Schlagwort-Archive: muhammed

(16.12.2010) Cemil Sahinöz im Gespräch mit Xtranews: der Islam ist eine friedliche Religion

Cemil Sahinöz im Gespräch mit Xtranews: der Islam ist eine friedliche Religion

…..„Der Mensch mag das nicht, was er nicht kennt.”  …Ali, der vierte Khalif und Schwager des Propheten Muhammed

Gespräch mit Cemil Sahinöz, Soziologe und Islamwissenschaftler

Cemil Sahinöz, ein ausgewiesener Kenner und Experte auf dem Gebiet Integration und Islam sieht die Integration in Deutschland als nicht gescheitert an. “Wenn wir mit Integration das Zusammenleben der verschiedenen Kulturen meinen, bin ich der Meinung, dass auf dem Gebiet einiges erreicht wurde. Allerdings wurden einige politische Ziele bisher nicht erreicht”, meint Cemil Sahinöz. Für ihn sind daher auf dem Gebiet der Integrationspolitik die Schwerpunkte Bildung, Erziehung und interkulturelle Begegnungen verschiedenster Art, von großer Bedeutung.

Bildung ist in den Ausführungen des türkischstämmigen und 1981 in Halle/Westfalen geborenen Sahinöz einer der Schlüssel zum Erfolg auf dem Themenfeld der Integrationspolitik.

“Viele hier lebende Türken investieren immer noch zu viel in ihre Heimat, finanziell wie auch ideell. Hier sollte ein Paradigmenwechsel stattfinden, zumal viele türkische Menschen bereits in der 3., manchmal sogar 4., Generation in Deutschland leben”, appelliert Cemil Sahinöz an die vielen türkischstämmigen MitbürgerInnen in Deutschland. Es erscheint ihm daher auch hierbei sehr wichtig, dass die Eltern in die Schul-und Weiterbildung ihrer Kinder hier investieren, um ihnen damit zu gewährleisten, an der Gesellschaft teilzuhaben. “Teilhabe an der gesamten Gesellschaft geht nur mit entsprechender Bildung”, sagt er folgerichtig.

Die derzeitige Debatte um die richtige Integrationspolitik war ein weiterer Punkt unseres Gespräches. “Natürlich hat Thilo Sarrazin mit seinen Veröffentlichungen eine richtige und wichtige Debatte angestossen. Doch sein Populismus war ohne reine Absichten”, so Cemil Sahinöz. So sei aber bis jetzt noch nichts wirklich positives aus dieser von Sarrazin verursachten Debatte entstanden. Hier wünscht sich Sahinöz weitergehende Diskussionen und politische Debatten.

Im weiteren Verlauf sprachen wir auch über die Befindlichkeiten von Menschen aus der Türkei, von hier geborenen türkisch Stämmigen und von Moslems allgemein. Cemil Sahinöz hob hevor, dass gerade die so genannten “deutschen Tugenden” wie Fleiß, Disziplin oder Pünktlichkeit große Anerkennung bei vielen MigrantenInnen aus islamisch geprägten Ländern findet. Nicht so gut weg kommen die Deutschen bei dem Punkt “Nachbarschaftskultur”. Dort wird oftmals nicht verstanden, das viele BürgerInnen lieber unter sich bleiben wollen und die Nähe zu anderen Menschen, Nachbarn, meiden. Das dies gerade in der Türkei eine ganz andere Tradition hat, ist bekannt. Gerade die Gastfreundlichkeit der türkischen Menschen wird immer wieder besonders, und vollkommen zu recht, hervorgehoben.

Auf die Frage, warum viele Deutsche Angst vor dem Islam haben, meint Sahinöz: ” Es ist die Fremdartigkeit, die den Menschen Angst macht. Hier muss wesentlich mehr, auch von muslimischer Seite, getan werden um solche Berührungsängste abzubauen. Ein jährlicher “Tag der offenen Moschee” reicht da nicht.” So begrüßt Sahinöz auch die neuerdings mögliche universitäre Ausbildung von Imame in Deutschland, wie es derzeit u.a. in Münster angeboten wird. Er betont, dass ein Imamstudium in Deutschland letztlich auch der hier lebenden moslemischen Jugend zugute käme, da sich ein solches Studium eben auch daran orientiert, dass die Muslime in Deutschland leben und deren Anliegen und Probleme also auch von daher beleuchtet werden. Cemil Sahinöz plädiert auch für einen islamischen Religionsunterricht an deutschen Schulen.

Angst vor dem Islam in Deutschland muss niemand haben, sagt Cemil Sahinöz und belegt dies mit einem Zitat von Ali, dem Schwager des Propheten Muhammed, welches zu Beginn der Artikels steht. Der Sinn dieses Zitates gilt für vieles im Leben, eben auch für das Zusammenleben von Menschen verschiedenster Herkunft und Religionszugehörigkeiten.

Zum Schluss des Gespräches sagt Cemil Sahinöz: “Der Islam ist, wie jede große Weltreligion, eine friedliche Religion!”

*Der Autor Cemil Şahinöz (Dipl. Soziologe; Doktorand der Theologie, Religionswissenschaft und Philosophie; geboren 1981) ist Gründer und Chefredakteur der Zeitschrift “Ayasofya”. Er hat verschiedene Bücher übersetzt und verfasst.

 

Detlef Obens, Xtranews, 16.12.2010

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(16.11.2010) Muslime.TV interviewt Cemil Sahinöz

[Vimeo 16864009]

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(21.09.2010) Birlikte Yasam Hayal Degil

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(18.09.2010) Uluslararası Irkçılık

Uluslararası Irkçılık

Irkçılık yüzünden 19. Yüzyılda insanlığın çekmediği kalmadı.

Hitler Almanya´yı ´temizlerken´ sosyal-darwinizm teorilerine başvurmuştu.
Mussolini İtalya´yı ırkçı fikirleriyle zehir zembelek etti.
İngilizler emperyalizm ile dünyayı sömürürgen, ırkçılığa güvenmişlerdi.
Yine Fransızlar Afrika´yı ırkçı, faşist ve emperyalist duygular yüzünden sömürmüşlerdi.

Evet, ırkçılık nereye bulaşırsa, orada kavga ve savaşlar eksik olmaz.

Mesela Osmanlı İmparatorluğunda onlarca kavim ve millet beraber yaşarken, birden ırkçılık fikri koca bir imparatorluğu darma dağan etti.

Yada Irak´ta yüzlerce sene beraber yaşayan milletler, Amerika´nın demokrasi yerine ırkçılığı getirdiğinde, birden sunni-şii-kürt olarak ayrıldılar.

Bir başka misal koca Yugoslavya. Bosna´ya yapılanlar, ırkçılık katilliğinden başka bir şey değildir.

Ve sanki bunlar yetmiyormus gibi, yine Avrupa´da sessizce ırkçılık sesleri duyulmaya başlıyor.

Bazı Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin oyları her seçimde çoğalıyor. Bununlada kalmıyor. Artık Avrupa´nın ırkçı partileri biraraya gelip işbirliği yapmaya başladılar.

Hatta buda yetmiyormuş gibi, birde Avrupa´lı ırkçı partilerin liderleri Amerika´da, hatta tamda 11 Eylül´ün yaşandığı mekanda, İslam´a karşı propagandalarını kusmaya başladılar.

Tabikı bu ırkçılıgi ve faşizmi bizim halkımızada empoze etmeye çalışıyorlar. Ama milletimiz bu oyuna gelmemiştir ve gelmeyecektir. Faşizm´i Yugoslavya´da ve Irak´ta yerleştirmeyi başaran ve bu şekilde koca devletleri küçük devletlere bölen emperyalist ve sömürücü zihniyet Türkiye topraklarında avucunu yalamıştır.

Ne demiş milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy:

“Arabın, Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e
Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.
İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer
Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”

Eğer vicdanlı Avrupalı´lar bu yükselişe ´dur´ demez iseler, yine bir felaket ile yüzyüze kalabiliriz.

Araştırmalar gösteriyor ki, insanlığın en aşağı duygularından biri olan ırkçılığın mayası hiç şüphesiz Avrupa´dır. Bu maya yine Avrupa´da ebedi olarak toprağa gömülmeli. Bunun başka çaresi yok.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 18.09.2010
http://www.moralhaber.net/makale/uluslararasi-irkcilik/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(21.08.2010) „Fasten ist Ölwechsel für den Körper“

haber (175)

Westfalen Blatt, 21.08.2010

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(19.08.2010) Dogruluk

Doğruluk

´Emrolunduğun gibi dosdoğru ol´

(Hûd, 112)

Konuya üç kıssa hisse ile başlayalım:

1.

Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resulullah (asm) arasında şöyle bir konuşma geçer:
– Ebu’d-Derda: Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?
– Resulullah (asm): Evet bazen olabilir.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin zina edebilir mi?
– Resulullah (asm): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa de “Evet!”.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?
– Resulullah (asm): Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h No: 8994)

2.

Bir gün kendisine çeşitli sorular soruldu, ardından da bir mümin yalan söyleyebilir mi diye sordular. Sevgili Peygamberimiz, oturduğu yerden şöyle biraz doğruldular ve hiddetle “Müslüman asla yalan söylemez! Müslüman asla yalan söylemez” diye onlarca kez tekrar ettiler. Sahâbe-i Kirâm “Keşke bu soruyu sormasaydık. Hz. Peygamber’i çok üzdük.” diye pişmanlıklarını ifade ettiler.

3.

Bundan 100 yıl önce Bediüzzaman Said Nursiye soruyorlar:

Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüt.

Sual: Yalnız? (bunlar mı?)

Cevap: Evet!

*

Bir insan, herkes üzerine gelsede doğruyu söylemeye devam etmelidir. Çünkü inandığı doğrudan makam, mevki ve insan sevgisi için dönmemeli. Madem doğruya ´doğru´ olarak inandı, o zaman o doğruyu haykırabilmeli.

Çünkü doğru her zaman doğrudur…

Birilerine güzel gözükmek için doğruyu gizlemek ahlaksızlıktır. Nitekim Almanya´da bir çok sözde ´İslam Dini´-uzmanlarının yaptıkları bundan ibaret.

Bir-iki sure bilen ve kendini ´müslüman´ olarak nitelendiren bir çok uzaktan kumandalı şahıslar İslamı temsil etmeye kalkışıyorlar. Ama doğruluktan bi´haberler.

 

Elbette Said Nursi´nin ´Her zaman doğruyu söyle. Ama her doğruyu her yerde söyleme. Yanlış anlaşılabilinir´ ve Voltaire´nin ´Her söylediğin, doğru olsun. Ama doğru olan herşeyide her yerde söyleme´ sözlerinden çıkan kaide geçerlidir.

Ama bu medya maymunlarının yaptıklarının bu kaideyle uzaktan yakından alakası yok. Bunların yaptıkları, doğruyu gizleyip, yerine başka birşey koymak. Sebep? Sadece şirin gözükebilmek için. Yani İslam dinini kendi kafalarına göre değiştirip, asıl doğruları gizlemektir bunlar dertleri.

Halbuki bu şekilde yalakalık yapanlar her zaman kaybetmiştir. Kazananlar hep doğruyu haykıranlar olmuştur. Buna tarih şahit.

Mesela Ebu Bekir… Bu doğruluğu nedeniyle ulaştığı makama sahip oldu. Sırf doğruluğu nedeniyle Sıddık oldu.

Mesela Said Nursi… Yine bu doğruluk nedeniyle hayatı boyunca süründürüldü. Hiç bir kere mahkum edilmemesine rağmen yaklaşık 30 senelik ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçti.

Ama tarih boyunca doğru söyleyenler sonunda kazandılar. Yalakalık için yalan söyleyip, gerçeği gizleyenler öldükleri gün unutuldular.

En komik olanlar, bir yerlere varabilmek için yalakalık veya takiyyecilik yapanlar. İnsan türünün en zavallılara bunlardır aslında. Çünkü inandıkları şeyi savunmaktan korkuyorlar. Demek ki inandıkları şey – her neyse – kendilerine dahi güven vermiyor. Böyle birşey nasıl ´doğru´ olabilir…

Halbuki birşeyin ´dogruluğuna´ inanan kişi, sapa sağlam o doğrunun arkasında durmalı. Yunus Emre der ki: ´Cümleler doğrudur, sen doğru ise, doğruluk yoktur, sen eğri isen.´ Yani öncelikle kendimiz ´doğru´ ve hakikatperver olmamız gerekiyor… Kendimiz Hz. Mevlana´nın dediği gibi ´Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün´meliyiz.

Bu nedenle İslamiyet sadece namaz kılmak, ibadet etmek değil. İslamiyet, insan olma kabiliyetidir. Ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktır. Said Nursi der ki: ´İman, insanı insan eder, belki sultan eder.´ Eğer bizdeki iman, bizi doğru ve ahlaklı bir insan yapmıyorsa, orada bir sakatlık vardır demektir.

Yine Yunus Emre der ki: ´Bir kez gönül kırdıysan, kıldığın namaz, namaz değil.´

İmam Nebeviye göre dua´da da doğruluk çok önemli. Duadaki samimiyet için doğruluk gerekir. Yani şehadet isteyen tatil köyünde kısa donla gezmemeli. Şehitlik isteyipte, dünyaya bağlanmak, adeta gemiyi limana bağlamaktır. Allah´tan ahireti isteyen, dünyaya binalar dikiyorsa, duadaki doğruluğa erişememistir.

 

Hani Peygamberimiz (sav.) diyor ya: ´Ümmetimden hakikaten müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zina iftirasında bulunmuş; şunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek. Ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvası görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.´ (Müslim – 2581). Hatta bir başka hadisde Peygamber Efendimiz (sav.) bazı namaz kılanları tavuğun yem yediği gibi süratle namaz kıldıklarını söylüyor.

Demek ki mesele papağan gibi Kuran okumak veya antreman yapar gibi namaz kılmakta değil. Sadece şekilcilik değil önemli olan. Mesele, insan olabilmek. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar bizi ´Sıddık´yapmalı. İslamiyet bu olsa gerek.

http://www.moralhaber.net/makale/dogruluk/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.08.2010) Her köye bir deli lazım

Her köye bir deli lazım

Modernitenin bir özelliğide ´ayrımcılık´ yapması.

Faşistlik derecesinde olmasada, modern dünyada insanlar gruplara ayrılır: gençler, yaşlılar, hastalar, zenginler, fakirler, deliler, sakatlak vs. vs.

Herkes belli kriterlere göre ´insan gruplarına´ göre ayrılırlar. Ve bu ayrılık mekan sahasınıda kapsar.

Örnegin yaşlılar…

Özellikle Avrupa´da huzur evleri çok yaygın. Emekli yaşına geldikten sonra, kendisine bakamayacak hale gelen yaşlılar huzur evlerine yerleştirilirler. Bu gayet normal karşılanır. Aslında bu insanlara bakabilecek bir aileleri olsa dahi, gelenek haline gelmiştir. Yaşlılar huzur evinde yaşarlar.

Bizim kültürümüze göre huzur evleri ve ebeveynleri böyle ´beton binalara´ yerleştirmek, utanç verici bir durumdur.

Anne-Babaya öz evlatları bakar. Olmaz ise diğer akrabaları. Hadi oda olmadı, komşular. Ve bu daire bu şekilde devam eder. Belki en son dairede – ki oraya varmak aslında imkansız – devlet o görevi ele alır.

Yaşlıları huzur evine yerleştirmek ile, onları bir nevi hayattan uzaklaştırmış olunuyor. Hayatın içinde değil, hayatın dışında kalmış oluyorlar.

Nitekim gurbetçiler, Avrupa´da emekli olduktan sonra senenin yarısını Avrupa´da, yarısını Türkiye´de geçiriyorlar.

Çünkü Avrupa´da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Yaşlılar hayattan dışlandığı için, ya kahveye yada camiye gidiyorlar. Başka alternatifleri yok.

Senenin sadece yarısını bir ülkede, yarısını diğer ülkede geçirmelerinin nedeni ise, Avrupa yasaları. Avrupa´nın bir çok ülkesinde, 6 aydan fazla yurt dışında bulunan birisinin oturumu otomatikman iptal ediliyor.

Deliler içinde aynısı ge.erli…

Eskiden her köyün bir delisi olurdu.

Bu gayet normaldi. Bu ´deli´ diğer insanlar ile hiç ayırt edilmeden onlarla beraber, onların içinde yaşardı. ´Normal insan´dı yani – ki zaten öyle.

´Deli´ diye terapiden terapiye, hastaneden hastaneye götürülmezdi.

Ama modern çağ ´deli´leride ayırdı.

Artık deliler toplumun içinde değiller. Onlarda dışındalar.

Onlarda ´anormal´ olarak kabul ediliyorlar.

Onlara, farklıymış gibi davranılıyor…

Halbuki insanları belli sıfatlar nedeniyle toplumdan ayırmanın hiç bir faydası yok. Özel bir durum olarak görülmediği vakitte, hiç bir şey ´anormal´ değildir. Zaten ´normal´ nedir ki? Çoğunluğun ittifak ettiği bir şey ´normal´ mi? ´Normal´in kaideleri ve sınırları ne?

Normal olan tek şey, güneşin her sabah doğup batması. Gerisi her kültürde farklıdır. Bir kültür için ´normal´ olan birşey, diğer bir kültür için ´anormal´ olabilir. Büyük bir saygısızlık olarak görülen bir davranış, başka bir anlayışa göre gayet ´normal´ olabilir.

Bu toplumsal yaşamın ayrımcılığı insanı modern sorun ve sorulara itti.

Çünkü bu şekil ayrımcılık ile farklı problemler başladı:

Bir ´deli´ daha önce ´problem´ değildi.

Bir yaşlı daha önce ´yük´ değildi.

Ayırdığımız için bu sorunlar ortaya çıktı.

Ama ütopyaya düşmeyelim, birleştirmek içinde çok geç….

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 06.08.2010
http://www.ikincivatan.eu/her-koye-bir-deli-lazim-makale,338.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.07.2010) Camileri bilardo salonuna çevirmek

Camileri bilardo salonuna çevirmek

Boş camileri doldurabilmek için hizmetkar ve fedakar insanlar günlerini, gecelerini veriyorlar. Dışı güzel, içi boş olan mescitleri gençlerle doldurmaya çalışıyorlar.

Bazende çaresizce her yönteme sarılıyorlar…

Yeterki gençler camiye gelsin diye, Avrupa´da son 10 yılın modası bilardo masaları, futbol takımları kurmak, langırt, futbol maçlarını gösteren şifreli kanallar ve masa tenisi.

Bu beş ´fenomenden´ en az üçünü her camide bulmak mümkün.

Maksat?

Camilere gençleri çekebilmek.

Peki maksat yerini buluyormu?

Hayır.

Bu durumu anlayabilmek icin piskolojik bir analiz yapmamız gerekiyor.

Soru şöyle: Bu yöntemlere neden başvuruluyor?

Cevap: Çünkü camiye gelmeyen gençler, başka mekanlarda en çok bunlardan etkileniyor.

Yani mantık şöyle:

Madem gençlerimiz bilardo oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol takımlarına yazılıyorlar, gelsinler caminin futbol takımına girsinler.
Madem gençlerimiz langırt oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol maçlarını izlemeyi seviyorlar, gelsinler camide izlesinler.
Madem gençlerimiz masa tenisi oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.

Düz aristo mantığıyla bu doğru bir yöntem.

Fakat, amma velakin…

Aristo mantığı heryerde geçerli değil.

Hele hele sosyoloji ve piskolojide hiç geçerli değil.

Çünkü gençlere bu yöntemleri sunmak ile, bir alternatif sunulmuş olunmuyor. Gençleri camiye bağlayabilmek için gerçek manada ve ciddi alternatifler sunulmalı. Diğer mekanların aynısını yapmak alternatif değil!

Size bir misal: Bilardo salonuna bir mescit yapılsa, siz artik camiye değilde, cuma namazı için bilardo salonuna gidermisiniz?!

Yani, aynı bir oyunu farklı mekanlarda oynayabilmek, sadece genç için bir mekan alternatifidir. Bazen oraya gider, bazen buraya. Hiç bir şey değişmez.

Nitekimde cami yönetimleri bu vahim neticeyi daha yeni anlamaya başladılar. Bunların çare olmadığını daha yeni fark etmeye başladılar.

Demek ki gençlere, diğer mekanlarda olmayan bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde alamayacağı bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde bulamayacağı bir huzur sunulmalı.

Bir bilardo masası alınacağına, keşke gençlerin dilinden anlayan, onlarla gülen, onlarla ağlayan elemanlar yetiştirilse.

… yada keşke imamlarımız Avrupa´da yaşayan gençlerin problemlerini biraz daha benimseyebilseler.

… keşke imamlarımız görevlerinin namaz kıldırmak olduğunu değilde, bir topluma liderlik yapabilmek olduğunu benimseyip, gençlere yeri geldiğinde bir ağabey, yeri geldiğindede bir destekci olabilseler.

… keşke camilerimizde sadece namaz kılınmasa. Adı gereği, yani ´toplayan, birleştiren, cem ettiren´ manasında olan camiilerimiz, isimlerine layık olarak gençleri, onların anladığı bir dil ile kucaklayabilseler.

Keşkeler, keşkeler…

Bunları yapan ve gençlerle dolup taşan camiler ve imamlar elbette var. Bu camilerin en büyük görevi, projelerini diğer derneklerle paylaşmakır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 29.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/camileri-bilardo-salonuna-cevirmek/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.07.2010) İslamın reforma veya aydınlanmaya ihtiyacı yok

İslamın reforma veya aydınlanmaya ihtiyacı yok

Son yıllarda Avrupa´da müslümanlar arasında ´reform´ hareketleri çoğaldı.

´Radikal Reformlar lazım´, ´Avrupa İslamı lazım´, ´Ilımli İslam´, ´İslam aydınlansın´ diyen sesler yükselmekte.

Bizim bazı garib insanlarımızda reform ve aydınlanmanın ne manaya geldiğini bilmedikleri için, güzel bir şey zannedip, bir takım insanların gözlerine girebilmek için, hemen bu trene ve modaya atlayıp, `Bak bak, bizim cemaat aydınlanmış bir cemaat´ veya ´İslam´daki reform hareketi bizim cemaatimiz´ demeye başladılar…

Özellikle tehlike gençlikte.

Çünkü gençler babalarının ´dinlerinden´ bıkmış durumundalar. Bu durum kimsenin hoşuna gitmesede, böyledir. Bunun ispatı boş kalan camiler ve diğer dini temsil eden mekanlar.

Zaten gençlerin çoğu bu mekanlarda konuşulan dilden anlamıyorlar. Dil derken, sadece ağız ile konuşulan dili kast etmiyorum. Daha çok kültürel dili göz önünde bulunduruyorum.

Yani açıkcası, bu mekanlarda konuşulan dertler, sıkıntılar Almanya´da yaşayan gençlerin umurunda dahi değil.

Bu nedenle bu gençler aç!!

Açlıklarını giderebilmek için, maalesef farklı akımlara kayma ihtimali var.

En büyük tehlike reform ve aydınlanma hareketleri. Çünkü gençler bu hareketlere, ´işte bunlar bizi anlıyor´ gözüyle bakıyorlar.

Halbuki İslam dininin reform olmaya veya aydınlanmaya zerre kadar ihtiyacı yok.

Hristiyanlık tarihinde Calvinist ve Luther akımlarını ortaya çıkaran ve sonuncunda bu dini reform ettiren sebeplerin hiç biri İslam dininde yok.

Bazı dengesizlerin ´İslam dinide reform edilmeli, Aydınlık Çağını yaşamalı´ sözleri sadece bir bilgisizlikten ibaret.

Çünkü İslam´da bir reform olsa, tamamen içi boş bir din ortaya çıkar. İbadetsiz, amelsiz bir din ortaya çıkar.

Hristiyanlıkta zaten amel yok. Reform yapınca, ortada değişen bir şey yok.

Ama İslam´da reform yaptığınız zaman, dinin temel unsurları yok olmuş olur. Avrupa´ya göre bir İslam, Afrika´ya başka bir İslam, Yeni Zelanda İslamı diye yüzlerce İslam ortaya çıkar.

Fakat…

İslam dininde müceddid kavramı vardır.

Her 100 senede bir bir müceddid gelir ve İslam dinini o asra uygun bir şekilde yorumlar. Ama hiç bir şekilde dinin temel unsurlarını, adetlerini veya amellerini değiştirmez, kaldırmaz. Bunu bugüne kadar hiç bir müceddidde yapmamıştır…

Yani…

İslam deforme edilmemişki, reform edilsin!

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/islamin-reforma-veya-aydinlanmaya-ihtiyaci-yok/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.07.2010) Barış düşmanına Barış ödülü

Barış düşmanına Barış ödülü

Almanya´da ki FDP partisinin vakfı, kendisini sosyolog zanneden insanlık düşmanı Kelek´e “Barış Ödülü“ verdi.

Öncelikle şunu belirtelim ki, bütün ödüller ideolojiktir. İster Nobel ödülü, ister Oscar olsun…. Bütün ödüller ideolojiktir.

İkincisi, FDP vakfının verdiği bu ödülün toplumda zerre kadar değeri yok. Hiç bir şeyi ifade etmiyor.

Vakfın, ödülü Almanya´da bir numaralı İslam düşmanı olarak bilinen bir bayana vermesi, olayın ne kadar siyasi olduğunu gösteriyor.

Kelek, her fırsatta Türklerin barbar olduğunu, müslümanların 24 saat cinsel ilişkiyi düşündüklerini, imamların çocukları taciz ettiklerini ve daha nice akıl almaz iftiralarda bulunuyor.

Ve bunu yaptığı için kanaldan kanala çağırılıyor…

Kendisini sosyolog zanneden bu zavallı kadın hakkında, 70e yakın meşhur sosyolog bilgi yayınlamasına rağmen, bilgide “Bu kadının yazdıkları saçmalıktan ibaret. Sosyolojiyle veya ilim ile yakından uzaktan alakası yok“ denilmesine rağmen, bir çok çevrenin işine geldiği için kitapları en çok satan kitaplar arasında…

Hiç şaşırtıcı değil.

Çünkü Kelek´i örnek alarak, her gün yeni bir “çok satan“ piyasaya çıkıyor.

Yazmayı bilmeyen, almanca grameri kullanamayan, genelde türk genç bayanlar, meşhur olmak için, Kelek Ana´ları gibi her gün yeni bir kitap ile karşımıza çıkıyorlar…

Kitaplardaki konular hep aynı:

“Türk ailem beni türk kültürüne zorluyorlar“… Aman Allah´ım, ne büyük bir vahşet!?

“Türk babam beni hep dövüyor“… vah vah…

“Annem babam beni başörtü takmaya zorladılar“

Bu konularla ilgili kitap yazdığınızda, zerre kadar şüpheniz olmasın, kitabınız hiç kimse tarafından satın alınıp okunmasada, ve hatta sizde bir gram beyin olmasada, medya bu kıtabınızı 10 milyon satmış gibi reklam yapar. Nitekimde böyle oluyor…

Dönelim konunun başına…

FDP bir barış düşmanına bu ödülü vermek ile, safını belli etti. Türklerle Almanların beraber yaşayamayacağını söyleyen bu varlığa ödül vermekle yerini belli ettiler.

Yani FDP seçmenlere şunu söylüyor: “Ey Ahali, bundan sonra türklere ve müslümanlığa düşmanlık yapanların yanındayız. Oylarınızı bize verin.“

Ey FDP bizde size duyururuz: „Gelecek seçimlerde türkler, müslümanlar ve vicdanlı almanlar sizi sandığa gömecekler. Tarih de sizi sandığa gömecek. Almanya´da ki uyum ve barış çalışmalarını baltaladığınız asla unutulmayacak.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 23.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/baris-dusmanina-baris-odulu/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(16.07.2010) AggroMigrant interviewt Cemil Sahinöz

AggroMigrant interviewt Cemil Sahinöz

Unsere Interview-Serie “7 Fragen an…” geht in die nächste Runde. Diesmal haben wir den Autor und Gründer der Zeitschrift “Ayasofya” befragt – Cemil Sahinöz. Er ist Diplom-Soziologe und hat bisher verschiedene Bücher übersetzt und verfasst. Sein erstes Buch schrieb er mit 12 Jahren und mit 14 Jahren brachte er seine erste monatliche Zeitschrift heraus. Zu verschiedensten Themen macht er Vorträge, Seminare, Fortbildungen, Konferenzen und Workshops. Als Journalist arbeitet er in der Zeitung “Hürriyet“. In mehreren Zeitungen hat er eigene Kolumnen. Zudem ist er als Integrationsbeauftragter angestellt und arbeitete in der Vergangenheit u.a. auch als Lehrer und psychologischer Berater. Nun aber zum Interview.

AggroMigrant.com: Wie würdest Du Dich beschreiben?

Cemil Sahinöz: Das ist etwas schwierig. Menschen definieren sich immer nach ihrem Beruf. Das halte ich nicht für richtig. Demnach hätte ich nämlich mindestens fünf verschiedene Beschreibungen. Und das gleichzeitig… Aber nicht nur ich. Viele andere Menschen auch. Daher lehne ich diese berufliche Definition ab. Ich selbst würde mich als Mensch beschreiben. Das ist am einfachsten. Als einen ganz gewöhnlichen Menschen.

Bist Du eher Deutsch oder Türkisch?

Je nach Situation… Manchmal fühle ich mich richtig türkisch. Aber auch manchmal richtig deutsch. Da ich in beiden Kulturen aufgewachsen bin und beide Sprachen recht gut beherrsche, hatte ich die Möglichkeit mich in beiden Kulturen zu “bewegen“. Der Zugang zu beiden Kulturen war mir also gegeben. Es wäre daher für mich schwierig zu unterscheiden, zu welcher ich mich näher fühle. Ich würde mich auch gar nicht entscheiden wollen. Ich fühle mich als Deutscher und als Türke recht wohl… Es kommt einfach nur darauf an, eine stabile Identität zu haben. Dass heißt zu wissen, wo man steht, wer man ist, woher man kommt und wohin man geht.

Ich halte nichts von Türken, die ihre türkische Identität abstreiten. Davon gibt es auch eine ganze Menge. Man kann sie daran erkennen, dass sie noch nicht einmal die deutsche Grammatik beherrschen aber schon Bestseller-Autoren, meistens Autorinnen, sind. Woran das wohl liegt? Tja…

Genauso halte ich nichts von Türken, die in Deutschland leben und die deutsche Identität anprangern. Diese Leute erkennt man daran, dass sie weder türkisch noch deutsch sprechen.

Beides ist für die Psyche nicht gesund. Man kann und sollte zu beiden stehen. Einer der wichtigsten Eigenschaften eines Muslims ist es nämlich gerecht zu sein. Daran sollten wir uns öfters erinnern.

Mit Menschen, die scheinheilig sind, eine gespielte Höflichkeit zeigen oder ihre eigene Identität verheimlichen – im islamischen Kontext nennt man dies takiyye – kann ich nichts anfangen. Man sollte ehrlich sein und das sagen, was man wirklich fühlt und denkt. Deswegen bewundere ich AggroMigrant & Co. Man muss nicht immer einer Meinung sein, aber man sollte wenigstens ehrlich sein und das sagen, was man glaubt. Darauf kommt es sein. Das ist echter Dialog. Keine Spielereien, kein Vortäuschen oder Vorgaukeln. Voltaire sagt: „Ich mag verdammen was du sagst, aber ich werde mein Leben dafür einsetzen, das du es sagen darfst.“ Das halte ich für wichtig.

Was macht Dich in Deutschland richtig aggro?

Aggro macht mich z.B. dass Kopftuchtragende Lehrerin nicht unterrichten dürfen. Das ist das gleiche, als würde man Jemandem einen Führerschein geben und ihm sagen, dass er nicht auf der Straße Auto fahren darf, sondern nur auf einem Testgebiet! Aggro macht es mich also, wenn die Mehrheitsgesellschaft in Deutschland von Integration spricht, aber keine Chancengleichheit herrscht.

Gleichzeitig macht es mich aggro, wenn die Minderheitsgesellschaft sich nicht um Bildung kümmert und dann immer gleich der Vorwurf der Ausländerfeindlichkeit kommt. Immer wenn man selbst einen Misserfolg hat, sind “die Anderen“ schuld…

Wir müssen also differenzierter denken…

Ich schlage daher folgendes vor:

Es gibt in Deutschland keine Ausländerfeindlichkeit. Jedoch gibt es eine systematische Benachteiligung von Arbeiter- und Migrantenkindern in Bildung und Beruf. Migrantenkinder sind daher doppelt belastet, weil sie Migraten- UND Arbeiterkinder sind. Hier muss man neue Projekte und Konzepte finden, um dieser Chancenungleichheit entgegen zu wirken.

Ich möchte es noch einmal kurz und schmerzlos sagen: In Deutschland gibt es keine gesellschaftliche Ausgrenzung. Es gibt aber eine gefühlte Ausgrenzung. Das ist wahrscheinlich schwer zu verstehen. Um es sich besser vorstellen zu können, möchte ich folgendes Beispiel geben: In der Psychologie gehen wir davon aus, dass Stress nicht existiert. Der Mensch selbst erzeugt Stress und empfindet es, weil er diesen Zustand, der in der Realität nicht existiert, in seinem eigenen Kopf erzeugt.

Genauso ist es mit der wahrgenommenen Ausgrenzung. Ein erfolgreicher Migrant in Deutschland nimmt keine Ausgrenzung wahr. Jemand mit Misserfolg aber schon. Dies wird dann zurückgeführt auf Ausländerfeindlichkeit etc. Dieses ist aber Humbug.

Ja, es gibt eine Chancenungleichheit. Aber nicht nur bei Migranten, wie ich eben gerade erwähnte. Diese Chancenungleichheit hat nicht Ausgrenzung oder Ausländerfeindlichkeit als Quelle. Dies als Quelle zu sehen, ist der gleiche Unsinn, wie wenn man Zwangsehen und Ehrenmorde mit dem Islam in Verbindung bringt. Zwangsehen und Ehrenmorde haben ihren Ursprung in der asiatischen Kultur, nicht in der islamischen. Auch christliche Araber und buddhistische Chinesen verüben Zwangsehen und Ehrenmorde. Wenn man diese bekämpfen möchte, muss an die Quelle des Problems ran. Genauso ist es mit der Chancenungleichheit im System (vor allem Bildung). Wenn man diese bekämpfen möchte, darf man der Mehrheitsgesellschaft keine Ausländerfeindlichkeit vorwerfen.

Was bedeutet für Dich Integration?

Integration bedeutet für mich, dass sich alle Menschen in einem Land “Zugehörig“ fühlen. Und das ist kein Endzustand, sondern ein Prozess. Ein Prozess, der vor der Haustür beginnt. Daher ist die Rolle der Kommunalpolitik sehr wichtig. Sie ist es, die die Integration in Deutschland vorantreiben kann. Dass dies sehr gut gelingt, sieht man in vielen Kommunen.

Was den Begriff Integration angeht. Ich bin eigentlich dafür, dass wir stattdessen Inklusion/Exklusion verwenden. So macht es die Wissenschaft – allen voran der Soziologe Niklas Luhmann. Luhmann ging davon aus, dass eine Integration in funktional, differenzierte Teilsysteme nicht möglich ist. Stattdessen findet eine Inklusion, also eine Teilnahme von Personen an den jeweiligen Leistungen der ausdifferenzierten gesellschaftlichen Teilsysteme und Organisationen oder eben eine Exklusion, die Nichtteilnahme, statt. Das beschreibt den Zustand viel besser.

Worin liegen dabei die Fehler von Migranten und/oder Deutschen?

Dazu habe ich ein schönes Beispiel, dass der verstorbene, ehemalige Integrationsbeauftragte von Nordrhein-Westfalen, Dr. Klaus Lefringhausen, sehr gerne auf Veranstaltungen erzählte: Eine türkische Familie zog in eine neue Wohnung ein, in direkter Nachbarschaft zu einer deutschen Familie. Die türkische Familie backte einen Kuchen und wartete darauf, dass die Nachbarn sie besuchen und sie willkommen heißen. So kannten sie es aus ihrer eigenen Tradition. Die deutsche Familie backte ebenfalls einen Kuchen, denn es ist bei ihnen üblich, dass die neuen Nachbarn vorbeikommen und sich vorstellen. Beide Familien blieben mit ihrem Kuchen allein.

Es geht also meistens um Missverständnisse. Oder um das Unbekannte. Türken und Deutschen leben nun seit 50 Jahren zusammen. Und das wird gewiss noch weitere 50 Jahre so weiter gehen. Daher dürfte man eigentlich nicht mehr darüber sprechen, dass man sich ´nicht kennt´.

Aber heutzutage wird leider zu oft dichotomisiert in “wir“ und “sie“. “Wir“, das sind sie Abendländer aus dem Okzident. “Sie“, sind die Morgenländer aus dem Orient, die belehrt, aufgeklärt und von ihrer Unwissenheit befreit werden müssen. Diese beiden künstlichen Gruppen gibt es aber schlicht und einfach nicht.

Ein Beispiel dazu: Wenn Mehmet ein Tor für die deutsche Nationalmannschaft schießt, ist er der deutsche Fußballkönig. Wenn Ahmet eine Bank ausraubt, ist er sofort der türkische Bandit. “Mehmet“ ist dann “wir“ und Ahmet ist dann “sie“, obwohl sie beide gleicher Herkunft sind. Das darf nicht sein. Das bringt niemandem etwas und ist kontraproduktiv. Man darf Charakterschwäche nicht nach der Herkunft ausmachen. Das ergibt überhaupt keinen Sinn. Es kann ja nicht am Geburtsort, an den Genen oder an der Ethnie liegen, dass ein Mensch gewalttätig wird, Autos aufschraubt oder Banken ausraubt.

Was empfiehlst Du Migranten?

Ich empfehle Migranten folgendes: Bildung und Sprache. Auf diese beiden Schlüsselelemente darf nicht verzichtet werden. Diese sind außerordentlich wichtig. Man kann sie nicht einfach bei Seite schieben. Egal, in welchem Land man sich befindet, ist es selbstverständlich, dass man die Sprache lernt.

Dass die ersten Gastarbeiter die deutsche Sprache nicht lernten, kann ich verstehen. Diese Menschen wollten ja auch nach 5 Jahren zurück in ihre Heimat. Daher war auch keine Motivation für Bildung und Beruf da. Warum auch? Wenn man nach 5 Jahren zurückkehren möchte, warum sollte man sich da Bildungsmäßig binden wollen.

Aber die Menschen sind nun mal nicht zurückgekehrt. Sie sind hiergeblieben. Der Soziologe Georg Simmel unterscheidet den Fremden und den Heimkehrer folgendermaßen: „Der Heimkehrer ist der, der heute kommt und morgen geht. Der Fremde ist der, der heute kommt und morgen bleibt.” Die Gastarbeiter kamen also als Heimkehrer, wurden aber schnell zu Fremden.

Und Ali, der vierte Khalif des Islams sagt: „Der Mensch mag das Fremde nicht.“ Erst wenn man das Fremde kennenlernt, sieht man, wie gleich man eigentlich ist. Und so entsteht Freundschaft.

Wir Migranten sollten also nicht mehr darum streben, weitere 2000 Dönerbuden zu eröffnen, sondern die Jugendlichen zur Universität – generell zu Bildung – zumotivieren. Das ist eine Investition in die Zukunft.

Wie siehst Du die Zukunft von Deutschland?

Eine multikulturelle Gesellschaft sollte nicht das Ziel sein, sondern interkulturelle Gesellschaft sollte das Ziel sein. Multikulturell bedeutet das Existieren von verschiedenen Kulturen nebeneinander. Interkulturell ist die Schnittmenge, die entsteht, wenn man beide betrachtet.

Daher sehe ich eine Gesellschaft vor mir, in der es nicht mehr um die ethnische Herkunft geht. In der Menschen nicht nach ihrer sozialen und ethnischen Herkunft getrennt, bewertet und bezeichnet werden.

Also den “Clash of the Civilizations“ braucht kein Mensch. Was wir brauchen ist der “Friendship of the Civilizations.“ Daran müssen wir arbeiten. Alle!

Vielen Dank für das Interview, Cemil.

AggroMigrant, 16.07.2010
http://www.aggromigrant.com/2010/07/16/7-fragen-an-cemil-sahinoz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(26.06.2010) Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı“

Mehmet Akif Ersoy

Kainatta bazı sesler vardır ki bin sene dahi geçse o sesleri duymak halen mümkündür. O seslerin başında Hz. Muhammedin (sav.) sesi gelir. Kendisine makam ve mevki teklif edildiğinde, ´Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler, davamdan yine vaz geçmem´ demişti. Davası ´La ilahe illlah. Muhammedur Resulullah“ idi.

Peygamberin nurundan istifade eden insanların sesleride halen duyulmakta.

Resulullah Miraca çıktığında, o seslerden biri hiç tereddüt etmeden ´O dediyse doğrudur´ demişti ve Sıddık ünvanına layık olmuştu Ebu Bekir.

Bir başka ses Allahın Vedud ismine mazhar olmuş olan Mevlana Celaleddin Rumi. Şefkat ve aşk ile ´Gel, gel, ne olursan gel´ demişti ve halen hem müslümanların hem gayri müslimlerin yüreklerini feth etmeye devam ediyor.

Bir başka kahramanın sesi daha var…

Yıl 1906.

Yer, Van.

Tahir Paşa bir gence gazete gösteriyor. Gazetede ingiliz komutan Gladstone elinde Kur´an´ı tutarak şunları söylüyor: ´Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız´…. Bu sözleri duyan genç şimşek gibi alevli bir şekilde ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyerek sesini bugünlere kadar duyurmuş.

İşte bu genç kahraman Bediüzzaman Said Nursi.

Peki Bediüzzaman Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edebildimi?

Bu soruyu yine Bediüzzamanın başka bir yerde yazdığı bir metin ile cevaplamaya çalışalım. Said Nursi şöyle yazıyor: ´Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, „Sadakte“ deyiniz. (Doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun.”

Evet, borcumuzu eda ediyoruz. Doğru söyledin ya Üstad, doğru söyledin. Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu hem bizlere hem tüm dünyaya ispat ettin.

***

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim…

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nurlar sadece nurculara ait değildir. Said Nursi hepimizin alimidir, Risale-i Nur´lar tüm İslam aleminin ortak malıdır. Bunlara sahip çıkmak, hepimizin vazifesidir.

Çünkü Bediüzzaman Said Nursi, herkesin korktuğu ve çekindiği bir zamanda bu vatanın imanına sahip çıkmıştır. Said Nursi o gür sesiyle iman hakikatlarını haykırmıştır.

O haykırdı diye, çekemeyenler, kendisini Barlaya sürgün ettiler. Kuş uçmaz, kervan geçmez Barla köyünde o sesi kısmaya çalıştılar. Bediüzzamanın orada yapa yanlız öleceğini umut ettiler. Ama nerede? Ölmesini bekledikleri Said Nursi, ilk kitabı Haşir Risalesini yazarak, adeta Barlada haşrini yaşıyor…

Said Nursi Barla´ya geldiğinde sadece iki tane malvarlığı vardı. Başka hiç bir şeyi yoktu. Birincisi çaydanlığı. İkincisi Kuran-ı Kerim.

Daha önce yüzlerce kitabı okuyan ve hatta ezberleyen Bediüzzaman Said Nursi, iman hakikatlarını yazarken sadece ve sadece Kur´an´a ve Sünnete başvuruyor. Başka hiç bir şey kullanmıyor.

Bu eserlerin yazılmasının tabiki bir çok nedenleri var. Biz burada, kendi mesleğimiz gereği, sadece psikolojik ve sosyolojik nedenlerini analiz edeceğiz.

İlk önce Risale-i Nurların yazılma sebeblerinin psikolojik nedenlerine göz gezdirelim…

Bunun için Üstadın hayatında dört dönüm noktası tespit etmek mümkün. Bu dönüm noktalarıda psikolojik olarak Üstadı etkilemiş ve Risale-i Nurları yazmasına vesile olmuş.

1. 14 yaşındayken bir sadık rüya görüyor. Rüyasında kıyamet kopuyor. Üstad Peygamberimizi (sav) görebilmek için sırat köprüsüne koşuyor. ´Olsa olsa Peygamberimiz oradadır´ diye düşünüyor. Rüyasında Sırat köprüsünün başında beklemeye başlar. Orada bütün peygamberleri karşılar ve hepsinin ellerini öper. Sonunda Kâinatın Efendisi’ni Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görür. Küçük Said, Peygamber Efendimiz’den ilim talep eder. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i bu talebi ´Ümmetimden suâl sormamak şartıyla, sana ilm-i Kur’ân verilecektir´ diyerek kabul eder. Rüyadan uyandıktan sonrada Said Nursi hayatı boyunca Peygamberimizin ikazına uyar ve herkesin sorusunu cevaplarken kimseye soru sormaz.

Bu dönüm noktası ilim aşkını sembolize ediyor.

2. 1906da okuduğu gazete haberi. Yazımızın başındada belirttiğimiz gibi ingiliz komutanı Gladstone Kur´anı yok etmekten bahsediyor. Bu haberi okuyan Üstad ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyor.

Bu dönüm noktası aslında Risale-i Nurların asıl başlangıç tarihidir. Bu sözlerden sonra Risale-i Nurlar manevi olarak, Bediüzzamanın zihninde, yazılmaya başlamıştır zaten.

3. Yine 1. Dünya savaşından evvel bir rüya görür. Rüyasında Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında. Birden o dağ müthiş infilâk eder. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağılır. O dehşet içinde bakar ki, merhum validesi yanında. Üstad der: ´Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.´ Birden, o halette iken, mühim bir zat Üstada âmirâne der: ´İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.´ Üstad bu rüyayı şöyle yorumlar: ´Anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.´

Bu dönüm noktasıda kendisinin Risale-i Nurları yazmakla vafider olduğunu gösteriyor.

4. Ankarada gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşından sonra Üstad meclise davet ediliyor. Oraya gidiyor fakat umduğunu bulamıyor. Zafer sarhoşluğu ve namaz kılmayan milletvekilleri ile karşı karşıya kalıyor. Üstad mecliste, daha sonra ´Namazname´ adını alacak olan, namazın ehemmiyetini anlatan bir yazısını okuyor ve bir çok milletvekili namaza başlıyor… Üstada Ankarada büyük paralar ve makamlar teklif ediyorlar, fakat o bunların hepsini red ediyor ve daha sonra şunları yazıyor: ´Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.´ Bediüzzaman Ankarada kalamayacağını anlamıştı ve trene atlayıp Vana geri dönmüştü. Bu tren yolculuğu – kendi tabiriyle – onu Eski Said´den Yeni Said´e dönüştürmüştü.

Bu dördünce ve son dönüm noktasıda Bediüzzamanı sosyal hayattan tamamen kopturuyor. Nursi siyaset ile vazifesini yerine getiremeyeceğini anlıyor. Bundan sonra Yeni Said olarak sadece iman hakikatlarına yöneliyor.

Bu dört olay Risale-i Nurların yazılmasında ehemmiyetli rol oynuyor…

***

Evet Bediüzzaman, daha öncede belirttiğimiz gibi sürgün edildiği Barlada Risale-i Nurları yazmaya başlıyor. Barlada ölmesini bekleyenlere tokat gibi bir cevap ile ilk Risalesini yazıyor: Haşir Risalesi. Yana ölmeyi beklerken adeta orada diriliyor.

Ve sadece iman hakikatlarını yazıyor. Hayatını buna vakf ediyor. Aslında Risale-i Nur Üstadın bir hayalinin gerçekleşmesi. Üstad hem din ilimleri hem fen ilimlerinin aynı anda okutulduğu bir üniversite hayal ediyordu. ´Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassub, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder´ diyordu. Fakat böyle bir üniversiteyi bir türlü yaptıramıyordu… İşte Risale-i Nur bu üniversitenin gerçekleşmiş halidir. Çünkü Risale-i Nurlarda iman hakikatları gayet ilmi bir şekilde izah ediliyor. İlmi metodlar ile İslamın en büyük meseleleri çözülüyor. Bu şekilde hem akla, hem kalbe hitap edilmiş olunuyor.

Evet, Barlada sosyal ölüme mahkum olmayan Üstad yine sürgün edilir. Yine eziyet görür. Yine hapislere sokulur. Ama Said Nursi hayatı boyunca hapisten hapise sürgünden sürgüne götürülmesine rağmen Risale-i Nurlar tüm Türkiye´de yayıldı. O kadar menfi propaganda yapılmasına rağmen Said Nursi gönüllerde taht kurdu. Neden acaba?

Az önce Risale-i Nurların yazılmasındaki psikolojik nedenlerini inceledik, şimdide Risale-i Nurların yayılma sebeblerini sosyolojik olarak ele alacağız. Burada üç önemli nokta göze çarpıyor:

1. Manevi boşluk dolduruldu.
Evet 20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında ülkemizde büyük bir manevi boşluk hakimdi. Adeta dini hayat silinmişti ve yeri başka birşeyle doldurulmaya çalışılıyordu. Ama 1000 senedir İslama bayraktarlık etmis olan Türk ve Anadolu halkı bu değişimi kabul etmiyordu. Bu manevi boşluğu yine İslamdan başka hiç bir şey dolduramazdı. İşte Risale-i Nurların tam bu zamanda yazılması, bu manevi boşluğa tevafuk ediyor. Bütün dini hareketlerin ve eğitimlerin yasaklandığı bir dönemde, Said Nursi kalkıyor, tam aksine dini ve imani eserlerini yazıyor. Bu eserler hakltan halka yayılıyor.

2. İlim ve fen birleştirildi.
Eskiden ya fizikci olurdunuz yada hoca. Ama Risale-i Nur sizi fizikci bir imam haline getiriyor. Çünkü din ve fen ilimlerini birleştiriyor. Ayırmıyor. Yani Üstada göre din ve fen ilimlerinin ayrı ayrı okutulması, kurumlar arasında büyük çatışmalara sebebiyet vereceğinden bunların birlikte okutulmasında zaruret vardır. Ve Üstad risalelerinde imani konuları ilmi bir şekilde cevaplıyor. İkna metodunu kullanıyor. Bu şekilde kitaplar toplumda büyük ilgi duyuyor. Özellikle öğretmenlerin Risale-i Nurlara yönelmesi bu durumun hakikatini ortaya koyuyor.

3. Dini toplumsallaştırıyor.
Yine 19. Yüzyıldan gelen ve 20. Yüzyıldada devam eden bir anlayış hakimdi Osmanlı ve daha sonrası Türkiyede. Dini öğrenmek için biryerlere veya birkişilere bağlanmanız gerekiyordu. Halkın arasında dini öğrenmek en asgari meseleleri düşmüstü. Said Nursi bunu değiştiriyor. Haşir, Ahiret ve Kader gibi zor konuları herkesin anlayabileceği bir şekilde topluma sunuyor. Hani Mehmed Akif diyorya: ´Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı´. İşte Üstad tamda bunu yapıyor. Modern çağda yaşayan insanların modern sorularına bir nevi yine modern cevaplar veriyor. Bizim sorunlarımıza asrımıza uygun cevaplar veriyor.

Bir misal: İbn-i Sina. Belki gelmiş geçmiş en büyük hekimlerden birisi. Ama 2010da yaşayan 15 yaşındaki bir genci alsak, İbn-i Sinadan tıp hakkında çok daha fazla bilgisi vardır. Daha akıllı olduğundan değil, şartların degistiğinden dolayı.
Aynen öyle, Risale-i Nurlar bizim şartlarımızı göz önünde bulundurarak cevaplar sunuyor. Böyle olmasıda işte yine Risale-i Nurun yayılmasına vesile olan sosyolojik nedenlerden bir tanesi.

Bu üç nokta Risale-i Nurların Türkiye´de yayılmasında tetikleyici rol oynamış. Tam ihtiyaç duyulduğu vakitte, Bediüzzaman Said Nursi Risaleleriyle toplumun ihtiyaçlarına karşılık verebilmiş…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-sosyolojik-nedenleri/

 

Risale Haber, 26.06.2016

http://www.risalehaber.com/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-ve-yayilmasinin-sosyolojik-ve-piskolojik-8756yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.06.2010) Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya´da yaklaşık 82 milyon insan yaşıyor. Göçmenlerin sayısı 7 milyonu buluyor (%8,5). Yaklaşık 1,7 milyon türk vatandaşı var (%2,1) ve 700.000 türk kökenli alman vatandaşı mevcut. Bu rakamlara göre toplam 2,4 milyon türk yaşıyor Almanya´da (%2,93).

Tahminlere göre 3,2 milyon müslüman yaşıyor Almanya´da. Yani toplumun %3,9u müslüman. Alman vatandaşı olan müslümanların sayısı yaklaşık 732.000 (%0,9). 2004 senesinde Almanya´da doğan çocukların %9,1nin velileri müslüman.

Müslümanların arasında en büyük grubu türkler oluşturuyor. Almanya´da yaşayan müslümanların %75i türk. Dolayısıyla en etkin grupta türkler.

Cami sayısını 3000 olarak tahmin ediyorlar. Bununla beraber 100e yakın minareli camii var.

Cemaatler açısından bakıldığında Almanya´da onlarca farklı cemaat, tarikat ve gruplar var. 2007 senesinde kurulan KRM bu cemaatleri bir çatı altında toplamaya çalışsada, müslümanların tabanında neredeyse hiç tanınmıyor. Yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da yaşayan müslümanların sadece %9u KRM ismini duymuşlar.

***

Bizler Almanya´da yaşıyoruz. Ve muhtemelen hiç birimiz bir daha anavatanımıza dönmeyeceğiz. Hatta bir çoğumuz bu topraklarda gömülecek. Öyle değilmi? Sahabeler tebliğ için gittikleri ülkelerde, vefat ettiklerinde dahi o ülkede gömülmüşler. Çünkü şöyle demişler: “Ölümümle dahi tebliğ yapayım”…

Bizler Almanya´da yaşadığımıza göre, artık buraya göre hareket etmemiz gerekiyor. Tabiki dinimizden taviz vermeden, takiyyecilik yapmadan, kendi benliğimizden ödünç vermeden, entegre olmamız ve uyum saglamamız gerekiyor.

Gençlerimiz dinlerini hem türkçe hem almanca öğrenmeli. Çünkü ancak bu şekilde kendi dinimizi doğru sekilde tanıtabiliriz… Yani her camide, her dershanede, her medresede, her tekkede ve menzilde… mutlaka ama mutlaka almanca, ingilizce, fransızca vs. İslam dersleri verilmeli. Aksi takdirde türkçe öğrenilen kelimeler almancaya tercüme edildiğinde vahim neticeler ortaya çkıyor. Zekat, kader, sevap gibi kelimeler tamamen yanlış bir anlam ile almancaya çeviriliyor.

Hangi cemaat olursa olsun… ´Mü´minler ancak ve ancak kardeştir´ diye buyuruyor Cenab-ı Erhamürrahimin.

´Peki o zaman bu kadar cemaate ne gerek var?´ denilirse…. ´Gerek var´ deriz.

Çünkü İslam bir üniversitedir. Farklı cemaatler de bu üniversitenin fakülteleridir. Fakülteler birbiriyle uğraşırsa, kavga ederse, tüm üniversite yıkılır. Ama fakülteler beraber çalışırsa, üniversite güçlenir. Çünkü hepsi farklı farklı fakültelerde eğitimini alıyorlar ve farklı alanlarda dinimizi temsil ediyorlar. Önemli olan biz bu üniversiteyi beraber güçlendirmemiz.

Bu nedenle Almanya´da ´şucu´, ´bucu´ olmaz…. olamaz… olmamalı.

Zaten azınlık olan müslümanlar bir üniversitenin farklı fakülteleri gibi beraber çalışmalı. Son senelerde bütün cemaatlerin beraber organize ettikleri ´Kutlu Doğum Haftaları´ bunun en güzel örneği…

Zaten bizde cemaatler birleşsin demiyoruz. Bu tabiata aykırı olur. Cemaatler ve gruplar yine ayrı kalsınlar, fakat birbirleriyle uğraşmasınlar, birbirlerinden adam çalmasınlar, eleştiriye açık olsunlar ve hakiki manada olumlu projeler üretsinler…

Unutmayalım, İslam bir Asya dini değil. Arap dini hiç değil. İslam tüm dünyanın dinidir. İslam dini Avrupa´nın bir parçasıdır.

İslam dininin bizler tarafından reform edilmeye hiç ihtiyacı yok. Çünkü İslam deform edilmemişki, aydınlanmaya, reform edilmeye ihtiyaç duysun.

Reforma ihtiyaç duyan müslümanlardır.

Tekrar uhuvvet ve kardeşlik içerisinde hep beraber Kuran´a ve Sünnete sarılmaları gereken müslümanlardır…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-cemaatcilik-olmaz-muslumanlik-olur/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.06.2010) Die Nurculuk Bewegung (Zum ersten Mal als Buch)

Zum ersten Mal gibt es die ganze Geschichte, Entwicklung, Organisation, Struktur der Risale-i Nur Bewegung als wissenschaftliche Studie.

Wer ist Said Nursi?
Wer sind die Nurcus?
Was ist die Risale-i Nur?
Warum gibt es so viele Gruppierungen der Nurcus?
Ist Fethullah Gülen ein Nurcu?
Wie entstand die Bewegung?
Wie ist die Organisation in Deutschland und in der restlichen Welt?

Diese und viele andere Fragen werden auf wissenschaftliche Weise untersucht.

Der Klappentext:

Obwohl in den letzten Jahren viele soziologische Studien zu den verschiedenen islamischen Gruppen durchgeführt wurden, blieb eine Gruppe, die relativ unpopulistisch ist, unbemerkt. Die Rede ist von Said Nursis Nurculuk Bewegung, auch Nurcu, Nur oder Risale-i Nur Bewegung genannt, die mit Millionen von Anhängern die islamische Strömung in der Türkei ist, die am meisten Einfluss auf die Bevölkerung der Türkei zu haben scheint. Sie ist die erste organisierte religiöse Bewegung der heutigen Türkischen Republik.

Auch in Deutschland ist die Bewegung vertreten. Jedoch wird die Strömung nicht wahrgenommen. Sie existiert und agiert völlig unbemerkt, ja quasi unsichtbar. Trotz der Tatsache, dass es über Said Nursi und die Risale-i Nur dutzende Bücher gibt, gibt es kaum wissenschaftlich analysierende Arbeiten über die Bewegung selbst. Daher ist dieses Buch das erste in seinem Gebiet. Zum ersten Mal wird die Nurculuk Bewegung ausführlich wissenschaftlich, soziologisch und empirisch unter die Lupe genommen.

Jetzt bestellen:

http://lesen24.com/index.php?cName=deutsche-b%FCcher-cemil-sahin%F6z

oder

http://www.amazon.de/s/ref=nb_sb_ss_i_0_6?__mk_de_DE=%C5M%C5Z%D5%D1&url=search-alias%3Daps&field-keywords=cemil+sahin%F6z&x=0&y=0&sprefix=Cemil+

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar, News, Berichte, Presse

(07.06.2010) Şiddetli gençlerin sorumlusu imamlar mı?

Şiddetli gençlerin sorumlusu imamlar mı?

Hafta sonu Almanya´da bir araştırma yayınlandı. Aşağı Saksonya Eyaleti Kriminal Araştırma Enstitüsü (KFN) ve Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırma. Araştırmayı Enstitü Başkanı Prof. Christian Pfeiffer yapmış. 2007 ve 2008 seneleri arasında gerçekleştirilen araştırmaya, Almanya’nın 61 kent ve kasabasında, 14 ile 16 yaş grubundaki 45 bin öğrenci genç katılmış.

Halen tartışılmakta olan araştırmanın sonuçlarına göre, müslüman gençler dindarlaştıkca alman arkadaşları azalıyor ve şiddete başvuruyorlar. Ne kadar az dindar iseler okadar çok alman arkadaşları var ve şiddete başvurmuyorlar…. Şiddete başvurmanın sorumlularıda imamlar olarak gösteriliyor.

Sosyolojinin kurallarına aykırı olan bu sonuç şuna benziyor: Bir şehirde ne kadar çok leylek varsa, o kadar çok doğum var. Demek ki, çocukları leylekler getiriyor.

Öncelikle ´dindarlaştıkca şiddete basvuruyorlar´ meselesine depinelim. Hemen baştan söyleyelim, bir insanın nekadar ´dindar´ olduğunu tespit etmek mümkün değil. Hiç bir ilmi araştırmada bir insanın dindar olup olmadığı tespit edilemez. Çünkü bunun için bir ölçü yoktur. Kimin ne zaman dindar olduğu, ne ölçüde dindar olmadığını gösteren bir veri yoktur. Bu nedenle, bütün araştırmalarda dindarlık şöyle ölçülür: ´kendinizi dindar olarak görüyormusun?´ Bu bütün araştırmalarda böyle yapılır. Nitekim doğru olarak bu araştırmadada bu böyle yapılmış. Yani şiddete başvuran gençler kendilerini ´dindar´ olarak görüyorlarmış. Bu olabilir. Buna karşı birşey söylemek mümkün değildir. Kendilerini öyle görebilirler.

Ama sonuç farklılaşır.

Sonuç ´dindarlaştıkca siddet artıyor´ yanlış.
Doğru sonuç olsa olsa şöyle olabilir: ´şiddet işleyenler arasında kendini dindar olarak niteleyenler daha yaygın´.

Terside yanlış, yani ´kendini dindar olarak görenler arasında şiddet daha yaygın´. Buda yanlış. Çünkü bunu tespit edebilmek için bütün ´kendini dindar olarak görenlere´ ve ´kendini dindar olarak görmeyenlere´ sormak gerekir ve bunların arasındaki orana göre ´şiddet´ sorusu sorulabilinir. Ama araştırmada bu yapılmamış.

Araştırmada şiddet uygulayanlara sorulmuş. Yani hareket noktası ´zaten şiddet işleyenler´, dindarlar değil. Bu göz önünden kaçan fakat çok önemli bir nokta.

Olayı ilmi bir şekilde analiz etmek için birde şiddetli olmayan dindarlara sormak gerekir. Yani ´kendisini dindar olarak niteleyen ama şiddete başvurmayan´lar, şiddete başvuran ´dindar´lar hakkında ne düşünüyorlar? Büyük bir ihtimal ´onlar dindar değil´ diyeceklerdir. O zaman ´dindarlaştıkca şiddet artıyor´ sonucu ortadan kalkıyor. Sosyolojinin kanunu böyledir.

O zaman şiddet işleyen gençlerin dindarlıktan anladıkları ne? Asıl bunu araştırmak gerekiyor…

Sorumlu olarak gösterilenlere gelince….

Araştırmayı yapan Pfeiffer şöyle diyor: “Sorun İslam´da değil. Sorun İslam´ın anlatılış şeklinde. Yani imamlarda. Bu nedenle almanca bilmeyen, alman kültürünü tanımayan, alman kanunlarına ayak uydurmayan ve kadın-erkek eşitliliğini kabul etmeyen imamlar kesinlikle Almanya´ya gelmemeli. Dini cemaatler imamlarını Almanya´da yetiştirsinler.“

Sorumlular imamlar olamaz. Sorunu imamlara yüklersek, büyük bir hata yapmış oluruz. Elbette imamları daha fazla eğitip, Almancalarını geliştirip, Alman kültürüne hazırlamamız gerekiyor. Bu gayet normal. Bunu tartışmaya bile gerek yok. Fakat gençlerin şiddetli olmalarını imamların eğitimsizliğine vermekte başka bir hata.

Kaldıki, bu gençlerin çoğu, zaten imamları dinlemiyorlar ve onlar tarafından şiddete meyl edebilecek bir şekilde etkilenmiyorlar. Ne Almanya´daki gençler Türkiye´den gelen imamları anlıyorlar nede imamlarımız gençlerimizi. Bu bir gerçek. Senelerdir tartışılan ve çözülmeye çalışılan bir gerçek.

Sorunu başka yerde aramak gerekiyor…

Bir çok göçmen gençler dışlandıklarını hissettikleri vakit, şiddete başvuruyorlar, dindarlaştıkları vakit değil.
Ve bu nedenlede daha az alman arkadaşları var.

Bu dünyanın her yerinde böyledir. Bunun İslam, Hristiyanlık veya başka bir din veya ideoloji ile alakası yok. Bu bir insanlık duygusudur. Dışlanan insan, kendisini marjinalliğe ve şiddete verir.

Bu nedenle sorunu çözmek için öncelikle İslam dininin Almanya´da ki algılayışını değiştirmek gerekiyor. İslam dinine bakışı değiştirmek gerekiyor. Dindarlığını yaşamaya çalışan gençler dışlandıklarını hissetmemeli.

Dikkat edin, ´dışlanıyorlar´ demiyorum…
´dışlandıklarını hissetmemeliler´ diyorum…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 07.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/siddetli-genclerin-sorumlusu-imamlar-mi/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.03.2010) Modern Hurafeler

Modern Hurafeler

“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır“ Hz. Muhammed (sav.)

Develere değilde, sırf hızlı ve büyük arabalara bindiğimiz için, internete girebildiğimiz için ve tüm dünyayı adeta avucumuzun içinde bildiğimiz için, kendimizi modern, medeni ve gelişmiş zannediyoruz. Geçmiste kalan hikayeler bizlere “hurafe“ veya “masal“ gibi geliyor.

Halbuki sadece postmodern hurafeler geçmişte kaldı. Ama hurafeler halen var. Artık çağımıza uygun, “medeni“ ve modern hurafeleri üretiyoruz, inanıyoruz ve yayıyoruz.

Bunları yine insan kendisi üretiyor ve bu yalanlar yayıldıkça, yalanı ortaya atan dahi, yalan olduğunu unutuyor ve kendi yalanına inanmaya başlıyor. Piskolojide böyle vakaalar çoktur. Şimdi sizlere “modern hurafeler“den sadece bir kaçını, en meşhurlarını, hatırlatmak istiyorum:

• “Allah“ diyen aslan: İnternet sağolsun, bu hurafeyi görmeyen veya duymayan yoktur herhalde. Bu görüntüyü cep telefonlarına kayıt edip “Gördünmü, aslan bile ´Allah´ diyor“ diye tebliğ yapmaya çalışanlar, internette kısa bir araştırma yapsalardı, bu görüntünün tamamen bir hile olduğunu öğrenebilirlerdi. Ama nafile. Zamanımızın en büyük evliyası Hz. Google sayesinde bu görüntünün ulaşmadığı köşe ve cep telefonu kalmadı herhalde. Halbuki bir aslanın insan diliyle “Allah“ demesi, tamamen imtihan sırrına aykırı. Hayvanlar ve nebatatlar dahi kendi lisan-ı halleriyle zaten “Allah“ dediklerini bilemeyen veya duyamayan “hurafeciler“, aslanın “Allah“ demesiyle imana geliyorlarsa, bizede “hayırlı olsun“ demek düşer.

• Almanyanın Duisburg şehrinde dirilien bir kadın: 2008 senesinde hızla yayılan bu haber gazetelerde dahi yayımlandı. Haberlere göre Duisburgta vefat eden bir kadını gömmüşler. Bu kadın, cenaze namazını kıldıran hocanın rüyasına girmiş ve kendisinin hamile olduğunu söylemis. Kadını tekrar mezardan çıkarmışlar ve hastahaneye yatırmışlar. Kadın orada doğumu yapmış. Ardından hemen tekrar (!) ölmüş ve gömülmüs. Anlatması ve yazması bile komik ve saçma olan bu haber hızla Almanya´da yayıldı. Haberde geçen camii imamı ve hastahane yetkilileri böyle bir saçmalığın gerçek dışı olduğunu söylemelerine rağmen, bu hurafe halen ağızlarda dolaşmakta.

• Cehennem sesleri: Bu haber TV´de dahi yayınlanınca, kendimi adeta Alice´nin Masallar Diyarında hissettim. Güya Rusya´da kazma çalışmaları esnasında yer altından sesler gelmiş. “Hellll… Helllll“ (yani Cehennem, Cehennem) diye bağıran insanların sesleri duyulmuş. Bu sesleri kayıt etmişler ve haber ajanslarına yollamışlar. Ama iki hafta sonra, bu ses kayıtını çeken adama, bir amerikan filim şirketi tarafından dava açıldığı haberini kimse yazmadı. Neden dava açılmıştı? Çünkü bu sesler, elbette cehennemden veya yer altından değil, bir amerikan filminden kopyalanmıştı…
Sayi, adamlar cehennemde neden ingilizce bağırıyorlar?!

• Maymuna dönüşen kız: Hurafeler arasında en meşhur hurafe bu olsa gerek. Hikayesi bile komik ve saçma olan bu masal şöyle: Bir anne evinde Kur´an okuyor. Kızıda odasında sesli sesli müzik dinliyor. Annesi kızına müziğin sesini kısmasını söylüyor. Ama kızda hareket yok. Aksine müziğin sesini daha çok açıyor. Annede Kur´an okumaya devam ediyor. Aralarında bağırma yükselince, kız odasından fırlıyor ve annesinin elinden Kur´an-ı Kerim´i alarak yere fırlatıyor. Fırlattığı an kız maymuna dönüşüyor. Vah vah… Tabiki internette bu haberin yanına birde maymun yüzlü bu kızın resmi koyulunca, “gerçek“ oluyor.
Peki işin aslı ne? İşin aslı şu: Yine bir internet cambazı, filimler için heykeller yapan bir sanatcının kişisel internet sitesinden maymun yüzlü bir kızın resmini kopyalıyor, bu haber ile süslüyor ve tüm dünyaya yolluyor… “Cehennemden sesler“ hurafesinde olduğu gibi, bu gencede dava açılıyor. Dava açılıyor, ama hurafe anlatılmaya halen devam ediliyor…

• 30 metrelik adam: Suudi Arabistanda kazma çalışmaları sırasında 30 metre boyunca bir iskelet bulunuyor. İmanları zayıf olan hurafeciler hemen bunu “Kur´an´daki kavimlerin bazıları bulundu“ diye çakma tebliğlere başlıyorlar. “Bak gördünüzmü? Ya….Biz size demiştik“ diye başlayan sözler çok kısa bir süre sonra kesiliyor. Çünkü bu resminde sahte olduğu, bir gencin “Paint Shop“ programıyla hazırladığı ortaya çıkıyor… Tabiki çakma tebliğcilerden ses yok… Ne yani, Kur´an´da geçen o uzun boylu kavimler, sizin inandığınız bu harefenin yalan çıkmasıyla, yokmu oldular?

• Neil Armstrong ayda ezanı duydu: Aya ilk ayak bastığı iddia edilen Neil Armstrong amcamız, güya aya ayak bastığında ezan sesini duymuş. Aynı sesi bir gezide Mısır´da duyunca, kulaklarına inanamamış ve hemen müslüman olmuş… Bu hikaye dillere destan olmuştur. Neil Armstrong hayatta olmasına rağmen bu şekilde bir konuşması veya yazılı bir metni yok. Hatta hiç bir şekilde biyografilerinde dahi geçmiyor. NASA´nın bu konuyla ilgili yaptığı açıklamaya göre, bu bilgi tamamen bir uydurmadan ibaret.

• Coca Cola yazısı: Coca Cola içeceğinin binlerce zararı olmasına rağmen, bizim insanlarımız illahada bir hurafe uydurmak zorundalar. Çok yaygın olan bir hurafeye göre, Coca Cola yazısını aynaya doğru tuttuğunuzda “Allah yok, Mekke yok“ yazıyormuş. Birazcık arapca bilenlerin bile bunun saçmalık olduğunu anlayabileceğine rağmen, yinede bu hurafeyi duymayan ve inanmayan kalmamıştır. Halbuki arapca hat sanatıyla istediğiniz yazıyı istediğiniz şekilde yazabilirsiniz. Yani Coca Cola yazısının aynada gözüken şekliyle isterseniz “Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon“ yazabilirsiniz…

• Bal´da “Allah“ lafzı: Hayvanların hurafelere alet edilmesi adet haline geldi. Bu meşhur resmi hepiniz görmüşsünüzdür. Arılar balı “Allah“ lafzı şeklinde yapmışlar. Gördüğünüz gibi hurafeler sınır tanımıyor. Arılara dahi iftira atılmaya kadar varan bu hurafe bir sahtekarlığı göstererek, gerçek mucizeyi tamamen kapatıyor. Halbuki mucizenin bizatihisi arının bal yapmasıdır. Asıl mucize budur. Hiç bir eğitim almadan, hiç bir zaman durmadan, hiç bir zaman şaşırmadan, doğduğu andan itibaren insanlara bal yapmak ile görevli olan arı da, yaptığı bal da mucizenin aslıdır. Bal ile “Allah“ yazan arılar, vazifelerini yapmıyorlar demektir.
Bu hurafeyi ilk duyduğumda, 12 yaşında olmama rağmen, inanmamıştım. Çünkü şekerleme ile arılara herşeyi “yazdırabileceğinizi“ tahmin ediyordum. Nitekim yıllar sonra, Moskovada rus gençleri aynen düşündüğümü uygulamışlar ve arılara “Stalin“ yazdırmışlar. Şimdi bu arılar komunist, diğer arılar müslümanmı?

• En çirkin hurafe, “Rüyada Peygamberimi (sav) gördüm. 10 kişiye bu mesajı yollamassan zalimlerdensin“ masalı: En çirkin, en rezil hurafelerden biriside Peygamberimizin (sav) alet edildiği saçmalıklar. E-Mail ile, mektup ile ve kısa mesaj ile yayılan bu çirkinliğin içeriği hep aynı: Güya birisi Peygamberimizi (sav) rüyasında görmüş. Peygamberimiz (sav) çok önemli şeyler söylemiş ve bunun yayılmasını arzu etmiş. Bu haberi 10 kişiye yollamayanın cehennemde yanacağını söylemiş… İşte ahlaksızlığın bu kadarıda mümkün. Sınırsız bir ahmaklık bu olsa gerek. Böyle mesajları “Hz. Muhammedi seviyorum“ diyenlerin dahi yayması, durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.

Bu hurafelerin ne boyutta olduğunu ve insanların hemen böyle şeylere sorgusuz, sualsiz inandıklarını ispat etmek için sosyolojik bir deney yaptım. Bu tarz hurafelere meraklı olan bir mecliste 15 kişiye şunu anlattım: „Arkadaşlar, Almanya´da bir çikolata türü var. İsmi “***“. (Çikolatayı masaya koyuyorum). Dikkat edin, bu çikolatanın görüntüsü neye benziyor? Evet Kabeye benziyor. Bilerek benzetmişler. İslam düşmanları alay etmek için bu çikolatayı Kabe şeklinde yapmışlar ve herkes “Kabe“yi yiyerek, ona hakaret etmiş oluyor.“ Mecliste bulunan istisnasız tüm 15 kişi anlattığıma inandılar, çünkü çikolata biraz hayal gücünüzü kullanırsanız Kabe´ye benziyor. Ardından bu haberi herkese yaydılar. E-Mailler, kısa mesajlar gelip durdu. İki hafta sonra bu haberi kendim uydurduğumu söylediysemde, herkesi inandıramadım. Bir kaç tanesi halen bunun gerçek olduğuna inanıyorlar…

Benim bir telefon şirketim olsa, kısa mesajlar ile para kazanmak için, herhalde böyle bir hurafe uydururdum. Hurafenin altınada “Bunu 10 kişiye yollayanın dilekleri gerçek olacak“ veya “Allahını seven bunu 10 kişi yollasın“ yazardım.

Peki insanlar böyle hurafelere neden ihtiyaç duyarlar?

Öncelikle şunu belirtelim ki, imanında büyük bir zayıflık olan insanlar böyle hurafelere daha açıklar. Yani “inanıyor“ fakat inancı tasdiklenmemiş insanlarda daha yaygındır. İman-ı taklitten iman-ı tahkike geçemeyenlerde hurafe anlatmak hobi haline gelir. Çünkü başka türlü imanlarına kendileri dahi inanacak delil bulamazlar. Bu tür yalanlara inanarak, imanlarını güçlendirdiklerini zannederler. Bu çok önemli bir nokta.

Kainatin tümünün bir mucize olduğunu göremeyen veyahut kainat kitabındaki mucizeleri okuyamayan insanlar, bu tür “mucizelere“ muhtaçlar. Ancak bu şekilde imanlarına kuvvet geliyor. Kendilerini bu şekilde tasdik ve tatmin ettiriyorlar. Halbuki kainat ayetlerle, yani delillerle dolu. Hurafelere veyahut aşağılık komplekslerine girmeye gerek yok.

Aşağılık kompleksi yaşadıkları için, imana manevi bir rüşvet veriyorlar. “İşte nihayet gerçekleşti“ tavrı ortaya konuluyor. Fakat bu gibi meselelerden medet umanlar, tersi olunca ne yapıyorlar acaba? Yani bu olayların sahterkarlık olduğu ortaya çıkınca ne oluyor? İmanları gidiyor mu? Nitekim yukarıda saydıklarımızın hepsi sahte çıktı. Şimdi imanımızdamı sahte? Arılar haşa Allah´a değilde, Stalinemi tapıyorlar?

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 30.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/modern-hurafeler-makale,204.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.03.2010) Böyle bir İlaha kim inanır?

Böyle bir İlaha kim inanır?

“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın“ Hz. Muhammed (sav)

Yukarıdaki söze binaen, halen müjdeleyen bir müslüman bekliyorum…

Çünkü düşünsenize…

Kainatın bir Yaratıcısı olduğunu öğreniyorsunuz.

Sonra o Yaratıcıyı haliyle tanımak istiyorsunuz.

Ve bakıyorsunuzki, karşınıza tabir-i caizse bir canavar, gökte oturup hükmeden bir varlık çıkıyor, çünkü bu Yaratıcı…

… parmağınızı namazda yanlış kaldırdığınızda namazınızı kabul etmiyor

… bebekken dolabı açtığınızda “cızzzz” ediyor

… çocukken çöpü dışarıya çıkarmadığınızda sizi taş ediyor

… bir ayeti yanlış telafuz ettiğinizde sizi dininden atıyor

… size büyü yapıldığı zaman saçma sapan üfürmelerle iyileşmenizi bekliyor

… matematik sınavını geçmeniz için günde 57 kere “La ilahe illallah” demenizi istiyor, halbuki aynısını gayri-müslimlerden istemiyor, onlar okumadanda sınavı geçiyorlar

… sizi cinlere mahkum bırakıyor

… Kuranı anlayabileceğiniz bir şekilde değilde, sadece arapca okumanızı istiyor

… Kabeyi tespit edebilmeniz için tespih sallamanızı bekliyor

Evet, böyle bir Allah´a kim inanır?

***

Yukarıda yazdıklarımızı elbette Cenab-ı Erhamürrahimin değil, bir takım insanlar istiyorlar. Amellerini İslama göre değilde, İslamı amellerine göre yorumlayanlar istiyorlar…

Halbuki biz Kur´an-ı Kerim´de böyle bir Allah´a rastlamıyoruz. Hadislerdede böyle tarifler yok. Peki o zaman Allah´ı kendi menfaatlerimiz içinmi ayarlıyoruz?

Şu hadisi hatırlayalım: Hz. Enes Radiyallahu Anh’tan rivayetle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz şöyle buyurdular: „Allah (c.c.) buyurur: ‚Ben kulumun beni sandığı gibiyim. Hayır zannederse, benden hayır; şer zannederse şer bulur.‘ (Benimle karşılaştığında beni zannettiği gibi bulur.)“ (Şirazi). Allah´ı bu şekilde tanıyan biri, nasıl bir Allah ile karşılaşacak acaba?

Yanlış anlaşılmaya müsait bir yazı olduğu için, şunuda eklemek isterim: Şekilciliğe karşı değiliz. Elbette bazı kurallar olacak. FİFA dahi futbolcuların kılık kıyafetine veya topun ağırlığına karıştığı gibi, elbette Cenab-ı Erhamürrahimin ibadet için belli kurallar koyacaktır. Bu gayet normaldır. Buna karşı gelmek yanlıştır.

Bizim burada karşı çıktığımız olay, içi boş bir iman ve ibadet şeklidir. Kur´an´ın lafzını yüceltip, içini boşaltmaya karşıyız. Kur´an´ın lafzı ne kadar kudsi ise, manasıda en az o kadar kudsidir. Maalesef manasını anlamaya dönük çabalamalar olmuyor. Halbuki hiç kimse yeni aldığı televizyonun kullanma kılavuzunu japonca okumuyor, anladığı bir dilde okuyor.

İbadetin ruhu, maksadı veya gayesini göz önünde bulundurmadan, sadece şekile önem verip, adeta matematikmiş gibi hesapların yapılması, açıkcası koç komiğimize gidiyor.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 20.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/boyle-bir-allah%C2%B4a-kim-inanir-makale,197.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.02.2010) “Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

“Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

21. Yüzyılda kum´dan daha fazla ne var? Tabiki hoca var. Daha doğrusu hocalığa soyunan gayri-hocalar var. Sübhanekeyi bilen herkes fetva verme makamına hevesleniyor…

Durum böyle olunca, herkes istediği fetvayı bulabiliyor. Yani arayan fetvasınıda bulur, belasınıda.

Haydi diğelim ki, hayli kritik bir mesele hakkında bir fetva bulamadınız. Problem değil. Demokraside çağre tükenmez. „Mahallesizlerin Şeyhi“ Ahmet Hakan´a danışırsınız. Sayın Hakan maşaallah köşesinden her türlü fetva yağdırıyor. Sizi mi kıracak?

Farz edelim Ahmet Hakan vicdana geldi ve size istediğiniz fetvayı vermedi. Hiç sorun değil. Aramaya devam. „Ben bu makamdan ayrılmam“ların İmamı İmam Baykal´a sorunuzu yönetin. Sayın Baykal her türlü fetvayı hiç çekinmeden verebilir. Kendisinin dini bilgisi siyaset bilgisi kadar azdır. İşte bu „azlık“ yüzünden kolaylıkla istediğiniz cevabı alabilirsiniz.

Haydi oda olmadı… Birisi var ki, ekmek gibi fetva üretir. Kendisi adeta „fetva makinesi“. Onu kimse durduramaz. Her soru ve soruna, çağre ve çağresizlere, tam yerinde, hurafelerden en uzak bir cevap verebilen “hocamız” var. Kendisi sosyetenin Şeyhül İslamı, namı değer Zekeriya Beyaz. Süt gibi beyaz olan hocamıza, en saçma ve en olamayacak sorularınızı sorabilirsiniz. Size veremeyeceği fetvası yoktur. Kendisini bu konuda kimse durduramaz.

***

Bizler alışmışız. Alışmışta, kudurmuştan beterdir. Her zaman işi ehline değil, kerizine veririz… Dolayısıyla işlerimizde yarım yamalak, çürük gider. Bu sadece dini konularda değil. Her konuda böyledir.

Sağlık hariç… Kimse kanser hastası olunca, marangoz olan komşusuna gitmez. Veya beyin cerrahı yerine, doktor dizileri izleyen ve karpuz satan yan mahallenin esnafına gitmez…

Ama fetva için, herkese başvurulur…

Piskolojik konularda, herkese başvurulur…

Sosyolojik konularda, köşe yazarları cirit atar..

Fakat unutmayalım ki… Yarı doktor candan, yarı imam imandan eder.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 26.02.2010
http://www.ikincivatan.eu/%E2%80%9Cdini-sosyetelestirme-sektoru%E2%80%9Crnveyarn%E2%80%9Eisi-ehline-degil-kerizine-vermek%E2%80%9C-makale,167.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.02.2010) Die spirituelle Anatomie des Menschen

Die spirituelle Anatomie des Menschen

Die moderne Medizin beschäftigt sich mit der “sichtbaren“ Anatomie des Menschen. Kopf, Füße, Nieren, Adern, Knochen sind die Grundsteine unserer medizinischen Arbeit. Jedoch besteht der Mensch nicht nur aus Fleisch und Blut, also dem Sichtbaren. Der Mensch trägt auch “Teile“ in sich, die nicht erfassbar sind, wie z.B. Gewissen, Gedanken, Seele, Verstand. Es gibt sogar einen Körperteil, der sowohl zum Sichtbaren als auch zum Unsichtbaren zugeordnet wird: das Herz. Wir kennen einmal den Herzen, der links in unserem Körper sitzt und Blut pumpt und den Herzen, der liebt uns hasst, Freude und Schmerzen empfindet.

Die Psychologie arbeitet desweilen mit dieser spirituellen Anatomie des Menschen. Sie versucht dem auf die Spur zu gehen und sie – bei Krankheiten – zu behandeln. Denn genauso, wie die “normalen“ Körperteile des Menschen behandelt werden müssen, müssen auch die Unsichtbaren Teile im Menschen, die es gibt, erforscht, analysiert und gegebenenfalls behandelt werden.

Wenn der Mensch hungrig wird, stillt er seinen Hunger, in dem er eine Nahrung zu sich nimmt. Der Mensch muss also essen, damit er fortbestehen kann. Der biologische Körper des Menschen braucht die Nahrung. Die Seele des Menschen braucht ebenfalls seine Nahrung. Die Nahrung der Seele sind Zufriedenheit, Liebe, Geborgenheit, Verständnis, Freude, Glück etc. Der Mensch kann noch so viel Materielles um sich haben, er kann sich auch für den reichsten Menschen der Welt halten; er wird nicht glücklich, solange er seine Seele nicht “füttert“. Aber andersherum sehen wir, dass der Mensch auch glücklich und zufrieden sein kann, wenn er “wenig“ Materie hat. Es sind also nicht die Materie und das Reichtum, die zum inneren Frieden führen. Daher muss die Priorität in diesen unsichtbaren, unfassbaren “Nahrungen“ liegen. Denn dieser erfüllen den Menschen, egal in welcher misslichen Lage er sich auch befindet.

Der Mensch hat also Bedürfnisse der Seele, die gestillt werden müssen. Die spirituelle Anatomie des Menschen muss auch seine Nahrung erhalten. Leider wird diese zu oft vernachlässigt und zu oft überhaupt nicht wahrgenommen. Hierdurch entsteht eine Leere im Menschen, die anderweitig versucht wird zu füllen. Beispielsweise sehnt sich das Herz nach Liebe und Geborgenheit von den Allernächsten. Bekommt es diese nicht, wird diese Nahrung woanders gesucht. Meistens wird sie gestillt durch Cyberfreunde im Internet. Dass daraus keine gesunde und stabile Identität entstehen kann, liegt auf der Hand.

Genauso, wie es zwischen den Nahrungen Unterschiede gibt, gibt es auch zwischen den spirituellen und seelischen Nahrungen Unterschiede. Der Hauptgang, das Brot für die Seele ist ganz gewiss die Verbindung zu seinem Schöpfer selbst. Diese Nahrung ist es, die der Seele in allen Notlagen Halt und Sicherheit bietet. Sie ist es, die den Menschen Kraft und Geduld, Energie und Ausdauer gibt. Zu wissen, „Ja, es gibt Jemanden, der mich sieht und hört, und der in der Lage ist, mir zu helfen“ gibt dem Individuum, egal welcher Religion er auch angehören mag, einen inneren Frieden.

Der Mensch muss also wieder auf seine Basics zurück. In seine innersten “Organe“, in seine Gefühle.

Die Gesellschaft muss noch einmal genauer hinschauen…

Ist es möglich, dass wir uns mit Geld, Reichtum, schönen Autos und großen Häusern zufrieden stellen?

Wir haben die beste Technik, die am weitesten entwickelten Wissenschaften….

Wir sind in der Lage, jeden Punkt der Welt in jeder Sekunde zu beobachten….

Doch wir sind nicht in der Lage, einen inneren Frieden, einen Segen, eine Ruhe und Gelassenheit den Menschen in unserer Gesellschaft zu geben.

Wir sind nicht in der Lage, trotzt all dieser Erkenntnisse und Berechnungen, Frieden in uns und mit uns zuschließen.

Wir kennen jeden Winkel des Universums, wir können die Sterne berechnen, doch wir sind nicht in der Lage zu berechnen, wie viel das “unsichtbare“ Herz eines Menschen wert ist und was es kostet, ein gebrochenes Herz wieder zu heilen?

Durch Vernachlässigung dieser Tatsache, also dass der Mensch eine spirituelle Anatomie hat und dass diese gefüllt und erfüllt werden muss, wird der Mensch nur auf seine Sichtbarkeit reduziert. So wird der Mensch, der vom Qualität her eine äußert komplexe Frucht des gesamten Universums ist, reduziert auf einen Roboter ohne Gefühle. Gerade in der Moderne wird zu sehr auf das Materielle im Menschen wertgelegt. Das spirituelle oder seine Seele kommen da zu kurz. Steigende Selbstmordzahlen und Depressionen sind klare Anzeichen hierfür.

Die spirituelle Anatomie des Menschen ist wichtiger als je zuvor…

Cemil Sahinöz
Publiziert in: Ayasofya Nr. 30, 2010, S.42-43

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(17.12.2009) Minare yasağının olumlu yönleri

Minare yasağının olumlu yönleri

„Güzel gören, güzel düşünür.
Güzel düşünen, hayatından lezzet alır“
Said Nursi

Bardağın dolu tarafına bakabilmek için, İsviçre´de yapılan ve yeni minarelerin yapılmasının yasaklanmasıyla sonuçlanan referandumu tekrar gözden geçirelim.

Öncelikle referanduma katılanların %57,5i minareye karşı çıktıklarına göre, %42,5i minareyi onayladılar demektir. İsviçre halkının sadece %4,5inin müslüman olduğunu düşünürsek, bu kadar insanın yasağa karşı gelmeleri aslında sevindirici bir olaydır. Demekki biraz daha gayret sarf edilse, Avrupa´nın göbeğinde bulunan gayrimüslim bir ülkenin halkının yarısından fazlası, İslamın açık bir sembolü olan minareyi onaylayacaklar.

11 Eylül olayını hatırlayalım. O korkunç saldırıdan sonra tüm dünya İslamı araştırmaya başladı. Kur´an-ı Kerim adeta yok sattı. Yüzlerce yeni kitaplar yazıldı. Tabiki olumsuz makaleler ve yazılarda arada kaynadı. Fakat bir çok insan, “bize saldıran şu İslam dinini tanıyalım“ diyerek “gerçek İslamı“ öğrenip, bu dinin hiçte saldırgan olmadığını, tam aksine hoşgörü, sevgi ve insanlığın kaynağı oldugunu öğrendiler.

Danımarkada yayımlanan iğrenç karikatürleride hatırlayalım. Peygamber Efendimizi (sav.) çirkin bir şekilde gösteren bu resimler sayesinde, herkes Kainatın Efendisini araştırmaya başladı. Tüm Avrupa´da “Hz.Muhammed“ konulu konferanslar verildi. Ve dikkat çeken başka bir olay: Bu karikatürlerden bahseden gayrimüslim medya, hep şu ifadeyi kullandılar: „Peygamber Muhammed…..“. İnanmasalar dahi, Hz. Muhammed´e Peygamber diye hitap ettiler.

Şimdi minare yasağındada aynısını görüyoz.

İslamı öğrenmek için camileri ziyaret eden gayrimüslim sınıflar, öğretmenler, ziyaretçiler vs. hep minare hakkında bilgi istiyorlar. Eskiden minareler hakkında soru dahi akıllarına gelmeyenler, artık minareyi, yani küçük detayları dahi, öğrenmek istiyorlar. Daha önce “başörtü“, “tesettür“, “domuz eti“, “cihad“ gibi konular ele alınırken, artik “minare“de bu serüvene katılmış bulunuyor.

Adeta müslümanlara kendilerini ifade edebilmek için yeni bir fırsat daha doğdu.

Bu olaylar bize, Allah´ın kendi dinini isterse bir zalimle istersede bir gafille yüceltebileceğini hatırlatıyor. Yani müslümanlar kendilerine düşen görevlerini yapmadıklarında, Cenab-ı Allah bu yüce dinini böyle zalimlerin eliyle yine tüm dünyaya tanıtıyor ve ilan ediyor.

Minare yasağının bu olumlu yönüne bakıp, minarelerin işlemlerini, vazifelerini, sembollerini anlatma imkanı, gurbetçilerin eline verildi. Fırsattan faydalanmak lazım…

Cemil Şahinöz, Moral Haber, 17.12.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13863&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler