Schlagwort-Archive: peygamber

(19.08.2010) Dogruluk

Doğruluk

´Emrolunduğun gibi dosdoğru ol´

(Hûd, 112)

Konuya üç kıssa hisse ile başlayalım:

1.

Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resulullah (asm) arasında şöyle bir konuşma geçer:
– Ebu’d-Derda: Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?
– Resulullah (asm): Evet bazen olabilir.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin zina edebilir mi?
– Resulullah (asm): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa de “Evet!”.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?
– Resulullah (asm): Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h No: 8994)

2.

Bir gün kendisine çeşitli sorular soruldu, ardından da bir mümin yalan söyleyebilir mi diye sordular. Sevgili Peygamberimiz, oturduğu yerden şöyle biraz doğruldular ve hiddetle “Müslüman asla yalan söylemez! Müslüman asla yalan söylemez” diye onlarca kez tekrar ettiler. Sahâbe-i Kirâm “Keşke bu soruyu sormasaydık. Hz. Peygamber’i çok üzdük.” diye pişmanlıklarını ifade ettiler.

3.

Bundan 100 yıl önce Bediüzzaman Said Nursiye soruyorlar:

Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüt.

Sual: Yalnız? (bunlar mı?)

Cevap: Evet!

*

Bir insan, herkes üzerine gelsede doğruyu söylemeye devam etmelidir. Çünkü inandığı doğrudan makam, mevki ve insan sevgisi için dönmemeli. Madem doğruya ´doğru´ olarak inandı, o zaman o doğruyu haykırabilmeli.

Çünkü doğru her zaman doğrudur…

Birilerine güzel gözükmek için doğruyu gizlemek ahlaksızlıktır. Nitekim Almanya´da bir çok sözde ´İslam Dini´-uzmanlarının yaptıkları bundan ibaret.

Bir-iki sure bilen ve kendini ´müslüman´ olarak nitelendiren bir çok uzaktan kumandalı şahıslar İslamı temsil etmeye kalkışıyorlar. Ama doğruluktan bi´haberler.

 

Elbette Said Nursi´nin ´Her zaman doğruyu söyle. Ama her doğruyu her yerde söyleme. Yanlış anlaşılabilinir´ ve Voltaire´nin ´Her söylediğin, doğru olsun. Ama doğru olan herşeyide her yerde söyleme´ sözlerinden çıkan kaide geçerlidir.

Ama bu medya maymunlarının yaptıklarının bu kaideyle uzaktan yakından alakası yok. Bunların yaptıkları, doğruyu gizleyip, yerine başka birşey koymak. Sebep? Sadece şirin gözükebilmek için. Yani İslam dinini kendi kafalarına göre değiştirip, asıl doğruları gizlemektir bunlar dertleri.

Halbuki bu şekilde yalakalık yapanlar her zaman kaybetmiştir. Kazananlar hep doğruyu haykıranlar olmuştur. Buna tarih şahit.

Mesela Ebu Bekir… Bu doğruluğu nedeniyle ulaştığı makama sahip oldu. Sırf doğruluğu nedeniyle Sıddık oldu.

Mesela Said Nursi… Yine bu doğruluk nedeniyle hayatı boyunca süründürüldü. Hiç bir kere mahkum edilmemesine rağmen yaklaşık 30 senelik ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçti.

Ama tarih boyunca doğru söyleyenler sonunda kazandılar. Yalakalık için yalan söyleyip, gerçeği gizleyenler öldükleri gün unutuldular.

En komik olanlar, bir yerlere varabilmek için yalakalık veya takiyyecilik yapanlar. İnsan türünün en zavallılara bunlardır aslında. Çünkü inandıkları şeyi savunmaktan korkuyorlar. Demek ki inandıkları şey – her neyse – kendilerine dahi güven vermiyor. Böyle birşey nasıl ´doğru´ olabilir…

Halbuki birşeyin ´dogruluğuna´ inanan kişi, sapa sağlam o doğrunun arkasında durmalı. Yunus Emre der ki: ´Cümleler doğrudur, sen doğru ise, doğruluk yoktur, sen eğri isen.´ Yani öncelikle kendimiz ´doğru´ ve hakikatperver olmamız gerekiyor… Kendimiz Hz. Mevlana´nın dediği gibi ´Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün´meliyiz.

Bu nedenle İslamiyet sadece namaz kılmak, ibadet etmek değil. İslamiyet, insan olma kabiliyetidir. Ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktır. Said Nursi der ki: ´İman, insanı insan eder, belki sultan eder.´ Eğer bizdeki iman, bizi doğru ve ahlaklı bir insan yapmıyorsa, orada bir sakatlık vardır demektir.

Yine Yunus Emre der ki: ´Bir kez gönül kırdıysan, kıldığın namaz, namaz değil.´

İmam Nebeviye göre dua´da da doğruluk çok önemli. Duadaki samimiyet için doğruluk gerekir. Yani şehadet isteyen tatil köyünde kısa donla gezmemeli. Şehitlik isteyipte, dünyaya bağlanmak, adeta gemiyi limana bağlamaktır. Allah´tan ahireti isteyen, dünyaya binalar dikiyorsa, duadaki doğruluğa erişememistir.

 

Hani Peygamberimiz (sav.) diyor ya: ´Ümmetimden hakikaten müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zina iftirasında bulunmuş; şunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek. Ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvası görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.´ (Müslim – 2581). Hatta bir başka hadisde Peygamber Efendimiz (sav.) bazı namaz kılanları tavuğun yem yediği gibi süratle namaz kıldıklarını söylüyor.

Demek ki mesele papağan gibi Kuran okumak veya antreman yapar gibi namaz kılmakta değil. Sadece şekilcilik değil önemli olan. Mesele, insan olabilmek. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar bizi ´Sıddık´yapmalı. İslamiyet bu olsa gerek.

http://www.moralhaber.net/makale/dogruluk/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.03.2010) Modern Hurafeler

Modern Hurafeler

“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır“ Hz. Muhammed (sav.)

Develere değilde, sırf hızlı ve büyük arabalara bindiğimiz için, internete girebildiğimiz için ve tüm dünyayı adeta avucumuzun içinde bildiğimiz için, kendimizi modern, medeni ve gelişmiş zannediyoruz. Geçmiste kalan hikayeler bizlere “hurafe“ veya “masal“ gibi geliyor.

Halbuki sadece postmodern hurafeler geçmişte kaldı. Ama hurafeler halen var. Artık çağımıza uygun, “medeni“ ve modern hurafeleri üretiyoruz, inanıyoruz ve yayıyoruz.

Bunları yine insan kendisi üretiyor ve bu yalanlar yayıldıkça, yalanı ortaya atan dahi, yalan olduğunu unutuyor ve kendi yalanına inanmaya başlıyor. Piskolojide böyle vakaalar çoktur. Şimdi sizlere “modern hurafeler“den sadece bir kaçını, en meşhurlarını, hatırlatmak istiyorum:

• “Allah“ diyen aslan: İnternet sağolsun, bu hurafeyi görmeyen veya duymayan yoktur herhalde. Bu görüntüyü cep telefonlarına kayıt edip “Gördünmü, aslan bile ´Allah´ diyor“ diye tebliğ yapmaya çalışanlar, internette kısa bir araştırma yapsalardı, bu görüntünün tamamen bir hile olduğunu öğrenebilirlerdi. Ama nafile. Zamanımızın en büyük evliyası Hz. Google sayesinde bu görüntünün ulaşmadığı köşe ve cep telefonu kalmadı herhalde. Halbuki bir aslanın insan diliyle “Allah“ demesi, tamamen imtihan sırrına aykırı. Hayvanlar ve nebatatlar dahi kendi lisan-ı halleriyle zaten “Allah“ dediklerini bilemeyen veya duyamayan “hurafeciler“, aslanın “Allah“ demesiyle imana geliyorlarsa, bizede “hayırlı olsun“ demek düşer.

• Almanyanın Duisburg şehrinde dirilien bir kadın: 2008 senesinde hızla yayılan bu haber gazetelerde dahi yayımlandı. Haberlere göre Duisburgta vefat eden bir kadını gömmüşler. Bu kadın, cenaze namazını kıldıran hocanın rüyasına girmiş ve kendisinin hamile olduğunu söylemis. Kadını tekrar mezardan çıkarmışlar ve hastahaneye yatırmışlar. Kadın orada doğumu yapmış. Ardından hemen tekrar (!) ölmüş ve gömülmüs. Anlatması ve yazması bile komik ve saçma olan bu haber hızla Almanya´da yayıldı. Haberde geçen camii imamı ve hastahane yetkilileri böyle bir saçmalığın gerçek dışı olduğunu söylemelerine rağmen, bu hurafe halen ağızlarda dolaşmakta.

• Cehennem sesleri: Bu haber TV´de dahi yayınlanınca, kendimi adeta Alice´nin Masallar Diyarında hissettim. Güya Rusya´da kazma çalışmaları esnasında yer altından sesler gelmiş. “Hellll… Helllll“ (yani Cehennem, Cehennem) diye bağıran insanların sesleri duyulmuş. Bu sesleri kayıt etmişler ve haber ajanslarına yollamışlar. Ama iki hafta sonra, bu ses kayıtını çeken adama, bir amerikan filim şirketi tarafından dava açıldığı haberini kimse yazmadı. Neden dava açılmıştı? Çünkü bu sesler, elbette cehennemden veya yer altından değil, bir amerikan filminden kopyalanmıştı…
Sayi, adamlar cehennemde neden ingilizce bağırıyorlar?!

• Maymuna dönüşen kız: Hurafeler arasında en meşhur hurafe bu olsa gerek. Hikayesi bile komik ve saçma olan bu masal şöyle: Bir anne evinde Kur´an okuyor. Kızıda odasında sesli sesli müzik dinliyor. Annesi kızına müziğin sesini kısmasını söylüyor. Ama kızda hareket yok. Aksine müziğin sesini daha çok açıyor. Annede Kur´an okumaya devam ediyor. Aralarında bağırma yükselince, kız odasından fırlıyor ve annesinin elinden Kur´an-ı Kerim´i alarak yere fırlatıyor. Fırlattığı an kız maymuna dönüşüyor. Vah vah… Tabiki internette bu haberin yanına birde maymun yüzlü bu kızın resmi koyulunca, “gerçek“ oluyor.
Peki işin aslı ne? İşin aslı şu: Yine bir internet cambazı, filimler için heykeller yapan bir sanatcının kişisel internet sitesinden maymun yüzlü bir kızın resmini kopyalıyor, bu haber ile süslüyor ve tüm dünyaya yolluyor… “Cehennemden sesler“ hurafesinde olduğu gibi, bu gencede dava açılıyor. Dava açılıyor, ama hurafe anlatılmaya halen devam ediliyor…

• 30 metrelik adam: Suudi Arabistanda kazma çalışmaları sırasında 30 metre boyunca bir iskelet bulunuyor. İmanları zayıf olan hurafeciler hemen bunu “Kur´an´daki kavimlerin bazıları bulundu“ diye çakma tebliğlere başlıyorlar. “Bak gördünüzmü? Ya….Biz size demiştik“ diye başlayan sözler çok kısa bir süre sonra kesiliyor. Çünkü bu resminde sahte olduğu, bir gencin “Paint Shop“ programıyla hazırladığı ortaya çıkıyor… Tabiki çakma tebliğcilerden ses yok… Ne yani, Kur´an´da geçen o uzun boylu kavimler, sizin inandığınız bu harefenin yalan çıkmasıyla, yokmu oldular?

• Neil Armstrong ayda ezanı duydu: Aya ilk ayak bastığı iddia edilen Neil Armstrong amcamız, güya aya ayak bastığında ezan sesini duymuş. Aynı sesi bir gezide Mısır´da duyunca, kulaklarına inanamamış ve hemen müslüman olmuş… Bu hikaye dillere destan olmuştur. Neil Armstrong hayatta olmasına rağmen bu şekilde bir konuşması veya yazılı bir metni yok. Hatta hiç bir şekilde biyografilerinde dahi geçmiyor. NASA´nın bu konuyla ilgili yaptığı açıklamaya göre, bu bilgi tamamen bir uydurmadan ibaret.

• Coca Cola yazısı: Coca Cola içeceğinin binlerce zararı olmasına rağmen, bizim insanlarımız illahada bir hurafe uydurmak zorundalar. Çok yaygın olan bir hurafeye göre, Coca Cola yazısını aynaya doğru tuttuğunuzda “Allah yok, Mekke yok“ yazıyormuş. Birazcık arapca bilenlerin bile bunun saçmalık olduğunu anlayabileceğine rağmen, yinede bu hurafeyi duymayan ve inanmayan kalmamıştır. Halbuki arapca hat sanatıyla istediğiniz yazıyı istediğiniz şekilde yazabilirsiniz. Yani Coca Cola yazısının aynada gözüken şekliyle isterseniz “Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon“ yazabilirsiniz…

• Bal´da “Allah“ lafzı: Hayvanların hurafelere alet edilmesi adet haline geldi. Bu meşhur resmi hepiniz görmüşsünüzdür. Arılar balı “Allah“ lafzı şeklinde yapmışlar. Gördüğünüz gibi hurafeler sınır tanımıyor. Arılara dahi iftira atılmaya kadar varan bu hurafe bir sahtekarlığı göstererek, gerçek mucizeyi tamamen kapatıyor. Halbuki mucizenin bizatihisi arının bal yapmasıdır. Asıl mucize budur. Hiç bir eğitim almadan, hiç bir zaman durmadan, hiç bir zaman şaşırmadan, doğduğu andan itibaren insanlara bal yapmak ile görevli olan arı da, yaptığı bal da mucizenin aslıdır. Bal ile “Allah“ yazan arılar, vazifelerini yapmıyorlar demektir.
Bu hurafeyi ilk duyduğumda, 12 yaşında olmama rağmen, inanmamıştım. Çünkü şekerleme ile arılara herşeyi “yazdırabileceğinizi“ tahmin ediyordum. Nitekim yıllar sonra, Moskovada rus gençleri aynen düşündüğümü uygulamışlar ve arılara “Stalin“ yazdırmışlar. Şimdi bu arılar komunist, diğer arılar müslümanmı?

• En çirkin hurafe, “Rüyada Peygamberimi (sav) gördüm. 10 kişiye bu mesajı yollamassan zalimlerdensin“ masalı: En çirkin, en rezil hurafelerden biriside Peygamberimizin (sav) alet edildiği saçmalıklar. E-Mail ile, mektup ile ve kısa mesaj ile yayılan bu çirkinliğin içeriği hep aynı: Güya birisi Peygamberimizi (sav) rüyasında görmüş. Peygamberimiz (sav) çok önemli şeyler söylemiş ve bunun yayılmasını arzu etmiş. Bu haberi 10 kişiye yollamayanın cehennemde yanacağını söylemiş… İşte ahlaksızlığın bu kadarıda mümkün. Sınırsız bir ahmaklık bu olsa gerek. Böyle mesajları “Hz. Muhammedi seviyorum“ diyenlerin dahi yayması, durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.

Bu hurafelerin ne boyutta olduğunu ve insanların hemen böyle şeylere sorgusuz, sualsiz inandıklarını ispat etmek için sosyolojik bir deney yaptım. Bu tarz hurafelere meraklı olan bir mecliste 15 kişiye şunu anlattım: „Arkadaşlar, Almanya´da bir çikolata türü var. İsmi “***“. (Çikolatayı masaya koyuyorum). Dikkat edin, bu çikolatanın görüntüsü neye benziyor? Evet Kabeye benziyor. Bilerek benzetmişler. İslam düşmanları alay etmek için bu çikolatayı Kabe şeklinde yapmışlar ve herkes “Kabe“yi yiyerek, ona hakaret etmiş oluyor.“ Mecliste bulunan istisnasız tüm 15 kişi anlattığıma inandılar, çünkü çikolata biraz hayal gücünüzü kullanırsanız Kabe´ye benziyor. Ardından bu haberi herkese yaydılar. E-Mailler, kısa mesajlar gelip durdu. İki hafta sonra bu haberi kendim uydurduğumu söylediysemde, herkesi inandıramadım. Bir kaç tanesi halen bunun gerçek olduğuna inanıyorlar…

Benim bir telefon şirketim olsa, kısa mesajlar ile para kazanmak için, herhalde böyle bir hurafe uydururdum. Hurafenin altınada “Bunu 10 kişiye yollayanın dilekleri gerçek olacak“ veya “Allahını seven bunu 10 kişi yollasın“ yazardım.

Peki insanlar böyle hurafelere neden ihtiyaç duyarlar?

Öncelikle şunu belirtelim ki, imanında büyük bir zayıflık olan insanlar böyle hurafelere daha açıklar. Yani “inanıyor“ fakat inancı tasdiklenmemiş insanlarda daha yaygındır. İman-ı taklitten iman-ı tahkike geçemeyenlerde hurafe anlatmak hobi haline gelir. Çünkü başka türlü imanlarına kendileri dahi inanacak delil bulamazlar. Bu tür yalanlara inanarak, imanlarını güçlendirdiklerini zannederler. Bu çok önemli bir nokta.

Kainatin tümünün bir mucize olduğunu göremeyen veyahut kainat kitabındaki mucizeleri okuyamayan insanlar, bu tür “mucizelere“ muhtaçlar. Ancak bu şekilde imanlarına kuvvet geliyor. Kendilerini bu şekilde tasdik ve tatmin ettiriyorlar. Halbuki kainat ayetlerle, yani delillerle dolu. Hurafelere veyahut aşağılık komplekslerine girmeye gerek yok.

Aşağılık kompleksi yaşadıkları için, imana manevi bir rüşvet veriyorlar. “İşte nihayet gerçekleşti“ tavrı ortaya konuluyor. Fakat bu gibi meselelerden medet umanlar, tersi olunca ne yapıyorlar acaba? Yani bu olayların sahterkarlık olduğu ortaya çıkınca ne oluyor? İmanları gidiyor mu? Nitekim yukarıda saydıklarımızın hepsi sahte çıktı. Şimdi imanımızdamı sahte? Arılar haşa Allah´a değilde, Stalinemi tapıyorlar?

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 30.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/modern-hurafeler-makale,204.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.03.2010) Böyle bir İlaha kim inanır?

Böyle bir İlaha kim inanır?

“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın“ Hz. Muhammed (sav)

Yukarıdaki söze binaen, halen müjdeleyen bir müslüman bekliyorum…

Çünkü düşünsenize…

Kainatın bir Yaratıcısı olduğunu öğreniyorsunuz.

Sonra o Yaratıcıyı haliyle tanımak istiyorsunuz.

Ve bakıyorsunuzki, karşınıza tabir-i caizse bir canavar, gökte oturup hükmeden bir varlık çıkıyor, çünkü bu Yaratıcı…

… parmağınızı namazda yanlış kaldırdığınızda namazınızı kabul etmiyor

… bebekken dolabı açtığınızda “cızzzz” ediyor

… çocukken çöpü dışarıya çıkarmadığınızda sizi taş ediyor

… bir ayeti yanlış telafuz ettiğinizde sizi dininden atıyor

… size büyü yapıldığı zaman saçma sapan üfürmelerle iyileşmenizi bekliyor

… matematik sınavını geçmeniz için günde 57 kere “La ilahe illallah” demenizi istiyor, halbuki aynısını gayri-müslimlerden istemiyor, onlar okumadanda sınavı geçiyorlar

… sizi cinlere mahkum bırakıyor

… Kuranı anlayabileceğiniz bir şekilde değilde, sadece arapca okumanızı istiyor

… Kabeyi tespit edebilmeniz için tespih sallamanızı bekliyor

Evet, böyle bir Allah´a kim inanır?

***

Yukarıda yazdıklarımızı elbette Cenab-ı Erhamürrahimin değil, bir takım insanlar istiyorlar. Amellerini İslama göre değilde, İslamı amellerine göre yorumlayanlar istiyorlar…

Halbuki biz Kur´an-ı Kerim´de böyle bir Allah´a rastlamıyoruz. Hadislerdede böyle tarifler yok. Peki o zaman Allah´ı kendi menfaatlerimiz içinmi ayarlıyoruz?

Şu hadisi hatırlayalım: Hz. Enes Radiyallahu Anh’tan rivayetle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz şöyle buyurdular: „Allah (c.c.) buyurur: ‚Ben kulumun beni sandığı gibiyim. Hayır zannederse, benden hayır; şer zannederse şer bulur.‘ (Benimle karşılaştığında beni zannettiği gibi bulur.)“ (Şirazi). Allah´ı bu şekilde tanıyan biri, nasıl bir Allah ile karşılaşacak acaba?

Yanlış anlaşılmaya müsait bir yazı olduğu için, şunuda eklemek isterim: Şekilciliğe karşı değiliz. Elbette bazı kurallar olacak. FİFA dahi futbolcuların kılık kıyafetine veya topun ağırlığına karıştığı gibi, elbette Cenab-ı Erhamürrahimin ibadet için belli kurallar koyacaktır. Bu gayet normaldır. Buna karşı gelmek yanlıştır.

Bizim burada karşı çıktığımız olay, içi boş bir iman ve ibadet şeklidir. Kur´an´ın lafzını yüceltip, içini boşaltmaya karşıyız. Kur´an´ın lafzı ne kadar kudsi ise, manasıda en az o kadar kudsidir. Maalesef manasını anlamaya dönük çabalamalar olmuyor. Halbuki hiç kimse yeni aldığı televizyonun kullanma kılavuzunu japonca okumuyor, anladığı bir dilde okuyor.

İbadetin ruhu, maksadı veya gayesini göz önünde bulundurmadan, sadece şekile önem verip, adeta matematikmiş gibi hesapların yapılması, açıkcası koç komiğimize gidiyor.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 20.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/boyle-bir-allah%C2%B4a-kim-inanir-makale,197.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.05.2009) Büyük Ergenekon, Küçük Ergenekon

Büyük Ergenekon, Küçük Ergenekon

Nasrettin Hoca´ya sormuşlar, “Hocam kıyamet ne zaman kopacak?“ Nasrettin Hoca kendine has üslubuyla soruya soruyla cevap vermis, “Hangi kıyameti soruyorsun? Büyük kıyameti mi, küçük kıyameti mi?“ Soranlar şaşırmışlar, “Hocam kıyametin küçüğü büyüğü olur mu?“ Nasrettin Hoca şu cevabı vermiş, “Tabii ki olur!.. Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopar.“ Bu sözleriyle veciz bir şekilde bir gerçeğe parmak basmış, hocamız.

Peygamber Efendimiz´de (s.a.v.) Tebük Sefer´inden dönerken, “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz“ demiş. Sahabeler hayret içinde sormuşlar, “Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?“ Kainatin Efendisi (s.a.v.) cevap vermiş: “Büyük cihad, kişinin nefsi ile olan cihadıdır.“

***

Şimdi Büyük Kıyamet – Küçük Kıyamet, Büyük Cihad – Küçük Cihad olurda, Büyük Ergenekon – Küçük Ergenekon olmaz mı?

Küçük Ergenekonu hepimiz tanıyoruz. Devletin içinde, devleti yönetmeye kalkan, bunun için provokasyonlar düzenleyen sinsice bir derin çete.

Peki Büyük Ergenekonu tanıyormuyuz? Büyük Ergenekon, yine içeriden, bizim içimizden, bizi yönetmeye çalışan, bunun için vesveseler, su-i zanlar üreten sinsice bir derin şahıs. Kimilere buna İblis, kimileri nefis´der.

Küçük Ergenekon nasıl içten darbe hevesleri duyuyorsa, Büyük Ergenekon´da darbe peşinde. Ölüm anına kadar devam eden bir darbe hevesi.

Deşifre edilmeyi bekleyen bu Büyük Ergenekon insanın dünya hayatınıda, ahiret hayatınıda tehlikeye sokuyor. Bu nedenle deşifre edilmesi gerekiyor.

Bunuda yine Küçük Ergenekonun deşifre edilme metotlarıyla başarabiliriz. Yani Büyük Ergenekonun telefon görüşmelerini dinlememiz gerekiyor. Dinleyebilmek için her insana bir cihaz yerleştirilmiş: vicdan. Aklı ve kalbi provokasyonla darbeye sürükleyebilen Büyük Ergenekonun kışkırtıcı yöntemleri, vicdana karşı – eğer canavarlaşmamışsa – çaresizdir. Vicdanımızla Büyük Ergenekonu deşifre edebiliriz. Vicdanımız hakim rolündedir.

***

Devletimizin Küçük Ergenekondan kurtulmaya çalıştığı şu günlerde, bizlerde Büyük Ergenekonla uğraşmamız gerekiyor. Küçük Ergenekona harcadığımız vaktin en az onda birini büyüğüne ayırdığımızda, mutlaka muvaffak olacağızdır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 14.05.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=11545&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(19.02.2009) Muhammad – Sein Leben, Seine Botschaft, Sein Vermächtnis

Muhammad
Sein Leben, Seine Botschaft, Sein Vermächtnis

Im Koran wird die Funktion des Propheten an mehreren Stellen verdeutlicht. Er ist ein Verkünder, der denen, die der Wahrheit folgen, die frohe Botschaft verkündet. Gleichzeitig warnt er diejenigen, die der Wahrheit nicht folgen. Er ist jedoch für niemanden verantwortlich. Jeder trifft seine eigene Entscheidung. Dem Propheten obliegt nur die Verkündung. Dies ist seine Funktion. Auch wenn niemand dem Propheten gefolgt wäre, er hätte seine Aufgabe bestens erfüllt.

 

Sein Leben

 

Bevor der Prophet Muhammed die Welt erblickte, herrschte auf der arabischen Halbinsel, im heutigen Saudi Arabien, eine Gesellschaft, die keine Tugenden kannte. Diese Zeit war gekennzeichnet von Unwissenheit, Macht und Ausbeutung. Die Menschen glaubten an Vielgötterei. Sie verehrten selbstgemachte Götzen und erhofften sich durch sie eine Rettung. Die Rettung kam nicht von den Götzen, sondern von dem Allerbarmer im Jahr 571. Der letzte Prophet Gottes auf Erden, Muhammed, erblickte in Mekka die Prüfungsstätte “Erde“. Seine Mission war es, die gesamte Menschheit zu retten.

 

Vor seiner Geburt starb sein Vater Abdullah. Als auch seine Mutter Amina verstarb, wurde er mit sechs Jahren Vollwaise. Daraufhin lebte er zwei Jahre lang bei seinem Großvater Abd al-Muttalib, bis dieser auch schwer erkrankte und verstarb. Danach verbrachte Muhammed seine Kindheit und Jugend unter der Obhut seines Onkels Abu Talib. Muhammed hütete dessen Herde und begleitete ihn bei Geschäftsreisen, durch die er zu einem Kaufmann ausgebildet wurde. Als er 25 Jahre alt war, leitete er als Führer eine Karawane der reichen Geschäftsfrau und Kaufmannswitwe Khadidscha, welche er noch im selben Jahr heiratete.

 

Bevor Muhammed mit der Prophetenschaft im Jahr 610 vertraut wurde, hatte er das Gefühl, als ginge irgendetwas in ihm vor. So zog er sich von den Menschen zurück, suchte die Einsamkeit und verbrachte einen Monat auf dem Berg Nur, in der Höhle Hira. Dort meditierte und betete er, als er plötzlich dem Offenbarungsengel Gabriel begegnete und die erste Botschaft Gottes erhielt: „Lies im Namen deines Herrn, Der erschuf“ (Koran, 96:1). Tief bewegt und überwältigt kehrte Muhammed nach Hause zurück und erzählte seiner Frau Khadidscha, was er erlebt hatte. Vom ersten Moment an, zweifelte seine Frau nicht an der Prophetenschaft ihres Mannes und sagte ihm ihre volle Unterstützung zu. Gemeinsam gingen sie zu einem Verwandten Khadidschas, namens Waraqa, und erzählten ihm, was geschah. Waraqa, der ein Gelehrter war und sich sehr gut mit dem Alten und Neuen Testament auskannte, bestätigte auch die Prophetie Muhammeds und erklärte: „Wahrlich du bist der Prophet dieses Volkes. Der Engel, den du sahst, war Gabriel, derselbe Engel, der auch zu Moses und Jesus kam“ (Buchary, Band 1, S.3; Kandemir, 2008, S.11).

 

Muhammed, der schon als Kind Götzen ablehnte, begann von nun an die Botschaft des Schöpfers, zunächst nur unter seinen Verwandten und engsten Freunden, zu verkünden. Einige glaubten und folgten ihm. Auf der anderen Seite jedoch stellten sich einige, wie zum Beispiel sein Onkel Abu Lahab, gegen ihn und versuchten den Propheten von seinem Vorhaben abzuhalten.

 

Mit den Mekkanern sollte es der ehrwürdige Prophet nicht so leicht haben. Daher verblieben die Muslime vorerst im Verborgenen und trafen sich heimlich in Häusern. Erst nach drei Jahren kam die göttliche Aufforderung, den Islam öffentlich zu verkünden. Damit begann auch die schwierigste Zeit der Muslime. Sie war gekennzeichnet von Unterdrückung, Folter, Grausamkeiten, Gewalt, Boykott und Misshandlung.

 

So wanderte eine Gruppe von Muslimen nach Abessinien aus. Der Prophet selbst erhoffte sich ein Gehör in Taif, doch auch hier wurde er nicht anders als in Mekka behandelt. Schnell wurde er von der Stadt mit Steinen vertrieben. Den Muslimen blieb nichts anderes übrig, als der Einladung einer aus Medina stammenden Gruppe, welche dem Propheten ihren Treueeid leisteten und die Muslime nach Medina einluden, zu folgen.

 

Die Auswanderung (Hidschra) von Mekka nach Medina im Jahr 622 ist von weltgeschichtlicher Bedeutung und stellt den Beginn der islamischen Zeitrechnung dar. In Medina angekommen, wurde in kurzer Zeit ein islamischer Stadtstaat mit einer eigenen Verfassung gegründet, welche den Mekkanern ein Dorn im Auge war, so dass sie eine Armee gegen die Muslime aufrüsteten. So kam es in der Nähe von Medina zu mehreren militärischen Auseinandersetzungen und Schlachten.

 

Schließlich wurde zwischen beiden Parteien ein Friedensabkommen beschlossen, so dass die Muslime im Jahr 628 ihre Pilgerfahrt nach Mekka vollziehen konnten. Nachdem die Mekkaner den Waffenstillstand nach zwei Jahren gebrochen hatten, errangen die Muslime einen wichtigen Sieg in Khaybar und konnten anschließend Januar 630 wieder zurück nach Mekka. Die Muslime eroberten Mekka, ohne mit einer Gegenwehr konfrontiert zu werden. Die Prophet verkündete die frohe Bptschaft persönlich an die Mekkaner: „Ihr seid alle frei“, woraufhin viele Mekkaner den Islam annahmen. Diese Barmherzigkeit konnte nur aus der Quelle des Allbarmherzigen kommen.

 

Im Jahr 632 unternahm der Prophet an der Seite von Tausenden Muslimen die Pilgerfahrt, und hielt dort vor über 100.000 Gläubigen seine berühmte Abschiedspredigt, in der er nochmals an seine Botschaft erinnerte. Im selben Jahr erkrankte der Prophet schwer und verabschiedete sich am 8. Juni 632 vom Diesseits.

 

Seine Botschaft

 

Im Koran wird die Funktion des Propheten Muhammed dreierlei spezifiziert: als Zeuge, Bringer von froher Botschaft und Warner (Koran, 33:45). Im darauf folgenden Vers heißt es zugleich: „und mit Seiner Erlaubnis als einen Ausrufer zu Allah und als eine lichtspendende Leuchte“ (Koran, 33:46). Die Leuchte spendet Licht. Nicht von sich selbst, sondern aufgrund des Brennstoffes. Der Brennstoff des Propheten sind die Offenbarungen, welche er vom Schöpfer erhalten hatte. Die Lichtquelle ist daher ein Vermächtnis für die gesamte Umma.

 

Das gesamte Leben des Propheten Muhammed war gekennzeichnet von seiner leuchtenden und lichtspendenden Funktion. Schon vor seiner Prophetie hatte er eine wichtige gesellschaftliche Funktion und wurde als “Al-Amin“ (der Vertrauenswürdige) bezeichnet. Keiner wurde Zeuge einer einzigen vertrauensbrechenden Handlung oder Lüge. Der Mensch Muhammed lebte schon vor seiner Berufung zum Propheten wie ein Prophet.

 

Der Prophet Muhammed verkündete die frohe Botschaft, dass es ausschließlich einen Schöpfer gibt, dass das Leben nur eine Prüfung ist und dass ein Leben nach dem Tod existiert. Er warnte die Menschen davor, ein Leben in Unrecht zu führen, und damit das Wohlgefallen Gottes zu verlieren.

 

Alles, was der Prophet von sich gab, kam aus der Quelle des immerwährenden Lichtes. Dies wird auch in der Thora und der Bibel verkündet. So rechtleitete er die Menschen mit Hilfe des Rechtleitenden (Gott).

 

Seine Botschaft beinhaltete nicht nur Frieden und Segen im Jenseits, sondern auch schon im Diesseits. So schaffte er es, in einer kurzen Zeitspanne von 23 Jahren die Gewohnheiten eines gesamten Volkes zu verändern. Er gewöhnte ihnen nicht nur die schlechten Gewohnheiten ab, sondern pflanzte stattdessen die edelsten moralischen Werte ein. Said Nursi schrieb dazu: „Wenn man aber weiß, wie ein großer Herrscher mit großer Anstrengung kaum eine unbedeutende Gewohnheit – wie das Rauchen – selbst in einem kleinen Stamm für die Dauer aufzuheben vermag, dann betrachte man, wie diese Persönlichkeit (Muhammed) viele und starke Gewohnheiten selbst bei diesen starrköpfigen, ihren Sitten verhafteten großen Stämmen, mit äußerlich nur geringer Macht, mit nur geringer Anstrengung in kurzer Zeit überwandt. An ihre Stelle pflanzte und befestigte er in ihnen höchste moralische Werte, welche ihnen bei weitem in Fleisch und Blut übergegangen und verwachsen sind. Und noch sehr viel dergleichen Wunderbares bringt er zur Durchführung. Wer aber nun diese „Glückliche Zeit“ (des Propheten) nicht sehen will, dem sei die Halbinsel Arabien vor Augen geführt! Möge er Hunderte von Philosophen mit sich nehmen, dorthin gehen, hundert Jahre arbeiten. Könnte er auch nur ein Hundertstel dessen vollbringen, was diese Persönlichkeit unter den Umständen seiner Zeit in einem einzigen Jahr geschaffen hat?“ (Nursi, 2002, S.410ff). Um zu verstehen, welch ein großes Wunder dies ist, sollte man auch folgendes vor Augen führen: 1919-1932 wurde Alkohol in den USA verboten. Trotz des Verbotes wurden weiterhin riesige Mengen von Alkohol importiert. Viele illegale Organisationen verdienten damit ihr Geld, weil das Volk nicht darauf verzichten wollte. Prof. Dr. Julius Hirsh schrieb hierzu: „Der Prophet Muhammed hat durch die Hand des Korans Alkohol verboten und hat es somit geschafft, dass Millionen von Menschen seit Jahrhunderten von dem Schaden und Verlust des Alkohols verschont geblieben sind. Dies konnte man trotz einem riesigen Aufwand mit viel Propaganda im 20. Jahrhundert in den USA nicht verwirklichen“ (Eren, 2004, S.73).

 

 

Sein Vermächtnis

 

Das Leben des Propheten ist gleichzeitig auch sein Vermächtnis an die späteren Muslime. Er vererbte ihnen eine Gesellschaftsbasis, auf die Frieden und Freiheit aufgebaut werden können. Mit seiner Lebensart gab er den Muslimen eine Anleitung, eine Komplettlösung des Lebens. Hierfür ist seine Abschiedspredigt von großer Bedeutung. Schauen wir in diesem Hinblick auf einige der Eckpfeiler dieser Predigt:

 

„Ein Araber ist nicht vorzüglicher als ein Nichtaraber, noch ein Nichtaraber vorzüglicher als ein Araber; Ein Schwarzer ist nicht vorzüglicher als ein Weißer, noch ein Weißer als ein Schwarzer.“ Mit diesen Zeilen macht der Prophet deutlich, dass niemand wegen seiner Nation, Ethnie, Geschlecht, Herkunft oder Hautfarbe benachteiligt oder bevorteilt werden darf. Rassismus und Diskriminierung werden mit diesen Worten aus der Gesellschaft verbannt.

 

„Wahrlich, alle Dinge aus der Dschahilija (Zeit der Unkenntnis) sind nun unter meinen Füßen. Die Blutrache der Dschahilija ist aufgehoben.“ Alle vorislamischen Gebräuche, die nicht im Einklang mit dem Islam stehen, wie z.B. Blutrache, Ehrenmord oder Zwangsehe, werden vom Propheten aufgehoben. Er klagt diese an und beschreibt sie als unislamisch.

 

„Die Wucherzinsen aus der Dschahilija sind aufgehoben…“ Mit dem Zinsverbot und dem gleichzeitigen Gebot für die Zakat (eine jährliche Spende der Muslime an Bedürftige), wird eine Brücke zwischen Reich und Arm geschlagen. Dieses Erbe des Propheten Muhammed ist heute wichtiger als je zuvor.

 

„Ihr Leute, wahrlich euer Blut, euer Eigentum und eure Ehre sind unantastbar, bis ihr eurem Herrn gegenübersteht.“ Dies sind die ersten Pfeiler für die Menschenrechte. Vor 1400 Jahren, mitten in der Wüste, waren diese Worte revolutionär. Muhammed revolutionierte die Gesellschaft. Er zeigt durch diese Worte, dass nichts wichtiger ist, als die Würde des Menschen. Menschsein wird damit in das Zentrum gerückt. Doch auch etwas anderes rückt hier ins Blickfeld. Kein Mensch darf einen anderen Menschen richten. Der einzige Richter ist Gott, Der Richterende.

 

„Nichts, was dem Bruder gehört, ist einem erlaubt, es sei denn, er gibt es gerne und freiwillig. Tut euch selbst kein Unrecht ihr Menschen, jeder Muslim ist der Bruder des Anderen, und wahrlich, die Muslime sind Brüder.“ Im ersten Teil werden Diebstahl und Kriminalität eliminiert. Im zweiten Teil wird verdeutlicht, dass alle Muslime eine Familie sind. So sollten sie auch wie eine Familie handeln.

 

Alle diese Worte des Propheten sind wahrlich wertvollere Erbschaften als aller Reichtum der Welt. Denn diese Aussprachen basieren auf verschiedene Verse des Korans und sind somit Wegweiser für die Muslime.

 

 

Cemil Şahinöz

cemil@misawa.de

http://twitter.com/Cemil_Sahinoez

https://www.facebook.com/CemilSa

 

Literatur:

 

  • Der Koran. Übersetzung von: Khoury Adel Theodor. Unter Mitwirkung von Abdullah Muhammed Salim. Gütersloher Verlagshaus: Gütersloh, 1987
  • Eren S.: Kur´an ve Toplum. Kur´andan Sosyolojik Gercekler. Alternatif: Istanbul, 2004
  • Kandemir Y.: Unser Prophet der Barmherzige Muhammed . IGMG: Steinhagen, 2008
  • Nursi S.: Worte. Vfjh e.V. Druck: Köln, 2002

Erschienen in:
Yeni Genclik, Nr.17, 2009, S.41-42

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne