Schlagwort-Archive: yazar

(14.07.2010) Ne Alamancı Nede Yabancı

Ne Alamancı Nede Yabancı

Kimlik çok önemlidir.

Cüzdanda taşınan kimlikten bahsetmiyorum… O kimliği kaybedince, tekrar çıkarmak mümkün.

Benim bahsettiğim kimlik kaybedilince sıkıntılar meydana getiren kimlik…

Yani insanın ´kimsin?´, ´nesin?´ sorularına cevap olarak verdiği yanıt… bir nevi kimliktir…

Sağlam bir kişiliğin oluşması için, bir insan kendi kimliğini çok iyi bilmeli. ´Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Vazifen ne?´ soruları kimliği bulmakta yardımcı olabilir…

Öteyandan kimlik krizleri geçiren insanların piskolojik yapıları bozuktur. Çoğu zaman aidiyet duygusu kaybolur, kendilerini hiç bir yere ait hissetmezler…

Bu sorunu Avrupa´daki gurbetçiler arasında gözlemlemek mümkün.

Gurbetçilerin 1. nesli böyle bir kimlik krizi geçirmemiş. Onlar nereden geldiklerini, ne olduklarını çok iyi biliyorlar.

Genelde 2. nesildede böyle bir sorundan bahsetmek mümkün değil.

Fakat 3. nesil ve gelmekte olan 4. nesil tam bu buhranın içinde.

Kendilerini ne türk nede alman olarak görenler…

Veya türk olmalarına rağmen türklükten utananlar…

Türk olmalarına rağmen Almanya´da yaşamakta olmalarını benimseyemeyenler…

kimlik krizi yaşarlar…

Bu piskolojik vakaa küçümsenmemeli.

Ortada kalan bu gençliğe iyice bir dikkat edelim. Ne türkçeyi nede almancayı biliyorlar. Göğsünde gururla Türkiye-bayrağı-resimli T-Shirt taşıyan, ama türkçe konuşmakta zorluk çeken binlerce genç var sokakta.

Nereden geldiğini bilmeyen, nereye gideceğinide bilemez….

Nitekimde böyle oluyor zaten. Hedefsiz, gayesiz bir gençlik ile karşı karşıya kalabiliriz.

Düşünün bu gençler, Almanya´da ´yabancı´, Türkiye´de ´alamancı´…. Ne Almanya´da almancayı iyi biliyor nede Türkiye´de türkçe konuşabiliyor… Hani ´bir lisan, bir insan´ derler ya… yarı lisan ne yapar o zaman? Veyahut iki tane yarı lisan, bir bütün lisan edermi?!…

Gençlerdeki kimlik krizini aşabilmek için, onlara sağlıklı bir ortam hazırlamak gerekiyor. Her zaman yazdığımı mecburen burada papağan gibi tekrarlamak zorunda kalıyorum: Türkçe´yi küçük yaşta çocuklara çok iyi bir şekilde öğretmek gerekiyor. Kültürümüzü, lisanımızı, dinimizi, tarihimizi, örf ve adetlerimizi küçük yaşta öğretmemiz gerekiyor….

Daha anaokuluna başlamadan önce…

Anaokuluna başladıktan sonra bir kelime dahi öğretmek, nafile… Çok geç kalınmış olunur..

3. nesil ne alamancı nede yabancı, onlar Almanya´da yaşayan Türk gurbetçileridir. Bunu benimsettirmemiz gerekiyor.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 14.07.2010
http://www.ikincivatan.eu/ne-alamanci-nede-yabanci-makale,310.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.07.2010) Dikkat Alamancılar geliyor

Dikkat Alamancılar geliyor

Almanya´nın bazı eyaletlerinde tatil sezonu başladı bile… Gelecek haftalarda kalan eyaletlerde okul tatiline girecek…

Dolayısıyla yine onbilerce gurbetçi, nam-ı diğer Alamancılar Türkiye´ye, yani vatan-ı asliyelerine yol alacaklar…

Kimileri arabayla, kimileri uçakla, bazılarıda gemiyle gidecekler…

Alamancıları Türkiye´de ayırt etmek aslında çok basit.

Trafikte korkakca ve ´dikkatli´ sürmeye çalışanların çoğu Alamancıdır…
Sokakta gezerken, sağına soluna garip bir şekilde gözleri sonuna kadar açık olarak bakanlar Alamancıdır…
Alış-verişte, mağzanın içindeki elemanların ´yardımcı olabilirmiyiz?´ sorusuna ´yok sağolun´ diye yanıt veren Alamancıdır…

Bunların bir çoğu Türkiye´de doğmuştur. 60lı ve 80li yıllar arasında işci olarak Almanya´ya gitmişlerdir. Tabiki hepsinin kafasında geri dönmek vardı. Traktör parası kazanıp geri dönmek…

Geri dönemediler tabiki, ama yinede senede bir veya iki senede bir anavatana yolculuğu hiç kesmediler… Her ne olursa olsun, Türkiye´de tatil yapmaktan hiç vazgeçmediler.

Eskiden Türkiye´dekilerin beklentileride çok farklıydı.

Alamancılar zengiydi. Valiz dolusu hediyelerle gelirlerdi. Tabiki meşhur alaman çikolatası hiç eksik olmazdı. ´Süper zengin´ler en sok teknolojik harikalarıyla gelip, ´hava´ atarlardı..

Bunlar tabiki eskide kaldı.

Şimdi ne Alamancılarda para kaldı, nede Türkiye´de birşey eksik…

Globalleşen dünya´ya Türkiye sırt dönecek değildi ya. Dünyada ne ararsanız, Türkiye´de de var. Öylede olması gerekiyor zaten.

Alamanya´da da ne isterseniz var…

Yinede bazı adetler değişmez…

Çikolata ve valiz dolusu olmasada, torba dolusu hediyeler yine Alamancılar getirir.
Ve 40 sene önce olduğu gibi, yine, Alamancılar Almanya´ya geri dönerken, sucuk, pastırma, erik, yoğurt ve ´memleket´ kokan herşeyi yanında götürürler. Bunların hepsinin Almanya´da da var olması önemli değil, çünkü bunlar ´memleket´ kokuyor.

Hatta ´bunları uçakta taşıyarak rezil olmaya ne gerek var´ diyen gençler dahi, bir gün kendileri bile bunu uygularlar ve güldükleri vaziyete düşerler…

Evet Almanya´da yaz sezonu başladı..

Alamancılar yola çıktılar..

Bizden duyurulur…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 12.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/dikkat-alamancilar-geliyor/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(24.05.2010) Meger hepsi kaseti bekliyormus – Bir CHP tiyatrosu

Meger hepsi kaseti bekliyormus – Bir CHP tiyatrosu

Bu nasıl bir kurultay?

Deniz Baykal yok ama

Deniz Baykalın hasımları orada
Deniz Baykalı sevmeyenler orada
Deniz Baykalın düşmanları orada
Ecevitciler orada
Rahsan Ecevit orada
CHPye küsenler orada
Sanatcılar orada
Yazarlar orada

Hepsi birlikte, birlik içinde, tek bir ağız, tek bir “yürek”..
Hepsi coşuyor, kimse itiraz etmiyor…
Hepsi aynı şeyi söylüyor

Hani büyüklerimiz derlerya, “Ah eski bayramlar, ah eski bayramlar” diye… aynen öyle sanki.. Bir eski Ramazan Bayramı havası…

Neler oluyor peki?

Bu bayram niye?

Çünkü Baykal yok.

Baykal gitti, hepsi geldi, barıştı, bir oldu…

Demek ki hepsi Baykalın gitmesini bekliyordu.

Peki niye gitmiyordu Baykal? Çünkü koltuğuna yapışmışdı. Kendisine karşı gelenleri parti içinde tasviye ediyordu.

Gitmesi işin peki ne gerekliydi? İyi bir senaryo….

Yada… bir kaset…

Nasıl bir tesadüf ki, kurultaya 14 gün kala bu kaset ortaya çıkıyor ve CHP Tiyatrosu başlıyor..

Medyada gereken desteği veriyor. Bayram havası oluşturuyorlar.
Güya sanki artık tüm solcular CHPde birleşti.
Güya artik tüm halk Kemal beyi seçecek. Beklenen lider!?

Sonra sloganlar, yeni kelimeler, yeni oyunlar… Belliki iyi bir tiyatro ekibiyle çalışılmış…

Bu nasıl bir tiyatro yahu?

CHP kendi liderini düşürmek için bir ahlaksızlığa başvuruyor. Kaseti ortaya çıkarıyor. Sonrada utanmadan ´kasetin arkasına düşeceğiz´ deniliyor….

Bu nasıl bir yalan?

Bu insanlar hem halkı, hem milleti, hem kendi taraftarlarını, hemde insanları keriz mi zannediyorlar?

Bu kadar yalanı kim yutar? Bu kadar açık ve beyan olan bu tiyatroyu kim gerçek diye seyreder….

Tiyatronun başrol oyuncusu Kemal beyin aktörlük hayatı başlamıştır, fakat siyasi hayatı bitmiştir….

Nedenmi? Çok basit….

Aktörler Yönetmenlere tabidirler…..

Kemal beyi, kaset skandalı aracılığıyla, kim aktör yaptıysa, yıldızı sönünce, onuda yine başka bir aktörle değiştirecektir…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 24.05.2010
http://www.moralhaber.net/makale/meger-hepsi-kaseti-bekliyormus-bir-chp-tiyatrosu/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.04.2010) Almanyanın İlk Türk Bakanının İlk İcratı: „Başörtüye hayır“

Almanyanın İlk Türk Bakanının İlk İcratı: „Başörtüye hayır“

„Politikacılar her sabah iki defa tıraş olmak zorunda, çünkü iki yüzlüdürler.“ Mark Twain

Bazen kendimi Muz Cumhuriyetinde hissediyorum… bazen Patagonyada… Bazende Yalakalar Adasında.

Geçen hafta Almanya´da ilk defa bir türk kökenli bayan Bakan oldu. Aşağı Saksonya eyaletinde avukat Aygül Özkan, Sosyal İşler, Kadın, Aile ve Sağlık Bakanlığı görevine getirildi.

Hıristiyan Demokrat Birliği Partisinden olan Özkan, alman Focus dergisine verdiği röportajda ilk icraatınıda açıklamış oldu: „Okullarda başörtüye hayır“. Gerekçeleride bildiğimiz klasik sözlerden ibaret: „Dini semboller olmasın. Devlet ve din ayrılsın“ vs. vs.

Açıkcası şaşırdım desem, yalan olur. Zaten bekliyordum. Ama bukadar çabuk, hemde seçilmesinin ardından sadece bir kaç gün geçtikten sonra, birde ilk icraatı olunca… pes vallahi.

Öncelikle neden şaşırmadığımı açıklayayım.

Malum, Almanya´da siyasete atılan bir çok türk kökenli insanımız var. Hepsi milletimizin ve insanlarımızın destekleriyle biryerlere geldiler..

Fakat, amma velakin…

Aradan çok zaman geçmeden bir çoğu kendi milletine, ırkına, dinine ve kültürüne çamur attı. Yada atmak durumunda hissetiler kendilerini. Kendi kimliklerini inkar ettiler. Ne için? Kimlere yaranmak için?

Kendi kimliklerini inkar ederek makam sahibi olmak isteyenler…

veyahut taviz verenler …

veyahut takiyye yapanlar…

Bunların arasında zerre kadar fark yok.

Para, mal, şan ve şöhret için kendi kimliklerini satan veya gizleyen insanların makam sevdası için yaptıkları hesapları er geç boşa çıkıyor. Durum bundan ibaret olmasına rağmen, yinede aynı filimi her sene yeniden izliyoruz. Çünkü İbn Haldunun dediği gibi ´Tarih tekerrürden ibarettir´. İnsan bu işte… Her zaman yeniden deniyor…

Halbuki Almanya´da yaşayan Türklerin fazla beklentileri yok. Destekledikleri insanların sadece kendi kimliklerine sahip çıkmalarını istiyorlar.

Yani…

Dini hassasiyeti olmayan birisi kalkıpta o makamdan başörtüye karşı gelmemeli.

Dini hassasiyeti olan biride yine o makamdan laikliğe laf atmamalı.

Çünkü madem sen Türk kimliğiyle biryerlere vardın, Türklerin desteğiyle bir makama ulaştın, elbette seni destekleyen insanları birazda olsun düşünmelisin. ´Köprüyü geçtim, bundan sonra size ihtiyacım yok´ diyenleri çok gördük….

Seni o makama çıkaranlar, seni yine indirebilirler….

Kaldıki hemen ilk icraat olarak böyle bir sözü sarf etmenin ne gereği var? Eline ne geçebilirki? Yoksa birilerine mesajmı verilmeye çalışılıyor? Şimdi seni bu sözlerden dolayı parti başkanımı yapacaklar?

Tam aksine….

Avukat Aygül Özkan´ın „Başörtüye hayır“ sözlerine kendi partisi karşı geldi. Evet, tabiki yine Almanlar karşı geldi. Kendi partisinin Genel Sekreteri Stefan Müller bu açıklamaları „saçma ve ürkütücü“ buldu.

Yani müslüman biri „hayır“ diyor, Hıristiyanlar „evet“ diyor…

Bu ne lahana? Ne turşu?

Parti yetkilileride böyle durumlarda şaşkın şaşkın kalıyorlar. Bir çok alman partisi doğal olarak türklerin oylarını kazanabilmek için partilerine türkleri alıyorlar. Ama gel gör ki, az bir zaman sonra içlerine aldıkları insanlar kendi insanlarına hakaret ediyorlar. Çünkü içlerine girenler, kendilerinin bu makamlara ancak taviz vererek gelebileceklerini zannediyorlar. Tabiki bu nedenle beklenen türk oylarıda gelmiyor. Alman siyasetcilerde aynen „Bu ne lahana? Ne turşu? Anlamadık gitti“ durumlarına düşüyorlar… yani „Hem sizin içinizden birilerini aldık, hemde siz bu kişiye karşı çıkıyorsunuz“ vaziyetleri komik bir durum meydana getiriyor. Dikkat edin, türklerin çoğu Türk siyasetcilerini değil, Alman siyasetcilerini destekliyorlar.

İşin başka bir lahana tarafıda şu: Daha iki gün önce Aygül hanım gazetelerde beyan verdi. Aşırı sağcılar ve aşırı sağ partiler kendisini tehdit etmişler. Şimdi ise bu aşırı sağcılar, aradan iki gün geçtikten sonra, Aygül hanımı bu açıklamalarından dolayı alkışlıyorlar. “Anlayan arap olsun” deyip arapları küçük düşürmektense biz yine “Bu ne lahana? Ne turşu?” diyelim geçelim….

Almanya´daki türk gurbetçileri halen

kendi kimliğini inkar etmeyen,

takiyyecilik yapmayan,

taviz vermeyen,

entegre olmus,

türk ve alman kültürünü çok iyi bilen ve ikisinide benimseyen,

Almanya´daki tüm yabancıları bir çatı altında toplayabilecek

olduğu gini görünen ve göründüğü gibi olan

bir siyasetci bekliyor… Buradan duyurulur…

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 26.04.2010
http://www.ikincivatan.eu/almanyanin-ilk-turk-bakaninin-ilk-icrati-%E2%80%9Ebasortuye-hayir%E2%80%9C-makale,237.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(18.04.2010) Ahmet Hakan´ın ‚Nurculuk‘ hastalığı

Ahmet Hakan´ın ‚Nurculuk‘ hastalığı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ´Said Nursi´ ismini ağızına aldıktan sonra, Bediüzzaman hakkında konuşmak meşhur oldu. Gündeme gelmek için herkes Bediüzzamanı konuşur hale geldi. Hem aleyhinde hem de lehinde bir çok yazılar yazılıyor.

Bu tabunun yıkılması ve Bediüzzaman´ı anlama sürecinin başlamasi elbette çok güzel bir gelişme…

Yanlız bazıları varki, ne aleyhindae yazıyorlar, nede lehinde. Sadece günlük polemik üretmek için Bediüzzamanı yazılarına alet ediyorlar..

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla Ahmet Hakan Coşkun gelir. Gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan dün gece yine Twitter´de ´nurculuk´ hakkında polemiklerine devam etti. Ahmet Hakan dün şunları yazdı:

*

meğer ülkemizde ne çok nurcu varmış ya…

her türlü cemaatin, hizbin, grubun içine girip çıktım… bir tek nurcu olmadım. nedenlerini anlatacağım ama çok üşeniyorum.

aslında nurcular iyi insanlardır. ama nasıl derler, üzerinize afiyet biraz renksizdirler ve biraz fazla disiplinli…

„yeni başlayanlar için nurcular“ diye bir konferans mı versem acaba? biletli falan…

nurcular farklı hiziplere bölünmüştür: yazıcılar, okuyucular, yeni asyacılar, fethullah hocacılar, medresetüzzehracılar…

ben bir nurcunun hangi gruba mensup olduğunu da beş yüz metreden çakarım.

burada da bir nurcu yoğunlaşması var…

bir „hocaefendim“ bile yok, anlıyor musun?

*

Üşenme Ahmet Hakan, yaz niye Risale-i Nur cemaatine gir(e)mediğini.

Hadi gel istersen, konferanslarınıda biz ayarlayalım. Anlatta bizde öğrenelim, 500 metreden bir nurcunun hangi grubu ait olduğunu.

Ayrıca ´Hocafendim yok´ diye üzülmene hiç gerek yok. Sen kendin ´Sosyetenin Şeyhi´ ve ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si değilmisin?

İstediğin zaman fetva veriyorsun, istediğin zaman eski cemaatlerine laf konduruyorsun… sonra ´benim mahallem yok´ diye yapmacık bir melankoli haline giriyorsun. Sana senden daha iyi bir ´Hocaefendi´ olmaz, Ahmet Hakan Coşkun.

Üstelik sen Türkiye´desin.
Yani ´Ahmet Hakan Coşkun Hocaefendi ne zaman Türkiye´ye dönüyor´ polemiklerinide yapmamıza gerek yok.

Sadece ´Ahmet Hakan Coşkun Hocaefendi ne zaman Twitter´den çıkacak´ polemikleri yaparız´ dostum.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 18.04.2010

http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=15208&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.03.2010) Almanya´da ‚Süper İmam‘ yetiştirmek

Almanya´da ‚Süper İmam‘ yetiştirmek

Almanya´da imam yetiştirme konusu son 5 yıldır tartışılıyor. Konuyu İslami cemaatler değil, alman devleti, yapılan mülahazalar sonrası  ortaya attı. “Kendi imamımızı kendimiz yetiştireceğiz“  mantığıyla hareket edildi, yani ileride imamların Türkiye´den gelmelerini önleyip, bizzat Almanya´da imam yetiştirmek amaçlanıyor.

Bu amacın ve isteğin bir nedeni, Türkiye´den gelen imamların Almanya´ya adapte olamamaları. Türkiye´deki aldıkları eğitim ile Almanya´daki müslümanların sorunlarına cevap veremeyen imamlar, çoğu zaman sıkıntı ve bazende çelişki içinde kalıyorlar. Şartların ve ortamın farklı olması münasebetiyle zorunlu olarak birtakım problemler ortaya çıkıyor.

Konuyu çözebilmek için farklı yollar denendi…

Mesela Konrad-Adenauer-Vakfı Türkiye´den Diyanet vasıtasıyla gelen imamlara yine Türkiye´de eğitim veriyor. İmamlara Almanya´yla ilgili seminerler veriliyor. Bu şekilde Almanya´ya hazırlıklı olmaları sağlanıyor.

Başka bir yöntem, Süleymancı diye bildiğimiz cemaatin uygulaması. Almanya´daki VİKZ derneği (Süleymancıların çatı kurumu) yıllardır kendi camilerinde kendi imamlarını yetiştiriyorlar. Türkiye´den imam getirmiyorlar. Fakat Alman devletiyle bir türlü bir çalışma zemini bulamayan VİKZ, devletten destek alamıyor.

Nakşibendi Tarikatına bağlı olan bir başka grup daha etkili bir yola başvurdu. Berlin´de Şubat 2009da Almanya´nın ilk “İmam Okulunu” kurdular. Devletinde desteğiyle ve tabiki “kontrolüyle” kurulan okul merakla takip ediliyor.

Ayrıca bu araları Üniversitelerdede imam yetiştirmek için eller sıvanmış durumda. Mesela Osnabrück Üniversitesinde bir “İmam-Eğitimi”-Projesi başlatılacak. Bu projeye camilerde imam olanlar, çocuk okutanlar veya ilahiyatcılar katılabilecek.

Bütün bu gelişmelerde cevapsız kalan sorularda var elbette. Mesela Almanya´da yetişen ve eğitilen imamlar hangi camilerde veya nerede görev alacaklar? Hangi cami veya cemaat bu imamları kabul edecek? Nitekim her cemaat ve camii kendi yapısına uygun imamları Türkiye´den getirmeye devam ediyor, getirmese dahi, Almanya´da “güvendikleri emekli imamlara“ veya “imam hatip öğrencilerine“ başvuruyorlar. Söz gelimi imam eğitimini bir alman üniversitesinden alan biri veyahut Berlin´de ki İmam Okulundan diplomasını alan imam, Diyanete bağlı bir camide veya Milli Görüşe bağlı bir camide veyahut herhangi bir islami cemaatte görev alabilecekmi? Almanya´da ki cemaatlerin hiç biri devlete bağlı değil. Hepsi dernek olarak kayıtlılar. Yani imamları almakta zorunlu değiller. Yoksa Almanya, Türkiye´den imam getirme yolunu kapatacakmı? İslam, anayasaya göre din olarak kabul edilmedikçe, bu yasal derneklerde çalışanlara devlet nasıl karışacak?

Evet, konuyla ilgili daha bir çok cevaplanmamış sorular var…

Fakat kesin olan, Almanya´da ki imamlardan beklentiler….

İsterse Türkiye´den gelsin, ister Almanya´da yetişsin, imamlardan belli beklentiler var. İmamların pedagog olmaları, vizyon sahibi olmaları, insan endeksli, otantik ve örnek olmalari bekleniyor. Sadece “namaz kıldıran“ değil, bir cemaatin önderliğini yapmaları ve cemaatin istek ve taleplerine karlşılık verebilen tabir-i caizse “Süper İmamlar“ isteniliyor.

Bu “Süper İmamları“ yetiştirmek için, gelecekte daha bir çok projeler üretilecek. Alman devletinin ve cemaatlerin bu bağlamda atacakları adımları merakla takip ediyoruz…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 02.03.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14721&yazar=493

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 02.03.2010
http://ikincivatan.eu/almanya%C2%B4da-%E2%80%9Csuper-imam%E2%80%9C-yetistirmek-makale,175.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.02.2010) “Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

“Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

21. Yüzyılda kum´dan daha fazla ne var? Tabiki hoca var. Daha doğrusu hocalığa soyunan gayri-hocalar var. Sübhanekeyi bilen herkes fetva verme makamına hevesleniyor…

Durum böyle olunca, herkes istediği fetvayı bulabiliyor. Yani arayan fetvasınıda bulur, belasınıda.

Haydi diğelim ki, hayli kritik bir mesele hakkında bir fetva bulamadınız. Problem değil. Demokraside çağre tükenmez. „Mahallesizlerin Şeyhi“ Ahmet Hakan´a danışırsınız. Sayın Hakan maşaallah köşesinden her türlü fetva yağdırıyor. Sizi mi kıracak?

Farz edelim Ahmet Hakan vicdana geldi ve size istediğiniz fetvayı vermedi. Hiç sorun değil. Aramaya devam. „Ben bu makamdan ayrılmam“ların İmamı İmam Baykal´a sorunuzu yönetin. Sayın Baykal her türlü fetvayı hiç çekinmeden verebilir. Kendisinin dini bilgisi siyaset bilgisi kadar azdır. İşte bu „azlık“ yüzünden kolaylıkla istediğiniz cevabı alabilirsiniz.

Haydi oda olmadı… Birisi var ki, ekmek gibi fetva üretir. Kendisi adeta „fetva makinesi“. Onu kimse durduramaz. Her soru ve soruna, çağre ve çağresizlere, tam yerinde, hurafelerden en uzak bir cevap verebilen “hocamız” var. Kendisi sosyetenin Şeyhül İslamı, namı değer Zekeriya Beyaz. Süt gibi beyaz olan hocamıza, en saçma ve en olamayacak sorularınızı sorabilirsiniz. Size veremeyeceği fetvası yoktur. Kendisini bu konuda kimse durduramaz.

***

Bizler alışmışız. Alışmışta, kudurmuştan beterdir. Her zaman işi ehline değil, kerizine veririz… Dolayısıyla işlerimizde yarım yamalak, çürük gider. Bu sadece dini konularda değil. Her konuda böyledir.

Sağlık hariç… Kimse kanser hastası olunca, marangoz olan komşusuna gitmez. Veya beyin cerrahı yerine, doktor dizileri izleyen ve karpuz satan yan mahallenin esnafına gitmez…

Ama fetva için, herkese başvurulur…

Piskolojik konularda, herkese başvurulur…

Sosyolojik konularda, köşe yazarları cirit atar..

Fakat unutmayalım ki… Yarı doktor candan, yarı imam imandan eder.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 26.02.2010
http://www.ikincivatan.eu/%E2%80%9Cdini-sosyetelestirme-sektoru%E2%80%9Crnveyarn%E2%80%9Eisi-ehline-degil-kerizine-vermek%E2%80%9C-makale,167.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.11.2009) Eşit Haklar

Eşit Haklar

“Önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış.“
Hz. Mevlana

Hangi ülkede yaşıyorsanız yaşayan. O ülkeye uyum sağlayabilmek için, kendinizi rahat hissedebilmeniz için, eşit hakların geçerli olması gerekiyor.

Yani başkalarına verilen hakların tamamen aynısı sizin içinde geçerli olması gerekiyor. Ve dolayısıyla size verilen hakların aynısı başkalarınada verilmesi gerekiyor.

Örneğin bir iş görüşmesine gittiğinizde türk veya arap, alman veya ingiliz, başörtülü veya kısa şortlu, kel veya uzun saçlı vs. olduğunuz önem taşımamalı. Sadece o iş için gereken kabiliyetlerinize bakılmalı ve işe alınıp alınmadığınız bu faktörlere göre belirlenmeli.

Eşit hakların olması toplumsal barış ve huzur içinde çok önemli. Kıyafeti, ırkı, dili ve dini yüzünden aşağılanan veya hakları elinden alınan insanların, yaşadıkları toplumlarda huzur bulmaları imkansızdır. Böyle bir ortamda daima huzursuzluk ve anarşi hakim olur.

***

Eşit haklar konusu Almanya´da da son yıllarda tartışılan en önemli konular bir tanesi. Özellikle eğitim ve iş dünyasında bir eşitsizlik söz konusu. Bir çok araştırmanın sonuçlarına göre, Almanyada başarılı olmak için iyi gelirli olmak ve göçmen çocuğu olmamak gerekiyor. Yani iyi gelirli olmayan almanlar dahi eğitim sisteminin belli taşlarına çakılıp kalıyorlar.

Somut bir örnek: Bielefeld şehrinde yapılan sosyolojik bir araştırmadan bahsedelim. İki sayfalık bir metin yirmi öğretmene veriliyor. Deniliyorki: “Bu yazıyı bir tıp profesörünün çocuğu yazdı. Çocuk ilmi dergiler okumasını seviyor. Lütfen bu metine not verin“. Bu bilgilere göre öğretmenlerin 12 tanesi metine en iyi notu, yani “pekiyi“ veriyorlar. Üç tanesi “iyi“ notunu, geriye kalan beş kişide “orta“ notunu veriyorlar.

Aynı metin yirmi farklı öğretmene veriliyor. Bu sefer şöyle deniliyor: “Bu yazıyı işci bir ailenin çocuğu yazdı. Çocuk genelde kitap okumaz, okursada müstehcen dergiler okur.“ Öğretmenlerden hiç biri aynı metine “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi “iyi“ notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar.

Öğretmenlerin farklı olduğunu, fakat metinin aynı olduğunu göz önünde bulundurarak, böyle tamamen farklı sonuçların ortaya çıkması, okul sisteminde eşit haklarin olmadığını açık ve net şekilde gösteriyor.

Son senelerde yapılan PİSA, İGLU ve OECD araştırmaların sonuçlarıda hep aynı: Almanya´da, özellikle okullarda, eşit haklar yok. Yani kısacası herkesin şansı aynı değil. Bazıları doğuştan daha şanslı…

Kılık – kıyafet konusundada aynısı geçerli. Yüzlerce başörtülü kızın üniversitelerde öğretmenlik okuduğunu müşahede ediyoruz. Maalesef bu kızların neredeyse hiç biri, başörtüleri yüzünden, öğretmenlik yapamayacaklar. Öğretmenlik diplomalarını alabilmelerine rağmen, öğretmen olamıyorlar. Demekki öğretmen olabilmek için, birde başörtüsüz olmak gerekiyormuş…

Bu şuna benziyor: Size araba sürebilmek için ehliyet veriyorlar, ama diyorlarki: “Yolda araba sürme.”.. ne hazin bir çelişki…

Çelişkilerden bahsetmişken….

Almanca dilini öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Yaşadığımız bu ülkeye uyum sağlayabilmek için bu dili bilmek şart.

Fakat… Amma velakin…. Vel hasıl…

Dilbilimcilerin ve piskologların ortak bir dille söyledikleri bir gerçek var: Anadilini bilmeyen, başka bir dili doğru dürüst öğrenemez. Durum böyle iken, Almanya´da anadil dersleri birer birer okullardan kaldırılıyor. “Kendi dilini öğrenebilme” hakkı binlerce insanın elinden alınıyor…

Eşit haklar dedik…

Eşit hakların verilmesi bir lüks değildir. Bu bir şarttır. Her insan, hangi dinden, dilden, ırktan, renkten olursa olsun… aynı haklara sahip olmalı. Ancak bu şekilde uyum ve entegrasyon gerçekleşebilir.

Esenle kalın, efendim…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 12.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13478&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.11.2006) Halktan Kopuk Aydınlar

Halktan Kopuk Aydınlar

Bir milleti sadece siyasetciler yönetmez. Çoğu zaman siyasetcilerin fikirbabaları aydınlardır. Toplumun ve medeniyetlerin çok önemli unsurlarıdırlar aydınlar ve yazarlar. Bunların toplumu yöneltmekte çok büyük etkileri vardır. Ünlü Filozof Plato şöyle demiş: „Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var. Aptal konuşur, zira kendisinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır.“ Descartes´te hemen ardına şunu ekler: „Akıllı olmak da bir şey değil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır.“ Yani aklını doğru yerde, doğru zamanda kullanmak önemlidir. İşte aydınlar bu zamanı ve zemini iyi seçerler. Söyleyecek kelimeleri özenle seçerler, çünkü “Her doğru her yerde söylenmez“ kaidesine uyarlar.

Sosyolojik olarak bir toplumun gelişmesi icin aydınların mutlaka bağımsız olmaları şarttır. İfade özgürlüğünü sonuna kadar kullanabilmelidirler. Bunun için bağımsızlık şarttır. Özellikle siyaset ve ticaretten bağımsız olmaları şarttır. Hani Lloyd George´in bir sözü vardır: „Türkler her şeyini feda eder, ama istiklalini asla.“ İşte yazarlar ve aydınlarda istiklalini asla bırakmamalı. Onların herkesten daha fazla kendi ideolojisini, ülkesini, olanları sorgulama sorumluluğu vardır. Yoksa medya imparatorluğunun meydana getirdiği canavarlar haline gelirlerse toplumun çöküşü başlamıştır.

Topluma faydalı olabilmek için aydınlar ve yazarlar eleştiri yapabilmeli. Eleştiri düşünceyi geliştirir. Gerekirse kimsenin söyleyemediğini, yazamadığını yazabilmeli. Yazarlar halkın menfaatini düşünenlerdir. Faydalı ve etkili olabilmek için, kimsenin gölgelerinde oturmamalıdırlar, çünkü onların görevi ışık saçmaktır. Her yeri aydınlatmaktır.

La Rochefoucauld der ki: „Akıllı görünme çabası, çoğu zaman akıllı olmayı engeller.“ Bu söz de halktan kopuk aydınlar için geçerlidir. Halktan kopuk aydınlar ’mağarada’ yaşarlar. Mağaraları çoğu zaman villalarıdırlar. Villalarında bir çok hizmetci çalışır.

Bu aydınlar ekmeğin, peynirin, çayın fiyatını bilmezler. Yaşadıkları toplumun halini bilmezler. Toplum ile içiçe değildirler. Hayatlarında “standart“ insanlara yer yoktur. New York, Paris, Roma gibi şehirlerde alışveriş yaparlar. Halkın arasına girmedikleri halde akşam evde halk üzerine yorum yazarlar ve köşe yazarlığı yaptıkları belli başlı büyük gazetelere yazılarını yollarlar.

Bizim memlekette bu türden insan çok vardır. Aydın sıfatını hak etmeyen bu karanlık aydınları konuşmalarından tanırsınız. Kendi milletini küçümsemek için hep batılı olmaya çalışırlar. “Halbuki Avrupada…“ kelimeleriyle başlayan cümleler ağızlarında sakız gibi dolaşır. Sanki Türklükten bir kötülük görmüş gibi, türk olmamaya çalışırlar. Onun için bunlara “halkı küçümseyen entel grup“ desek yerindedir. Yazar Alev Alatlı bunları, „Batıcı aydının birinci vasfı ülkesinin temsil ettiği değerlerden iğreniyor olması“ olarak tanımlıyor. Bu aydınlar Batı’nın değer yargılarıyla topluma bakarlar ve dışarıdan yorum yapmaya çalışırlar.

Tüm toplumu kendileri gibi zannederler. Halbuki kendileri gibi olan ancak toplumun %5idir. Ama bilerek halktan kopuk bir hayatı tercih ederler ve halka yabancıdırlar. Bunlardan bazılarıda memleketimizi kendisinin kolay yaşayabileceği hale getirmeye çalışırlar. Mesela Beyoglu´nda Fransız sokağı yaparlar.

Bizim entel takılan danteller Anadolu insanını anlamazlar veyahut anlamak istemezler. Anadolu insanının neden hayırsever olduğunu, karşılıksız iyilik yaptığını, rüşvet yemediğini ve almadığını, gösterişten, şan ve şöhretten uzak olduğunu bir türlü akılları almaz. Halkın neden İstanbul´da yıldızsız, kimsenin bilmediği, sadece bilmesi gerekenlerin bildiği, menüsü sadece bir kaç yemekten oluşan bir lokantada, yarım-ekmek arası köfteyi ve yanında tavşan kanı çayı, Dubai´ın 7 yıldızlı hoteline tercih ettiğini anlayamazlar. Kendileri şöhret tutkusuyla, alkış arzusuyla, dalkavukluk ile bir ömür tüketirler.

Bu yüzden bizdeki halktan kopuk aydınlar toplumu yönetemez hale gelmişlerdir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz unsurlardan, yani bağımsızlık ve eleştirebilme kabiliyetinden, uzaktırlar. Halk ile aralarındaki bağ koptuğu için, insanlarımız bu aydınlara güvenmezler.

Tüm okurlara hayırlı bayramlar dilerim. Hepimize sağlık, huzur ve mutluluk, ülkemizede halkın içinden gelen, halkın dilini konuşan, aydınlar ve yazarlar diliyorum.

Cemil Şahinöz

Yayınlandığı gazete: Anadolu Kasım 2006

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler