Schlagwort-Archive: oku

(03.05.2011) “Die Jugend braucht Perspektiven”

“Die Jugend braucht Perspektiven”

Cemil Sahinöz ist deutsch-türkischer Soziologe, Journalist, Autor und Doktorand der Theologie und Islamwissenschaften. Er konnte bereits in vielen türkischen sowie deutsch-islamischen Zeitungen und Zeitschriften Kolumnen schreiben. Er ist außerdem Gründer und Chefredakteur der Ayasofya-Zeitschrift. Zudem ist er als Integrationsbeauftragter des DRK für den Kreis Güterloh und als psychologischer Familienberater zuständig.

Hallo Herr Sahinöz. Sie sind Redakteur der Zeitschrift „Ayasofya“. Welche Ziele haben Sie sich da gesetzt. Was wollten Sie vor der Gründung der Zeitschrift erreichen?

Die Ayasofya entstand als Idee im Rahmen unserer Misawa Projekte. Wir hatten das Gefühl, dass es an jungen muslimischen Autoren in Deutschland fehlt. Diese Lücke wollten wir mit der Ayasofya füllen. Die Ursprungsidee war, junge Autoren mit professionellen Autoren zusammenzubringen, um sie auszubilden. Dabei legten wir großen Wert darauf, dass die Zeitschrift unabhängig bleibt. Daher holten wir uns junge Autoren aus allen islamischen Gruppierungen und Orientierungen. Mai 2001 war es dann soweit. Die erste Ausgabe erschien. Seit dem erscheint die Zeitschrift alle drei Monate ununterbrochen. In den folgenden Jahren hat sich dann ein weiteres Ziel ergeben: ein Netzwerk an muslimischen Autoren aufzubauen. Daran arbeiten wir jetzt.

Schätzen Sie die Zeitschrift erfolgreich ein?

Ob die Ayasofya erfolgreich ist oder nicht, kann ich nicht beurteilen. Das wäre nicht objektiv. Ich kann ihnen aber sagen, dass wir Abonnenten aus vielen Ländern haben, wie z.B. Österreich, Türkei, USA, Luxemburg, Frankreich, Australien, Niederlande, England, Schweiz und natürlich Deutschland. Zudem ist die Ayasofya, so weit mit bekannt, die einzige muslimische Zeitschrift in Deutschland, die ununterbrochen seit 10 Jahren als Printausgabe erscheint. Ich denke, wenn wir bald die 10.000 Auflagen-Hürde geknackt haben, können wir erfolgreicher werden.

Sie sind sehr bekannt wegen ihren Beiträgen zur hiesigen Integration besonders der Muslime. Außerdem sind Sie offizieller Integrationsbeauftragter. Wie gelingt ihrer Meinung nach eine Integration?

Ich denke nicht und ich hoffe auch nicht, dass ich sehr bekannt bin. Popularität schadet der eigentlichen Arbeit. Ich denke Integration kann nur dann gelingen, wenn nicht mehr auf Ethnie oder die Herkunft geachtet wird. Also wenn ich als Autor angesehen werde und nicht mehr als türkischer, deutscher oder deutsch-türkischer Autor.

Was sind die Probleme und wie sollten Muslime vorgehen?

Die Probleme in der Gesellschaft sind nicht ethnisch bedingt. Sie sind eher abhängig von der sozialen Herkunft. Hier dran muss gearbeitet werden. Chancengleichheit muss auf allen gesellschaftlichen Ebenen und für alle gesellschaftlichen Güter vorhanden sein. Gleichzeitig sollten Muslime in Deutschland nicht mehr in ihre Ursprungsheimat investieren, weder materiell noch geistlich. Ein Heimatbezug zu Deutschland zu entwickeln, wird ein wichtiger Faktor für die Integration sein. Dieser großen Herausforderung müssen sich beide Seiten stellen.

Welche Vision sollten muslimische Jugendliche in Deutschland haben? Vielleicht eins zwei Worte zur Öffentlichkeitsarbeit und aktiver Teilnahme am gesellschaftlichen Leben?

Allgemein denke ich, egal ob muslimisch oder nicht, dass die Jugendlichen in Deutschland perspektiv- und ziellos sind. Es fehlt ihnen an Orientierungen und Wegen. Bei muslimischen Jugendlichen sehe ich zu oft, dass sie sehr gute Projekte auf die Beine bringen, die dann aber nach einigen Jahren, spätestens nach Beendigung des Studiums, eingestampft werden, weil die Projekte nichts anderes waren als eine Art Zeitvertreib während des Studiums und die Beteiligten auseinander driften. Daher wünsche ich mir eine muslimische Jugend in Deutschland, die zielstrebig arbeitet, sich für die gesamte Gesellschaft aktiv einsetzt und höhere Ziele hat als persönlicher materieller Reichtum, Anerkennung oder Status. Denn wir leben alle in Deutschland und sollten für die deutsche Gesellschaft, zu der Muslime als auch Nichtmuslime gehören, aktiv beitragen. Ich würde mir wünschen, dass das Zahnräder-Netzwerk, welches das Potenzial dazu hat, diese wichtige Aufgabe unter den muslimischen Jugendlichen fördert.

Im Rahmen ihrer Arbeiten als Buchautor; wie waren die Leserfeedbacks, auf welche Themen legen Sie besonders wert und was planen Sie sich für die Zukunft?

Es kommen sowohl positive Feedbacks als auch negative. Beides ist gut und wichtig. Womit man gar nichts anfangen kann sind persönliche Angriffe, Neid oder übertriebenes Lob. Das sind Extrempunkte, die zu nichts beitragen. Die Themen, mit denen ich mich beschäftige, sind soziologischer, theologischer, philosophischer und psychologischer Natur. Von den anderen Wissenschaften verstehe ich nicht viel. Daher halte ich mich raus. Übrigens würde ich mir dies von anderen Autoren ebenfalls wünschen. Ich möchte niemanden persönlich angreifen, aber es ist wohl ein deutsches Phänomen, das plötzlich Juristen, Informatiker, Wirtschaftler oder BWLer zu Theologen mutieren. Das macht nicht viel Sinn, da die Methoden und Arbeitsweisen dieser Wissenschaften sehr unterschiedlich sind. So bleiben die Debatten immer auf dem gleichen Level. Man kommt nicht weiter. Im Moment arbeite ich am Buch „Islamisches Wörterbuch“ und an einem türkischen Buch. Beide Bücher sind fertig geschrieben, so dass bald die Verlagssuche beginnen kann. Danach ist aber erst einmal Schluss mit dem Bücherschreiben. Meine Doktorarbeit schreibt sich ja nicht von selbst.

Das Interview führte Fatih Cicek

Integrationsblogger, 03.05.2011

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(03.05.2011) İki farklı Avrupa: Felsefeciler, Hz. İsa ve gerçek Hristiyanlar

İki farklı Avrupa – Felsefeciler, Hz. İsa ve gerçek Hristiyanlar

 

 

Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde iki farklı Avrupa´dan bahsediyor. Mesnevi-i Nuriye´nin Zühre bölümünde ve 17. Lem´a´nın 5. Nota´sında konuya değiniyor ve bu iki Avrupa´yı şu şekilde tarif ediyor:

 

  1. Avrupa: „İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden (Avrupa).“

 

  1. Avrupa: „Felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa.“

 

Bediüzzaman´ın tahminen 1923lerde yazdığı bu ifadeleri biraz daha açmadan ve bugünün şartlarıyla karşılaştırmadan önce, kısaca felsefe konusuna değinelim. Bediüzzaman hiç bir konuda yapmadığı gibi, bu konuda da genelleme yapmıyor. Külliyen felsefeye karşı değil. Bunu yazdığı başka bir mektuptan anlıyoruz. Emirdağ Lahikasında felsefeyi de ikiye ayırıyor ve şöyle yazıyor:

 

  1. Felsefe: „Felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’anın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor. […] Müstakim, menfaatdar felsefeye ilişmiyor.”

 

  1. Felsefe: “İkinci kısım felsefe, dalalete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’anın mu’cizekâr hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur’un ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı müvazenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor.”

 

Yine aynı Lahikanın başka bir yerinde “Fen ve Felsefenin dalalet kısmı – yani Kur´anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur´ana muhalefet eden kısmı” diye tarif ediyor.

 

Göründüğü gibi Bediüzzaman´ın karşı çıktığı felsefe akımı İmam Gazali´nin „Tahafut al-Falasifa“ eserinde çürütmeye çalıştığı felsefe anlayışı. Bu akım ikinci Avrupa ile birebir uyuşuyor. İkisi de dalaleti, imansızlığı ve sefaleti yaygınlaştırma derdinde. Hikmet peşinde olması gereken felsefe, bu anlamda hikmet peşinde değil, insanı bir zevk makinesi haline getirme peşinde.

 

Ayrıca Bediüzzaman, 1922de Ankara´da mecliste verdiği meşhur “Namaz Beyannamesi”nde “Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil” diyor. Burada tekrar batı´dan felsefecilerin, doğu´dan peygamberlerin çıkmasının hikmetine vurgu yapıyor.

 

Şimdi Avrupa meselesine değinelim….

 

Farklı Avrupa´lardan kasıt, elbette bir ülkeler ayrımı yapmak meselesi değil. Burada Bediüzzaman Said Nursi Avrupa´da iki farklı akımdan bahsediyor. Nursi´nin tarifine göre, birinci akım gerçek hristiyanlığı temsil edecek. Bu akım hadislerde rivayet edildiği gibi, İslam ile birleşecek ve Hz. Mehdi´nin peşinden gidecek.

 

İkinci akım ise hristiyanlıktan uzaklaşacak, ikinci felsefenin anlayışıyla ve medeniyetin güya güzellikleriyle beraber insanları felakete uğratacak.

 

Eğer Avrupa´daki son 10 yılın gelişmelerine bakarsak, ikinci akımın hızla güçlendiğini ve yayıldığını görüyoruz. Avrupa genelinde kilise´den ayrılmalar ve bir ilahın varlığını inkar edenler, kemiyeten çoğalmakta. Yani kiliseler boş ve inananlar azalıyor. Hatta 2010 senesinde Almanya´da katolik kilisesinden ayrılanların sayısı yeni bir rekora imza attı.

 

Birinci akıma baktığımızda, öncelikle şu soruyu sormamız gerekiyor? Hakiki İsevilik nedir?

 

Bu bağlamda Bediüzzaman´ın „İslam ile birleşecek“ ve „Hz. Mehdiyle ortak hareket edecek“ ifadeleri gösteriyorki, hakiki isevilikten kasıt, Hz. İsa´nın tanrı veya tanrının oğlu olduğunu red edip, onu Peygamber olarak görmek.

 

Şimdi tekrar Avrupa´ya baktığımızda böyle bir akımı görmek mümkün. Yani Bediüzzaman´ın bahsettiği birinci akım (birinci Avrupa), sessizce, kemiyeten az da olsa, keyfiyeten yükselişte. Bu akım kendisini kiliseden sıyırmış, henüz kurumsallaşamamış veya cemaatleşememiş ferdlerden ibaret. Yani fikir olarak mevcut ve genel itibariyle akademik çevrelerde daha yaygın.

 

Zaten 5. Şua´nın 16. Meselesinde Bediüzzaman, Hz. İsa (as.) geri döndüğünde onu çok az kişi tanıyacağını belirtiyor. Hz. İsa ister şahıs olarak ister şahs-ı manevi olarak geri dönsün, etrafındakilerin az sayıda olduğunu farklı yerlerde izah ediyor.

 

Nitekim bu akımı temsil edenler şuan sessiz kalıyorlar. Seslerini duyurabilecek bir platform´ları yok. Fikirleri yüzünden kiliseden afaroz ediliyorlar, ama gelecekte bu akım Avrupa´ya hakim olacak.
Çünkü ikinci akımın getirdiği sefalet ve rezillik insanlığı bir çıkmazın içine sürükledi ve sürüklüyor. Psikolojik bunalımda olan insanlar, bu bataklıktan çıkmanın çözümünü mecburen Allah inancında bulacaklar.

 

Bunu yaparken İslam ile birleşmeleri de elzem. Said Nursi’ın 1907’lerde söylediği “Avrupa bir İslâm devletine, Osmanlı Devleti de bir Avrupa devletine hâmiledir. Bir gün gelip doğuracaklardır” sözlerini hatırlayalım. İşte yukarıda bahsettiğimiz mesele ile bu sözü tekrar ele alırsak, Avrupa´da yaşayan müslümanlar için önemli bir vazife, ehemmiyetli bir görev, büyük bir mesuliyet ve sorumluluk ortaya çıkıyor: İslamı hem lisan-ı hal ile, hem de lisan-ı kal ile temsil etmek ve özellikle Hz. İsa´nın peygamberliği konusuna ağırlık vermek.

 

 

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 03.05.2011

http://www.moralhaber.net/makale/iki-farkli-avrupa-felsefeciler-hz-isa-ve-gercek-hristiyanlar/

 

HaberAyna,

http://www.haberayna.com/yazarlar/cemil-sahinoz/iki-farkli-avrupa-felsefeciler-hz-isa-ve-gercek-hristiyanlar_393.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.04.2011) Anadilde Kur’an okumak

Anadilde Kur´an okumak

 

Bütün kitaplar bir kitabı daha iyi anlamak için okunur…

 

 

Şöyle bir genel kanaat var: Kur´an-ı Kerim anlaşılmaz. Okuyanın kafası karışır.

 

Halbuki hiç Kur´an´ı anadilinden okuyupda kafası karışan veya imansız olan birini duymadım.

 

Kaldıki Kur´an´ın neden arapça ve kolay anlaşılır olduğu yine Kur´an´da belirtiliyor: “Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik” (12:2). “(Ey Muhammed!) Biz Kur’ân’ı senin dilin üzere kolaylaştırdık ki, onunla Allah’tan korkup sakınanları müjdeleyesin, inat edenleri de korkutasın” (19:97). “Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık” (43:2,3). “Biz Kur’ân’ı senin dilinle indirip kolaylaştırdık. Umulur ki onlar öğüt alırlar” (44:58), “Andolsun ki biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Hani düşünüp öğüt alan (yok mu)?” (54:17,22,32,40) Yani zaten Kur´an´ın arapça olmasının hikmetinden birisi anlaşılması için.

 

Diğer ümmetlere de, anlayabilsinler diye hep kendi dillerinde vahiy gelmiş: “Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın.” (14:4). Yani her kavme kendi dilinde vahiy gelmiş. Genellikle süryanice ve ibranice olarak geldiği bilinir. Hz. Adem´in ise bütün dilleri bildiği düşünülüyor.

 

Nitekim araplar da anadilinde Kur´an´ı okuduklarına rağmen, kafalarının karıştığını hiç görmedim.

 

Tam tersi…. Kur´an´ı anlayabileceği bir dilde okuyupta imana gelen veya kendisine çeki düzen veren bir çok kişi tanıyorum. Kaldıki müslüman olan gayrimüslimler de Kur´an´ı arapça değil, kendi anadilinde okumuşlar ve bu sayede İslam´ı kendilerine din olarak seçmişler.

 

Hatta Yusuf İslam (eski ismiyle Cat Stevens) şöyle diyor: „Kur´an´ı okumadan önce müslümanları tanısaydım, asla müslüman olmazdım.“

 

Bu – aslında bizler için çok vahim olan – sözden şu dersi çıkarmamız gerekiyor: Kur´an´da bahsedilen yaşam tarzı ile müslümanların yaşam tarzı birbiriyle uyuşmuyor!

 

Bunda şaşıracak ne var ki? Okunmuyorki, içinde ne yazıldığı bilinsin!

 

Düşünün, size Çin Cumhurbaşkanı çince bir mektup yolluyor. Siz havanızı atıyorsunuz. Mektubu duvara asıyorsunuz. Arada sırada çince harfleri okumaya çalışıyorsunuz. Ama içeriğinden haberiniz bile yok.

 

Allah hepimize,

 

600 sayfalık bir kitap

114 bölümlük bir e-mail

6000 tweet yollamış

 

tabiri caizse…

 

Bu mektubu, kitabı, maili, tweetleri anlamak istiyorsak, elbette öncelikle anadilimizde okumamız gerekiyor. Anlamadığımız yerler olursa tabiki büyük alimlerin tefsirlerine başvuracağız. İbadetimizi tabiki arapça yapacağız.

 

Ama en azından hayatımızda bir kere anlayabileceğimiz bir şekilde Kur´an-ı Kerim´i okumamız gerekiyor.

 

Hatta okunması gereken ilk kitap, anadilimizde Kur´an olmalı.

 

Ondan sonra isterseniz bin kere arapça hatim edin.

 

Ama tersini yaptığınızda onbin kere bile hatim etseniz, içinde ne yazdığını, Allah´ın sizden ne istediğini, bilmedikten sonra, hayatımızda değimşimlerin olması imkansız.

 

Bu değişimlerin olmasına ancak hurafeciler ve kafasına göre kurallar uyduranlar karşı gelirler.

 

Fakat papağanlara da Kuran´ı ezberletmenin mümkün olduğunu unutmayın…

 

 

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 29.04.2011

http://www.moralhaber.net/makale/anadilde-kuran-okumak/

http://twitter.com/Cemil_Sahinoez

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.03.2010) Modern Hurafeler

Modern Hurafeler

“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır“ Hz. Muhammed (sav.)

Develere değilde, sırf hızlı ve büyük arabalara bindiğimiz için, internete girebildiğimiz için ve tüm dünyayı adeta avucumuzun içinde bildiğimiz için, kendimizi modern, medeni ve gelişmiş zannediyoruz. Geçmiste kalan hikayeler bizlere “hurafe“ veya “masal“ gibi geliyor.

Halbuki sadece postmodern hurafeler geçmişte kaldı. Ama hurafeler halen var. Artık çağımıza uygun, “medeni“ ve modern hurafeleri üretiyoruz, inanıyoruz ve yayıyoruz.

Bunları yine insan kendisi üretiyor ve bu yalanlar yayıldıkça, yalanı ortaya atan dahi, yalan olduğunu unutuyor ve kendi yalanına inanmaya başlıyor. Piskolojide böyle vakaalar çoktur. Şimdi sizlere “modern hurafeler“den sadece bir kaçını, en meşhurlarını, hatırlatmak istiyorum:

• “Allah“ diyen aslan: İnternet sağolsun, bu hurafeyi görmeyen veya duymayan yoktur herhalde. Bu görüntüyü cep telefonlarına kayıt edip “Gördünmü, aslan bile ´Allah´ diyor“ diye tebliğ yapmaya çalışanlar, internette kısa bir araştırma yapsalardı, bu görüntünün tamamen bir hile olduğunu öğrenebilirlerdi. Ama nafile. Zamanımızın en büyük evliyası Hz. Google sayesinde bu görüntünün ulaşmadığı köşe ve cep telefonu kalmadı herhalde. Halbuki bir aslanın insan diliyle “Allah“ demesi, tamamen imtihan sırrına aykırı. Hayvanlar ve nebatatlar dahi kendi lisan-ı halleriyle zaten “Allah“ dediklerini bilemeyen veya duyamayan “hurafeciler“, aslanın “Allah“ demesiyle imana geliyorlarsa, bizede “hayırlı olsun“ demek düşer.

• Almanyanın Duisburg şehrinde dirilien bir kadın: 2008 senesinde hızla yayılan bu haber gazetelerde dahi yayımlandı. Haberlere göre Duisburgta vefat eden bir kadını gömmüşler. Bu kadın, cenaze namazını kıldıran hocanın rüyasına girmiş ve kendisinin hamile olduğunu söylemis. Kadını tekrar mezardan çıkarmışlar ve hastahaneye yatırmışlar. Kadın orada doğumu yapmış. Ardından hemen tekrar (!) ölmüş ve gömülmüs. Anlatması ve yazması bile komik ve saçma olan bu haber hızla Almanya´da yayıldı. Haberde geçen camii imamı ve hastahane yetkilileri böyle bir saçmalığın gerçek dışı olduğunu söylemelerine rağmen, bu hurafe halen ağızlarda dolaşmakta.

• Cehennem sesleri: Bu haber TV´de dahi yayınlanınca, kendimi adeta Alice´nin Masallar Diyarında hissettim. Güya Rusya´da kazma çalışmaları esnasında yer altından sesler gelmiş. “Hellll… Helllll“ (yani Cehennem, Cehennem) diye bağıran insanların sesleri duyulmuş. Bu sesleri kayıt etmişler ve haber ajanslarına yollamışlar. Ama iki hafta sonra, bu ses kayıtını çeken adama, bir amerikan filim şirketi tarafından dava açıldığı haberini kimse yazmadı. Neden dava açılmıştı? Çünkü bu sesler, elbette cehennemden veya yer altından değil, bir amerikan filminden kopyalanmıştı…
Sayi, adamlar cehennemde neden ingilizce bağırıyorlar?!

• Maymuna dönüşen kız: Hurafeler arasında en meşhur hurafe bu olsa gerek. Hikayesi bile komik ve saçma olan bu masal şöyle: Bir anne evinde Kur´an okuyor. Kızıda odasında sesli sesli müzik dinliyor. Annesi kızına müziğin sesini kısmasını söylüyor. Ama kızda hareket yok. Aksine müziğin sesini daha çok açıyor. Annede Kur´an okumaya devam ediyor. Aralarında bağırma yükselince, kız odasından fırlıyor ve annesinin elinden Kur´an-ı Kerim´i alarak yere fırlatıyor. Fırlattığı an kız maymuna dönüşüyor. Vah vah… Tabiki internette bu haberin yanına birde maymun yüzlü bu kızın resmi koyulunca, “gerçek“ oluyor.
Peki işin aslı ne? İşin aslı şu: Yine bir internet cambazı, filimler için heykeller yapan bir sanatcının kişisel internet sitesinden maymun yüzlü bir kızın resmini kopyalıyor, bu haber ile süslüyor ve tüm dünyaya yolluyor… “Cehennemden sesler“ hurafesinde olduğu gibi, bu gencede dava açılıyor. Dava açılıyor, ama hurafe anlatılmaya halen devam ediliyor…

• 30 metrelik adam: Suudi Arabistanda kazma çalışmaları sırasında 30 metre boyunca bir iskelet bulunuyor. İmanları zayıf olan hurafeciler hemen bunu “Kur´an´daki kavimlerin bazıları bulundu“ diye çakma tebliğlere başlıyorlar. “Bak gördünüzmü? Ya….Biz size demiştik“ diye başlayan sözler çok kısa bir süre sonra kesiliyor. Çünkü bu resminde sahte olduğu, bir gencin “Paint Shop“ programıyla hazırladığı ortaya çıkıyor… Tabiki çakma tebliğcilerden ses yok… Ne yani, Kur´an´da geçen o uzun boylu kavimler, sizin inandığınız bu harefenin yalan çıkmasıyla, yokmu oldular?

• Neil Armstrong ayda ezanı duydu: Aya ilk ayak bastığı iddia edilen Neil Armstrong amcamız, güya aya ayak bastığında ezan sesini duymuş. Aynı sesi bir gezide Mısır´da duyunca, kulaklarına inanamamış ve hemen müslüman olmuş… Bu hikaye dillere destan olmuştur. Neil Armstrong hayatta olmasına rağmen bu şekilde bir konuşması veya yazılı bir metni yok. Hatta hiç bir şekilde biyografilerinde dahi geçmiyor. NASA´nın bu konuyla ilgili yaptığı açıklamaya göre, bu bilgi tamamen bir uydurmadan ibaret.

• Coca Cola yazısı: Coca Cola içeceğinin binlerce zararı olmasına rağmen, bizim insanlarımız illahada bir hurafe uydurmak zorundalar. Çok yaygın olan bir hurafeye göre, Coca Cola yazısını aynaya doğru tuttuğunuzda “Allah yok, Mekke yok“ yazıyormuş. Birazcık arapca bilenlerin bile bunun saçmalık olduğunu anlayabileceğine rağmen, yinede bu hurafeyi duymayan ve inanmayan kalmamıştır. Halbuki arapca hat sanatıyla istediğiniz yazıyı istediğiniz şekilde yazabilirsiniz. Yani Coca Cola yazısının aynada gözüken şekliyle isterseniz “Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon“ yazabilirsiniz…

• Bal´da “Allah“ lafzı: Hayvanların hurafelere alet edilmesi adet haline geldi. Bu meşhur resmi hepiniz görmüşsünüzdür. Arılar balı “Allah“ lafzı şeklinde yapmışlar. Gördüğünüz gibi hurafeler sınır tanımıyor. Arılara dahi iftira atılmaya kadar varan bu hurafe bir sahtekarlığı göstererek, gerçek mucizeyi tamamen kapatıyor. Halbuki mucizenin bizatihisi arının bal yapmasıdır. Asıl mucize budur. Hiç bir eğitim almadan, hiç bir zaman durmadan, hiç bir zaman şaşırmadan, doğduğu andan itibaren insanlara bal yapmak ile görevli olan arı da, yaptığı bal da mucizenin aslıdır. Bal ile “Allah“ yazan arılar, vazifelerini yapmıyorlar demektir.
Bu hurafeyi ilk duyduğumda, 12 yaşında olmama rağmen, inanmamıştım. Çünkü şekerleme ile arılara herşeyi “yazdırabileceğinizi“ tahmin ediyordum. Nitekim yıllar sonra, Moskovada rus gençleri aynen düşündüğümü uygulamışlar ve arılara “Stalin“ yazdırmışlar. Şimdi bu arılar komunist, diğer arılar müslümanmı?

• En çirkin hurafe, “Rüyada Peygamberimi (sav) gördüm. 10 kişiye bu mesajı yollamassan zalimlerdensin“ masalı: En çirkin, en rezil hurafelerden biriside Peygamberimizin (sav) alet edildiği saçmalıklar. E-Mail ile, mektup ile ve kısa mesaj ile yayılan bu çirkinliğin içeriği hep aynı: Güya birisi Peygamberimizi (sav) rüyasında görmüş. Peygamberimiz (sav) çok önemli şeyler söylemiş ve bunun yayılmasını arzu etmiş. Bu haberi 10 kişiye yollamayanın cehennemde yanacağını söylemiş… İşte ahlaksızlığın bu kadarıda mümkün. Sınırsız bir ahmaklık bu olsa gerek. Böyle mesajları “Hz. Muhammedi seviyorum“ diyenlerin dahi yayması, durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.

Bu hurafelerin ne boyutta olduğunu ve insanların hemen böyle şeylere sorgusuz, sualsiz inandıklarını ispat etmek için sosyolojik bir deney yaptım. Bu tarz hurafelere meraklı olan bir mecliste 15 kişiye şunu anlattım: „Arkadaşlar, Almanya´da bir çikolata türü var. İsmi “***“. (Çikolatayı masaya koyuyorum). Dikkat edin, bu çikolatanın görüntüsü neye benziyor? Evet Kabeye benziyor. Bilerek benzetmişler. İslam düşmanları alay etmek için bu çikolatayı Kabe şeklinde yapmışlar ve herkes “Kabe“yi yiyerek, ona hakaret etmiş oluyor.“ Mecliste bulunan istisnasız tüm 15 kişi anlattığıma inandılar, çünkü çikolata biraz hayal gücünüzü kullanırsanız Kabe´ye benziyor. Ardından bu haberi herkese yaydılar. E-Mailler, kısa mesajlar gelip durdu. İki hafta sonra bu haberi kendim uydurduğumu söylediysemde, herkesi inandıramadım. Bir kaç tanesi halen bunun gerçek olduğuna inanıyorlar…

Benim bir telefon şirketim olsa, kısa mesajlar ile para kazanmak için, herhalde böyle bir hurafe uydururdum. Hurafenin altınada “Bunu 10 kişiye yollayanın dilekleri gerçek olacak“ veya “Allahını seven bunu 10 kişi yollasın“ yazardım.

Peki insanlar böyle hurafelere neden ihtiyaç duyarlar?

Öncelikle şunu belirtelim ki, imanında büyük bir zayıflık olan insanlar böyle hurafelere daha açıklar. Yani “inanıyor“ fakat inancı tasdiklenmemiş insanlarda daha yaygındır. İman-ı taklitten iman-ı tahkike geçemeyenlerde hurafe anlatmak hobi haline gelir. Çünkü başka türlü imanlarına kendileri dahi inanacak delil bulamazlar. Bu tür yalanlara inanarak, imanlarını güçlendirdiklerini zannederler. Bu çok önemli bir nokta.

Kainatin tümünün bir mucize olduğunu göremeyen veyahut kainat kitabındaki mucizeleri okuyamayan insanlar, bu tür “mucizelere“ muhtaçlar. Ancak bu şekilde imanlarına kuvvet geliyor. Kendilerini bu şekilde tasdik ve tatmin ettiriyorlar. Halbuki kainat ayetlerle, yani delillerle dolu. Hurafelere veyahut aşağılık komplekslerine girmeye gerek yok.

Aşağılık kompleksi yaşadıkları için, imana manevi bir rüşvet veriyorlar. “İşte nihayet gerçekleşti“ tavrı ortaya konuluyor. Fakat bu gibi meselelerden medet umanlar, tersi olunca ne yapıyorlar acaba? Yani bu olayların sahterkarlık olduğu ortaya çıkınca ne oluyor? İmanları gidiyor mu? Nitekim yukarıda saydıklarımızın hepsi sahte çıktı. Şimdi imanımızdamı sahte? Arılar haşa Allah´a değilde, Stalinemi tapıyorlar?

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 30.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/modern-hurafeler-makale,204.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler