagandasını yapabilmek için, belli sınırları zorluyorlar, toplumda geçerli olan ahlak ve kültürel kuralları alt-üst ediyorlar.

 

Halbuki basit bir futbol oyununda dahi kurallar olduğu gibi, elbette toplumsal yaşamda da kurallar ve sınırlar gerekiyor. Kimse bir futbol oyununda, “Ben artık topa ayağımla değil, elimle vuracağım. Ayağımla vurmamı isteyenler, benim özgürlüğümü sınırlamak istiyorlar“ diyemez.

 

“Cinsel Özgürlük“ derken tüm sınırları ve kuralları kaldıranlar, aslında cinselliği yok ettiklerinin farkında değiller. Erkek ve kadın vücudunu psikolojik algı olarak birbirinden farksız hale getirdiklerinin ve bu şekilde toplumda bir adaletsizlik ve eşitsizlik ortamının oluştuğunun farkında değiller. Eşitlik olsun derken, tamamen bir eşitsizlik ortamı hazırlanıyor.

 

“Vücudunu“ istediği gibi sergilemeyi ve “müstehcen filimlerin hızla yayılmasını“ özgürlük olarak nitelendiren toplumlar, tecavüzlerle, aile dramlarıyla, cinsel skandallarla ve çocuk pornografisiyle uğraşmaktan başlarını kaldıramaz haldeler.

 

Bu sorunlara çözüm üretmektede aciz kalıyorlar. Çünkü ürettikleri çözüm – yani cinsel özgürlük – zaten sorunun temeli. Bu şekilde tam bir kısırdöngüsüne girmiş oluyorlar.  

 

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.01.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14234&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.12.2009) Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Okul döneminin ilk yarısı sona eriyor. Ve Almanya´da yaşayan velilerin her sene tekrarlanan telaşı yine başladı. Daha doğrusu 4. sınıfı veya 10.sınıfı bitirecek öğrencilerin velileri yeni bir soru ile karşı karşıya, “Çocuğumu hangi okula göndereyim?“. Aslında bu soru her yıl eğitim döneminin sonunda tekrar sorulur. Soru değişmez, ancak veli ve öğrenci değişir. Bu önemli ve çocuğun geleceğini etkileyecek soruyu istatistiksel veriler ile analiz etmeye çalışalım.

Öncelikle 4. sınıftan sonra seçilen okul hangisi olur ise olsun, ileride çocuğun ilmi seviyesini belirleyecek. PİSA araştırmasının sonuçlarına göre Gymnasium´a giden öğrenciler en yüksek okuma seviyesine ulaşıyor. Bunun yanında Hauptschule´de öğretilen okuma ve ingilizce dili çok düşük bir seviyede.

Tabiki her veli çocuğunu en iyi okula göndermek ister. Kimse çocuğunun kötülüğünü istemez. Yinede realist olmak lazım. İdealist olup, realist düşündüğümüzde çocuğumuzun kabiliyetine göre en iyi okulu seçebiliriz. Yoksa utopik düşünceler ile kimse alim veya deha olamaz.

Okul seçimini yapmadan önce sizin için önemli olanları belirleyin. Önceliklerinizi belirleyin ve ona göre bir okul seçin. Çünkü bu çocuğunuz için son derece önemli bir seçim olacaktır. Çocuğunuzun ilgi alanlarını tesbit etmeye çalışın. Eğer 4. sınıftan sonra bir okul seçiyorsanız bu seçeneği çocuğunuza bırakmayın. Çocuklar böyle bir kararı verebilecek olgunlukta olmadığı için bu sorumluluğu sizin üstlenmeniz gerekiyor.

Sonrada öğrencinin seviyesini ve anlayış kabiliyetini ortaya koymak gerek. Eğer çocuğun anlama kabiliyeti yüksek ve mantıksal düşünebiliyorsa büyük bir ihtimal Gymnasium´a gidebilir. Notları iyi fakat kendi başına çözüm yolları bulamıyor ise, Realschule en uygun okul olacaktır. Hauptschule´ye gelince. Eğer notlar kötü ise, öğrenci okula ilgisiz ise çocuğunuzu Gesamtschule´ye yollamakta fayda var. Her halihazır´da çocuğunuzu Hauptschule´ye göndermemeye bakın. Hautpschule yerine Gesamtschule´yi seçmeniz çocuğun geleceği icin etkili olacaktır. 10. sınıftan sonra çocuğunuzda kabiliyet ve istek görüyorsanız, Abitur yapması icin teşvik edin. En azından Fachabitur yapması iş ve ilmi kariyeri için çok faydalı olacaktır.

Öğretmenlerin tavsiyesine gelince. Kesinlikle dinlememek gerek. Yapılan tüm sosyolojik araştırmaların sonucu, istisnasız aynı sonucu veriyor: Yabancı öğrenciler ve işci ailelerin öğrencileri dışlanıyor ve kalitesiz okullara gönderiliyor. PİSA tarafından araştırılan 35 ülke arasında Almanya “yabancılar ve işci çocuklarını dışlama“da birinci sırada yerini alıyor. Bu konuyla ilgili bir örnek verelim:

Araştırmacılar iki sayfalık bir makale hazırlıyorlar. Bu makaleyi Bielefeld şehrinde görev yapan 20 alman öğretmenlere veriyorlar. Makaleyi, bir tıp profesörün çocuğunun yazdığını ve çocuğun ilmi dergiler okumasını çok sevdiğini, söylüyorlar. Öğretmenlerin 12 tanesi makaleye en iyi notu (sehr gut) veriyorlar. 3 tanesi iki (gut) veriyor. Geriye kalan 5 öğretmen “orta“ (befriedigend) notunu veriyorlar. Aynı makale başka bir öğretmen grubuna veriliyor ve bu sefer „içci bir ailenin, kitap okumayı sevmeyen ama müstehcen dergiler okuyan bir çocuğu yazdı“ deniliyor. Bu sefer aynı makaleye öğretmenlerin hiç biri “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi iki (gut) notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar. Demek ki öğretmenler kendi kafalarında oluşturdukları öğrenci tipine uygun notlar veriyorlar.

Bielefeld Belediyesi için yaptığım araştırmadan bir kaç örnek daha:

* 1995´den 2006´a kadar yüzlerce öğrenci sonradan Hauptschule, Realschule veyahut Gymnasium´a gönderilmiş. Bunlardan %94,88´i Hauptschule´ye gönderilmiş. %1,08i Realschule´ye gitmiş. %4,04´ü Gymnasium okuluna gitmiş. Burada iki ihtimal var: Ya gerçekten yabancıların çocukları cahil, yada açıkca bir dışlama mekanizması işliyor. Uluslararası araştırmalar ikincisinin, yani dışlamanın, işlediğini ispatlıyor.
* 4. sınıftan sonra karnesini alan bir çok türk öğrencimiz “Almancası yetmez“ diye düşük kaliteli okullara gönderiliyor. Halbuki kayıtları araştırdığımda çarpıcı sonuçlara vardım. Karne ortalaması 1,7 olan bir çok öğrencimiz dahi Realschule´ye yönlendirilmiş. Birçok velimiz öğretmen veya rektör ile konuşmaktan çekindiği için, çocuklar maalesef hakettiği okullara gidememişler.

Bu veriler yukarıdaki veriyi teyit ediyor. Yabancı öğrenciler dışlanıyor. Bu nedenle çocuğunuzu eğer kabiliyetli ise yüksek bir okula göndermekten çekinmeyin. Bu hakkınızı kimse elinizden alamaz.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 11.12.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13805&yazar=493

4 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.11.2009) Eşit Haklar

Eşit Haklar

“Önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış.“
Hz. Mevlana

Hangi ülkede yaşıyorsanız yaşayan. O ülkeye uyum sağlayabilmek için, kendinizi rahat hissedebilmeniz için, eşit hakların geçerli olması gerekiyor.

Yani başkalarına verilen hakların tamamen aynısı sizin içinde geçerli olması gerekiyor. Ve dolayısıyla size verilen hakların aynısı başkalarınada verilmesi gerekiyor.

Örneğin bir iş görüşmesine gittiğinizde türk veya arap, alman veya ingiliz, başörtülü veya kısa şortlu, kel veya uzun saçlı vs. olduğunuz önem taşımamalı. Sadece o iş için gereken kabiliyetlerinize bakılmalı ve işe alınıp alınmadığınız bu faktörlere göre belirlenmeli.

Eşit hakların olması toplumsal barış ve huzur içinde çok önemli. Kıyafeti, ırkı, dili ve dini yüzünden aşağılanan veya hakları elinden alınan insanların, yaşadıkları toplumlarda huzur bulmaları imkansızdır. Böyle bir ortamda daima huzursuzluk ve anarşi hakim olur.

***

Eşit haklar konusu Almanya´da da son yıllarda tartışılan en önemli konular bir tanesi. Özellikle eğitim ve iş dünyasında bir eşitsizlik söz konusu. Bir çok araştırmanın sonuçlarına göre, Almanyada başarılı olmak için iyi gelirli olmak ve göçmen çocuğu olmamak gerekiyor. Yani iyi gelirli olmayan almanlar dahi eğitim sisteminin belli taşlarına çakılıp kalıyorlar.

Somut bir örnek: Bielefeld şehrinde yapılan sosyolojik bir araştırmadan bahsedelim. İki sayfalık bir metin yirmi öğretmene veriliyor. Deniliyorki: “Bu yazıyı bir tıp profesörünün çocuğu yazdı. Çocuk ilmi dergiler okumasını seviyor. Lütfen bu metine not verin“. Bu bilgilere göre öğretmenlerin 12 tanesi metine en iyi notu, yani “pekiyi“ veriyorlar. Üç tanesi “iyi“ notunu, geriye kalan beş kişide “orta“ notunu veriyorlar.

Aynı metin yirmi farklı öğretmene veriliyor. Bu sefer şöyle deniliyor: “Bu yazıyı işci bir ailenin çocuğu yazdı. Çocuk genelde kitap okumaz, okursada müstehcen dergiler okur.“ Öğretmenlerden hiç biri aynı metine “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi “iyi“ notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar.

Öğretmenlerin farklı olduğunu, fakat metinin aynı olduğunu göz önünde bulundurarak, böyle tamamen farklı sonuçların ortaya çıkması, okul sisteminde eşit haklarin olmadığını açık ve net şekilde gösteriyor.

Son senelerde yapılan PİSA, İGLU ve OECD araştırmaların sonuçlarıda hep aynı: Almanya´da, özellikle okullarda, eşit haklar yok. Yani kısacası herkesin şansı aynı değil. Bazıları doğuştan daha şanslı…

Kılık – kıyafet konusundada aynısı geçerli. Yüzlerce başörtülü kızın üniversitelerde öğretmenlik okuduğunu müşahede ediyoruz. Maalesef bu kızların neredeyse hiç biri, başörtüleri yüzünden, öğretmenlik yapamayacaklar. Öğretmenlik diplomalarını alabilmelerine rağmen, öğretmen olamıyorlar. Demekki öğretmen olabilmek için, birde başörtüsüz olmak gerekiyormuş…

Bu şuna benziyor: Size araba sürebilmek için ehliyet veriyorlar, ama diyorlarki: “Yolda araba sürme.”.. ne hazin bir çelişki…

Çelişkilerden bahsetmişken….

Almanca dilini öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Yaşadığımız bu ülkeye uyum sağlayabilmek için bu dili bilmek şart.

Fakat… Amma velakin…. Vel hasıl…

Dilbilimcilerin ve piskologların ortak bir dille söyledikleri bir gerçek var: Anadilini bilmeyen, başka bir dili doğru dürüst öğrenemez. Durum böyle iken, Almanya´da anadil dersleri birer birer okullardan kaldırılıyor. “Kendi dilini öğrenebilme” hakkı binlerce insanın elinden alınıyor…

Eşit haklar dedik…

Eşit hakların verilmesi bir lüks değildir. Bu bir şarttır. Her insan, hangi dinden, dilden, ırktan, renkten olursa olsun… aynı haklara sahip olmalı. Ancak bu şekilde uyum ve entegrasyon gerçekleşebilir.

Esenle kalın, efendim…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 12.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13478&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.10.2009) Almanya’da İslami Cemaatlerin hastalığı: Gıybet

Almanya´da İslami Cemaatlerin hastalığı: Gıybet

 

Almanya´da bir çok dini cemaat var. Özellikle türk cemaatleri çok yaygın. Cemaatlerin çok sayıda olması, avantaj olması gerekirken, tam aksine, bir dezavantaj olmuş durumda. Çünkü cemaatlerin birbirleriyle uğraşmaları, biraraya gelememeleri ve aralarında gıybetin yaygın olması, Almanya´da İslam dininin yeterince tanınmasına ve temsil edilebilinmesine engel oluyor.

 

Konuya girmeden önce, gıybet melesesini ele alalım. Giybet ile ilgili Kuran-ı Kerim´de şöyle bahsedilir: ”Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir“ (Hucurat Süresi, 12).

 

Gıybetin anlamı “bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek“. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır. Peygamber Efendenmiz gıybeti şöyle tanımlar: „Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır“ (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II, 384, 386). Bediüzzaman gıybetin tarifini şöyle yapıyor: “Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır“ (Said Nursi, Mektubat, s.267).

 

Cenab-ı Allah gıybeti (dedikoduyu) kesinlikle yasaklamışdır. Tiksindirici bir olay olarak görmüş ki “ölmüş kardeşinin etini yemek“ ile kıyaslamış. Ama ne yazıkdır ki, dedikodu en çok kendi milletimiz arasında yayılmış bir hastalıkdır. Oysa Bediüzzaman bir köpeğin bile gıybetini yaptırmıyor.

 

Evet, dedikodu bir hastalıktır. Hemde bulaşıcı bir hastalık. Öyle ki herkesin dilinde. Medya´nın da desteği ile dedikodu ekmekden fazla yayılmış insanların evine. Halbuki gıybet bir sahtekarlıktır, iki yüzlülüktür. Gıybet yapmamak ise delikanlılıktır, büyük bir fazilettir.

 

Gıybet kabir azabını alevleyen en büyük günahlardandır. Öyle bir günahdır ki, bütün yapdığınız ibadetleri boşa kılar. Yani haramların en belalısıdır. Çünkü farz edin ki, gıybet ettiğiniz kişi öldü. O zaman helallik konusu ahirete kalıyor.
Gıybet tüm amelleri iptal eden korkunç bir günahtır. Şöyle diyor Bediüzzaman: „Nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi güzel amelleri yer bitirir.“ Peygamber Efendimiz (sav), “bir insanın elbisesi uzundu” demesini bile, “o şahıs bunu duysaydı rahatsız olabilirdi” diye gıybet sayıyor.

 

Gıybetin doğrusu yanlışı olmaz. Söylenen doğru dahi olsa gıybettir. Doğru söylenen gıybettir, yalan olsa hem gıybet hemde iftira! Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı gelemeyen kalbiyle inkâr etmesi gerekir (İmam Gazzâli, Zübdetü’l-İhya, Trc: Ali Özek, İstanbul 1969, 362, 363).

 

Onun için gıybet edilen yerleri boykot etmek lazım. Bunu kesinlikle hafife almamak lazım. Milletimizi ve insanlarımızı yiyip bitiren bu beladan kurtulmak, ancak onu ve onu uygulayanları boykot etmek ile olur. Sahabeler her türlü gıybetin yapıldığı ortamdan kaçmışlar, gıybet duyduklarında ya yapanı ciddi uyarmışlar yada kulaklarını tıkayarak oradan uzaklaşmışlardır. Hasan-ı Basrî Hazretleri kendisine gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve üzerine şöyle bir not koymuştur: “Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim.”

 

Gıybeti ancak canavarlaşmış vicdansızlar yapar. Bir insan asla gıybet edemez. Cenab-ı Erhamürrahim Kur´an-ı Kerim´de gıybet edenleri “Cehennem ehli“ olarak isimlendiriyor.

 

Gıybetcinin günâhtan kurtulması için pişmanlık duyması, tövbe etmesi, gıybetini yaptığı kimse ile helâlleşmesi gerekir.

 

Şimdi gelelim gıybetin en kötü şekline: Cemaat gıybeti.

 

Evet, Almanya´da ki müslümanların şu an ki perişan durumunun nedeni ne yahudiler nede gayri müslimler. Suçlu müslümanın ta kendisi. Çünkü şimdi bahsedeceğimiz konu, yani cemaat gıybeti, müslümanların arasına zehirli bal gibi yayılmış. İşte bu zehir müslümanları perişaniyete mahkum ediyor.

 

Cemaatler birbirlerine kardeşlik duyacaklarına birbirlerine sinsice düşmanlık besliyorlar. Bu düşmanlığın kaynağı şu kelimede saklı: “Yalnız benim cemaatim haklı doğru ve güzel“. İşte böyle düşünen insanlar diğer cemaatleri kötülemekle İslamiyete hizmet ediyorum zannediyorlar. Tabiki bunu açıkca yapmıyorlar. Çoğu zaman kendileride farkında değilller. Bu kötülemeler çoğunlukla şöyle başlar: “Hepimiz kardeşiz, fakat….“, “Süleymancılar kardeşlerimiz, fakat…“, “Nurcular kardeşimiz, fakat…“

 

İşte bu “fakat“ kelimesi bütün gıybeti ve iftirayı başlatan kuyruklu bir yılan gibidir. Önce kardeşlik denir, sonrada “fakat“ eklenir ve güya kardeş olan cemaat acımasızca aşağılanır. İşte böyle korkunç bir gıybetden kurtulmak çok zor. Böyle bir gıybeti işledikten sonra helalleşmek çok zor. Çünkü tüm bir cemaate gıybet etmiş olunuyor. Ve böylece kabir azabını şiddetlendiren gıybet silinmez hale geliyor. Böyle bir günahtan kurtulmak için önce pişman olunmalı. Sonrada her kimseye bu gıybeti yapdıysa, o kişileri bulup onlara o cemaat hakkında dediklerinin yanlış olduğunu anlatip, düzeltmeli. Gıybet bir şahısa karşı yapılmadığı için direk helalleşmek mümkün. Kime anlatıldıysa onlara hata yapıldığını anlatmak gerek.

 

“Sadece benim cemaatim doğru, diğerleri yanlış.“ Yada “Benim cemaatim eşitdir İslam!“ gibi sözler gizli şirk´tir. Çünkü bu sözler o cemaati ideoloji yerine getiriyor. Yani dini cemaat birden ideoloji haline geliyor.

 

Halbuki cemaatler hakkında gıybet eden insan şunu kafasına sokmalıdır: İslam bir üniversitedir. Cemaatlerde bu üniversitenin farklı fakülteleridir. Üniversite sadece fakültelerin birbiriyle dostca çalışmasıyla değer kazanır. Hiç fakülte fakülteye karşı düşmanlık eder mi? Etse, koskoca üniversite perişan olur. İşte fakülte halinde olan cemaatler birbirleriyle çalışmalı ve dostca muhabbet etmeli ki, üniversite olan İslam yücelsin. Yoksa bu kavgalar ve iğrenç gıybetler dinimize daha büyük zarar verecektir.

 

Cemaat, ayrı ayrı cesetlerin tek bir cesette ittifakıdır. Peygamberimiz (sav) Müslümanları bir vücudun azalarına benzetir (Buhari, Edeb, 27; Müslüm, Birr 66-67). Bir el diyer ele düşmanlık etmediği gibi, Müslümanlar birbirlerine küsmemeleri lazım. Birbirlerine destek olmaları lazım. Bakın, yüce kitabımız Kur´an-ı Kerim ne buyuruyor: “Hepiniz Allah´ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin“ (İmran Süresi, 103). Bediüzzaman bu konu hakkında şöyle diyor: “İttifak hüdadadır (Allah yolundadır), heva ve heveste değil.“ (Divan-i Harb-i Örfi, s.59).

 

Bediüzzaman Said Nursi, emsalleri içinde ihlasa verdiği ehemmiyet ile tanınır. Davasının esasına aldığı temel unsurlardan birisi de uhuvvet (kardeşlik). Bu hem davasının özü itibariyle, hem de İslam dünyasında ve bütün müslümanlar arasında görmeyi arzu ettiği tablo itibariyledir. Toplumu düşmanlıkdan kurtarıp, birlik ve beraberliğe getirebilmenin birçok çarelerini sıralayan Bediüzzaman, mü´minler arasında birliği gerektiren bağların Uhud Dağı azametinde ve Kabe hürmetinde olduğunu, aralarında ihtilafa ve ayrılığa götüren sebeplerin çakıltaşı hükmünde bulunduğunu ifadeyle, dini değerleri düşünmeden mü´mine küsüp darılmanın çakıl taşlarını Uhud Dağından büyük, Kabe´den daha hürmetli tutmak kadar bir divanelik olduğunu belirtir (Mektubat, sayfa 287).

 

Üstadin Uhuvvet (Kardeşlik) Risalesinde dediğini göre, “Cemaatim haktır veya daha güzeldir“ demeye hakkımız var. Fakat kimsenin „Sadece benim cemaatim hakdır“ demeye hakkı yok.

 

Peki çözüm ne?

 

Birlik, beraberlik ve destek düsturuyla hareket etmek zorunda olan cemaatler, birliklerini güçlendirmek için bir konsey kurmalarında fayda görüyorum. Bu nasıl olabilir?

 

Her bölgede bir konsey, yani bir istişare grubu (heyeti) kurulmalı. Bu gruba bölgede ki her camiden, hiç bir cemaat ayrımı yapmadan, bir-iki temsilci, mesela hoca veya başkan, caminin temsilcileri olarak bu konseyde olmalı. Fakat önemli olan, hiç bir cemaat ayrımı yapmamak. Ne mezhep olarak, nede millet olarak. İslam adına hangi grup varsa, hatta aleviler dahi, bu istişare heyetine katılmalı.

 

Bu heyet, şartlara göre, ayda bir buluşmalı. Hem birlikte faaliyetler organize edilmeli hemde çeşitli konularda fikir alış verişi yapılmalı. Mesela gayri müslimlerle irtibatlar koordineleri yapılabilinir. Yerel medyaya beyannameler verilebilinir. Önemli olan insanların karşısına birlik ve beraberlik halinde çıkmak. Unutmayalım, birlikden güç doğar.

 

Böyle bir heyetin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Hem kendi insanlarımıza faydalı olur hemde yaşadığımız devlete kendimizi dinlettirebiliriz. Kendi insanımıza ve kendimize “cemaatlerin kardeş” olduğunu ispat etmiş oluruz.

 

Birbirimizle uğraştığımız müddetce, biraraya gelmedikce, Alman devleti dahi, haklı olarak, “İslam adına kiminle görüşeyim?” diyor. Örnek: İslam din dersi. Almanyada senelerce din dersi problemi var. Devlet “Gelin okullarda İslam din dersi verin” diyor. Belli bir grup çıkıyor: “Biz verelim” diyor. Ardından başkaları: “Hayır onlarınki yanlış İslam. Bizimki doğru İslam” diyor. Devlet dahi kiminle irtibat edeceğini bilmiyor. Ve şaşkın şaşkın şu soruyu soruyor: ”Doğru İslam. Yanlış İslam. Kaç tane İslam var?“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 14.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13157&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler