Schlagwort-Archive: okul

(06.06.2010) Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Bir kaç aydır ortada bir söylenti var.

Gülen cemaati ve Ak Partinin arasına kara kedilerin girdiği iddia ediliyor….

Açıkcası bu durumu onaylayacak çok şeyin olduğu gibi, yalanlayacak deliller de var. İçin içinden şuan çıkmak biraz zor.

Ama özellikle Hocaefendinin Wall Street Journal’a verdiği söyleşinden sonra iddialar doğru gibi gözüküyor. Fethullah Gülen Hocaefendinin İsrail´in saldırısı hakkında söyledikleri ortalığı bayağı karıştırdı.

Gülen cemaatinin mensupları ´sözler çarptırıldı´ desede – acaba aynı sözleri Deniz Baykal söyleseydi ne olurdu? – bu röportajı iyi analiz etmek gerekiyor. Öncelikle röportajın orijinalini Wall Street Journal´in internet sayfasından okumak mümkün. Oradan komple metin okunabilinir.

Komplesi okunduğunda da anlaşılabileceği gibi, röportajın aslı bir kaç hafta önce yapılmış – bu doğru. Fakat röportaj için resimleri çekmeye gidildiğinde, İsrailin saldırısını da Hocaefendinin değerlendirmesini istemişler. Dolayısıyla bu sözleri röportajın ön planına geçmiş.

Röportajda öne çıkan ve şok etkisi yapan noktalar şunlar:

´İsrailden izin alınmalıydı. Bizim gruptan birileri gittiğinde, ben önce İsrailden izin istemelerini söylüyorum´

´İHH’nın politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil´

´otoriteye baş kaldırmak´

Bu sözlere elbette katılmak mümkün değil. Belkide Hocaefendi bir kaç gün sonra ortaya çıkıp, ´o sözleri keşke söylememiş olsaydım´ diyecek… ama biz yinede yaptığı etkiden dolayı bu sözlere biraz daha dikkat edelim…

Tanıdık geldi mi bu sözler?

Gelmediyse 15 sene geriye gidelim. Erbakan dönemine. Hocaefendi´nin o zamanki söylemlerini hatırlayalım. O zamanda benzer şeyler Erbakan´a karşı söylenmişti. Hatta dahada ağırları. Gülen cemaati Erbakan´dan sıyrılmak için, ´Ilımlı İslam´ görüntüsü verebilmek için, hem Siyasal İslam´dan, hem Refah Partisinden, hem Milli Görüşten, hem Erbakan´dan, hemde protesto gösterileri yapan türbanlılardan uzak duruyordu. Gerçi Fethullah Gülen Hocaefendi son çıkan kitabında Erbakan´a yanlışlık yaptığını ve o sözlerinden pişman olduğunu itiraf etti. Tam 15 sene sonra gelen bir özür… Ama acaba şuan aynısı yeniden mi yapılıyor?

Eğer aynısı yapılıyorsa, yukarıda bahsettiğim tahminler doğru.

Peki bir ayrım noktası gerçekten var ise, bu hangi sebeplerden dolayı olabilir?

Tekrar söylüyorum, eğer bir ayrım varsa….

O zaman sebebi açık ve net ortada..

Aynen Erbakan döneminde olduğu gibi, Ak Parti´den bilinçli bir şekilde uzaklaşmak. Tayyip Erdoğan ve AKP´lilerin söylemlerine ortak olmamak.

Neden?

Çünkü…

Amerikan lobisi Ak Partiyi gözden çıkardı. Daha önce destekledikleri Ak Partiyi Obama ajandasından sildi. Dikkat edin, Tayyip Erdoğanı ´radikal´, ´gittikce İslamcılaşan´ gibi gösterme çabası Türk Medyasında dahi hakim.

Sayın Başbakanı adeta İran´ın Ahmedinecad´ıyla aynı kefeye koymaya çalışıyorlar…

´One Minute´, ´Nüklear Anlaşma´ ve iki dizi yüzünden yaşanan ´Alçak Koltuk Krizi´ ile Ak Parti son derece sıkıntılı bir döneme girdi. Ard arda gelen olaylarla Tayyip Erdoğanı eski Milli Görüş gömleğine sokmak istiyorlar.

Gülen cemaati dolayısıyla stratejik olarak Ak Parti´den sanki yavaş yavaş uzaklaşıyor. Sanki kendilerini siperden geri çekiyorlar. ´Amerikayı karşısına alan´ Erdoğanın yanında olmak istemiyorlar gibi…

… eğer bir ayrım yoksa….

Bu ´Gülen-AKP soğuk savaşı´ yutturulmaya çalışılan bir muhalefet oyunuda olabilir. Oyları bölmek için stratejik bir oyun olabilir. Bu oyunu oynamanın tamda zamanı zaten…

Öte yandan Hocaefendinin sözlerine hükümetten farklı yorumlar geliyor. Bazıları eleştirirken, Bülent Arınç´ın ´Hocaefendi doğruyu söylüyor´ sözü, tekrar bir uzlaşma isteğinin göstergeside olabilir….

Ve diyelimki ortada gerçek manada bir uzaklaşma var – o zaman Ak Parti´nin alternatifi ne? CHP´nin şuanki durumu itibariyle, Gülen cemaati için bir alternatif yok gibi. Cemaatin tabanı Ak Partinin tabanıyla neredeyse tıpa tıp aynı. Fikrende Ak Partiye daha yakınlar.

Amma velakin fikren ortak noktaları olsada, Gülen cemaati her zaman olduğu gibi, siyasi analiz yapıp, kendi yol haritasını çiziyor. Nitekim Gülen cemaati fikren tamamen zıt olsada, Ecevit´i nasıl destekledikleri ortada. Siyasetin kuralları ve dinamikleri farklı…

Yani sonuç itibariyle soru şöyle: Gülenin yol haritasında Ak Parti var mı yok mu?

Şuan yanıtlanamayan soru bu…

Cevabı ve realite mutlaka gelecek aylarda – en geç gelecek genel seçimlerde (2014 / 2015) – daha kesin olarak göz önüne çıkacaktır…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 06.06.2010
http://www.ikincivatan.eu/fethullah-gulen-%E2%80%93-ak-parti-kavgasi-makale,272.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(09.02.2010) Alman bir öğretmen: “Şu Türkler başörtüyü ne zaman bırakacaklar?“

Alman bir öğretmen: “Şu Türkler başörtüyü ne zaman bırakacaklar?“

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır.“ Hz. Ali

Devlete ait bir kurumda özel seminer veriyorum. Seminere sadece alman öğretmenler katılıyor. Yaklaşık 80 öğretmen var. Konumuz: Türk kültürü…

 

Seminerin ortasında yaşlı bir öğretmen elini kaldırıyor ve bir soru soruyor: “İstanbul´da kimse başörtü takmıyor, peki Almanya´daki Türkler neden halen başörtüde ısrar ediyorlar? Biz Almanya´da yaşıyoruz, burada başörtü takmamaları gerekiyor.“

 

Diğer öğretmenler bu sorudan dolayı rahatsız oluyorlar.

 

Mırıldanmalar başlıyor.

 

Genç bir öğretmen, “Sanane, ister şapka takar, ister başörtü“ diyor.
Soruyu soran öğretmen şaşkın şaşkın etrafa bakıyor. Soruyu sorduğuna pişman oluyor.
Müdahale ediyorum… “Bir dakika arkadaşlar, beyefendiyi anlamaya çalışalım.”

 

Soruyorum: “Siz hiç İstanbul´a gittiniz mi?”

 

“Hayır gitmedim.”

 

“Peki nasıl böyle bir kanaate varıyorsunuz?”

 

“Gazetelerde okudum” diye yanıt veriyor.

 

“Benim elimde böyle bir veri veya istatistik yok. Birşey söyleyemeyeceğim, ama isterseniz kendiniz bir gün İstanbul´a gidin ve kendi gözlerinizle görün.”

 

Ve öğretmene bir soru soruyorum…
“İstanbul meselesinin dışında eğer müsaade ederseniz size bir soru sormak istiyorum.“

 

“Buyurun tabiki.“

 

Katolik papazlar evlenmiyorlar. Onlara evlenmelerini hiç söylediniz mi?

 

“Hayır, neden söyleyeyim ki? Anlayamadım…“

 

“Ama onlar Almanya´da yaşamıyorlar mı? Almanya´da herkes evleniyor. Onlarda uyum sağlayıp, evlensinler.“

 

Öğretmenden ses yok…

 

Bir soru daha soruyorum..
“Almanya´da bir çok budist yaşıyor. Bunların hiç biri et yemiyorlar. Hiç bunlara ´Madem Almanya´da yaşıyorsunuz, et yiyeceksiniz´ dediniz mi?“

 

“Hayır, demedim. Bu hoşgörüye aykırı olur“.

 

“Ama onlar da Almanya´da yaşıyorlar?“

 

“Tamamda, onlar dinleri gereği böyle hareket ediyorlar.”

 

Konuyu istediğim yere getiriyorum ve son bir soru daha soruyorum.

 

“O zaman son bir soru daha sormak istiyorum. Rahibeler de tesettüre bürünüyorlar. Hatta müslüman bayanlardan daha aşırı bir derecede. Evlerinde dahi tesettüre uyuyorlar. Müslüman bayanlarda en azından mahrem ve namahrem diye ayırım var. Ama rahibilerde yok. Peki bunlar niye açılmıyorlar? Bunlara niye ´açılın´ demiyoruz? Yoksa bunlar Almanya dışındamı yaşıyorlar?

 

Öğretmen tabiki ne demek istediğimi anlıyor ve şöyle cevap veriyor:

 

“Eğer müslümanlar dinleri ve inançları gereği örtünüyorlarsa, bir diyeceğim yok.“

 

Seminer devam ediyor….

 

Peygamberimizin (sav.) hadisleriyle süslediğim seminerin sonunda aynı öğretmen tekrar söz alıyor ve özür mahiyetinde şöyle söylüyor: “Bu Muhammed hakikaten çok iyi bir insanmış.

 

***

 

Yukarıdaki geçen olayda araştırılması gereken bir çok nokta var:

 

  1. Öğretmenin algısı, Türkiye´de – daha doğrusu İstanbul´da – tesettürün önemsiz olması. Bu durum nereden kaynaklanıyor acaba?

 

Acaba Türkiye´nin dışarıya yönelik çizdiği resim gerçeği yansıtmıyor mu?

 

  1. Öğretmen genelde dinlere ve inançlara saygı duyuyor ama başörtüye aynı hoşgörüyü gösteremiyor…

 

buna ilaveten üçüncü nokta

 

  1. Tesettürün, inanç gereği yapıldığını bilmiyor. Bir bilgi eksikliği var yani.

 

  1. Peygamberimizi de (sav.) tanımıyor olmalı ki, sözünde “hakikaten çok iyi bir insanmış” diyor.

 

Üçüncü ve dördüncü noktadaki eksiklikleri gidermek Almanya´daki müslümanların boyun borcu olsa gerek…  

 

  1. Genç ve yaşlı öğretmenler arasında fark var. Genç öğretmenler yabancılarla beraber büyüdükleri için, daha hoşgörülü olabiliyorlar.

 

***

 

Almanya´da çok farklı kültürlerden, dinlerden ve ırklardan insanlar yaşıyor. Ne kadarda “Biz göçmen ülkesi değiliz” dense dahi, çok farklı kültürden insanlar bu ülkede yan yana yaşıyorlar.

 

Bu beraberliğin huzurlu bir ortamda gerçekleşmesi için anlayış önemli. Diğer kültürleri ve dinleri en azından anlayama çalışmak lazım. Yapılan bazı hareketleri inançları veya dünya felsefeleri gereği yapan insanları hor görmemek lazım. Konu ne olursa olsun. Bu sadece tesettür için geçerli değil. Eğer samimi bir şekilde uyum (entegrasyon) için çabalıyorsak, her iki tarafta – azınlık ve çoğunluk – birbirini anlamaya çalışmalı.

 

Hz. Ali´nin “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözüyle hareket ile… insan bilmeye başlayınca sevmeyede başlar. Önce marifet sonra muhabbet.. Ve sonunda anlayış gösterir.

 

Nasıl Almanlar İslam dinini ve Türk kültürünü öğrenmekte çaba gösteriyor iseler, bizlerde aynı şekilde onların kültürlerini ve dinlerini öğrenmeye çalışmalıyız. En azından temel bilgileri bilmeliyiz ki, hangi hareketi hangi nedenden dolayı yaptıklarını kavrayabilelim.

Cemil Şahinöz, İkinci Vatan, 09.02.2010

http://ikincivatan.eu/alman-bir-ogretmen-%E2%80%9Csu-turkler-basortuyu-ne-zaman-birakacaklar%E2%80%9C-makale,141.html

Cemil Şahinöz, Moral Haber, 10.02.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14475&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.01.2010) Kaybedilen bir nesil? Almanya´daki Göçmenlerin Eğitim Seviyesi

Kaybedilen bir nesil? Almanya´daki Göçmenlerin Eğitim Seviyesi

Hafta başı Almanya´daki eğitim seviyesiyle ilgili yapılan son araştırmanın sonuçları yayımlandı. Devlet İstatistik Bakanlığının yaptığı “Mikrozensus“ araştırması yine yankı yaptı. Ve yankının merkezinde – her sene olduğu gibi – göçmenlerin eğitim seviyesi var.

Federal Alman Hükumetinin Göç, Sığınma ve Uyumla Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Maria Böhmerin yaptığı açıklamaya göre, göçmenlerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için yeni projelerin üretilmesi gerekiyor. Dr. Böhmerin dediğine göre, göçmenlerin eğitim seviyesi “sıkıntı“ verici.

Araştırmaya göre, göçmenlerin %14,2sinin hiç bir diploması yok. Bu oran almanlar arasında sadece %1,8. İş konusundada aynı karamsar sonuçlar ortaya çıkıyor. Göçmenlerin %44,3ü meslek eğitimi almamış ve dolayısıyla iş bulma imkanları oldukça düşük. Almanların sadece %19,9unun meslek eğitimi yok. Yani arada yine ciddi bir fark var.

Aynı araştırmada çıkan sonuclara göre, Almanya´daki yaşayan insanların sayısı gittikçe azalıyor, fakat yabancıların ve göçmenlerin oranı yükseliyor. 82,1 milyon vatandaştan 15,6 milyonu (%19) göçmen. Bu sayı 2007ye göre %0,3 artmış.

Ve buna ilaveten göçmenlerin yaş ortalaması düşerken, almanların yaş ortalaması yükseliyor. 2080de Almanya´da yaşayan insanların yarısının ya yabancı veya göçmen olacakları belirtiliyor.

Şimdi bu senaryoyu tekrar bakalım, yani

1. Yabancılar ve göçmenler çoğalıyor
2. Almanlar azalıyor
3. Yabancıların ve göçmenlerin eğitim seviyesi çok düşük

Tabiki durum bundan ibaret olunca, yani göçmenlerin eğitim seviyesinin ortalama almanların seviyesinden çok düşük oldugunda, siyasetçiler ister istemez sıkıntıya giriyorlar. Bu devletin gelecekte halen bir dünya gücü kalmasını isteyenler, bu yönde çalışmalar yapmak zorundalar.

Peki göçmenlerin eğitim seviyeleri neden bu kadar düşük?

Göçmenlerin eğitim seviyesinin düşük olmasının sebebi elbette sadece “ilime ve bilgiye“ uzak durmalarından değil. Durum bundan ibaret olsaydı, bu araştırmadan çıkan sonuçları ırkçılar kendi lehlerinde kullabilirlerdi. Fakat göçmenlerin eğitim seviyesinin düşük olmasının başka bir nedeni daha var.

“Eşit Haklar“ yazımızdada belirttiğimiz gibi, dünya genelinde yapılan araştırmalara göre Almanya´da göçmen çocuklarına, özellikle türk gençlerine, okul ve iş dünyasında eşit haklar tanınmıyor. Kaliteleri aynı seviyede olsa daha, göçmenler hakkında kafalarda oluşan önyargılardan dolayı, kendilerine kaliteli bir iş verilmiyor veya kaliteli okullara alınmıyorlar.

Bu eşitsizlik sadece göçmenler için geçerli değil, aynı uygulama alman işci ailelerine dahi yapılıyor. PİSA ve İGLU gibi araştırmaların sonuçları gösteriyorki, sistematik bir önyargı hakim. Fakat bu önyargı ırkçılıktan dolayı gelmiyor.

Dr. Böhmerde bunun farkında ki, bugün yaptığı açıklamada, eşit hakların verilmesini talep ediyor. Eyaletlerin bu konuda çaba göstermelerini istiyor. 2012de Alman öğrencilerin ve göçmen öğrencilerin seviyesinin aynı olması gerektiğini vurguluyor. Tabiki bunun neredeyse imkansız olduğunu kendiside biliyor.

Yazımıza Dr. Böhmerin yaptığı açıklamasındaki bir söz ile son verelim: „Göçmen ailelerin çocukları kaybettiğimiz nesil olmamalı.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 28.01.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14342&yazar=493

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.12.2009) Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Okul döneminin ilk yarısı sona eriyor. Ve Almanya´da yaşayan velilerin her sene tekrarlanan telaşı yine başladı. Daha doğrusu 4. sınıfı veya 10.sınıfı bitirecek öğrencilerin velileri yeni bir soru ile karşı karşıya, “Çocuğumu hangi okula göndereyim?“. Aslında bu soru her yıl eğitim döneminin sonunda tekrar sorulur. Soru değişmez, ancak veli ve öğrenci değişir. Bu önemli ve çocuğun geleceğini etkileyecek soruyu istatistiksel veriler ile analiz etmeye çalışalım.

Öncelikle 4. sınıftan sonra seçilen okul hangisi olur ise olsun, ileride çocuğun ilmi seviyesini belirleyecek. PİSA araştırmasının sonuçlarına göre Gymnasium´a giden öğrenciler en yüksek okuma seviyesine ulaşıyor. Bunun yanında Hauptschule´de öğretilen okuma ve ingilizce dili çok düşük bir seviyede.

Tabiki her veli çocuğunu en iyi okula göndermek ister. Kimse çocuğunun kötülüğünü istemez. Yinede realist olmak lazım. İdealist olup, realist düşündüğümüzde çocuğumuzun kabiliyetine göre en iyi okulu seçebiliriz. Yoksa utopik düşünceler ile kimse alim veya deha olamaz.

Okul seçimini yapmadan önce sizin için önemli olanları belirleyin. Önceliklerinizi belirleyin ve ona göre bir okul seçin. Çünkü bu çocuğunuz için son derece önemli bir seçim olacaktır. Çocuğunuzun ilgi alanlarını tesbit etmeye çalışın. Eğer 4. sınıftan sonra bir okul seçiyorsanız bu seçeneği çocuğunuza bırakmayın. Çocuklar böyle bir kararı verebilecek olgunlukta olmadığı için bu sorumluluğu sizin üstlenmeniz gerekiyor.

Sonrada öğrencinin seviyesini ve anlayış kabiliyetini ortaya koymak gerek. Eğer çocuğun anlama kabiliyeti yüksek ve mantıksal düşünebiliyorsa büyük bir ihtimal Gymnasium´a gidebilir. Notları iyi fakat kendi başına çözüm yolları bulamıyor ise, Realschule en uygun okul olacaktır. Hauptschule´ye gelince. Eğer notlar kötü ise, öğrenci okula ilgisiz ise çocuğunuzu Gesamtschule´ye yollamakta fayda var. Her halihazır´da çocuğunuzu Hauptschule´ye göndermemeye bakın. Hautpschule yerine Gesamtschule´yi seçmeniz çocuğun geleceği icin etkili olacaktır. 10. sınıftan sonra çocuğunuzda kabiliyet ve istek görüyorsanız, Abitur yapması icin teşvik edin. En azından Fachabitur yapması iş ve ilmi kariyeri için çok faydalı olacaktır.

Öğretmenlerin tavsiyesine gelince. Kesinlikle dinlememek gerek. Yapılan tüm sosyolojik araştırmaların sonucu, istisnasız aynı sonucu veriyor: Yabancı öğrenciler ve işci ailelerin öğrencileri dışlanıyor ve kalitesiz okullara gönderiliyor. PİSA tarafından araştırılan 35 ülke arasında Almanya “yabancılar ve işci çocuklarını dışlama“da birinci sırada yerini alıyor. Bu konuyla ilgili bir örnek verelim:

Araştırmacılar iki sayfalık bir makale hazırlıyorlar. Bu makaleyi Bielefeld şehrinde görev yapan 20 alman öğretmenlere veriyorlar. Makaleyi, bir tıp profesörün çocuğunun yazdığını ve çocuğun ilmi dergiler okumasını çok sevdiğini, söylüyorlar. Öğretmenlerin 12 tanesi makaleye en iyi notu (sehr gut) veriyorlar. 3 tanesi iki (gut) veriyor. Geriye kalan 5 öğretmen “orta“ (befriedigend) notunu veriyorlar. Aynı makale başka bir öğretmen grubuna veriliyor ve bu sefer „içci bir ailenin, kitap okumayı sevmeyen ama müstehcen dergiler okuyan bir çocuğu yazdı“ deniliyor. Bu sefer aynı makaleye öğretmenlerin hiç biri “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi iki (gut) notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar. Demek ki öğretmenler kendi kafalarında oluşturdukları öğrenci tipine uygun notlar veriyorlar.

Bielefeld Belediyesi için yaptığım araştırmadan bir kaç örnek daha:

* 1995´den 2006´a kadar yüzlerce öğrenci sonradan Hauptschule, Realschule veyahut Gymnasium´a gönderilmiş. Bunlardan %94,88´i Hauptschule´ye gönderilmiş. %1,08i Realschule´ye gitmiş. %4,04´ü Gymnasium okuluna gitmiş. Burada iki ihtimal var: Ya gerçekten yabancıların çocukları cahil, yada açıkca bir dışlama mekanizması işliyor. Uluslararası araştırmalar ikincisinin, yani dışlamanın, işlediğini ispatlıyor.
* 4. sınıftan sonra karnesini alan bir çok türk öğrencimiz “Almancası yetmez“ diye düşük kaliteli okullara gönderiliyor. Halbuki kayıtları araştırdığımda çarpıcı sonuçlara vardım. Karne ortalaması 1,7 olan bir çok öğrencimiz dahi Realschule´ye yönlendirilmiş. Birçok velimiz öğretmen veya rektör ile konuşmaktan çekindiği için, çocuklar maalesef hakettiği okullara gidememişler.

Bu veriler yukarıdaki veriyi teyit ediyor. Yabancı öğrenciler dışlanıyor. Bu nedenle çocuğunuzu eğer kabiliyetli ise yüksek bir okula göndermekten çekinmeyin. Bu hakkınızı kimse elinizden alamaz.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 11.12.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13805&yazar=493

4 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.11.2009) Eşit Haklar

Eşit Haklar

“Önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış.“
Hz. Mevlana

Hangi ülkede yaşıyorsanız yaşayan. O ülkeye uyum sağlayabilmek için, kendinizi rahat hissedebilmeniz için, eşit hakların geçerli olması gerekiyor.

Yani başkalarına verilen hakların tamamen aynısı sizin içinde geçerli olması gerekiyor. Ve dolayısıyla size verilen hakların aynısı başkalarınada verilmesi gerekiyor.

Örneğin bir iş görüşmesine gittiğinizde türk veya arap, alman veya ingiliz, başörtülü veya kısa şortlu, kel veya uzun saçlı vs. olduğunuz önem taşımamalı. Sadece o iş için gereken kabiliyetlerinize bakılmalı ve işe alınıp alınmadığınız bu faktörlere göre belirlenmeli.

Eşit hakların olması toplumsal barış ve huzur içinde çok önemli. Kıyafeti, ırkı, dili ve dini yüzünden aşağılanan veya hakları elinden alınan insanların, yaşadıkları toplumlarda huzur bulmaları imkansızdır. Böyle bir ortamda daima huzursuzluk ve anarşi hakim olur.

***

Eşit haklar konusu Almanya´da da son yıllarda tartışılan en önemli konular bir tanesi. Özellikle eğitim ve iş dünyasında bir eşitsizlik söz konusu. Bir çok araştırmanın sonuçlarına göre, Almanyada başarılı olmak için iyi gelirli olmak ve göçmen çocuğu olmamak gerekiyor. Yani iyi gelirli olmayan almanlar dahi eğitim sisteminin belli taşlarına çakılıp kalıyorlar.

Somut bir örnek: Bielefeld şehrinde yapılan sosyolojik bir araştırmadan bahsedelim. İki sayfalık bir metin yirmi öğretmene veriliyor. Deniliyorki: “Bu yazıyı bir tıp profesörünün çocuğu yazdı. Çocuk ilmi dergiler okumasını seviyor. Lütfen bu metine not verin“. Bu bilgilere göre öğretmenlerin 12 tanesi metine en iyi notu, yani “pekiyi“ veriyorlar. Üç tanesi “iyi“ notunu, geriye kalan beş kişide “orta“ notunu veriyorlar.

Aynı metin yirmi farklı öğretmene veriliyor. Bu sefer şöyle deniliyor: “Bu yazıyı işci bir ailenin çocuğu yazdı. Çocuk genelde kitap okumaz, okursada müstehcen dergiler okur.“ Öğretmenlerden hiç biri aynı metine “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi “iyi“ notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar.

Öğretmenlerin farklı olduğunu, fakat metinin aynı olduğunu göz önünde bulundurarak, böyle tamamen farklı sonuçların ortaya çıkması, okul sisteminde eşit haklarin olmadığını açık ve net şekilde gösteriyor.

Son senelerde yapılan PİSA, İGLU ve OECD araştırmaların sonuçlarıda hep aynı: Almanya´da, özellikle okullarda, eşit haklar yok. Yani kısacası herkesin şansı aynı değil. Bazıları doğuştan daha şanslı…

Kılık – kıyafet konusundada aynısı geçerli. Yüzlerce başörtülü kızın üniversitelerde öğretmenlik okuduğunu müşahede ediyoruz. Maalesef bu kızların neredeyse hiç biri, başörtüleri yüzünden, öğretmenlik yapamayacaklar. Öğretmenlik diplomalarını alabilmelerine rağmen, öğretmen olamıyorlar. Demekki öğretmen olabilmek için, birde başörtüsüz olmak gerekiyormuş…

Bu şuna benziyor: Size araba sürebilmek için ehliyet veriyorlar, ama diyorlarki: “Yolda araba sürme.”.. ne hazin bir çelişki…

Çelişkilerden bahsetmişken….

Almanca dilini öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Yaşadığımız bu ülkeye uyum sağlayabilmek için bu dili bilmek şart.

Fakat… Amma velakin…. Vel hasıl…

Dilbilimcilerin ve piskologların ortak bir dille söyledikleri bir gerçek var: Anadilini bilmeyen, başka bir dili doğru dürüst öğrenemez. Durum böyle iken, Almanya´da anadil dersleri birer birer okullardan kaldırılıyor. “Kendi dilini öğrenebilme” hakkı binlerce insanın elinden alınıyor…

Eşit haklar dedik…

Eşit hakların verilmesi bir lüks değildir. Bu bir şarttır. Her insan, hangi dinden, dilden, ırktan, renkten olursa olsun… aynı haklara sahip olmalı. Ancak bu şekilde uyum ve entegrasyon gerçekleşebilir.

Esenle kalın, efendim…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 12.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13478&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.05.2009) Alman mahkemenin ‚şeriat‘ kararı

Alman mahkemenin ‚şeriat‘ kararı

Almanya okullarındaki zorunlu yüzme derslerine Müslümanların yaptığı itirazlar mahkeme tarafından olumlu karşılandı

Risale Haber-Almanya okullarındaki zorunlu yüzme derslerine Müslümanların yaptığı itirazlar mahkeme tarafından olumlu karşılandı.

Moral Haber yazarı Cemil Şahinöz, Almanya okullarındaki zorunlu yüzme derslerine Müslümanların yaptığı itirazların mahkeme tarafından nasıl anlayışla karşılandığını yazdı.

Mahkemenin kararının hakperstlik örneği olduğunu ifade eden Şahinöz’ün aktardığı olay şöyle:

„Almanya’da müslüman öğrenciler okullarda zorunlu yüzme derslerinde sıkıntı çekiyorlar. Erkek-Kız karışımı olsun, tesettür meselesi olsun, tartışılan bir çok mesele var. Okul toplantıları, veli toplantıları, medya, eleştirmenler… bir çok sekilde bu konu tartışıldı, ele alındı.
Olaylar mahkemeye intikal etti ve karar verildi:

“Müslümanların bu tavrı, dinleri gereğidir. Yoksa alman okullarını protesto için değil. Bu nedenle, yüzmeyi öğrenebilmeleri için, imkan sunmamız gerekiyor. Tesettüre uyabilmeleri için, okuldaki yüzme derslerinde haşema giyebilirler. Yüzme derslerinde erkek-kız ayırımı isteyebilirler. Bunlara hiç bir okul itiraz edemez. Haklarıdır.“

Şahinöz mahkeme kararını şöyle yorumladı:

„Karar bu. Yani mesele “Bu müslümanları nasıl yoldan çıkarıpta, şu havuza sokabiliriz“ değil. “Başlarını açalım, dinleri gereği günah işlesinler“ değil… Mesele “Yüzme öğrenmek“.
Şimdiye kadar bu iznin verilmemesi, müslümanları anlamamaktan ileri geliyordu. Yani onların itirazlarının dinleri gereği olduğu anlaşılmamıştı. Hz. Ali’nin dediği gibi: ”İnsan bilmediğinin düşmanıdır.“ Ama durum anlaşıldıktan sonra, ortada bir inat değil, hakiki bir dini gerekçe olduğu ortaya çıkınca, net bir karar verildi. Müslümanların yüzmeye karşı olmadıkları ortaya çıktı…
Yoksa Peygamber Efendimiz (sav.) 1400 sene önce, çölün ortasında, neden yüzmeyi teşvik etsin, neden bir babaya evlatlarına yüzmeyi öğretme görevini versin?
Alman makamlarını bu hakperest davranışları ve anlayışları yüzünden, adaletli kararları için tebrik ediyoruz…“

Risale Haber, 30.05.2009

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=57785

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(28.05.2009) Alman okullarında haşema izni

Alman okullarında haşemi izni

Hakperest ve adeletli olmak, iki önemli vasıflardır. Bu vasıflar, kimin elinde olursa olsun, karşıdaki insana güven verir. Öte yandan inatçılık ve adaletsizlik karmaşa doğurur. Anlaşmazlık ve kavga meydanı ortaya çıkar. İkincisi için örnekler boldur. Bu nedenle biz birinciye, yani hakperestliğe bir örnek getirelim…

Olay şu: Almanya´da müslüman öğrenciler okullarda zorunlu yüzme derslerinde sıkıntı çekiyorlar. Erkek-Kız karışımı olsun, tesettür meselesi olsun, tartışılan bir çok mesele var. Okul toplantıları, veli toplantıları, medya, eleştirmenler… bir çok sekilde bu konu tartışıldı, ele alındı.

Olaylar mahkemeye intikal etti…

… ve karar verildi:

“Müslümanların bu tavrı, dinleri gereğidir. Yoksa alman okullarını protesto için değil. Bu nedenle, yüzmeyi öğrenebilmeleri için, imkan sunmamız gerekiyor. Tesettüre uyabilmeleri için, okuldaki yüzme derslerinde haşema giyebilirler. Yüzme derslerinde erkek-kız ayırımı isteyebilirler. Bunlara hiç bir okul itiraz edemez. Haklarıdır.“

Karar bu.

Yani mesele “Bu müslümanları nasıl yoldan çıkarıpta, şu havuza sokabiliriz“ değil. “Başlarını açalım, dinleri gereği günah işlesinler“ değil… Mesele “Yüzme öğrenmek“.

Şimdiye kadar bu iznin verilmemesi, müslümanları anlamamaktan ileri geliyordu. Yani onların itirazlarının dinleri gereği olduğu anlaşılmamıştı. Hz. Ali´nin dediği gibi: ”İnsan bilmediğinin düşmanıdır.“ Ama durum anlaşıldıktan sonra, ortada bir inat değil, hakiki bir dini gerekçe olduğu ortaya çıkınca, net bir karar verildi. Müslümanların yüzmeye karşı olmadıkları ortaya çıktı…

Yoksa Peygamber Efendimiz (sav.) 1400 sene önce, çölün ortasında, neden yüzmeyi teşvik etsin, neden bir babaya evlatlarına yüzmeyi öğretme görevini versin?

***

Alman makamlarını bu hakperest davranışları ve anlayışları yüzünden, adaletli kararları için tebrik ediyoruz…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 28.05.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=11698&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(19.05.2009) Türk´lerin Gabisi ve Almanya´da ki Türk´lerin tek çaresi

Türk´lerin Gabisi ve Almanya´da ki Türk´lerin tek çaresi

Almanya´da bir siyasetci için açık bir şekilde Türk´leri desteklemek hiçde kolay bir mesele değil. Fedakarlık ister. Oylar güme gidebilir. Birde meslektaşlarınız tarafından aşağılanma durumu var. Onuda her yiğit kaldıramaz.

İşte Gabriele Pauli böyle bir yiğit bayan. Türkiye´nin AB´ye girmesi için çaba veren Gabriele Pauli´yi, Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) partisinden Bernd Posselt, “Türken Gabi“, yani “Türklerin Gabisi“ diye tanımladı. Bu tanımlama hiç şüphesiz ki, tebrik için değil, aşağılanmak için kullanıldı. Ve medya bu meseleyi kaptı, Gabriele Pauli “Türken Gabi“ oldu.

Burada siyasi bir analizin yerine, sosyolojik bir gerçeğe parmak basmak gerekiyor.

Evet, Almanya´da 3 milyon Türk yaşıyor.

Evet, Almanya´da yaklaşık 1 milyon Türk Alman vatandaşlığını aldı.

Evet, Almanya´da 5000 Türk cemiyeti, derneği ve camisi var.

Evet, Almanya´nin bir çok siyasi partisinde Türk´ler bulunuyor.

Evet, Almanya´nin bir çok futbol klübünde başarılı Türk´ler top koşturuyor.

*

Fakat…

Almanya´da Türk´ler halen 5. sınıf vatandaş muamelesinden çıkamadı.

Almanya´da Türk´ler halen “Entegrasyona karşılar“ diye yargılanıyorlar.

Almanya´da Türk´ler okul ve iş hayatından sistematik bir şekilde dışlanıyorlar.

Almanya´da Türk´ler halen bir-iki kendini bilmez “Türk“ gençleri yüzünden sorguya çekiliyorlar.

Almanya´da ırkcı partiler halen Türk´lere karşı propagandalarını serbestce yürütüyorlar.

Halen… 40 senedir…

*

40 senedir Almanya´da yaşayan ve hiç bir zaman memleketlerine dönmeyecek olan üç milyon Türk´e halen hiç bir siyasi parti sahip çıkmıyor. Türkleri desteklemek halen bir “sıra-dışı“ olarak kabul ediliyor. Bir Robin Hood´luk olarak gözüküyor. Türk´leri destekleyenlerde aşağılanıyor, dışlanıyor ve onlar ile alay geçiliyor. Belki bu yüzden Gabriele Pauli büyük partilerden değilde, Bağımsız Seçmenler’den (FW) Avrupa Parlamentosunun listebaşına koyuldu.

Bu durumu değiştirmek için Almanlara değil, kendimize bakmamız gerekiyor. Eğer Almanya´da yaşayan Türk´ler söz sahibi olmak istiyorlarsa, eğer Almanyada kalıcı iseler – ki kalıcılar -, ciddi bir çalışma yapmak gerekiyor. Projeler üretilmesi gerekiyor.

Bu çalışmanın ismini ister “Türk lobisi“ ister “Eğitimleşme“ koyun. Söz sahibi Türk´lerin yetişmesi için, Türk´lerin istekleri, talepleri ve arzuları ciddi alınması için, akademisyen ve elit bir Türk tabakası yetiştirmek gerekiyor…

Tek hedefi para kazanmak, hiç dönmeyeceği Türkiye´ye evleri katları dikmek, Alman 1. Futbol Liginde topun peşinden koşmak olmayan bir elit tabaka gerekiyor…

Birbiriyle uğraşmayan, kavga içinde olmayan, 5 adım beraber yürüdükten sonra 10 adam geri atmayan, türk dernekleri lazım…

Alman siyasetine atılmak için Türk´lerin oylarını alan, sonrada Türk´leri gözü görmeyen, Alman´lara dalkavukluk yapan sözde Türk siyasetcilerine bu milletin artık karnı tok.

Türk kültürüne sahip çıkan, Türk dilini benimseyen, asimile değil, ama entegre olan bir türk nesli…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 19.05.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=11602&yazar=493

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.02.2007) Entegrasyon mu, Asimilasyon mu? 3 – Asimilasyona karşı Eğitim

Entegrasyon mu, Asimilasyon mu? – 3

Asimilasyona karşı Eğitim

Son iki yazımızda “Entegrasyon mu, Asimilasyon mu?” sorusunu sormuştuk. Son yazıdada özel olarak “Bielefeld´de Yabancılar” konusunu işlemiştik.

İlk yazımızda ki sonucu hatırlayalım: Avrupa siyasetcileri “entegrasyon maskesi” altında, asimilasyon politikasını uyguladıklarını söylemiştik. Özellikle dilimizi ve dinimizi unutmamız için güdülen hesapları ortaya koymuştuk.

Peki son yazının sonucu neydi? Onuda hatırlayalım: Yabancıların büyük bir çoğunluğu en düşük eğitim veren Hauptschule´ye gittikleri ortaya çıkmıştı. İstatistikî verilere göre yabancılar arasında en sorunlu gençler bizim gençlerimiz olduğu gözüküyor. Çok az gencimizin üniversiteye gittiklerini geçen yazılarımızda konu etmiştik. Düşük eğitim söz konusu olunca, sonucuda ya az gelirli bir iş veyahut işsizlik oluyor elbette.

Bu iki sonuca birden bakarsak, karşımızda gelecek 10 senenin manzarası açık ve net gözüküyor. 

Felaket dellalı olmak istemem, fakat realiteyi görüp, öz eleştiri yapmassak, ilerlememiz mümkün olmayacak. Maalesef “oyun salonlarında, barlarda ve diskolarda boy gösteren bu ikinci ve üçüncü nesil karışımı gençlerin ne dünya umurlarında, ne gelecekleri; ne Türkiye sevdaları var, ne milliyet; ne inançları önemli, ne değerler; ne de aile bağları”. Asıl problemde burada yatıyor zaten. “Bana devlet zaten bakıyor” anlayışıyla, işsizlik ve güya rahat, ama gerçekte sefil bir hayat sürmek isteyen genclerimizin ciddi bir şekilde “Yeniden dirilmeye” ihtiyacı var.

Yaşadığımız ülkede söz sahibi olmak istiyorsak, isteklerimizin yerine getirilmesini istiyorsak ve topluma hizmet etmek istiyorsak eğitimli olmamız şart. En iyi okullara biz gitmeliyiz, en iyi diplomaları biz almalıyız. Hatta sınıfın en iyisi biz olmalıyız. Ve bunları asla para için değil, kendimizin ve vatandaşlarımızın refahı için yapmalıyız. İlme teşvik eden dinimiz gereğince bunu yapmak zorundayız.

Unutmayalım, hedeflerde mütevazilik olmaz. Her zaman en iyi olmaya çalışmalıyız. Olamassak bile, o yolda ölmüş oluruz. Neden Türklerin sadece 1,4% üniversite diploması alıyor? Bu oran o kadar düşük ki, üniversiteye giden Türklerin sayısını parmaklarınızla hesaplayabilirsiniz.

Biz en iyisine layık olduğumuzu düşünüyorum. Ve bunu gerçekleştirmek için herkesin seferberlik etmesi gerekiyor. İyi bir okula gidip, diploma almak ilk hedef olmalı. Bizim diğer insanlardan farkımız mı var? Neden bir Alman için üniversite kolay olsunda, bizim için zor olsun? Böyle bir şey mümkün mü? Olmadığına göre yapacağımız iş belli.

Asimile olmamak; topluma karışmamak ve toplumdan ayrılmak demek değil tabiî ki. Toplumdan izole olup gettolar oluşturalım demiyorum. Tek çare: EĞİTİM, EĞİTİM, EĞİTİM. Tek çözüm eğitim ve sosyo-kültürel seviyemizi yükseltmek. Evet, eski hal muhal, ya yeni hal, yaz izmihilal.

Cemil Şahinöz

Yayınlandığı Gazete: Anadolu Şubat 2007

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.01.2007) Entegrasyon mu, Asimilasyon mu? 2 – Bielefeld´de yabancılar

Entegrasyon mu, Asimilasyon mu? 2

Bielefeld´de yabancılar

Geçen sayımızda „Entegrasyon“ ve „Asimilasyon“ kavramlarını ve Avrupada bu çerçevede yapılan uygulamaları ele almıştık. Şimdide özel olarak Bielefeld şehrini analiz edeceğiz. 

 

Nüfus

328629

Alman Vatandaşı

%88,42

Yabancı Vatandaşlar

%11,58

İşsiz sayısı

22065

İşsiz olanların arasında yabancıların oranı

%25,6

Öğrenci Sayısı

59044

Yabancı Öğrenciler

%15,11

Bielefeld´de 328629 insan yaşıyor. Bunların %11,58inin Alman vatandaşlığı yok. Şunuda belirtelim: Sonradan Almanya´ya gelen Ruslar Alman olarak kayıta geçtikleri için, onların sayısını tesbit etmek maalesef mümkün değil. Bielefeld´de en çok yabancı Bielefeld-Mitte (%17,1), Brackwede (%14,7) ve Schildesche´de (%11,9) yaşıyor. En az yabancı Jöllenbeck (%5,9) ve Dornberg (%5,4) bölgerinde oturuyor. Ayrıca 22065 işsiz var. Bu rakamda yabancıların oranı %25,6. Yani normal şartlar altında olması gerekenin iki katından daha fazla. 59044 öğrenciden %15,11i yabancı. Yabancı öğrencilerin dağılımı şöyle:

 

Yabancı öğrencilerin %53,56i Türk vatandaşı. Yani yarısından fazlası Türk. Yabancı öğrencilerin çoğu Senne (%22,07) ve Schildesche (%18,65) okullarında kayıtlı. Ve gelelim okul dağılımına:

 

İlk okula (Grundschule) giden yabancıların oranı %21,43. Förderschule´de %26,44 yabancı var. Bu oran cok yüksek. Realschule´de %14,07 yabancı var. Gesamtschule´nin yabancı oranı %14,32. En az yabancı (%5,89) Gymnasium´a gidiyor. Ve tahmin edilebileceği gibi, büyük bir oran ile (%39,93) yabancıların çoğu en düşük eğitim veren Hauptschule´ye gidiyor. Toplam yabancilarin sadece %19,96ı Realschule veyahut Gymnasiuma gidiyor.

Bu dağılımların ve rakamların yorumunu bir daha ki sayımıza bırakıyoruz. Tüm okurların Kurban Bayramını kutluyorum. Hayırlara vesile olmasını diliyorum.

 

Cemil Şahinöz

Yayınlandığı Gazete: Anadolu Ocak 2007

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.12.2006) Entegrasyon mu, Asimilasyon mu? 1

Entegrasyon mu, Asimilasyon mu?

Entegrasyon kelimesi moda haline geldi. Politikacılar, medya, sosyologlar, aydınlar ve okullarda sınıflar entegrasyon konusunu ele alıyor. Herkes entegrasyonu tartışıyor. Bunun nedeni çok çeşitli ve farklı kültürlerin ve etniklerin birarada yaşamalarından dolayı ortaya çıkan problemler. Daha doğrusu bu farklılıklardan faydalanamayan ve bu sun-i problemleri oluşturan politikacılar.

Farklılıkların ortaya koyduğu potensiyalı kullanamayan politikacılar entegrasyon deyince acaba gerçekten entegrasyonu mu kastediyorlar? Yoksa entegrasyon perdesi ve entegrasyon ismi altında asimilasyon politikası mı uygulanıyor? Bu soruları cevaplamak için önce kelimelerin üzerinde durmamız gerekiyor.

Entegrasyon nedir? Sosyolog Meissner´e göre entegrasyon farklı parçaları özelliklerini kaybetmeden yeni bir bütün haline getirmektir. Toplum bazında ele alırsak: Azınlık ve çoğunluğun birbirine uyum sağlamasıdır. Entegrasyonun hedefi azınlığın ve çoğunluğun aynı haklara sahip olduğu bir toplum ortaya getirmektir.

Asimilasyon nedir? Asimilasyon, zorunlu olarak bir parçanın özelliklerini yok edip büyük bir parçaya ilave etmektir. Yani azınlık kendi kültürel farklarını ortadan kaldırıp çoğunluğun kültürünü benimseyip “çoğunluktan biri“ olmasıdır.

Kısacası entegrasyon azınlığın çoğunluğa uyum sağlaması, fakat kendi değerlerini kaybetmemesi, demektir. Entegre etmek, aynı zamanda kazanmak demektir, asimile etmek değildir. Toplumu oluşturan etnik grupların tarihi, kültürel ve dini miraslarını yok etmek değildir. Asimilasyon bu mirasları yok etmektir, azınlığın çoğunluk içinde eriyip kendi özelliğini kaybetmesidir. Birincisi sosyal barış ve huzura ortam hazırlar. İkincisi ise yozlaşma ve çürümeye yol açar.

Yukarıda sorduğumuz soruyu, yani “Politikacılar neyin peşinde?“ sorusunu, cevaplamaya çalışalım. Bunun için bazı somut uygulamalara bakalım:

  • Türkçe dersi: Alman Eğitim Bakanlığı radikal bir şekilde okullardan Türkçe dersini kaldırma işleminde. „Entegrasyona ters“ bahanesiyle Türkçe dersleri kaldırılıyor. Bir çok okulda Türkçe dersleri kaldırıldı bile.

  • Türkçe öğretmenleri: Türkçe derslerini kaldırırken söylenen söz: „Türkçe öğretmenleri yok.“ Halbuki asıl mesele, türkçe öğretmenlerinin işe alınmaması. Son 10 yıl içinde Almanya´da Türk öğretmenlerinin sayısı en az 30% azaldı. 

  • Okullarda türkçe konuşmak: Almanya´nın bazı okullarında „Almancadan hariç başka dil konuşmak yasaktır“ kararı alındı. Sadece sınıfta veyahut dersde değil, bu okullarda tenefüsde dahi Almanca´dan başka bir dil konuşmak yasaktır. İnsan haklarına aykırı olan bu komik yasa güya entegrasyonu destekliyormuş.

  • Başörtülü öğretmenler: Başörtülü hanımların öğretmenlik diplomaları almaları mümkündür. Fakat öğretmenlik yapmaları yasaktır. Bu paradoksal ve trajikomik durum şuna benziyor: Siz bir insana araba ehliyeti veriyorsunuz, ama „Araba kullanamazsın“ diyorsunuz!

  • Baden-Württemberg soruları: Baden Württemberg´in başkenti Stuttgart´ta çoğu Türk olmak üzere 400 bin Müslüman göçmen yaşıyor. Ve bu eyalette bundan böyle Alman vatandaşı olmak isteyenlere sorulması düşünülen sorular, aslında yıllardır tartışması yapılan ‘entegrasyon mu, asimilasyon mu’ sorusuna net bir cevap veriyor. İşte vatandaşlık için başvuracaklara sorulacak sorulardan bazıları: “Bir kadının kocasının sözünden çıkıp çıkmaması, eğer çıkarsa kocasından dayak yeyip yememesi”, “Almanya’da eşcinsellerin kamu görevlerinde bulunmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?”, “Reşit oğlunuz size gelip, eşcinsel olduğunu ve başka bir erkekle beraber yaşamak isteğini söylüyor. Nasıl tepki verirsiniz?” ve “Kızınız başka dinden olan biriyle evlenmek ister ya da hoşunuza gitmeyen bir meslek eğitimi yapmak isterse ne yaparsınız?”

Yukarıda ki uygulamalara bakarsak şöyle bir manzara ortaya çıkıyor: Türkçe öğrenme imkanları sınırlandırılıyor. Peki neden hedefte dilimiz var? Çünkü kültürümüzü ve dinimizi öğrenmemiz dilden geçer. Evinde anne babasıyla aynı dili konuşmayan, dışarıda türkçe bilmediği için Türk dostu olmayan, camide hocayı anlamayan, bir şahıs, kendini çoğunluğa asimile etme zorundadır. Yani bir toplumun özelliklerini ortadan kaldırmak için, konuştuğu dili unutmasına yol açmak gerekir.

Cemil Şahinöz

Yayınlandığı Gazete: Anadolu Aralık 2006

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.10.2005) Almanya´da ki Türklerin durumu

Almanya´da ki Türklerin durumu

Almanya´da yaklaşık üç milyon Türk yaşıyor. Ama maalesef bu üç milyon insan yaşadığı ülkede söz sahibi değil. Bunun nedenlerinden biri eğitimsiz olmamız. Nedendir bilinmez ama milletimiz „ilim“´e pek yanaşmıyor. İlim okumanın tek nedeni “daha fazla para kazanmak” olunca, çoğu gençler okulu bırakıp iş hayatına atlamaya çalışıyorlar. Tabiki buda sınırlı kalıyor.

Gençlerimizin durumunu göz önüne sürmek için en son araştırmaların sonuçlarını (Kaynak: Eğitim ve Araştırma Bakanlığı) ayrıntılara girmeden analiz edelim. Yapılan araştırmaya 20982 kişi katılmış. Bunlardan 89,3% Alman, 4,7% Türk, 2,1% Eski Yugoslavya´dan, 0,9% İtalyan, 0,6% Yunan, 0,3% İspanyol ve Portekiz ve 2% diğerleri.

Türklerin durumuna bakarsak, şu sonuç ortaya çıkıyor:

Okuldan diplomasız çıkan (ohne Abschluss)

30,2%

Sadece Hauptschule diploması

35,2%

Hauptschule diploması ve meslek sahibi

19,6%

Sadece Realschule diploması

1,4%

Realschule diploması ve meslek sahibi

2,2%

Sadece FHR yada ABİ diploması

0,5%

FHR yada ABİ diploması ve meslek sahibi

0,6%

Üniversite diploması

1,4%

Evet bu tabela durumumuzu ve geleciğimizi gösteriyor. Neredeyse her üçüncü Türkün hiç bir diploması yok. Realschule diploması alamayanlar 85%. Üniversiteye gidipte kazananlar 1,4%. Araştırmaya göre en az üniversiteye gidenler Türkler. Ve, yazık ama gerçek, diplomasız olanlar en çok Türkler.

Eğer sadece Bayern´de ki öğrencilere bakarsak, tabelamız şöyle oluşuyor:

Sonderschule

7,7%

Hauptschule

70,9%

Realschule

13,4%

Gymnasium

7,2%

Başka okullar

0,8%

Buradada görüldüğü gibi öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğu Hauptschule´ye gidiyor. Çok az sayıda gencimiz Gymnasium´a ve Sonderschule´ye gidiyor. İş bulma meselesinde yabancıların durumu zaten kötü olduğu için, bu tabloda müjde verici değil.

Ve gelelim gençlerimizin iş durumuna:

İşsiz

29,4%,

İşci (Arbeiter)

63,9%

Memur

3,6%

Serbest işci (Selbstständig)

3,2%

Cevap vermeyen

4,4%

Buradada durum iç açıcı değil. Vatandaşlarımızın yaklaşık üçde biri işsiz. Tabi genel olarak Almanya´da işsizlik oranı çok yüksek, fakat yine buda en yüksek Türklerde. Yani en çok işsiz olan Türkler.

Para durumunuda ele alalım:

Geliri olmayan

1,6%

1250€ dan aşağı geliri olan

50,2%

1250€ ve 2000€ arası geliri olan

39,7%

2000€ ve daha çok geliri olan

4,1%

Tabi okul ve iş durumumuzu gözden geçirdikden sonra böyle bir sonuç bekleniyordu. Enteresan olan almanların 30,2% 2000€´dan daha çok geliri var. Bu bizim ve almanların arasında ki maddi uçurumu çok iyi gösteriyor.

Sonuç: Tabi ki bu istatistiklerden yola çıkarak bir genelleme yapamayız. Fakat yaşadığımız ülkede söz sahibi olmak istiyorsak, isteklerimizin yerine getirilmesini istiyorsak ve milletimize hizmet etmek istiyorsak eğitimli olmamız şart. En iyi okullara biz gitmeliyiz, en iyi diplomaları biz almalıyız. Hatta sınıfın en iyisi biz olmalıyız. Ve bunları para için değil, kendimizin ve vatandaşlarımızın refahı için yapmalıyız. İlme teşvik eden dinimiz gereğince bunu yapmak zorundayız.

Unutmayalım, hedeflerde mütevazilik yapılmaz. Her zaman en iyi olmaya çalışmalıyız. Olamasak bile, o yolda ölmüş oluruz. Neden Türklerin sadece 1,4% üniversite diploması alıyor? Bu oran o kadar düşük ki, üniversiteye giden Türklerin sayısını parmaklarınızla hesaplayabilirsiniz.

Biz en iyisine layık olduğumuzu düşünüyorum. Ve bunu gerçekleştirmek için herkesin seferberlik etmesi gerekiyor. İyi bir okula gidip, diploma almak ilk hedef olmalı. Bizim diğer insanlardan farkımız mı var? Neden bir Alman için üniversite kolay olsunda, bizim için zor olsun? Böyle bir şey mümkün mü? Olmadığına göre yapacağımız iş belli.

Araştırmalara göre Türkiye´de bir insan günde ortalama 13 saniye kitap okuyor. Bu bir şaka değil. Gerçeğin tam kendisi. Günde 5-6 saat televizyon izlenirken kitap okuma ortalaması bir dakika bile değil. Kahvehane sayısı kitapcı sayısını geçiyor.

Kur´an-ı Kerim´e tam muhalif olan bu gerçeği değiştirmek bizim elimizde. Atalarımızın tüm dünya´ya yaydıkları ilim nurunu hatırlayıp onların izlerinden gitmek bize düşüyor.

Cemil Şahinöz

Yayınlandığı dergi: Ayasofya, Nr.14, 2005, s.28-29

Yayınlandığı gazete: Anadolu, Ekim 2005

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler