Schlagwort-Archive: sözler

(03.05.2011) “Die Jugend braucht Perspektiven”

“Die Jugend braucht Perspektiven”

Cemil Sahinöz ist deutsch-türkischer Soziologe, Journalist, Autor und Doktorand der Theologie und Islamwissenschaften. Er konnte bereits in vielen türkischen sowie deutsch-islamischen Zeitungen und Zeitschriften Kolumnen schreiben. Er ist außerdem Gründer und Chefredakteur der Ayasofya-Zeitschrift. Zudem ist er als Integrationsbeauftragter des DRK für den Kreis Güterloh und als psychologischer Familienberater zuständig.

Hallo Herr Sahinöz. Sie sind Redakteur der Zeitschrift „Ayasofya“. Welche Ziele haben Sie sich da gesetzt. Was wollten Sie vor der Gründung der Zeitschrift erreichen?

Die Ayasofya entstand als Idee im Rahmen unserer Misawa Projekte. Wir hatten das Gefühl, dass es an jungen muslimischen Autoren in Deutschland fehlt. Diese Lücke wollten wir mit der Ayasofya füllen. Die Ursprungsidee war, junge Autoren mit professionellen Autoren zusammenzubringen, um sie auszubilden. Dabei legten wir großen Wert darauf, dass die Zeitschrift unabhängig bleibt. Daher holten wir uns junge Autoren aus allen islamischen Gruppierungen und Orientierungen. Mai 2001 war es dann soweit. Die erste Ausgabe erschien. Seit dem erscheint die Zeitschrift alle drei Monate ununterbrochen. In den folgenden Jahren hat sich dann ein weiteres Ziel ergeben: ein Netzwerk an muslimischen Autoren aufzubauen. Daran arbeiten wir jetzt.

Schätzen Sie die Zeitschrift erfolgreich ein?

Ob die Ayasofya erfolgreich ist oder nicht, kann ich nicht beurteilen. Das wäre nicht objektiv. Ich kann ihnen aber sagen, dass wir Abonnenten aus vielen Ländern haben, wie z.B. Österreich, Türkei, USA, Luxemburg, Frankreich, Australien, Niederlande, England, Schweiz und natürlich Deutschland. Zudem ist die Ayasofya, so weit mit bekannt, die einzige muslimische Zeitschrift in Deutschland, die ununterbrochen seit 10 Jahren als Printausgabe erscheint. Ich denke, wenn wir bald die 10.000 Auflagen-Hürde geknackt haben, können wir erfolgreicher werden.

Sie sind sehr bekannt wegen ihren Beiträgen zur hiesigen Integration besonders der Muslime. Außerdem sind Sie offizieller Integrationsbeauftragter. Wie gelingt ihrer Meinung nach eine Integration?

Ich denke nicht und ich hoffe auch nicht, dass ich sehr bekannt bin. Popularität schadet der eigentlichen Arbeit. Ich denke Integration kann nur dann gelingen, wenn nicht mehr auf Ethnie oder die Herkunft geachtet wird. Also wenn ich als Autor angesehen werde und nicht mehr als türkischer, deutscher oder deutsch-türkischer Autor.

Was sind die Probleme und wie sollten Muslime vorgehen?

Die Probleme in der Gesellschaft sind nicht ethnisch bedingt. Sie sind eher abhängig von der sozialen Herkunft. Hier dran muss gearbeitet werden. Chancengleichheit muss auf allen gesellschaftlichen Ebenen und für alle gesellschaftlichen Güter vorhanden sein. Gleichzeitig sollten Muslime in Deutschland nicht mehr in ihre Ursprungsheimat investieren, weder materiell noch geistlich. Ein Heimatbezug zu Deutschland zu entwickeln, wird ein wichtiger Faktor für die Integration sein. Dieser großen Herausforderung müssen sich beide Seiten stellen.

Welche Vision sollten muslimische Jugendliche in Deutschland haben? Vielleicht eins zwei Worte zur Öffentlichkeitsarbeit und aktiver Teilnahme am gesellschaftlichen Leben?

Allgemein denke ich, egal ob muslimisch oder nicht, dass die Jugendlichen in Deutschland perspektiv- und ziellos sind. Es fehlt ihnen an Orientierungen und Wegen. Bei muslimischen Jugendlichen sehe ich zu oft, dass sie sehr gute Projekte auf die Beine bringen, die dann aber nach einigen Jahren, spätestens nach Beendigung des Studiums, eingestampft werden, weil die Projekte nichts anderes waren als eine Art Zeitvertreib während des Studiums und die Beteiligten auseinander driften. Daher wünsche ich mir eine muslimische Jugend in Deutschland, die zielstrebig arbeitet, sich für die gesamte Gesellschaft aktiv einsetzt und höhere Ziele hat als persönlicher materieller Reichtum, Anerkennung oder Status. Denn wir leben alle in Deutschland und sollten für die deutsche Gesellschaft, zu der Muslime als auch Nichtmuslime gehören, aktiv beitragen. Ich würde mir wünschen, dass das Zahnräder-Netzwerk, welches das Potenzial dazu hat, diese wichtige Aufgabe unter den muslimischen Jugendlichen fördert.

Im Rahmen ihrer Arbeiten als Buchautor; wie waren die Leserfeedbacks, auf welche Themen legen Sie besonders wert und was planen Sie sich für die Zukunft?

Es kommen sowohl positive Feedbacks als auch negative. Beides ist gut und wichtig. Womit man gar nichts anfangen kann sind persönliche Angriffe, Neid oder übertriebenes Lob. Das sind Extrempunkte, die zu nichts beitragen. Die Themen, mit denen ich mich beschäftige, sind soziologischer, theologischer, philosophischer und psychologischer Natur. Von den anderen Wissenschaften verstehe ich nicht viel. Daher halte ich mich raus. Übrigens würde ich mir dies von anderen Autoren ebenfalls wünschen. Ich möchte niemanden persönlich angreifen, aber es ist wohl ein deutsches Phänomen, das plötzlich Juristen, Informatiker, Wirtschaftler oder BWLer zu Theologen mutieren. Das macht nicht viel Sinn, da die Methoden und Arbeitsweisen dieser Wissenschaften sehr unterschiedlich sind. So bleiben die Debatten immer auf dem gleichen Level. Man kommt nicht weiter. Im Moment arbeite ich am Buch „Islamisches Wörterbuch“ und an einem türkischen Buch. Beide Bücher sind fertig geschrieben, so dass bald die Verlagssuche beginnen kann. Danach ist aber erst einmal Schluss mit dem Bücherschreiben. Meine Doktorarbeit schreibt sich ja nicht von selbst.

Das Interview führte Fatih Cicek

Integrationsblogger, 03.05.2011

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(03.05.2011) İki farklı Avrupa: Felsefeciler, Hz. İsa ve gerçek Hristiyanlar

İki farklı Avrupa – Felsefeciler, Hz. İsa ve gerçek Hristiyanlar

 

 

Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde iki farklı Avrupa´dan bahsediyor. Mesnevi-i Nuriye´nin Zühre bölümünde ve 17. Lem´a´nın 5. Nota´sında konuya değiniyor ve bu iki Avrupa´yı şu şekilde tarif ediyor:

 

  1. Avrupa: „İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden (Avrupa).“

 

  1. Avrupa: „Felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa.“

 

Bediüzzaman´ın tahminen 1923lerde yazdığı bu ifadeleri biraz daha açmadan ve bugünün şartlarıyla karşılaştırmadan önce, kısaca felsefe konusuna değinelim. Bediüzzaman hiç bir konuda yapmadığı gibi, bu konuda da genelleme yapmıyor. Külliyen felsefeye karşı değil. Bunu yazdığı başka bir mektuptan anlıyoruz. Emirdağ Lahikasında felsefeyi de ikiye ayırıyor ve şöyle yazıyor:

 

  1. Felsefe: „Felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’anın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor. […] Müstakim, menfaatdar felsefeye ilişmiyor.”

 

  1. Felsefe: “İkinci kısım felsefe, dalalete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’anın mu’cizekâr hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur’un ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı müvazenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor.”

 

Yine aynı Lahikanın başka bir yerinde “Fen ve Felsefenin dalalet kısmı – yani Kur´anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur´ana muhalefet eden kısmı” diye tarif ediyor.

 

Göründüğü gibi Bediüzzaman´ın karşı çıktığı felsefe akımı İmam Gazali´nin „Tahafut al-Falasifa“ eserinde çürütmeye çalıştığı felsefe anlayışı. Bu akım ikinci Avrupa ile birebir uyuşuyor. İkisi de dalaleti, imansızlığı ve sefaleti yaygınlaştırma derdinde. Hikmet peşinde olması gereken felsefe, bu anlamda hikmet peşinde değil, insanı bir zevk makinesi haline getirme peşinde.

 

Ayrıca Bediüzzaman, 1922de Ankara´da mecliste verdiği meşhur “Namaz Beyannamesi”nde “Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil” diyor. Burada tekrar batı´dan felsefecilerin, doğu´dan peygamberlerin çıkmasının hikmetine vurgu yapıyor.

 

Şimdi Avrupa meselesine değinelim….

 

Farklı Avrupa´lardan kasıt, elbette bir ülkeler ayrımı yapmak meselesi değil. Burada Bediüzzaman Said Nursi Avrupa´da iki farklı akımdan bahsediyor. Nursi´nin tarifine göre, birinci akım gerçek hristiyanlığı temsil edecek. Bu akım hadislerde rivayet edildiği gibi, İslam ile birleşecek ve Hz. Mehdi´nin peşinden gidecek.

 

İkinci akım ise hristiyanlıktan uzaklaşacak, ikinci felsefenin anlayışıyla ve medeniyetin güya güzellikleriyle beraber insanları felakete uğratacak.

 

Eğer Avrupa´daki son 10 yılın gelişmelerine bakarsak, ikinci akımın hızla güçlendiğini ve yayıldığını görüyoruz. Avrupa genelinde kilise´den ayrılmalar ve bir ilahın varlığını inkar edenler, kemiyeten çoğalmakta. Yani kiliseler boş ve inananlar azalıyor. Hatta 2010 senesinde Almanya´da katolik kilisesinden ayrılanların sayısı yeni bir rekora imza attı.

 

Birinci akıma baktığımızda, öncelikle şu soruyu sormamız gerekiyor? Hakiki İsevilik nedir?

 

Bu bağlamda Bediüzzaman´ın „İslam ile birleşecek“ ve „Hz. Mehdiyle ortak hareket edecek“ ifadeleri gösteriyorki, hakiki isevilikten kasıt, Hz. İsa´nın tanrı veya tanrının oğlu olduğunu red edip, onu Peygamber olarak görmek.

 

Şimdi tekrar Avrupa´ya baktığımızda böyle bir akımı görmek mümkün. Yani Bediüzzaman´ın bahsettiği birinci akım (birinci Avrupa), sessizce, kemiyeten az da olsa, keyfiyeten yükselişte. Bu akım kendisini kiliseden sıyırmış, henüz kurumsallaşamamış veya cemaatleşememiş ferdlerden ibaret. Yani fikir olarak mevcut ve genel itibariyle akademik çevrelerde daha yaygın.

 

Zaten 5. Şua´nın 16. Meselesinde Bediüzzaman, Hz. İsa (as.) geri döndüğünde onu çok az kişi tanıyacağını belirtiyor. Hz. İsa ister şahıs olarak ister şahs-ı manevi olarak geri dönsün, etrafındakilerin az sayıda olduğunu farklı yerlerde izah ediyor.

 

Nitekim bu akımı temsil edenler şuan sessiz kalıyorlar. Seslerini duyurabilecek bir platform´ları yok. Fikirleri yüzünden kiliseden afaroz ediliyorlar, ama gelecekte bu akım Avrupa´ya hakim olacak.
Çünkü ikinci akımın getirdiği sefalet ve rezillik insanlığı bir çıkmazın içine sürükledi ve sürüklüyor. Psikolojik bunalımda olan insanlar, bu bataklıktan çıkmanın çözümünü mecburen Allah inancında bulacaklar.

 

Bunu yaparken İslam ile birleşmeleri de elzem. Said Nursi’ın 1907’lerde söylediği “Avrupa bir İslâm devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır” sözlerini hatırlayalım. İşte yukarıda bahsettiğimiz mesele ile bu sözü tekrar ele alırsak, Avrupa´da yaşayan müslümanlar için önemli bir vazife, ehemmiyetli bir görev, büyük bir mesuliyet ve sorumluluk ortaya çıkıyor: İslamı hem lisan-ı hal ile, hem de lisan-ı kal ile temsil etmek ve özellikle Hz. İsa´nın peygamberliği konusuna ağırlık vermek.

 

 

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 03.05.2011

http://www.moralhaber.net/makale/iki-farkli-avrupa-felsefeciler-hz-isa-ve-gercek-hristiyanlar/

 

HaberAyna,

http://www.haberayna.com/yazarlar/cemil-sahinoz/iki-farkli-avrupa-felsefeciler-hz-isa-ve-gercek-hristiyanlar_393.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.09.2010) Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Daha önce Ahmet Hakan´ın “Nurculuk Hastalığını“ yazmıştık. Şimdide kendimi Ahmet Hakan Coşkun´un başka bir kompleksini yazmak mecburiyetinde görüyorum: Fethullah Gülen kompleksi.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, burada yazacaklarım benim diğer yazılarıma benzemeyecek. Ama ne yapayım? Ahmet Hakan´a kendi diliyle cevap vermek zorundayım. Hani magazinvari bir dil ile.

Çünkü nerede magazin, televole, polemik, orada maşaallah Ahmet Hakan Coşkun…

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla, gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan gelir.

Ahmet Hakan, hiç şüphesiz ve tartışılmaz, Türkiye´nin en çok okunan köşe yazarı. Ama “en çok okunan“ olmak, “iyi“ manasına gelmez…

Örneğin en saçma ve ahlaksız dizileri milyonlar izler, ama ilmi belgeselleri bir kaç bin kişi izler.

En cahil kitapları milyonlar okur, ama akademik kitapları en fazla 1000-2000 kişi okur.

Demek kemiyet-keyfiyet meselesi….

Sayı çoğunluğu değil, kalite önemli…

Gelelim asıl konuya….

Ahmet Hakan´ın en çok zevk aldığı konu ´Okyanus Ötesi´yle, yani Fethullah Gülen´le uğraşmak…

Bunu bir psiko-analiz ile incelemeye çalışalım.

Eskiden bazı cemaatlerin takıntıları olurdu. Her taşın altında bir mason ararlardı. Bütün beceriksizlerini masonlara yüklerlerdi.

Şuan Ahmet Hakan aynısını Fethullah Gülen ile yapıyor. Herşeyin altında bir ´cemaat´ eli alıyor. Her konuya illahada Gülen´i sokmaya çalışıyor.

´Mahallesiz´ olduğunu iddia eden Hakan´ın mahallesi her başarısızlığı Gülen´e ve cemaate yüklemeyi maarifet biliyor.

Tabiki böyle yapmak ile kendiside çok iyi biliyorki, yazılarının reytingi çoğalıyor. Fethullah Gülen´i ağızına aldığında, yazısının binlerce defa yollanıp, okunacağını çok iyi biliyor. Bu şekilde populist olmayı iyi beceriyor.

Birde tabiki Gülen ile uğraşarak kendi egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Fethullah Gülen hakkında bir şey yazmaz ise – velev ki sadece bir satır bile olsa – çatlıyor çünkü…

Fethullah Gülen´e ulaşamadığı için onu taşlamaya çalışıyor. Başka türlü onu muhatap alan yok. O zamanda aşağılık komplekslerine kapılıyor.

Onun için…

Hakan´ım, yüce Türk Milletine bir iyilik yap, lütfen acilen psikolojik terapiye başla. İstersen gel Almanya´ya, ben seni ücretsiz terapi ederim.

Çok zor olsada, kompleksten kurtarırım seni…

Kim bilir… belki sende ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si olur, çıkarsın…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 30.09.2010
http://ikincivatan.eu/ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen-kompleksi-makale,380.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.06.2010) Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı“

Mehmet Akif Ersoy

Kainatta bazı sesler vardır ki bin sene dahi geçse o sesleri duymak halen mümkündür. O seslerin başında Hz. Muhammedin (sav.) sesi gelir. Kendisine makam ve mevki teklif edildiğinde, ´Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler, davamdan yine vaz geçmem´ demişti. Davası ´La ilahe illlah. Muhammedur Resulullah“ idi.

Peygamberin nurundan istifade eden insanların sesleride halen duyulmakta.

Resulullah Miraca çıktığında, o seslerden biri hiç tereddüt etmeden ´O dediyse doğrudur´ demişti ve Sıddık ünvanına layık olmuştu Ebu Bekir.

Bir başka ses Allahın Vedud ismine mazhar olmuş olan Mevlana Celaleddin Rumi. Şefkat ve aşk ile ´Gel, gel, ne olursan gel´ demişti ve halen hem müslümanların hem gayri müslimlerin yüreklerini feth etmeye devam ediyor.

Bir başka kahramanın sesi daha var…

Yıl 1906.

Yer, Van.

Tahir Paşa bir gence gazete gösteriyor. Gazetede ingiliz komutan Gladstone elinde Kur´an´ı tutarak şunları söylüyor: ´Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız´…. Bu sözleri duyan genç şimşek gibi alevli bir şekilde ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyerek sesini bugünlere kadar duyurmuş.

İşte bu genç kahraman Bediüzzaman Said Nursi.

Peki Bediüzzaman Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edebildimi?

Bu soruyu yine Bediüzzamanın başka bir yerde yazdığı bir metin ile cevaplamaya çalışalım. Said Nursi şöyle yazıyor: ´Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, „Sadakte“ deyiniz. (Doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun.”

Evet, borcumuzu eda ediyoruz. Doğru söyledin ya Üstad, doğru söyledin. Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu hem bizlere hem tüm dünyaya ispat ettin.

***

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim…

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nurlar sadece nurculara ait değildir. Said Nursi hepimizin alimidir, Risale-i Nur´lar tüm İslam aleminin ortak malıdır. Bunlara sahip çıkmak, hepimizin vazifesidir.

Çünkü Bediüzzaman Said Nursi, herkesin korktuğu ve çekindiği bir zamanda bu vatanın imanına sahip çıkmıştır. Said Nursi o gür sesiyle iman hakikatlarını haykırmıştır.

O haykırdı diye, çekemeyenler, kendisini Barlaya sürgün ettiler. Kuş uçmaz, kervan geçmez Barla köyünde o sesi kısmaya çalıştılar. Bediüzzamanın orada yapa yanlız öleceğini umut ettiler. Ama nerede? Ölmesini bekledikleri Said Nursi, ilk kitabı Haşir Risalesini yazarak, adeta Barlada haşrini yaşıyor…

Said Nursi Barla´ya geldiğinde sadece iki tane malvarlığı vardı. Başka hiç bir şeyi yoktu. Birincisi çaydanlığı. İkincisi Kuran-ı Kerim.

Daha önce yüzlerce kitabı okuyan ve hatta ezberleyen Bediüzzaman Said Nursi, iman hakikatlarını yazarken sadece ve sadece Kur´an´a ve Sünnete başvuruyor. Başka hiç bir şey kullanmıyor.

Bu eserlerin yazılmasının tabiki bir çok nedenleri var. Biz burada, kendi mesleğimiz gereği, sadece psikolojik ve sosyolojik nedenlerini analiz edeceğiz.

İlk önce Risale-i Nurların yazılma sebeblerinin psikolojik nedenlerine göz gezdirelim…

Bunun için Üstadın hayatında dört dönüm noktası tespit etmek mümkün. Bu dönüm noktalarıda psikolojik olarak Üstadı etkilemiş ve Risale-i Nurları yazmasına vesile olmuş.

1. 14 yaşındayken bir sadık rüya görüyor. Rüyasında kıyamet kopuyor. Üstad Peygamberimizi (sav) görebilmek için sırat köprüsüne koşuyor. ´Olsa olsa Peygamberimiz oradadır´ diye düşünüyor. Rüyasında Sırat köprüsünün başında beklemeye başlar. Orada bütün peygamberleri karşılar ve hepsinin ellerini öper. Sonunda Kâinatın Efendisi’ni Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görür. Küçük Said, Peygamber Efendimiz’den ilim talep eder. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i bu talebi ´Ümmetimden suâl sormamak şartıyla, sana ilm-i Kur’ân verilecektir´ diyerek kabul eder. Rüyadan uyandıktan sonrada Said Nursi hayatı boyunca Peygamberimizin ikazına uyar ve herkesin sorusunu cevaplarken kimseye soru sormaz.

Bu dönüm noktası ilim aşkını sembolize ediyor.

2. 1906da okuduğu gazete haberi. Yazımızın başındada belirttiğimiz gibi ingiliz komutanı Gladstone Kur´anı yok etmekten bahsediyor. Bu haberi okuyan Üstad ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyor.

Bu dönüm noktası aslında Risale-i Nurların asıl başlangıç tarihidir. Bu sözlerden sonra Risale-i Nurlar manevi olarak, Bediüzzamanın zihninde, yazılmaya başlamıştır zaten.

3. Yine 1. Dünya savaşından evvel bir rüya görür. Rüyasında Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında. Birden o dağ müthiş infilâk eder. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağılır. O dehşet içinde bakar ki, merhum validesi yanında. Üstad der: ´Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.´ Birden, o halette iken, mühim bir zat Üstada âmirâne der: ´İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.´ Üstad bu rüyayı şöyle yorumlar: ´Anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.´

Bu dönüm noktasıda kendisinin Risale-i Nurları yazmakla vafider olduğunu gösteriyor.

4. Ankarada gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşından sonra Üstad meclise davet ediliyor. Oraya gidiyor fakat umduğunu bulamıyor. Zafer sarhoşluğu ve namaz kılmayan milletvekilleri ile karşı karşıya kalıyor. Üstad mecliste, daha sonra ´Namazname´ adını alacak olan, namazın ehemmiyetini anlatan bir yazısını okuyor ve bir çok milletvekili namaza başlıyor… Üstada Ankarada büyük paralar ve makamlar teklif ediyorlar, fakat o bunların hepsini red ediyor ve daha sonra şunları yazıyor: ´Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.´ Bediüzzaman Ankarada kalamayacağını anlamıştı ve trene atlayıp Vana geri dönmüştü. Bu tren yolculuğu – kendi tabiriyle – onu Eski Said´den Yeni Said´e dönüştürmüştü.

Bu dördünce ve son dönüm noktasıda Bediüzzamanı sosyal hayattan tamamen kopturuyor. Nursi siyaset ile vazifesini yerine getiremeyeceğini anlıyor. Bundan sonra Yeni Said olarak sadece iman hakikatlarına yöneliyor.

Bu dört olay Risale-i Nurların yazılmasında ehemmiyetli rol oynuyor…

***

Evet Bediüzzaman, daha öncede belirttiğimiz gibi sürgün edildiği Barlada Risale-i Nurları yazmaya başlıyor. Barlada ölmesini bekleyenlere tokat gibi bir cevap ile ilk Risalesini yazıyor: Haşir Risalesi. Yana ölmeyi beklerken adeta orada diriliyor.

Ve sadece iman hakikatlarını yazıyor. Hayatını buna vakf ediyor. Aslında Risale-i Nur Üstadın bir hayalinin gerçekleşmesi. Üstad hem din ilimleri hem fen ilimlerinin aynı anda okutulduğu bir üniversite hayal ediyordu. ´Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassub, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder´ diyordu. Fakat böyle bir üniversiteyi bir türlü yaptıramıyordu… İşte Risale-i Nur bu üniversitenin gerçekleşmiş halidir. Çünkü Risale-i Nurlarda iman hakikatları gayet ilmi bir şekilde izah ediliyor. İlmi metodlar ile İslamın en büyük meseleleri çözülüyor. Bu şekilde hem akla, hem kalbe hitap edilmiş olunuyor.

Evet, Barlada sosyal ölüme mahkum olmayan Üstad yine sürgün edilir. Yine eziyet görür. Yine hapislere sokulur. Ama Said Nursi hayatı boyunca hapisten hapise sürgünden sürgüne götürülmesine rağmen Risale-i Nurlar tüm Türkiye´de yayıldı. O kadar menfi propaganda yapılmasına rağmen Said Nursi gönüllerde taht kurdu. Neden acaba?

Az önce Risale-i Nurların yazılmasındaki psikolojik nedenlerini inceledik, şimdide Risale-i Nurların yayılma sebeblerini sosyolojik olarak ele alacağız. Burada üç önemli nokta göze çarpıyor:

1. Manevi boşluk dolduruldu.
Evet 20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında ülkemizde büyük bir manevi boşluk hakimdi. Adeta dini hayat silinmişti ve yeri başka birşeyle doldurulmaya çalışılıyordu. Ama 1000 senedir İslama bayraktarlık etmis olan Türk ve Anadolu halkı bu değişimi kabul etmiyordu. Bu manevi boşluğu yine İslamdan başka hiç bir şey dolduramazdı. İşte Risale-i Nurların tam bu zamanda yazılması, bu manevi boşluğa tevafuk ediyor. Bütün dini hareketlerin ve eğitimlerin yasaklandığı bir dönemde, Said Nursi kalkıyor, tam aksine dini ve imani eserlerini yazıyor. Bu eserler hakltan halka yayılıyor.

2. İlim ve fen birleştirildi.
Eskiden ya fizikci olurdunuz yada hoca. Ama Risale-i Nur sizi fizikci bir imam haline getiriyor. Çünkü din ve fen ilimlerini birleştiriyor. Ayırmıyor. Yani Üstada göre din ve fen ilimlerinin ayrı ayrı okutulması, kurumlar arasında büyük çatışmalara sebebiyet vereceğinden bunların birlikte okutulmasında zaruret vardır. Ve Üstad risalelerinde imani konuları ilmi bir şekilde cevaplıyor. İkna metodunu kullanıyor. Bu şekilde kitaplar toplumda büyük ilgi duyuyor. Özellikle öğretmenlerin Risale-i Nurlara yönelmesi bu durumun hakikatini ortaya koyuyor.

3. Dini toplumsallaştırıyor.
Yine 19. Yüzyıldan gelen ve 20. Yüzyıldada devam eden bir anlayış hakimdi Osmanlı ve daha sonrası Türkiyede. Dini öğrenmek için biryerlere veya birkişilere bağlanmanız gerekiyordu. Halkın arasında dini öğrenmek en asgari meseleleri düşmüstü. Said Nursi bunu değiştiriyor. Haşir, Ahiret ve Kader gibi zor konuları herkesin anlayabileceği bir şekilde topluma sunuyor. Hani Mehmed Akif diyorya: ´Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı´. İşte Üstad tamda bunu yapıyor. Modern çağda yaşayan insanların modern sorularına bir nevi yine modern cevaplar veriyor. Bizim sorunlarımıza asrımıza uygun cevaplar veriyor.

Bir misal: İbn-i Sina. Belki gelmiş geçmiş en büyük hekimlerden birisi. Ama 2010da yaşayan 15 yaşındaki bir genci alsak, İbn-i Sinadan tıp hakkında çok daha fazla bilgisi vardır. Daha akıllı olduğundan değil, şartların degistiğinden dolayı.
Aynen öyle, Risale-i Nurlar bizim şartlarımızı göz önünde bulundurarak cevaplar sunuyor. Böyle olmasıda işte yine Risale-i Nurun yayılmasına vesile olan sosyolojik nedenlerden bir tanesi.

Bu üç nokta Risale-i Nurların Türkiye´de yayılmasında tetikleyici rol oynamış. Tam ihtiyaç duyulduğu vakitte, Bediüzzaman Said Nursi Risaleleriyle toplumun ihtiyaçlarına karşılık verebilmiş…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-sosyolojik-nedenleri/

 

Risale Haber, 26.06.2016

http://www.risalehaber.com/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-ve-yayilmasinin-sosyolojik-ve-piskolojik-8756yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.06.2010) Die Nurculuk Bewegung (Zum ersten Mal als Buch)

Zum ersten Mal gibt es die ganze Geschichte, Entwicklung, Organisation, Struktur der Risale-i Nur Bewegung als wissenschaftliche Studie.

Wer ist Said Nursi?
Wer sind die Nurcus?
Was ist die Risale-i Nur?
Warum gibt es so viele Gruppierungen der Nurcus?
Ist Fethullah Gülen ein Nurcu?
Wie entstand die Bewegung?
Wie ist die Organisation in Deutschland und in der restlichen Welt?

Diese und viele andere Fragen werden auf wissenschaftliche Weise untersucht.

Der Klappentext:

Obwohl in den letzten Jahren viele soziologische Studien zu den verschiedenen islamischen Gruppen durchgeführt wurden, blieb eine Gruppe, die relativ unpopulistisch ist, unbemerkt. Die Rede ist von Said Nursis Nurculuk Bewegung, auch Nurcu, Nur oder Risale-i Nur Bewegung genannt, die mit Millionen von Anhängern die islamische Strömung in der Türkei ist, die am meisten Einfluss auf die Bevölkerung der Türkei zu haben scheint. Sie ist die erste organisierte religiöse Bewegung der heutigen Türkischen Republik.

Auch in Deutschland ist die Bewegung vertreten. Jedoch wird die Strömung nicht wahrgenommen. Sie existiert und agiert völlig unbemerkt, ja quasi unsichtbar. Trotz der Tatsache, dass es über Said Nursi und die Risale-i Nur dutzende Bücher gibt, gibt es kaum wissenschaftlich analysierende Arbeiten über die Bewegung selbst. Daher ist dieses Buch das erste in seinem Gebiet. Zum ersten Mal wird die Nurculuk Bewegung ausführlich wissenschaftlich, soziologisch und empirisch unter die Lupe genommen.

Jetzt bestellen:

http://lesen24.com/index.php?cName=deutsche-b%FCcher-cemil-sahin%F6z

oder

http://www.amazon.de/s/ref=nb_sb_ss_i_0_6?__mk_de_DE=%C5M%C5Z%D5%D1&url=search-alias%3Daps&field-keywords=cemil+sahin%F6z&x=0&y=0&sprefix=Cemil+

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar, News, Berichte, Presse