Schlagwort-Archive: risale

(31.12.2010) Uzaylı Türkleri araştıran Alman ilim adamları

Uzaylı Türkleri araştıran Alman ilim adamları

„Kendi uydurduğun istatistikten başka bir istatistiğe inanma.“ Churchill

2010 senesine Almanya´da ki yabancılar ve göçmenler hakkında yapılan araştırmalar damgayı vurdu.

Tabiki bu gurubun en büyük temsilcileri türkler de nasibini aldılar.

Adeta bu sene alman ilim adamları türkleri keşfettiler.

Bu türkler ne yer? Ne içer? Nasıl giyinirler? Hangi okullara giderler? Hangi bayramları kutlarlar? Zeka seviyeleri nasıldır? Almanlar hakkında ne düşünürler?

Yüzlerce soru…
Onlarca araştırma…

Varılan sonuçlarda birbirinden o kadar ayrıkı.

Kimisi türkleri aptal yerine koyuyor, kimisi akıllı.
´Türkler dindar´ diyende var, ´Gittikçe dinsizleşiyorlar´ diyende var.
´Türkler almanca bilmez´ diyenler ve karşılarında ´Türkçeyi bilmiyorlar´ diyenler.

Araştırmalar tabiki olacak…

Ama bu şekil araştırmalar bize biraz faşist geliyor. Biraz ayrımcı kokuları sarsıyor etrafa.

Sanki türkler insan değilde, farklı yaratıklarmış gibi…. Mesela… mesela… Uzaylılar gibi.

Halbuki ´ayrı bir gezegenden gelen´ türkleri araştırmak yerine, bu araştırmalara sarf edilen bütçeler ırkçılığa karşı kullanılabilinirdi…

Yada yabancılara karşı yapılan ayrımcılığı engellemek için kullanılabilinirdir…

Yada Alman okullarını 3. defa PİSA´da „Ayrımcılık“ konusunda birinci sıraya oturtan faktörlerden temizlemek için kullanılabilinirdi.

Ne yazıkki bunların hiç biri yapılmadı…

Bunun yerine farklı bir insan türüymüş gibi, türkler ´araştırıldı´. Kemal Sunal´ın ´Hanzo´ filmine selamlar olsun…

Peki 2011´de ne olacak? Araştırmalar devam edecekmi?

Şimdi güzellik yarışmasını kazanan çirkinler gibi romantik romantik ´2011 kardeşlik yılı olsun´ diye gevelemeye gerek yok. Kafalardaki faşist düşünceler gitmeden, hiç bir toplumda kardeşlik olmaz.

Hiç bir ırkın başka bir ırka, hiç bir insanın başka bir insana üstünlüğü olmadığını anlamadan, Mahsun Kırmızıgül´ün ´Hepiiiimiiiiiz Gardaşızzzzz´ türküsünü söylemek nafile.

Onun için, önce kafaları ve düşünceleri değiştirmek gerekir.

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 31.12.2010

http://www.moralhaber.net/makale/uzayli-turkleri-arastiran-alman-ilim-adamlari/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.10.2010) Almanya´da ki türk cemaatleri daha ne kadar uyumayı düşünüyor?

Almanya´da ki türk cemaatleri daha ne kadar uyumayı düşünüyor?

Merak etmeyin… Başlığı bilerek bu şekilde seçtim.

Kafka´nın tabiriyle ´Abartıyorum, anlaşılabileyim diye´. Yoksa niyetim provokasyon yapmak değil…

Niyetimi arz edeyim:

Almanya´da yaklaşık 4 milyon müslüman yaşıyor.

Bunların 3 milyonu Türk.

Almanya´da en büyük dini cemaatler türklerin kurduğu cemaatler ve dernekler. Hangisini ararsanız var. Hem Türkiye´de olanlar, hemde Türkiye´de olmayanlar.

Camilerin büyük bir çoğunluğu da türklere ait.

Bu camilere girdiğinizde hepsinde aynı özellik ile karşılaşırsınız:

1.    Vaazlar, hutbeler, konuşlamalar, sohbetler hepsi türkçe.
2.    Gençler yok.

Henüz sosyolojik bir araştırma yapmamakla beraber, birincisinin ikinciyle bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Almanya´da doğup, büyüyüp, yaşayan türk gençlerinin türkçesi zaten zayıf. Birde buna dini terimler eklenince, gençler için anlaması mümkün olmayan hutbeler, vaazlar ortaya çıkıyor.

Bir çok defa imamlarımızdan duyduk: „Öğrenciye ´tekbir getir´ diyorum. Tekbirin ne olduğunu bilmiyor. Secde diyorum, hiç duymamış.“

Bu nedenden dolayı büyük bir irtibat sorunu yaşanıyor.

Türkçe konuşan imamlarımız gençlere ulaşamıyorlar. Kültürel farklarıda göz önünde bulundurursak, onların dertlerini, sıkıntılarını da anlayamıyorlar.

Bu konuyu başka bir yazımızda işlediğimizden dolayı, burada detaya inmeyip ´Yabancı dilde eğitim´ konusuna değinmek istiyorum.

Dedik ki, gençler türk camilerinde değil.

Peki camiye giden türk gençleri, hangi camilerdeler?

Nerede almanca konuşuluyorsa, oradalar.

Aslında bunda fazla büyük bir sorun yok. İsteyen, istediği yere gitsin. ´İllahada benim camiye gelsinler´ diye bir mesele söz konusu olmaması gerekiyor…

Fakat…

Sorun başka bir yerde.

Sorun, Almanya´da tamamen almanca din eğitimi veren, hutbeleri, vaazları, sohbetleri almanca olan cemaat ve camilerin çoğu vahhabilerin ve selefilerin mekanları.

Örneğin internette bile almanca dini sohbet aradığınızda, karşınıza binlerce vahhabilerin çektigi sohbetler ve vaazlar geliyor.

Hatta sırf alman olduğu icin televizyondan televizyona, kanaldan kanala taşıdıkları meşhur ve populer bir vahhabi var.

Bu vahhabinin televizyona her çıkışında, internette her konuşmasında, Almanya´da ki müslümanlar büyük darbeler yiyorlar. Irkçılar bu sohbetler sayesinde müslümanlara saldırıyorlar. Çünkü bu şahısın temsil ettiği İslam hem radikal hemde korkutucu ve ürkütücü.

Ve türk gençlerinin çoğunluğu bu vahhabiyi dinliyorlar.

Onun sohbetlerini yüklüyorlar.

Onun derslerine katılıyorlar.

Neden onu dinlediklerini sorduğumuzda, büyük bir çoğunlugu sadece ´Almanca olduğu için´ diyorlar.

Özellikle doğruyu ve yanlışı ayıramayan gençler bu vahhabinin arkasından gidiyorlar ve hem sünni gelenekten çıkıyorlar hemde davranış, kılık, kıyafet ile adeta 7. asra geri dönüyorlar.

Bu tehlikeye karşı gelebilmek icin camilerimiz, medreselerimiz, tekkelerimiz muhakkak yabancı dilde eğitim vermeli.

Ve bu eğitimi iyi almanca bilenler yapmalı.

Yoksa sipariş üzerine almanca bilmeyenler tarafından okunan almanca hutbeleri hiç kimse anlamıyor.

Kaldıki genç kardeşlerimiz bu sipariş hutbeleri camiye gelmeden, cuma sabahı internettede okuyabiliyor. Bunun zerre kadar bir faydası yok, ki zaten insan fıtratınada aykırı.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 19.10.2010

http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-ki-turk-cemaatleri-daha-ne-kadar-uyumayi-dusunuyor/

3 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.10.2010) Almanya Bediüzzaman Sempozyumuna hazırlanıyor

Almanya Bediüzzaman Sempozyumuna hazırlanıyor

Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde Almanlardan bahsederken, onlara “Bahtiyar Alman milleti“ diye hitap ediyor. Sanki, gurbetcilerin Almanya´ya işci olarak geleceklerini, fakat vatanlarına dönmeyip, bu ülkenin her köşesine camii inşa edeceklerini hissetmiş gibi.

Alman-Türk ittifakını destek mahiyetinde, Said Nursi şu sözleride ilave eder: “Almanlar ve türkler tarih boyunca dosttular.“ Bu dostlukları şu günlerdede devam ediyor. Nitekim Almanya´da yaklaşık dört milyon müslüman yaşıyor ve tahminen 3000 tane camii/mescid var.

Hatta Said Nursi, Tevâfuklu Kur’an´ın ya Almanya´da yada İtalya´da basılmasını istemiş. Bununlada kalmaz, 1950li yıllarda Said Nursi, kendi eserlerinden yaklaşık 50 tane Almanya´ya önemli mevkilere yollar.

Said Nursi kendiside Almanya´da kısa bir dönem bulunmuş. 1918 yaz mevsiminde rus esaretinden firar ederken, Berlin üzerinden İstanbula gidiyor ve Berlin´de tahminen iyi ay boyunca kalıyor. Burada elde ettiği deyimler nedeniyle, yukarıdaki sözleri sarf etmiş olabilir.

***

Şimdi Bediüzzaman tekrar Almanya´ya geri dönüyor….

İstanbul´daki muhteşem Sempozyumdan sonra, birde Almanya´da bir “Bediüzzaman Said Nursi“ Sempozyumu düzenlenecek.

8.11. ve 9.11. tarihlerinde Almanya´nın Osnabrück Üniversitesinde “50. Ölüm Yıldönümüne Özel Bediüzzaman Said Nursi“-Sempozyumu düzenlenecek. “Modernitede geleneksel bir alim“ başlıklı konferansta bir çok ilim adamı sunum yapacaklar.

İki gün sürecek olan konferansın özel misafirleri ve konuşmacıları şunlar:

Misafirlerimiz:

Mehmet Fırıncı
Abdullah Yeğin
Abdulkadir Badıllı
Refet Kavukcu
Hüsnü Bayram

Konuşmacılar:

Martina Blasberg-Kuhnke
Avni Altıner (Hannover)
Prof. Dr. Bülent Uçar (Osnabrück)
Ali Bulaç (Istanbul)
Prof. Dr. Egon Spiegel (Vechta)
Prof. Dr. Bekim Agai (Halle)
Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç (Istanbul)
Prof. Dr. Recep Şentürk (Istanbul)
Prof. Dr. Stefan Conermann (Bonn)
Prof. Dr. Dr. Ina Wunn (Bielefeld)
Dr. İsmail Yavuzcan (Köln)
Prof. Dr. Frederek Musall(Heidelberg)
Dr. Ute Hempelmann (Hamburg)
Dr. Ali Özgür Özdil (Hamburg)
Cemil Şahinöz (Gütersloh)
Prof. Dr. Arnulf von Scheliha (Osnabrück)
PD Dr. Martin Riexinger (Göttingen)
Esnaf Begic (Osnabrück)
Prof. Dr. Christoph Elsaß (Marburg)
Prof. Dr. Erna Zonne (Osnabrück)
Prof. Dr. Thomas Michel (Washington)
Prof. Dr. Lutz Berger (Kiel)
Dr. Andreas Renz (München)
Prof. Dr. Servet Armağan (Istanbul)
Dr. Colin Turner (Durham)
PD Dr. Dr. Bertram Schmitz (Hannover)
Ahmad Milad Karimi

Sempoyzumda Said Nursi ve Risale-i Nur´lar farklı bakış açılarından ele alınacak. Bediüzzamanın “Din ilimleri ve fen ilimleri ilişkisi”, “İnsan hakları ve felsefe”, “Din Eğitimi”, “Hürriyet Anlayışı“, “Dinler Arası Diyalog“ ve “Adalet ve Vahiy“ konularındaki düşünceleri ele alınacak.

Said Nursi ve eserlerine gönül vermiş gurbetçilerin bu sempozyuma akın edeceğini ve onu hakkıyla tanıtabileceklerini umut ederek…..

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 04.10.2010
http://www.moralhaber.net/makale/almanya-bediuzzaman-sempozyumuna-hazirlaniyor/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.09.2010) Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Daha önce Ahmet Hakan´ın “Nurculuk Hastalığını“ yazmıştık. Şimdide kendimi Ahmet Hakan Coşkun´un başka bir kompleksini yazmak mecburiyetinde görüyorum: Fethullah Gülen kompleksi.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, burada yazacaklarım benim diğer yazılarıma benzemeyecek. Ama ne yapayım? Ahmet Hakan´a kendi diliyle cevap vermek zorundayım. Hani magazinvari bir dil ile.

Çünkü nerede magazin, televole, polemik, orada maşaallah Ahmet Hakan Coşkun…

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla, gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan gelir.

Ahmet Hakan, hiç şüphesiz ve tartışılmaz, Türkiye´nin en çok okunan köşe yazarı. Ama “en çok okunan“ olmak, “iyi“ manasına gelmez…

Örneğin en saçma ve ahlaksız dizileri milyonlar izler, ama ilmi belgeselleri bir kaç bin kişi izler.

En cahil kitapları milyonlar okur, ama akademik kitapları en fazla 1000-2000 kişi okur.

Demek kemiyet-keyfiyet meselesi….

Sayı çoğunluğu değil, kalite önemli…

Gelelim asıl konuya….

Ahmet Hakan´ın en çok zevk aldığı konu ´Okyanus Ötesi´yle, yani Fethullah Gülen´le uğraşmak…

Bunu bir psiko-analiz ile incelemeye çalışalım.

Eskiden bazı cemaatlerin takıntıları olurdu. Her taşın altında bir mason ararlardı. Bütün beceriksizlerini masonlara yüklerlerdi.

Şuan Ahmet Hakan aynısını Fethullah Gülen ile yapıyor. Herşeyin altında bir ´cemaat´ eli alıyor. Her konuya illahada Gülen´i sokmaya çalışıyor.

´Mahallesiz´ olduğunu iddia eden Hakan´ın mahallesi her başarısızlığı Gülen´e ve cemaate yüklemeyi maarifet biliyor.

Tabiki böyle yapmak ile kendiside çok iyi biliyorki, yazılarının reytingi çoğalıyor. Fethullah Gülen´i ağızına aldığında, yazısının binlerce defa yollanıp, okunacağını çok iyi biliyor. Bu şekilde populist olmayı iyi beceriyor.

Birde tabiki Gülen ile uğraşarak kendi egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Fethullah Gülen hakkında bir şey yazmaz ise – velev ki sadece bir satır bile olsa – çatlıyor çünkü…

Fethullah Gülen´e ulaşamadığı için onu taşlamaya çalışıyor. Başka türlü onu muhatap alan yok. O zamanda aşağılık komplekslerine kapılıyor.

Onun için…

Hakan´ım, yüce Türk Milletine bir iyilik yap, lütfen acilen psikolojik terapiye başla. İstersen gel Almanya´ya, ben seni ücretsiz terapi ederim.

Çok zor olsada, kompleksten kurtarırım seni…

Kim bilir… belki sende ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si olur, çıkarsın…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 30.09.2010
http://ikincivatan.eu/ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen-kompleksi-makale,380.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(19.08.2010) Dogruluk

Doğruluk

´Emrolunduğun gibi dosdoğru ol´

(Hûd, 112)

Konuya üç kıssa hisse ile başlayalım:

1.

Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resulullah (asm) arasında şöyle bir konuşma geçer:
– Ebu’d-Derda: Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?
– Resulullah (asm): Evet bazen olabilir.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin zina edebilir mi?
– Resulullah (asm): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa de “Evet!”.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?
– Resulullah (asm): Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h No: 8994)

2.

Bir gün kendisine çeşitli sorular soruldu, ardından da bir mümin yalan söyleyebilir mi diye sordular. Sevgili Peygamberimiz, oturduğu yerden şöyle biraz doğruldular ve hiddetle “Müslüman asla yalan söylemez! Müslüman asla yalan söylemez” diye onlarca kez tekrar ettiler. Sahâbe-i Kirâm “Keşke bu soruyu sormasaydık. Hz. Peygamber’i çok üzdük.” diye pişmanlıklarını ifade ettiler.

3.

Bundan 100 yıl önce Bediüzzaman Said Nursiye soruyorlar:

Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüt.

Sual: Yalnız? (bunlar mı?)

Cevap: Evet!

*

Bir insan, herkes üzerine gelsede doğruyu söylemeye devam etmelidir. Çünkü inandığı doğrudan makam, mevki ve insan sevgisi için dönmemeli. Madem doğruya ´doğru´ olarak inandı, o zaman o doğruyu haykırabilmeli.

Çünkü doğru her zaman doğrudur…

Birilerine güzel gözükmek için doğruyu gizlemek ahlaksızlıktır. Nitekim Almanya´da bir çok sözde ´İslam Dini´-uzmanlarının yaptıkları bundan ibaret.

Bir-iki sure bilen ve kendini ´müslüman´ olarak nitelendiren bir çok uzaktan kumandalı şahıslar İslamı temsil etmeye kalkışıyorlar. Ama doğruluktan bi´haberler.

 

Elbette Said Nursi´nin ´Her zaman doğruyu söyle. Ama her doğruyu her yerde söyleme. Yanlış anlaşılabilinir´ ve Voltaire´nin ´Her söylediğin, doğru olsun. Ama doğru olan herşeyide her yerde söyleme´ sözlerinden çıkan kaide geçerlidir.

Ama bu medya maymunlarının yaptıklarının bu kaideyle uzaktan yakından alakası yok. Bunların yaptıkları, doğruyu gizleyip, yerine başka birşey koymak. Sebep? Sadece şirin gözükebilmek için. Yani İslam dinini kendi kafalarına göre değiştirip, asıl doğruları gizlemektir bunlar dertleri.

Halbuki bu şekilde yalakalık yapanlar her zaman kaybetmiştir. Kazananlar hep doğruyu haykıranlar olmuştur. Buna tarih şahit.

Mesela Ebu Bekir… Bu doğruluğu nedeniyle ulaştığı makama sahip oldu. Sırf doğruluğu nedeniyle Sıddık oldu.

Mesela Said Nursi… Yine bu doğruluk nedeniyle hayatı boyunca süründürüldü. Hiç bir kere mahkum edilmemesine rağmen yaklaşık 30 senelik ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçti.

Ama tarih boyunca doğru söyleyenler sonunda kazandılar. Yalakalık için yalan söyleyip, gerçeği gizleyenler öldükleri gün unutuldular.

En komik olanlar, bir yerlere varabilmek için yalakalık veya takiyyecilik yapanlar. İnsan türünün en zavallılara bunlardır aslında. Çünkü inandıkları şeyi savunmaktan korkuyorlar. Demek ki inandıkları şey – her neyse – kendilerine dahi güven vermiyor. Böyle birşey nasıl ´doğru´ olabilir…

Halbuki birşeyin ´dogruluğuna´ inanan kişi, sapa sağlam o doğrunun arkasında durmalı. Yunus Emre der ki: ´Cümleler doğrudur, sen doğru ise, doğruluk yoktur, sen eğri isen.´ Yani öncelikle kendimiz ´doğru´ ve hakikatperver olmamız gerekiyor… Kendimiz Hz. Mevlana´nın dediği gibi ´Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün´meliyiz.

Bu nedenle İslamiyet sadece namaz kılmak, ibadet etmek değil. İslamiyet, insan olma kabiliyetidir. Ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktır. Said Nursi der ki: ´İman, insanı insan eder, belki sultan eder.´ Eğer bizdeki iman, bizi doğru ve ahlaklı bir insan yapmıyorsa, orada bir sakatlık vardır demektir.

Yine Yunus Emre der ki: ´Bir kez gönül kırdıysan, kıldığın namaz, namaz değil.´

İmam Nebeviye göre dua´da da doğruluk çok önemli. Duadaki samimiyet için doğruluk gerekir. Yani şehadet isteyen tatil köyünde kısa donla gezmemeli. Şehitlik isteyipte, dünyaya bağlanmak, adeta gemiyi limana bağlamaktır. Allah´tan ahireti isteyen, dünyaya binalar dikiyorsa, duadaki doğruluğa erişememistir.

 

Hani Peygamberimiz (sav.) diyor ya: ´Ümmetimden hakikaten müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zina iftirasında bulunmuş; şunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek. Ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvası görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.´ (Müslim – 2581). Hatta bir başka hadisde Peygamber Efendimiz (sav.) bazı namaz kılanları tavuğun yem yediği gibi süratle namaz kıldıklarını söylüyor.

Demek ki mesele papağan gibi Kuran okumak veya antreman yapar gibi namaz kılmakta değil. Sadece şekilcilik değil önemli olan. Mesele, insan olabilmek. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar bizi ´Sıddık´yapmalı. İslamiyet bu olsa gerek.

http://www.moralhaber.net/makale/dogruluk/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.08.2010) Her köye bir deli lazım

Her köye bir deli lazım

Modernitenin bir özelliğide ´ayrımcılık´ yapması.

Faşistlik derecesinde olmasada, modern dünyada insanlar gruplara ayrılır: gençler, yaşlılar, hastalar, zenginler, fakirler, deliler, sakatlak vs. vs.

Herkes belli kriterlere göre ´insan gruplarına´ göre ayrılırlar. Ve bu ayrılık mekan sahasınıda kapsar.

Örnegin yaşlılar…

Özellikle Avrupa´da huzur evleri çok yaygın. Emekli yaşına geldikten sonra, kendisine bakamayacak hale gelen yaşlılar huzur evlerine yerleştirilirler. Bu gayet normal karşılanır. Aslında bu insanlara bakabilecek bir aileleri olsa dahi, gelenek haline gelmiştir. Yaşlılar huzur evinde yaşarlar.

Bizim kültürümüze göre huzur evleri ve ebeveynleri böyle ´beton binalara´ yerleştirmek, utanç verici bir durumdur.

Anne-Babaya öz evlatları bakar. Olmaz ise diğer akrabaları. Hadi oda olmadı, komşular. Ve bu daire bu şekilde devam eder. Belki en son dairede – ki oraya varmak aslında imkansız – devlet o görevi ele alır.

Yaşlıları huzur evine yerleştirmek ile, onları bir nevi hayattan uzaklaştırmış olunuyor. Hayatın içinde değil, hayatın dışında kalmış oluyorlar.

Nitekim gurbetçiler, Avrupa´da emekli olduktan sonra senenin yarısını Avrupa´da, yarısını Türkiye´de geçiriyorlar.

Çünkü Avrupa´da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Yaşlılar hayattan dışlandığı için, ya kahveye yada camiye gidiyorlar. Başka alternatifleri yok.

Senenin sadece yarısını bir ülkede, yarısını diğer ülkede geçirmelerinin nedeni ise, Avrupa yasaları. Avrupa´nın bir çok ülkesinde, 6 aydan fazla yurt dışında bulunan birisinin oturumu otomatikman iptal ediliyor.

Deliler içinde aynısı ge.erli…

Eskiden her köyün bir delisi olurdu.

Bu gayet normaldi. Bu ´deli´ diğer insanlar ile hiç ayırt edilmeden onlarla beraber, onların içinde yaşardı. ´Normal insan´dı yani – ki zaten öyle.

´Deli´ diye terapiden terapiye, hastaneden hastaneye götürülmezdi.

Ama modern çağ ´deli´leride ayırdı.

Artık deliler toplumun içinde değiller. Onlarda dışındalar.

Onlarda ´anormal´ olarak kabul ediliyorlar.

Onlara, farklıymış gibi davranılıyor…

Halbuki insanları belli sıfatlar nedeniyle toplumdan ayırmanın hiç bir faydası yok. Özel bir durum olarak görülmediği vakitte, hiç bir şey ´anormal´ değildir. Zaten ´normal´ nedir ki? Çoğunluğun ittifak ettiği bir şey ´normal´ mi? ´Normal´in kaideleri ve sınırları ne?

Normal olan tek şey, güneşin her sabah doğup batması. Gerisi her kültürde farklıdır. Bir kültür için ´normal´ olan birşey, diğer bir kültür için ´anormal´ olabilir. Büyük bir saygısızlık olarak görülen bir davranış, başka bir anlayışa göre gayet ´normal´ olabilir.

Bu toplumsal yaşamın ayrımcılığı insanı modern sorun ve sorulara itti.

Çünkü bu şekil ayrımcılık ile farklı problemler başladı:

Bir ´deli´ daha önce ´problem´ değildi.

Bir yaşlı daha önce ´yük´ değildi.

Ayırdığımız için bu sorunlar ortaya çıktı.

Ama ütopyaya düşmeyelim, birleştirmek içinde çok geç….

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 06.08.2010
http://www.ikincivatan.eu/her-koye-bir-deli-lazim-makale,338.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.07.2010) Camileri bilardo salonuna çevirmek

Camileri bilardo salonuna çevirmek

Boş camileri doldurabilmek için hizmetkar ve fedakar insanlar günlerini, gecelerini veriyorlar. Dışı güzel, içi boş olan mescitleri gençlerle doldurmaya çalışıyorlar.

Bazende çaresizce her yönteme sarılıyorlar…

Yeterki gençler camiye gelsin diye, Avrupa´da son 10 yılın modası bilardo masaları, futbol takımları kurmak, langırt, futbol maçlarını gösteren şifreli kanallar ve masa tenisi.

Bu beş ´fenomenden´ en az üçünü her camide bulmak mümkün.

Maksat?

Camilere gençleri çekebilmek.

Peki maksat yerini buluyormu?

Hayır.

Bu durumu anlayabilmek icin piskolojik bir analiz yapmamız gerekiyor.

Soru şöyle: Bu yöntemlere neden başvuruluyor?

Cevap: Çünkü camiye gelmeyen gençler, başka mekanlarda en çok bunlardan etkileniyor.

Yani mantık şöyle:

Madem gençlerimiz bilardo oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol takımlarına yazılıyorlar, gelsinler caminin futbol takımına girsinler.
Madem gençlerimiz langırt oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol maçlarını izlemeyi seviyorlar, gelsinler camide izlesinler.
Madem gençlerimiz masa tenisi oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.

Düz aristo mantığıyla bu doğru bir yöntem.

Fakat, amma velakin…

Aristo mantığı heryerde geçerli değil.

Hele hele sosyoloji ve piskolojide hiç geçerli değil.

Çünkü gençlere bu yöntemleri sunmak ile, bir alternatif sunulmuş olunmuyor. Gençleri camiye bağlayabilmek için gerçek manada ve ciddi alternatifler sunulmalı. Diğer mekanların aynısını yapmak alternatif değil!

Size bir misal: Bilardo salonuna bir mescit yapılsa, siz artik camiye değilde, cuma namazı için bilardo salonuna gidermisiniz?!

Yani, aynı bir oyunu farklı mekanlarda oynayabilmek, sadece genç için bir mekan alternatifidir. Bazen oraya gider, bazen buraya. Hiç bir şey değişmez.

Nitekimde cami yönetimleri bu vahim neticeyi daha yeni anlamaya başladılar. Bunların çare olmadığını daha yeni fark etmeye başladılar.

Demek ki gençlere, diğer mekanlarda olmayan bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde alamayacağı bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde bulamayacağı bir huzur sunulmalı.

Bir bilardo masası alınacağına, keşke gençlerin dilinden anlayan, onlarla gülen, onlarla ağlayan elemanlar yetiştirilse.

… yada keşke imamlarımız Avrupa´da yaşayan gençlerin problemlerini biraz daha benimseyebilseler.

… keşke imamlarımız görevlerinin namaz kıldırmak olduğunu değilde, bir topluma liderlik yapabilmek olduğunu benimseyip, gençlere yeri geldiğinde bir ağabey, yeri geldiğindede bir destekci olabilseler.

… keşke camilerimizde sadece namaz kılınmasa. Adı gereği, yani ´toplayan, birleştiren, cem ettiren´ manasında olan camiilerimiz, isimlerine layık olarak gençleri, onların anladığı bir dil ile kucaklayabilseler.

Keşkeler, keşkeler…

Bunları yapan ve gençlerle dolup taşan camiler ve imamlar elbette var. Bu camilerin en büyük görevi, projelerini diğer derneklerle paylaşmakır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 29.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/camileri-bilardo-salonuna-cevirmek/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.07.2010) İslamın reforma veya aydınlanmaya ihtiyacı yok

İslamın reforma veya aydınlanmaya ihtiyacı yok

Son yıllarda Avrupa´da müslümanlar arasında ´reform´ hareketleri çoğaldı.

´Radikal Reformlar lazım´, ´Avrupa İslamı lazım´, ´Ilımli İslam´, ´İslam aydınlansın´ diyen sesler yükselmekte.

Bizim bazı garib insanlarımızda reform ve aydınlanmanın ne manaya geldiğini bilmedikleri için, güzel bir şey zannedip, bir takım insanların gözlerine girebilmek için, hemen bu trene ve modaya atlayıp, `Bak bak, bizim cemaat aydınlanmış bir cemaat´ veya ´İslam´daki reform hareketi bizim cemaatimiz´ demeye başladılar…

Özellikle tehlike gençlikte.

Çünkü gençler babalarının ´dinlerinden´ bıkmış durumundalar. Bu durum kimsenin hoşuna gitmesede, böyledir. Bunun ispatı boş kalan camiler ve diğer dini temsil eden mekanlar.

Zaten gençlerin çoğu bu mekanlarda konuşulan dilden anlamıyorlar. Dil derken, sadece ağız ile konuşulan dili kast etmiyorum. Daha çok kültürel dili göz önünde bulunduruyorum.

Yani açıkcası, bu mekanlarda konuşulan dertler, sıkıntılar Almanya´da yaşayan gençlerin umurunda dahi değil.

Bu nedenle bu gençler aç!!

Açlıklarını giderebilmek için, maalesef farklı akımlara kayma ihtimali var.

En büyük tehlike reform ve aydınlanma hareketleri. Çünkü gençler bu hareketlere, ´işte bunlar bizi anlıyor´ gözüyle bakıyorlar.

Halbuki İslam dininin reform olmaya veya aydınlanmaya zerre kadar ihtiyacı yok.

Hristiyanlık tarihinde Calvinist ve Luther akımlarını ortaya çıkaran ve sonuncunda bu dini reform ettiren sebeplerin hiç biri İslam dininde yok.

Bazı dengesizlerin ´İslam dinide reform edilmeli, Aydınlık Çağını yaşamalı´ sözleri sadece bir bilgisizlikten ibaret.

Çünkü İslam´da bir reform olsa, tamamen içi boş bir din ortaya çıkar. İbadetsiz, amelsiz bir din ortaya çıkar.

Hristiyanlıkta zaten amel yok. Reform yapınca, ortada değişen bir şey yok.

Ama İslam´da reform yaptığınız zaman, dinin temel unsurları yok olmuş olur. Avrupa´ya göre bir İslam, Afrika´ya başka bir İslam, Yeni Zelanda İslamı diye yüzlerce İslam ortaya çıkar.

Fakat…

İslam dininde müceddid kavramı vardır.

Her 100 senede bir bir müceddid gelir ve İslam dinini o asra uygun bir şekilde yorumlar. Ama hiç bir şekilde dinin temel unsurlarını, adetlerini veya amellerini değiştirmez, kaldırmaz. Bunu bugüne kadar hiç bir müceddidde yapmamıştır…

Yani…

İslam deforme edilmemişki, reform edilsin!

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/islamin-reforma-veya-aydinlanmaya-ihtiyaci-yok/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.07.2010) Barış düşmanına Barış ödülü

Barış düşmanına Barış ödülü

Almanya´da ki FDP partisinin vakfı, kendisini sosyolog zanneden insanlık düşmanı Kelek´e “Barış Ödülü“ verdi.

Öncelikle şunu belirtelim ki, bütün ödüller ideolojiktir. İster Nobel ödülü, ister Oscar olsun…. Bütün ödüller ideolojiktir.

İkincisi, FDP vakfının verdiği bu ödülün toplumda zerre kadar değeri yok. Hiç bir şeyi ifade etmiyor.

Vakfın, ödülü Almanya´da bir numaralı İslam düşmanı olarak bilinen bir bayana vermesi, olayın ne kadar siyasi olduğunu gösteriyor.

Kelek, her fırsatta Türklerin barbar olduğunu, müslümanların 24 saat cinsel ilişkiyi düşündüklerini, imamların çocukları taciz ettiklerini ve daha nice akıl almaz iftiralarda bulunuyor.

Ve bunu yaptığı için kanaldan kanala çağırılıyor…

Kendisini sosyolog zanneden bu zavallı kadın hakkında, 70e yakın meşhur sosyolog bilgi yayınlamasına rağmen, bilgide “Bu kadının yazdıkları saçmalıktan ibaret. Sosyolojiyle veya ilim ile yakından uzaktan alakası yok“ denilmesine rağmen, bir çok çevrenin işine geldiği için kitapları en çok satan kitaplar arasında…

Hiç şaşırtıcı değil.

Çünkü Kelek´i örnek alarak, her gün yeni bir “çok satan“ piyasaya çıkıyor.

Yazmayı bilmeyen, almanca grameri kullanamayan, genelde türk genç bayanlar, meşhur olmak için, Kelek Ana´ları gibi her gün yeni bir kitap ile karşımıza çıkıyorlar…

Kitaplardaki konular hep aynı:

“Türk ailem beni türk kültürüne zorluyorlar“… Aman Allah´ım, ne büyük bir vahşet!?

“Türk babam beni hep dövüyor“… vah vah…

“Annem babam beni başörtü takmaya zorladılar“

Bu konularla ilgili kitap yazdığınızda, zerre kadar şüpheniz olmasın, kitabınız hiç kimse tarafından satın alınıp okunmasada, ve hatta sizde bir gram beyin olmasada, medya bu kıtabınızı 10 milyon satmış gibi reklam yapar. Nitekimde böyle oluyor…

Dönelim konunun başına…

FDP bir barış düşmanına bu ödülü vermek ile, safını belli etti. Türklerle Almanların beraber yaşayamayacağını söyleyen bu varlığa ödül vermekle yerini belli ettiler.

Yani FDP seçmenlere şunu söylüyor: “Ey Ahali, bundan sonra türklere ve müslümanlığa düşmanlık yapanların yanındayız. Oylarınızı bize verin.“

Ey FDP bizde size duyururuz: „Gelecek seçimlerde türkler, müslümanlar ve vicdanlı almanlar sizi sandığa gömecekler. Tarih de sizi sandığa gömecek. Almanya´da ki uyum ve barış çalışmalarını baltaladığınız asla unutulmayacak.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 23.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/baris-dusmanina-baris-odulu/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(16.07.2010) AggroMigrant interviewt Cemil Sahinöz

AggroMigrant interviewt Cemil Sahinöz

Unsere Interview-Serie “7 Fragen an…” geht in die nächste Runde. Diesmal haben wir den Autor und Gründer der Zeitschrift “Ayasofya” befragt – Cemil Sahinöz. Er ist Diplom-Soziologe und hat bisher verschiedene Bücher übersetzt und verfasst. Sein erstes Buch schrieb er mit 12 Jahren und mit 14 Jahren brachte er seine erste monatliche Zeitschrift heraus. Zu verschiedensten Themen macht er Vorträge, Seminare, Fortbildungen, Konferenzen und Workshops. Als Journalist arbeitet er in der Zeitung “Hürriyet“. In mehreren Zeitungen hat er eigene Kolumnen. Zudem ist er als Integrationsbeauftragter angestellt und arbeitete in der Vergangenheit u.a. auch als Lehrer und psychologischer Berater. Nun aber zum Interview.

AggroMigrant.com: Wie würdest Du Dich beschreiben?

Cemil Sahinöz: Das ist etwas schwierig. Menschen definieren sich immer nach ihrem Beruf. Das halte ich nicht für richtig. Demnach hätte ich nämlich mindestens fünf verschiedene Beschreibungen. Und das gleichzeitig… Aber nicht nur ich. Viele andere Menschen auch. Daher lehne ich diese berufliche Definition ab. Ich selbst würde mich als Mensch beschreiben. Das ist am einfachsten. Als einen ganz gewöhnlichen Menschen.

Bist Du eher Deutsch oder Türkisch?

Je nach Situation… Manchmal fühle ich mich richtig türkisch. Aber auch manchmal richtig deutsch. Da ich in beiden Kulturen aufgewachsen bin und beide Sprachen recht gut beherrsche, hatte ich die Möglichkeit mich in beiden Kulturen zu “bewegen“. Der Zugang zu beiden Kulturen war mir also gegeben. Es wäre daher für mich schwierig zu unterscheiden, zu welcher ich mich näher fühle. Ich würde mich auch gar nicht entscheiden wollen. Ich fühle mich als Deutscher und als Türke recht wohl… Es kommt einfach nur darauf an, eine stabile Identität zu haben. Dass heißt zu wissen, wo man steht, wer man ist, woher man kommt und wohin man geht.

Ich halte nichts von Türken, die ihre türkische Identität abstreiten. Davon gibt es auch eine ganze Menge. Man kann sie daran erkennen, dass sie noch nicht einmal die deutsche Grammatik beherrschen aber schon Bestseller-Autoren, meistens Autorinnen, sind. Woran das wohl liegt? Tja…

Genauso halte ich nichts von Türken, die in Deutschland leben und die deutsche Identität anprangern. Diese Leute erkennt man daran, dass sie weder türkisch noch deutsch sprechen.

Beides ist für die Psyche nicht gesund. Man kann und sollte zu beiden stehen. Einer der wichtigsten Eigenschaften eines Muslims ist es nämlich gerecht zu sein. Daran sollten wir uns öfters erinnern.

Mit Menschen, die scheinheilig sind, eine gespielte Höflichkeit zeigen oder ihre eigene Identität verheimlichen – im islamischen Kontext nennt man dies takiyye – kann ich nichts anfangen. Man sollte ehrlich sein und das sagen, was man wirklich fühlt und denkt. Deswegen bewundere ich AggroMigrant & Co. Man muss nicht immer einer Meinung sein, aber man sollte wenigstens ehrlich sein und das sagen, was man glaubt. Darauf kommt es sein. Das ist echter Dialog. Keine Spielereien, kein Vortäuschen oder Vorgaukeln. Voltaire sagt: „Ich mag verdammen was du sagst, aber ich werde mein Leben dafür einsetzen, das du es sagen darfst.“ Das halte ich für wichtig.

Was macht Dich in Deutschland richtig aggro?

Aggro macht mich z.B. dass Kopftuchtragende Lehrerin nicht unterrichten dürfen. Das ist das gleiche, als würde man Jemandem einen Führerschein geben und ihm sagen, dass er nicht auf der Straße Auto fahren darf, sondern nur auf einem Testgebiet! Aggro macht es mich also, wenn die Mehrheitsgesellschaft in Deutschland von Integration spricht, aber keine Chancengleichheit herrscht.

Gleichzeitig macht es mich aggro, wenn die Minderheitsgesellschaft sich nicht um Bildung kümmert und dann immer gleich der Vorwurf der Ausländerfeindlichkeit kommt. Immer wenn man selbst einen Misserfolg hat, sind “die Anderen“ schuld…

Wir müssen also differenzierter denken…

Ich schlage daher folgendes vor:

Es gibt in Deutschland keine Ausländerfeindlichkeit. Jedoch gibt es eine systematische Benachteiligung von Arbeiter- und Migrantenkindern in Bildung und Beruf. Migrantenkinder sind daher doppelt belastet, weil sie Migraten- UND Arbeiterkinder sind. Hier muss man neue Projekte und Konzepte finden, um dieser Chancenungleichheit entgegen zu wirken.

Ich möchte es noch einmal kurz und schmerzlos sagen: In Deutschland gibt es keine gesellschaftliche Ausgrenzung. Es gibt aber eine gefühlte Ausgrenzung. Das ist wahrscheinlich schwer zu verstehen. Um es sich besser vorstellen zu können, möchte ich folgendes Beispiel geben: In der Psychologie gehen wir davon aus, dass Stress nicht existiert. Der Mensch selbst erzeugt Stress und empfindet es, weil er diesen Zustand, der in der Realität nicht existiert, in seinem eigenen Kopf erzeugt.

Genauso ist es mit der wahrgenommenen Ausgrenzung. Ein erfolgreicher Migrant in Deutschland nimmt keine Ausgrenzung wahr. Jemand mit Misserfolg aber schon. Dies wird dann zurückgeführt auf Ausländerfeindlichkeit etc. Dieses ist aber Humbug.

Ja, es gibt eine Chancenungleichheit. Aber nicht nur bei Migranten, wie ich eben gerade erwähnte. Diese Chancenungleichheit hat nicht Ausgrenzung oder Ausländerfeindlichkeit als Quelle. Dies als Quelle zu sehen, ist der gleiche Unsinn, wie wenn man Zwangsehen und Ehrenmorde mit dem Islam in Verbindung bringt. Zwangsehen und Ehrenmorde haben ihren Ursprung in der asiatischen Kultur, nicht in der islamischen. Auch christliche Araber und buddhistische Chinesen verüben Zwangsehen und Ehrenmorde. Wenn man diese bekämpfen möchte, muss an die Quelle des Problems ran. Genauso ist es mit der Chancenungleichheit im System (vor allem Bildung). Wenn man diese bekämpfen möchte, darf man der Mehrheitsgesellschaft keine Ausländerfeindlichkeit vorwerfen.

Was bedeutet für Dich Integration?

Integration bedeutet für mich, dass sich alle Menschen in einem Land “Zugehörig“ fühlen. Und das ist kein Endzustand, sondern ein Prozess. Ein Prozess, der vor der Haustür beginnt. Daher ist die Rolle der Kommunalpolitik sehr wichtig. Sie ist es, die die Integration in Deutschland vorantreiben kann. Dass dies sehr gut gelingt, sieht man in vielen Kommunen.

Was den Begriff Integration angeht. Ich bin eigentlich dafür, dass wir stattdessen Inklusion/Exklusion verwenden. So macht es die Wissenschaft – allen voran der Soziologe Niklas Luhmann. Luhmann ging davon aus, dass eine Integration in funktional, differenzierte Teilsysteme nicht möglich ist. Stattdessen findet eine Inklusion, also eine Teilnahme von Personen an den jeweiligen Leistungen der ausdifferenzierten gesellschaftlichen Teilsysteme und Organisationen oder eben eine Exklusion, die Nichtteilnahme, statt. Das beschreibt den Zustand viel besser.

Worin liegen dabei die Fehler von Migranten und/oder Deutschen?

Dazu habe ich ein schönes Beispiel, dass der verstorbene, ehemalige Integrationsbeauftragte von Nordrhein-Westfalen, Dr. Klaus Lefringhausen, sehr gerne auf Veranstaltungen erzählte: Eine türkische Familie zog in eine neue Wohnung ein, in direkter Nachbarschaft zu einer deutschen Familie. Die türkische Familie backte einen Kuchen und wartete darauf, dass die Nachbarn sie besuchen und sie willkommen heißen. So kannten sie es aus ihrer eigenen Tradition. Die deutsche Familie backte ebenfalls einen Kuchen, denn es ist bei ihnen üblich, dass die neuen Nachbarn vorbeikommen und sich vorstellen. Beide Familien blieben mit ihrem Kuchen allein.

Es geht also meistens um Missverständnisse. Oder um das Unbekannte. Türken und Deutschen leben nun seit 50 Jahren zusammen. Und das wird gewiss noch weitere 50 Jahre so weiter gehen. Daher dürfte man eigentlich nicht mehr darüber sprechen, dass man sich ´nicht kennt´.

Aber heutzutage wird leider zu oft dichotomisiert in “wir“ und “sie“. “Wir“, das sind sie Abendländer aus dem Okzident. “Sie“, sind die Morgenländer aus dem Orient, die belehrt, aufgeklärt und von ihrer Unwissenheit befreit werden müssen. Diese beiden künstlichen Gruppen gibt es aber schlicht und einfach nicht.

Ein Beispiel dazu: Wenn Mehmet ein Tor für die deutsche Nationalmannschaft schießt, ist er der deutsche Fußballkönig. Wenn Ahmet eine Bank ausraubt, ist er sofort der türkische Bandit. “Mehmet“ ist dann “wir“ und Ahmet ist dann “sie“, obwohl sie beide gleicher Herkunft sind. Das darf nicht sein. Das bringt niemandem etwas und ist kontraproduktiv. Man darf Charakterschwäche nicht nach der Herkunft ausmachen. Das ergibt überhaupt keinen Sinn. Es kann ja nicht am Geburtsort, an den Genen oder an der Ethnie liegen, dass ein Mensch gewalttätig wird, Autos aufschraubt oder Banken ausraubt.

Was empfiehlst Du Migranten?

Ich empfehle Migranten folgendes: Bildung und Sprache. Auf diese beiden Schlüsselelemente darf nicht verzichtet werden. Diese sind außerordentlich wichtig. Man kann sie nicht einfach bei Seite schieben. Egal, in welchem Land man sich befindet, ist es selbstverständlich, dass man die Sprache lernt.

Dass die ersten Gastarbeiter die deutsche Sprache nicht lernten, kann ich verstehen. Diese Menschen wollten ja auch nach 5 Jahren zurück in ihre Heimat. Daher war auch keine Motivation für Bildung und Beruf da. Warum auch? Wenn man nach 5 Jahren zurückkehren möchte, warum sollte man sich da Bildungsmäßig binden wollen.

Aber die Menschen sind nun mal nicht zurückgekehrt. Sie sind hiergeblieben. Der Soziologe Georg Simmel unterscheidet den Fremden und den Heimkehrer folgendermaßen: „Der Heimkehrer ist der, der heute kommt und morgen geht. Der Fremde ist der, der heute kommt und morgen bleibt.” Die Gastarbeiter kamen also als Heimkehrer, wurden aber schnell zu Fremden.

Und Ali, der vierte Khalif des Islams sagt: „Der Mensch mag das Fremde nicht.“ Erst wenn man das Fremde kennenlernt, sieht man, wie gleich man eigentlich ist. Und so entsteht Freundschaft.

Wir Migranten sollten also nicht mehr darum streben, weitere 2000 Dönerbuden zu eröffnen, sondern die Jugendlichen zur Universität – generell zu Bildung – zumotivieren. Das ist eine Investition in die Zukunft.

Wie siehst Du die Zukunft von Deutschland?

Eine multikulturelle Gesellschaft sollte nicht das Ziel sein, sondern interkulturelle Gesellschaft sollte das Ziel sein. Multikulturell bedeutet das Existieren von verschiedenen Kulturen nebeneinander. Interkulturell ist die Schnittmenge, die entsteht, wenn man beide betrachtet.

Daher sehe ich eine Gesellschaft vor mir, in der es nicht mehr um die ethnische Herkunft geht. In der Menschen nicht nach ihrer sozialen und ethnischen Herkunft getrennt, bewertet und bezeichnet werden.

Also den “Clash of the Civilizations“ braucht kein Mensch. Was wir brauchen ist der “Friendship of the Civilizations.“ Daran müssen wir arbeiten. Alle!

Vielen Dank für das Interview, Cemil.

AggroMigrant, 16.07.2010
http://www.aggromigrant.com/2010/07/16/7-fragen-an-cemil-sahinoz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(26.06.2010) Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı“

Mehmet Akif Ersoy

Kainatta bazı sesler vardır ki bin sene dahi geçse o sesleri duymak halen mümkündür. O seslerin başında Hz. Muhammedin (sav.) sesi gelir. Kendisine makam ve mevki teklif edildiğinde, ´Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler, davamdan yine vaz geçmem´ demişti. Davası ´La ilahe illlah. Muhammedur Resulullah“ idi.

Peygamberin nurundan istifade eden insanların sesleride halen duyulmakta.

Resulullah Miraca çıktığında, o seslerden biri hiç tereddüt etmeden ´O dediyse doğrudur´ demişti ve Sıddık ünvanına layık olmuştu Ebu Bekir.

Bir başka ses Allahın Vedud ismine mazhar olmuş olan Mevlana Celaleddin Rumi. Şefkat ve aşk ile ´Gel, gel, ne olursan gel´ demişti ve halen hem müslümanların hem gayri müslimlerin yüreklerini feth etmeye devam ediyor.

Bir başka kahramanın sesi daha var…

Yıl 1906.

Yer, Van.

Tahir Paşa bir gence gazete gösteriyor. Gazetede ingiliz komutan Gladstone elinde Kur´an´ı tutarak şunları söylüyor: ´Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız´…. Bu sözleri duyan genç şimşek gibi alevli bir şekilde ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyerek sesini bugünlere kadar duyurmuş.

İşte bu genç kahraman Bediüzzaman Said Nursi.

Peki Bediüzzaman Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edebildimi?

Bu soruyu yine Bediüzzamanın başka bir yerde yazdığı bir metin ile cevaplamaya çalışalım. Said Nursi şöyle yazıyor: ´Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, „Sadakte“ deyiniz. (Doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun.”

Evet, borcumuzu eda ediyoruz. Doğru söyledin ya Üstad, doğru söyledin. Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu hem bizlere hem tüm dünyaya ispat ettin.

***

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim…

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nurlar sadece nurculara ait değildir. Said Nursi hepimizin alimidir, Risale-i Nur´lar tüm İslam aleminin ortak malıdır. Bunlara sahip çıkmak, hepimizin vazifesidir.

Çünkü Bediüzzaman Said Nursi, herkesin korktuğu ve çekindiği bir zamanda bu vatanın imanına sahip çıkmıştır. Said Nursi o gür sesiyle iman hakikatlarını haykırmıştır.

O haykırdı diye, çekemeyenler, kendisini Barlaya sürgün ettiler. Kuş uçmaz, kervan geçmez Barla köyünde o sesi kısmaya çalıştılar. Bediüzzamanın orada yapa yanlız öleceğini umut ettiler. Ama nerede? Ölmesini bekledikleri Said Nursi, ilk kitabı Haşir Risalesini yazarak, adeta Barlada haşrini yaşıyor…

Said Nursi Barla´ya geldiğinde sadece iki tane malvarlığı vardı. Başka hiç bir şeyi yoktu. Birincisi çaydanlığı. İkincisi Kuran-ı Kerim.

Daha önce yüzlerce kitabı okuyan ve hatta ezberleyen Bediüzzaman Said Nursi, iman hakikatlarını yazarken sadece ve sadece Kur´an´a ve Sünnete başvuruyor. Başka hiç bir şey kullanmıyor.

Bu eserlerin yazılmasının tabiki bir çok nedenleri var. Biz burada, kendi mesleğimiz gereği, sadece psikolojik ve sosyolojik nedenlerini analiz edeceğiz.

İlk önce Risale-i Nurların yazılma sebeblerinin psikolojik nedenlerine göz gezdirelim…

Bunun için Üstadın hayatında dört dönüm noktası tespit etmek mümkün. Bu dönüm noktalarıda psikolojik olarak Üstadı etkilemiş ve Risale-i Nurları yazmasına vesile olmuş.

1. 14 yaşındayken bir sadık rüya görüyor. Rüyasında kıyamet kopuyor. Üstad Peygamberimizi (sav) görebilmek için sırat köprüsüne koşuyor. ´Olsa olsa Peygamberimiz oradadır´ diye düşünüyor. Rüyasında Sırat köprüsünün başında beklemeye başlar. Orada bütün peygamberleri karşılar ve hepsinin ellerini öper. Sonunda Kâinatın Efendisi’ni Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görür. Küçük Said, Peygamber Efendimiz’den ilim talep eder. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i bu talebi ´Ümmetimden suâl sormamak şartıyla, sana ilm-i Kur’ân verilecektir´ diyerek kabul eder. Rüyadan uyandıktan sonrada Said Nursi hayatı boyunca Peygamberimizin ikazına uyar ve herkesin sorusunu cevaplarken kimseye soru sormaz.

Bu dönüm noktası ilim aşkını sembolize ediyor.

2. 1906da okuduğu gazete haberi. Yazımızın başındada belirttiğimiz gibi ingiliz komutanı Gladstone Kur´anı yok etmekten bahsediyor. Bu haberi okuyan Üstad ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyor.

Bu dönüm noktası aslında Risale-i Nurların asıl başlangıç tarihidir. Bu sözlerden sonra Risale-i Nurlar manevi olarak, Bediüzzamanın zihninde, yazılmaya başlamıştır zaten.

3. Yine 1. Dünya savaşından evvel bir rüya görür. Rüyasında Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında. Birden o dağ müthiş infilâk eder. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağılır. O dehşet içinde bakar ki, merhum validesi yanında. Üstad der: ´Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.´ Birden, o halette iken, mühim bir zat Üstada âmirâne der: ´İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.´ Üstad bu rüyayı şöyle yorumlar: ´Anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.´

Bu dönüm noktasıda kendisinin Risale-i Nurları yazmakla vafider olduğunu gösteriyor.

4. Ankarada gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşından sonra Üstad meclise davet ediliyor. Oraya gidiyor fakat umduğunu bulamıyor. Zafer sarhoşluğu ve namaz kılmayan milletvekilleri ile karşı karşıya kalıyor. Üstad mecliste, daha sonra ´Namazname´ adını alacak olan, namazın ehemmiyetini anlatan bir yazısını okuyor ve bir çok milletvekili namaza başlıyor… Üstada Ankarada büyük paralar ve makamlar teklif ediyorlar, fakat o bunların hepsini red ediyor ve daha sonra şunları yazıyor: ´Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.´ Bediüzzaman Ankarada kalamayacağını anlamıştı ve trene atlayıp Vana geri dönmüştü. Bu tren yolculuğu – kendi tabiriyle – onu Eski Said´den Yeni Said´e dönüştürmüştü.

Bu dördünce ve son dönüm noktasıda Bediüzzamanı sosyal hayattan tamamen kopturuyor. Nursi siyaset ile vazifesini yerine getiremeyeceğini anlıyor. Bundan sonra Yeni Said olarak sadece iman hakikatlarına yöneliyor.

Bu dört olay Risale-i Nurların yazılmasında ehemmiyetli rol oynuyor…

***

Evet Bediüzzaman, daha öncede belirttiğimiz gibi sürgün edildiği Barlada Risale-i Nurları yazmaya başlıyor. Barlada ölmesini bekleyenlere tokat gibi bir cevap ile ilk Risalesini yazıyor: Haşir Risalesi. Yana ölmeyi beklerken adeta orada diriliyor.

Ve sadece iman hakikatlarını yazıyor. Hayatını buna vakf ediyor. Aslında Risale-i Nur Üstadın bir hayalinin gerçekleşmesi. Üstad hem din ilimleri hem fen ilimlerinin aynı anda okutulduğu bir üniversite hayal ediyordu. ´Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassub, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder´ diyordu. Fakat böyle bir üniversiteyi bir türlü yaptıramıyordu… İşte Risale-i Nur bu üniversitenin gerçekleşmiş halidir. Çünkü Risale-i Nurlarda iman hakikatları gayet ilmi bir şekilde izah ediliyor. İlmi metodlar ile İslamın en büyük meseleleri çözülüyor. Bu şekilde hem akla, hem kalbe hitap edilmiş olunuyor.

Evet, Barlada sosyal ölüme mahkum olmayan Üstad yine sürgün edilir. Yine eziyet görür. Yine hapislere sokulur. Ama Said Nursi hayatı boyunca hapisten hapise sürgünden sürgüne götürülmesine rağmen Risale-i Nurlar tüm Türkiye´de yayıldı. O kadar menfi propaganda yapılmasına rağmen Said Nursi gönüllerde taht kurdu. Neden acaba?

Az önce Risale-i Nurların yazılmasındaki psikolojik nedenlerini inceledik, şimdide Risale-i Nurların yayılma sebeblerini sosyolojik olarak ele alacağız. Burada üç önemli nokta göze çarpıyor:

1. Manevi boşluk dolduruldu.
Evet 20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında ülkemizde büyük bir manevi boşluk hakimdi. Adeta dini hayat silinmişti ve yeri başka birşeyle doldurulmaya çalışılıyordu. Ama 1000 senedir İslama bayraktarlık etmis olan Türk ve Anadolu halkı bu değişimi kabul etmiyordu. Bu manevi boşluğu yine İslamdan başka hiç bir şey dolduramazdı. İşte Risale-i Nurların tam bu zamanda yazılması, bu manevi boşluğa tevafuk ediyor. Bütün dini hareketlerin ve eğitimlerin yasaklandığı bir dönemde, Said Nursi kalkıyor, tam aksine dini ve imani eserlerini yazıyor. Bu eserler hakltan halka yayılıyor.

2. İlim ve fen birleştirildi.
Eskiden ya fizikci olurdunuz yada hoca. Ama Risale-i Nur sizi fizikci bir imam haline getiriyor. Çünkü din ve fen ilimlerini birleştiriyor. Ayırmıyor. Yani Üstada göre din ve fen ilimlerinin ayrı ayrı okutulması, kurumlar arasında büyük çatışmalara sebebiyet vereceğinden bunların birlikte okutulmasında zaruret vardır. Ve Üstad risalelerinde imani konuları ilmi bir şekilde cevaplıyor. İkna metodunu kullanıyor. Bu şekilde kitaplar toplumda büyük ilgi duyuyor. Özellikle öğretmenlerin Risale-i Nurlara yönelmesi bu durumun hakikatini ortaya koyuyor.

3. Dini toplumsallaştırıyor.
Yine 19. Yüzyıldan gelen ve 20. Yüzyıldada devam eden bir anlayış hakimdi Osmanlı ve daha sonrası Türkiyede. Dini öğrenmek için biryerlere veya birkişilere bağlanmanız gerekiyordu. Halkın arasında dini öğrenmek en asgari meseleleri düşmüstü. Said Nursi bunu değiştiriyor. Haşir, Ahiret ve Kader gibi zor konuları herkesin anlayabileceği bir şekilde topluma sunuyor. Hani Mehmed Akif diyorya: ´Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı´. İşte Üstad tamda bunu yapıyor. Modern çağda yaşayan insanların modern sorularına bir nevi yine modern cevaplar veriyor. Bizim sorunlarımıza asrımıza uygun cevaplar veriyor.

Bir misal: İbn-i Sina. Belki gelmiş geçmiş en büyük hekimlerden birisi. Ama 2010da yaşayan 15 yaşındaki bir genci alsak, İbn-i Sinadan tıp hakkında çok daha fazla bilgisi vardır. Daha akıllı olduğundan değil, şartların degistiğinden dolayı.
Aynen öyle, Risale-i Nurlar bizim şartlarımızı göz önünde bulundurarak cevaplar sunuyor. Böyle olmasıda işte yine Risale-i Nurun yayılmasına vesile olan sosyolojik nedenlerden bir tanesi.

Bu üç nokta Risale-i Nurların Türkiye´de yayılmasında tetikleyici rol oynamış. Tam ihtiyaç duyulduğu vakitte, Bediüzzaman Said Nursi Risaleleriyle toplumun ihtiyaçlarına karşılık verebilmiş…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-sosyolojik-nedenleri/

 

Risale Haber, 26.06.2016

http://www.risalehaber.com/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-ve-yayilmasinin-sosyolojik-ve-piskolojik-8756yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.06.2010) Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya´da yaklaşık 82 milyon insan yaşıyor. Göçmenlerin sayısı 7 milyonu buluyor (%8,5). Yaklaşık 1,7 milyon türk vatandaşı var (%2,1) ve 700.000 türk kökenli alman vatandaşı mevcut. Bu rakamlara göre toplam 2,4 milyon türk yaşıyor Almanya´da (%2,93).

Tahminlere göre 3,2 milyon müslüman yaşıyor Almanya´da. Yani toplumun %3,9u müslüman. Alman vatandaşı olan müslümanların sayısı yaklaşık 732.000 (%0,9). 2004 senesinde Almanya´da doğan çocukların %9,1nin velileri müslüman.

Müslümanların arasında en büyük grubu türkler oluşturuyor. Almanya´da yaşayan müslümanların %75i türk. Dolayısıyla en etkin grupta türkler.

Cami sayısını 3000 olarak tahmin ediyorlar. Bununla beraber 100e yakın minareli camii var.

Cemaatler açısından bakıldığında Almanya´da onlarca farklı cemaat, tarikat ve gruplar var. 2007 senesinde kurulan KRM bu cemaatleri bir çatı altında toplamaya çalışsada, müslümanların tabanında neredeyse hiç tanınmıyor. Yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da yaşayan müslümanların sadece %9u KRM ismini duymuşlar.

***

Bizler Almanya´da yaşıyoruz. Ve muhtemelen hiç birimiz bir daha anavatanımıza dönmeyeceğiz. Hatta bir çoğumuz bu topraklarda gömülecek. Öyle değilmi? Sahabeler tebliğ için gittikleri ülkelerde, vefat ettiklerinde dahi o ülkede gömülmüşler. Çünkü şöyle demişler: “Ölümümle dahi tebliğ yapayım”…

Bizler Almanya´da yaşadığımıza göre, artık buraya göre hareket etmemiz gerekiyor. Tabiki dinimizden taviz vermeden, takiyyecilik yapmadan, kendi benliğimizden ödünç vermeden, entegre olmamız ve uyum saglamamız gerekiyor.

Gençlerimiz dinlerini hem türkçe hem almanca öğrenmeli. Çünkü ancak bu şekilde kendi dinimizi doğru sekilde tanıtabiliriz… Yani her camide, her dershanede, her medresede, her tekkede ve menzilde… mutlaka ama mutlaka almanca, ingilizce, fransızca vs. İslam dersleri verilmeli. Aksi takdirde türkçe öğrenilen kelimeler almancaya tercüme edildiğinde vahim neticeler ortaya çkıyor. Zekat, kader, sevap gibi kelimeler tamamen yanlış bir anlam ile almancaya çeviriliyor.

Hangi cemaat olursa olsun… ´Mü´minler ancak ve ancak kardeştir´ diye buyuruyor Cenab-ı Erhamürrahimin.

´Peki o zaman bu kadar cemaate ne gerek var?´ denilirse…. ´Gerek var´ deriz.

Çünkü İslam bir üniversitedir. Farklı cemaatler de bu üniversitenin fakülteleridir. Fakülteler birbiriyle uğraşırsa, kavga ederse, tüm üniversite yıkılır. Ama fakülteler beraber çalışırsa, üniversite güçlenir. Çünkü hepsi farklı farklı fakültelerde eğitimini alıyorlar ve farklı alanlarda dinimizi temsil ediyorlar. Önemli olan biz bu üniversiteyi beraber güçlendirmemiz.

Bu nedenle Almanya´da ´şucu´, ´bucu´ olmaz…. olamaz… olmamalı.

Zaten azınlık olan müslümanlar bir üniversitenin farklı fakülteleri gibi beraber çalışmalı. Son senelerde bütün cemaatlerin beraber organize ettikleri ´Kutlu Doğum Haftaları´ bunun en güzel örneği…

Zaten bizde cemaatler birleşsin demiyoruz. Bu tabiata aykırı olur. Cemaatler ve gruplar yine ayrı kalsınlar, fakat birbirleriyle uğraşmasınlar, birbirlerinden adam çalmasınlar, eleştiriye açık olsunlar ve hakiki manada olumlu projeler üretsinler…

Unutmayalım, İslam bir Asya dini değil. Arap dini hiç değil. İslam tüm dünyanın dinidir. İslam dini Avrupa´nın bir parçasıdır.

İslam dininin bizler tarafından reform edilmeye hiç ihtiyacı yok. Çünkü İslam deform edilmemişki, aydınlanmaya, reform edilmeye ihtiyaç duysun.

Reforma ihtiyaç duyan müslümanlardır.

Tekrar uhuvvet ve kardeşlik içerisinde hep beraber Kuran´a ve Sünnete sarılmaları gereken müslümanlardır…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-cemaatcilik-olmaz-muslumanlik-olur/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.06.2010) Die Nurculuk Bewegung (Zum ersten Mal als Buch)

Zum ersten Mal gibt es die ganze Geschichte, Entwicklung, Organisation, Struktur der Risale-i Nur Bewegung als wissenschaftliche Studie.

Wer ist Said Nursi?
Wer sind die Nurcus?
Was ist die Risale-i Nur?
Warum gibt es so viele Gruppierungen der Nurcus?
Ist Fethullah Gülen ein Nurcu?
Wie entstand die Bewegung?
Wie ist die Organisation in Deutschland und in der restlichen Welt?

Diese und viele andere Fragen werden auf wissenschaftliche Weise untersucht.

Der Klappentext:

Obwohl in den letzten Jahren viele soziologische Studien zu den verschiedenen islamischen Gruppen durchgeführt wurden, blieb eine Gruppe, die relativ unpopulistisch ist, unbemerkt. Die Rede ist von Said Nursis Nurculuk Bewegung, auch Nurcu, Nur oder Risale-i Nur Bewegung genannt, die mit Millionen von Anhängern die islamische Strömung in der Türkei ist, die am meisten Einfluss auf die Bevölkerung der Türkei zu haben scheint. Sie ist die erste organisierte religiöse Bewegung der heutigen Türkischen Republik.

Auch in Deutschland ist die Bewegung vertreten. Jedoch wird die Strömung nicht wahrgenommen. Sie existiert und agiert völlig unbemerkt, ja quasi unsichtbar. Trotz der Tatsache, dass es über Said Nursi und die Risale-i Nur dutzende Bücher gibt, gibt es kaum wissenschaftlich analysierende Arbeiten über die Bewegung selbst. Daher ist dieses Buch das erste in seinem Gebiet. Zum ersten Mal wird die Nurculuk Bewegung ausführlich wissenschaftlich, soziologisch und empirisch unter die Lupe genommen.

Jetzt bestellen:

http://lesen24.com/index.php?cName=deutsche-b%FCcher-cemil-sahin%F6z

oder

http://www.amazon.de/s/ref=nb_sb_ss_i_0_6?__mk_de_DE=%C5M%C5Z%D5%D1&url=search-alias%3Daps&field-keywords=cemil+sahin%F6z&x=0&y=0&sprefix=Cemil+

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar, News, Berichte, Presse

(06.06.2010) Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Bir kaç aydır ortada bir söylenti var.

Gülen cemaati ve Ak Partinin arasına kara kedilerin girdiği iddia ediliyor….

Açıkcası bu durumu onaylayacak çok şeyin olduğu gibi, yalanlayacak deliller de var. İçin içinden şuan çıkmak biraz zor.

Ama özellikle Hocaefendinin Wall Street Journal’a verdiği söyleşinden sonra iddialar doğru gibi gözüküyor. Fethullah Gülen Hocaefendinin İsrail´in saldırısı hakkında söyledikleri ortalığı bayağı karıştırdı.

Gülen cemaatinin mensupları ´sözler çarptırıldı´ desede – acaba aynı sözleri Deniz Baykal söyleseydi ne olurdu? – bu röportajı iyi analiz etmek gerekiyor. Öncelikle röportajın orijinalini Wall Street Journal´in internet sayfasından okumak mümkün. Oradan komple metin okunabilinir.

Komplesi okunduğunda da anlaşılabileceği gibi, röportajın aslı bir kaç hafta önce yapılmış – bu doğru. Fakat röportaj için resimleri çekmeye gidildiğinde, İsrailin saldırısını da Hocaefendinin değerlendirmesini istemişler. Dolayısıyla bu sözleri röportajın ön planına geçmiş.

Röportajda öne çıkan ve şok etkisi yapan noktalar şunlar:

´İsrailden izin alınmalıydı. Bizim gruptan birileri gittiğinde, ben önce İsrailden izin istemelerini söylüyorum´

´İHH’nın politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil´

´otoriteye baş kaldırmak´

Bu sözlere elbette katılmak mümkün değil. Belkide Hocaefendi bir kaç gün sonra ortaya çıkıp, ´o sözleri keşke söylememiş olsaydım´ diyecek… ama biz yinede yaptığı etkiden dolayı bu sözlere biraz daha dikkat edelim…

Tanıdık geldi mi bu sözler?

Gelmediyse 15 sene geriye gidelim. Erbakan dönemine. Hocaefendi´nin o zamanki söylemlerini hatırlayalım. O zamanda benzer şeyler Erbakan´a karşı söylenmişti. Hatta dahada ağırları. Gülen cemaati Erbakan´dan sıyrılmak için, ´Ilımlı İslam´ görüntüsü verebilmek için, hem Siyasal İslam´dan, hem Refah Partisinden, hem Milli Görüşten, hem Erbakan´dan, hemde protesto gösterileri yapan türbanlılardan uzak duruyordu. Gerçi Fethullah Gülen Hocaefendi son çıkan kitabında Erbakan´a yanlışlık yaptığını ve o sözlerinden pişman olduğunu itiraf etti. Tam 15 sene sonra gelen bir özür… Ama acaba şuan aynısı yeniden mi yapılıyor?

Eğer aynısı yapılıyorsa, yukarıda bahsettiğim tahminler doğru.

Peki bir ayrım noktası gerçekten var ise, bu hangi sebeplerden dolayı olabilir?

Tekrar söylüyorum, eğer bir ayrım varsa….

O zaman sebebi açık ve net ortada..

Aynen Erbakan döneminde olduğu gibi, Ak Parti´den bilinçli bir şekilde uzaklaşmak. Tayyip Erdoğan ve AKP´lilerin söylemlerine ortak olmamak.

Neden?

Çünkü…

Amerikan lobisi Ak Partiyi gözden çıkardı. Daha önce destekledikleri Ak Partiyi Obama ajandasından sildi. Dikkat edin, Tayyip Erdoğanı ´radikal´, ´gittikce İslamcılaşan´ gibi gösterme çabası Türk Medyasında dahi hakim.

Sayın Başbakanı adeta İran´ın Ahmedinecad´ıyla aynı kefeye koymaya çalışıyorlar…

´One Minute´, ´Nüklear Anlaşma´ ve iki dizi yüzünden yaşanan ´Alçak Koltuk Krizi´ ile Ak Parti son derece sıkıntılı bir döneme girdi. Ard arda gelen olaylarla Tayyip Erdoğanı eski Milli Görüş gömleğine sokmak istiyorlar.

Gülen cemaati dolayısıyla stratejik olarak Ak Parti´den sanki yavaş yavaş uzaklaşıyor. Sanki kendilerini siperden geri çekiyorlar. ´Amerikayı karşısına alan´ Erdoğanın yanında olmak istemiyorlar gibi…

… eğer bir ayrım yoksa….

Bu ´Gülen-AKP soğuk savaşı´ yutturulmaya çalışılan bir muhalefet oyunuda olabilir. Oyları bölmek için stratejik bir oyun olabilir. Bu oyunu oynamanın tamda zamanı zaten…

Öte yandan Hocaefendinin sözlerine hükümetten farklı yorumlar geliyor. Bazıları eleştirirken, Bülent Arınç´ın ´Hocaefendi doğruyu söylüyor´ sözü, tekrar bir uzlaşma isteğinin göstergeside olabilir….

Ve diyelimki ortada gerçek manada bir uzaklaşma var – o zaman Ak Parti´nin alternatifi ne? CHP´nin şuanki durumu itibariyle, Gülen cemaati için bir alternatif yok gibi. Cemaatin tabanı Ak Partinin tabanıyla neredeyse tıpa tıp aynı. Fikrende Ak Partiye daha yakınlar.

Amma velakin fikren ortak noktaları olsada, Gülen cemaati her zaman olduğu gibi, siyasi analiz yapıp, kendi yol haritasını çiziyor. Nitekim Gülen cemaati fikren tamamen zıt olsada, Ecevit´i nasıl destekledikleri ortada. Siyasetin kuralları ve dinamikleri farklı…

Yani sonuç itibariyle soru şöyle: Gülenin yol haritasında Ak Parti var mı yok mu?

Şuan yanıtlanamayan soru bu…

Cevabı ve realite mutlaka gelecek aylarda – en geç gelecek genel seçimlerde (2014 / 2015) – daha kesin olarak göz önüne çıkacaktır…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 06.06.2010
http://www.ikincivatan.eu/fethullah-gulen-%E2%80%93-ak-parti-kavgasi-makale,272.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.05.2010) Evrim teorisi değil Evrim Hipotezi

Evrim teorisi değil Evrim Hipotezi

Maymundan gelmediğimiz %100 kesin.

Evrim teorisini kanıtlayacak bir tane dahi delil yok. Tam 160 senedir ortaya atılan bu fikir sadece – adı üstünde – bir ´teoriden´ ibaret.

Aslında teori dahi değil, çünkü teori olması için deneylerin yapılabilmesi ve tahrif edilebilmesi gerekiyor. Bunu yapmak mümkün olmadığı için ´evrim hipotezi´ demek daha doğrudur.

Bu hipoteze göre milyonlarca evrim gerçeklesmiş. Fakat bu milyonlarca evrimden bir tane dahi ara geçit formu yok. Zaten meselenin kırık noktasıda burada.

Madem canlılar evrimleştiler, basit canlılardan kompleks ve karmaşık canlılar oluştu, peki bu ara formlar nerede?

Madem maymundan geldik, o zaman maymun ve insan arası milyonlarca canlı türü bulunması gerekiyor. Fakat milyonlarca değil, bir tane dahi fosil yok.

Bulunan milyonlarca fosilin arasında, milyonlarca olması gereken bir tane dahi ara geçit formu yok.

Bu şaşırtıcı değil mi?

Geçmişte insanları kandırabilmek için evrimciler onlarca geçit formu ortaya koydular. Homo Habilis, Australopithecus, Australopithecin, Piltdown-Man, Coelacanth, Neoplina, Crinoid, Limulus, Gunt-Flint ve daha niceleri… hepsi daha sonradan yalan ve safsata olarak ortaya çıktı. Sırf kendi tezlerini doğrulamak için tüm insanlığı felakete sürüklemeyi göze aldılar.

Hiç bir delil olmamasına rağmen halen evrim hipotezine dayanmaya çalışan ilim adamlarının yaptıkları aslında bir dogmadan farklı değil. Evrim hipotezi ilmi bir konu olmaktan çoktan çıkmış, adeta bir din haline gelmiş. Evrim Dinine iman etmiş olan müridler, Darwin amcalarını ´maymunluktan´ kurtarmak için ellerinden geldiklerini yapıyorlar. Gerekirse – yukarıdada belirttiğimiz gibi – ilim namına sahtekarlıklara imza atmaya devam ediyorlar.

Darwin amcaları aslında, insanın maymundan geldiğini hiç bir zaman iddia etmedi. Maymun fikri daha sonraları ortaya çıktı.

İster Darwinden olsun, ister başkasından, maymundan gelmediğimiz kesin ama mahmuma doğru gittiğimizde o kadar kesin….

Bunuda gelecek yazımızda ele alacağız.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 28.05.2010
http://www.moralhaber.net/makale/evrim-teorisi-degil-evrim-hipotezi/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.12.2009) Barla Sergisi’ne yoğun ilgi

Barla Sergisi’ne yoğun ilgi

Sergiyi (soldan sağa) Barla platform koordinatörü Said Yüce, Üstad Bediüzzaman’ın yaşayan talebelerinden Mehmet Fırıncı (Güleç), Merkez Camii başkanı Muhammed Al ve İstanbul İlim ve Kültür Vakfı Başkanı Prof.. Faris Kaya açtı.

Çağdaş İslam alimlerinden Risale-i Nur Külliyatı Müellifi Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatından 1927-1944 yıllarına ait önemli bir kesiti mercek altına alan ve o günlerden kalma bölge ve hatıraları günümüze taşıyan Risale-i Nur’un Doğuş ve Neşir yılları’nın anlatıldığı, Türkiye’de de büyük ilgi gören “Barla ve Kastamonu Yılları” sergisi 25 Aralık 2009 Cuma günü Duisburg Merkez Camii’nde açıldı.

Serginin açış konuşmasını yapan Barla Platformu Koordinatörü Sait Yüce, maddi imkanların insanlığa aradığı huzuru veremediğini dile getirerek “Üstat Bediüzzaman insanlığın en temel problemlerine çözüm getirdi. İnsanlara ebedi bir hayatın hazlarını yaşatan eserlerini zor şartlar altında telif etti. O eserler yine çok zor şartlar altında elden ele dolaşarak yurt sathına yayıldı. İnsanlığı kıyamete kadar aydınlatacak Risale-u Nur Külliyatı bugün milyonlarca insanın kurtulmasına vesilelik yapıyor. İnsanlık onun eserleri ile ‘La ilahe illallah’ hakikatine muhatap oluyor. Eserleri okuyanlar Peygamberi Zişan efendimizi daha iyi tanıyor, Kur’an-ı Azimüşşanı daha iyi anlıyor.” dedi.

Risalelerin yayınlandığı ülke olan Türkiye’nin sınırlarını yıllar önce aştığını da vurgulayan Yüce “Artık dünyanın dört bir köşesinde Risale-i Nur’lar yayınlanıyor, okunuyor son derece nitelikli ilmi çalışmalara konu oluyor. Bu vesile ile bu serginin açılmasında bize kucak açan ev sahipliği yapan DİTİB Duisburg Merkez camii yönetimine ve başkan Muhammed Al’a, DİTİB yetkili makamlarına ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.

Sergide İstanbul İlim ve kültür vakfı başkanı Prof. Dr. Faris Kaya da bir konuşma yaptı. Kaya, Risale-i Nur’un doğuş ve neşir yıllarını dile getirdiğini konuşmasında müslümanların hal ve davranışlarla kendilerini ifade etmelerinde çok önemli bir faktör olduğunu dile getirerek “insanlığa hal ve davranışlarımızla müslümanlığın en güzel yüzünü anlatabiliriz. Bu serginin gerçekleşmesinde emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum” dedi.

Dernek başkanı Muhammed Al ise böyle bir sergiye ev sahipliği yapmanın mutluluğunu yaşadığını dile getirerek Said Nursi nin insanlığa verdiği bu eserlerin önemini dele getirdi.

Sergi’nin açılışına Bediüzzaman Said Nursi’nin yaşayan talebelerinden Mehmet Fırıncı (Güleç) de katıldı. Böyle bir serginin Avrupa’nın göbeğinde açılmasından büyük sevinç duyduğunu ifade eden Fırıncı, insanımız zor şartlar altında yazılan bu eserleri anlamalı ve hayatını tatbik etmeli. Bu hem onların hem de Avrupalı komşularının sorunlarına çözüm getirecek toplumsal uyum ve birlikteliğin mayalanmasına vesile olacaktır şeklinde konuştu.

Barla Platformu’nun organize ettiği Sergi’de yer alan eserler Barla’da İlk Risale-i Nur’un telif edildiği ilk yıllar olan 1927’den başlıyor ve Eskişehir ile Denizli hapislerine kadar uzanan ve Kastamonu’daki sürgün yıllarını da içine alıyor. Sergide o dönem yaşanan olayların hikayesiyle beraber o günlerden kalma eser ve belgeler yer alıyor. Bu eserler arasında Denizli hapishanesine koğuştan koğuşa kibrit kutuları içinde gizlice ulaştırılan mektup ve risalelerin orijinalleri de var.

O dönemi Bediüzzaman Said Nursi ile birlikte yaşayan ve Risale-i Nur’ların bir çok yerinde adları geçen kahramanlar da sergide ayrıca tanıtılıyor. Bu kahramanlardan hayatını Bediüzzaman uğruna feda eden Hafız Ali, Binbaşı Asım Bey ve Hasan Feyzi ile ilgili belge ve bilgiler ise “Üç Şehitler” adlı bir özel bir bölmede ziyarete açılıyor.

Serginin bir özel bölümü ise “Nur Hizmetinin Anneleri” başlıklı Risalelerde adları geçen bu hanımlarla ilgili belge ve hatıraların anlatıldığı bölüm.

3 Ocak 2010 tarihine kadar açık kalacak olan “Barla ve Kastamonu Yılları “sergisini Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden gelecek binlerce kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.

Sergiyi gezen kişiler istemeleri halinde sergi hakkında Almanca ve Türkçe olarak da bilgilendirilecekler. Ayrıca sergiyi gezen kişiler yine istemeleri halinde sergiye konulan ziyaretçi defterine düşüncelerini yazabilecekler.

Zaman, 28.12.2009

http://www.eurozaman.com/euro/detaylar.do?load=detay&link=51727

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(24.12.2009) Bediüzzamanı Almanya´ya anlatabilmek

Bediüzzamanı Almanya´ya anlatabilmek

Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde Almanlardan bahsederken, onlara “Bahtiyar Alman milleti“ diye hitap ediyor. Sanki, gurbetcilerin Almanya´ya işci olarak geleceklerini, fakat vatanlarına dönmeyip, bu ülkenin her köşesine camii inşa edeceklerini hissetmiş gibi.

Alman-Türk ittifakını destek mahiyetinde, Said Nursi şu sözleride ilave eder: “Almanlar ve türkler tarih boyunca dosttular.“ Bu dostlukları şu günlerdede devam ediyor. Nitekim Almanya´da yaklaşık dört milyon müslüman yaşıyor ve tahminen 3000 tane camii/mescid var.

Hatta Said Nursi, Tevâfuklu Kur’an´ın ya Almanya´da yada İtalya´da basılmasını istemiş. Bununlada kalmaz, 1950li yıllarda Said Nursi, kendi eserlerinden yaklaşık 50 tane Almanya´ya önemli mevkilere yollar.

Said Nursi kendiside Almanya´da kısa bir dönem bulunmuş. 1918 yaz mevsiminde rus esaretinden firar ederken, Berlin üzerinden İstanbula gidiyor ve Berlin´de tahminen iyi ay boyunca kalıyor. Burada elde ettiği deyimler nedeniyle, yukarıdaki sözleri sarf etmiş olabilir.

***

Bediüzzaman Said Nursi bu hafta sonu tekrar Almanya´ya dönüyor. Busefer eserleriyle beraber geliyor.

Evet, Said Nursi’nin hayatından önemli bir kesitin mercek altına alındığı ve o günlerden kalma belgelerin gösterildiği, “Barla ve Kastamonu“-Yılları Sergisi, 25.12.2009 ve 03.01.2010 tarihleri arasında Almanya´nın Duisburg şehrinde düzenlenecek. Bu tarihler arasında Said Nursi´nin orijinal eserleri Diyanete (DİTİB) bağlı Duisburg Merkez Camiinde sergilenecek. Her gün saat 10dan 21e kadar ziyaretciler, müslümanlar, gayrimüslimler, bu büyük kahramanın çileli hayatından parçalar izleme fırsatı bulacaklar. Almanya´nın en büyük camisinde düzenlenecek olan sergi, Said Nursi’nin hayatından 1934 ve 1944 yılları arasındaki 10 yıllık bir bölümü kapsıyor. Bu bölüm içinde Said Nusi’nin Barla sonrası Isparta’da geçirdiği bir yıla yakın süreyle Eskişehir ve Denizli hapisleri ve Kastamonu’daki sürgün yılları yer alıyor.

Bu sergide Müslüman camiaya Said Nursi´nin hayatı, eserleri ve çektiği çilelerinin tanıtılması çok yerinde ve doğru. Fakat hedef bununla sınırlı kalmamalı. “Barla ve Kastamonu“-Yılları Sergisi zaten Türkiye´nin dört bir yanında düzenleniyor. Almanya´da düzenlenmesinin bir hedefide, belkide asıl hedefi, Said Nursi´yi Almanlara ve gayrimüslimlere anlatabilmek olmalı.

Bunu gerçekleştirebilmek için Said Nursi´nin eserlerinden almancaya, ingilizceye ve ruscaya çevirilen kitapları, Said Nursi hakkında yazılmış olan yine bu dillerden eserler, bu sergi sayesinde gelen ziyaretcilere ulaştırılmalı.

Gelecek sene Said Nursinin 50. Ölüm Yıl Dönümü. Bu vesileyle bir çok anma programları, sempozyumlar Almanya´da yapılacaktır. Bu programların tarih ve yerleri sergide anons edilmeli. Sergiye siyasetciler, gazeteciler, akademisyenler ve ilmi kurumlar özellikle davet edilmeli.

Peki Said Nursi´nin hangi yönü ön planda olmalı?

Bu soruyu cevaplayabilmek için, başka bir soruyu sormamız gerekir: Avrupa´ya en çok ne lazım?

Materyalistlik, kapitalizm, darwinizm ve yüzlerce savaşlardan sonra Avrupa´ya en çok lazım olanlar: Huzur ve Mutlukuk!

İman esaslarını insanlara yaymak güzeldir ve doğrudur. Fakat 20. Yüzyılın kanlı döneminden sonra, insanların aradığı şey insanlıktır, insan olmaktır, huzur, saadet ve mutlu olmaktır. Bunları hem dünyada, hem ahirette verebilecek tek model, İslamın insan modelidir. Ve bu insan ve insanlık modelini Said Nursi eserlerinde ortaya koymuş ve hayatıyla ve yaşantısıyla en güzel bir şekilde bizzat sergilemiş. İşte Said Nursi´nin bu insanlık anlayışını anlatabilmemiz gerekiyor.

Said Nursi ve eserlerine gönül vermiş binlerce gurbetcinin bu sergiye akın edeceğini ve duygusal anlar yaşayacaklarını umut ederek…..

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 24.12.2009

http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13950&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(27.10.2009) Almanya Said Nursi´ye hazırlanıyor

Almanya Said Nursi´ye hazırlanıyor

Bediüzzaman Said Nursi rus esaretinden firar ederken, Berlin üzerinden İstanbula gidiyor. Berlin´de tahminen iki ay kalıyor. İstanbula döndükten sonra dostlarına ve talebelerine “Almanlar ve türkler tarih boyunca dosttular“ ve “Bahtiyar almanlar“ diye hitap ediyor. Üstadın bu değerlendirmelerine başka bir yazımızda değineceğiz…

***

Şimdi Bediüzzaman eserleriyle beraber yeniden Almanya´ya dönüyor…

Hemde esir olarak değil..

Hür bir şekilde…

Türkiye´nin dört bir yanında düzenlenen “Barla ve Kastamonu“-Yılları Sergisi, yıl sonunda Almanya´nın Duisburg semtinde düzenlenecek. Üstelik Almanya´nın en büyük camisinde.

Sergide Said Nursi’nin hayatından önemli bir kesit mercek altına alınacak ve o günlerden kalma belgeler gösterilecek ve hatıralar anlatılacak.

Sergi, Said Nursi’nin hayatından 1934 ve 1944 yılları arasındaki 10 yıllık bir bölümü kapsıyor. Bu bölüm içinde Said Nusi’nin Barla sonrası Isparta’da geçirdiği bir yıla yakın süreyle Eskişehir ve Denizli hapisleri ve Kastamonu’daki sürgün yılları yer alıyor.

25.12.2009 ve 03.01.2010 tarihleri arasında Said Nursi´nin orijinal eserleri Diyanete (DİTİB) bağlı Duisburg Merkez Camiinde sergilenecek. Her gün saat 10dan 21e kadar ziyaretciler, müslümanlar, gayrimüslimler, bu büyük kahramanın çileli hayatından parçalar izleme fırsatı bulacaklar.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 27.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13306&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(23.09.2009) Said Nursi Ausstellung in Deutschland

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(22.10.2009) Ayasofya Nr. 29 ist erschienen

DIE NEUE “AYASOFYA” IST DA!

Die interkulturelle Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.29 enthält u.a.:

– Exklusiv Interview mit HARUN YAHYA !
– Welche Wirklichkeit? (Ahmed Aries)
– Wie real ist die Realität (Cemil Sahinöz)
– War Jesus ein Gott? (Michael Sendker)

und Türkisch:

– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Harun Yahya ile röportaj
– Ask-i Mecazi, Ask-i Kemali ve Ask-i Hakiki (Said Kursunoglu)
– Vahdet-i Vücut ve Esyanin Hakikati (Alaaddin Basar)

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-29-wie-real-ist-die-realit%E4t&osCsid=b7c65f39bb8a1c5d557b4b108f859b7b

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/abo.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse