Schlagwort-Archive: makale

(19.08.2010) Dogruluk

Doğruluk

´Emrolunduğun gibi dosdoğru ol´

(Hûd, 112)

Konuya üç kıssa hisse ile başlayalım:

1.

Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resulullah (asm) arasında şöyle bir konuşma geçer:
– Ebu’d-Derda: Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?
– Resulullah (asm): Evet bazen olabilir.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin zina edebilir mi?
– Resulullah (asm): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa de “Evet!”.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?
– Resulullah (asm): Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h No: 8994)

2.

Bir gün kendisine çeşitli sorular soruldu, ardından da bir mümin yalan söyleyebilir mi diye sordular. Sevgili Peygamberimiz, oturduğu yerden şöyle biraz doğruldular ve hiddetle “Müslüman asla yalan söylemez! Müslüman asla yalan söylemez” diye onlarca kez tekrar ettiler. Sahâbe-i Kirâm “Keşke bu soruyu sormasaydık. Hz. Peygamber’i çok üzdük.” diye pişmanlıklarını ifade ettiler.

3.

Bundan 100 yıl önce Bediüzzaman Said Nursiye soruyorlar:

Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüt.

Sual: Yalnız? (bunlar mı?)

Cevap: Evet!

*

Bir insan, herkes üzerine gelsede doğruyu söylemeye devam etmelidir. Çünkü inandığı doğrudan makam, mevki ve insan sevgisi için dönmemeli. Madem doğruya ´doğru´ olarak inandı, o zaman o doğruyu haykırabilmeli.

Çünkü doğru her zaman doğrudur…

Birilerine güzel gözükmek için doğruyu gizlemek ahlaksızlıktır. Nitekim Almanya´da bir çok sözde ´İslam Dini´-uzmanlarının yaptıkları bundan ibaret.

Bir-iki sure bilen ve kendini ´müslüman´ olarak nitelendiren bir çok uzaktan kumandalı şahıslar İslamı temsil etmeye kalkışıyorlar. Ama doğruluktan bi´haberler.

 

Elbette Said Nursi´nin ´Her zaman doğruyu söyle. Ama her doğruyu her yerde söyleme. Yanlış anlaşılabilinir´ ve Voltaire´nin ´Her söylediğin, doğru olsun. Ama doğru olan herşeyide her yerde söyleme´ sözlerinden çıkan kaide geçerlidir.

Ama bu medya maymunlarının yaptıklarının bu kaideyle uzaktan yakından alakası yok. Bunların yaptıkları, doğruyu gizleyip, yerine başka birşey koymak. Sebep? Sadece şirin gözükebilmek için. Yani İslam dinini kendi kafalarına göre değiştirip, asıl doğruları gizlemektir bunlar dertleri.

Halbuki bu şekilde yalakalık yapanlar her zaman kaybetmiştir. Kazananlar hep doğruyu haykıranlar olmuştur. Buna tarih şahit.

Mesela Ebu Bekir… Bu doğruluğu nedeniyle ulaştığı makama sahip oldu. Sırf doğruluğu nedeniyle Sıddık oldu.

Mesela Said Nursi… Yine bu doğruluk nedeniyle hayatı boyunca süründürüldü. Hiç bir kere mahkum edilmemesine rağmen yaklaşık 30 senelik ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçti.

Ama tarih boyunca doğru söyleyenler sonunda kazandılar. Yalakalık için yalan söyleyip, gerçeği gizleyenler öldükleri gün unutuldular.

En komik olanlar, bir yerlere varabilmek için yalakalık veya takiyyecilik yapanlar. İnsan türünün en zavallılara bunlardır aslında. Çünkü inandıkları şeyi savunmaktan korkuyorlar. Demek ki inandıkları şey – her neyse – kendilerine dahi güven vermiyor. Böyle birşey nasıl ´doğru´ olabilir…

Halbuki birşeyin ´dogruluğuna´ inanan kişi, sapa sağlam o doğrunun arkasında durmalı. Yunus Emre der ki: ´Cümleler doğrudur, sen doğru ise, doğruluk yoktur, sen eğri isen.´ Yani öncelikle kendimiz ´doğru´ ve hakikatperver olmamız gerekiyor… Kendimiz Hz. Mevlana´nın dediği gibi ´Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün´meliyiz.

Bu nedenle İslamiyet sadece namaz kılmak, ibadet etmek değil. İslamiyet, insan olma kabiliyetidir. Ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktır. Said Nursi der ki: ´İman, insanı insan eder, belki sultan eder.´ Eğer bizdeki iman, bizi doğru ve ahlaklı bir insan yapmıyorsa, orada bir sakatlık vardır demektir.

Yine Yunus Emre der ki: ´Bir kez gönül kırdıysan, kıldığın namaz, namaz değil.´

İmam Nebeviye göre dua´da da doğruluk çok önemli. Duadaki samimiyet için doğruluk gerekir. Yani şehadet isteyen tatil köyünde kısa donla gezmemeli. Şehitlik isteyipte, dünyaya bağlanmak, adeta gemiyi limana bağlamaktır. Allah´tan ahireti isteyen, dünyaya binalar dikiyorsa, duadaki doğruluğa erişememistir.

 

Hani Peygamberimiz (sav.) diyor ya: ´Ümmetimden hakikaten müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zina iftirasında bulunmuş; şunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek. Ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvası görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.´ (Müslim – 2581). Hatta bir başka hadisde Peygamber Efendimiz (sav.) bazı namaz kılanları tavuğun yem yediği gibi süratle namaz kıldıklarını söylüyor.

Demek ki mesele papağan gibi Kuran okumak veya antreman yapar gibi namaz kılmakta değil. Sadece şekilcilik değil önemli olan. Mesele, insan olabilmek. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar bizi ´Sıddık´yapmalı. İslamiyet bu olsa gerek.

http://www.moralhaber.net/makale/dogruluk/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.03.2010) Modern Hurafeler

Modern Hurafeler

“Alimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır“ Hz. Muhammed (sav.)

Develere değilde, sırf hızlı ve büyük arabalara bindiğimiz için, internete girebildiğimiz için ve tüm dünyayı adeta avucumuzun içinde bildiğimiz için, kendimizi modern, medeni ve gelişmiş zannediyoruz. Geçmiste kalan hikayeler bizlere “hurafe“ veya “masal“ gibi geliyor.

Halbuki sadece postmodern hurafeler geçmişte kaldı. Ama hurafeler halen var. Artık çağımıza uygun, “medeni“ ve modern hurafeleri üretiyoruz, inanıyoruz ve yayıyoruz.

Bunları yine insan kendisi üretiyor ve bu yalanlar yayıldıkça, yalanı ortaya atan dahi, yalan olduğunu unutuyor ve kendi yalanına inanmaya başlıyor. Piskolojide böyle vakaalar çoktur. Şimdi sizlere “modern hurafeler“den sadece bir kaçını, en meşhurlarını, hatırlatmak istiyorum:

• “Allah“ diyen aslan: İnternet sağolsun, bu hurafeyi görmeyen veya duymayan yoktur herhalde. Bu görüntüyü cep telefonlarına kayıt edip “Gördünmü, aslan bile ´Allah´ diyor“ diye tebliğ yapmaya çalışanlar, internette kısa bir araştırma yapsalardı, bu görüntünün tamamen bir hile olduğunu öğrenebilirlerdi. Ama nafile. Zamanımızın en büyük evliyası Hz. Google sayesinde bu görüntünün ulaşmadığı köşe ve cep telefonu kalmadı herhalde. Halbuki bir aslanın insan diliyle “Allah“ demesi, tamamen imtihan sırrına aykırı. Hayvanlar ve nebatatlar dahi kendi lisan-ı halleriyle zaten “Allah“ dediklerini bilemeyen veya duyamayan “hurafeciler“, aslanın “Allah“ demesiyle imana geliyorlarsa, bizede “hayırlı olsun“ demek düşer.

• Almanyanın Duisburg şehrinde dirilien bir kadın: 2008 senesinde hızla yayılan bu haber gazetelerde dahi yayımlandı. Haberlere göre Duisburgta vefat eden bir kadını gömmüşler. Bu kadın, cenaze namazını kıldıran hocanın rüyasına girmiş ve kendisinin hamile olduğunu söylemis. Kadını tekrar mezardan çıkarmışlar ve hastahaneye yatırmışlar. Kadın orada doğumu yapmış. Ardından hemen tekrar (!) ölmüş ve gömülmüs. Anlatması ve yazması bile komik ve saçma olan bu haber hızla Almanya´da yayıldı. Haberde geçen camii imamı ve hastahane yetkilileri böyle bir saçmalığın gerçek dışı olduğunu söylemelerine rağmen, bu hurafe halen ağızlarda dolaşmakta.

• Cehennem sesleri: Bu haber TV´de dahi yayınlanınca, kendimi adeta Alice´nin Masallar Diyarında hissettim. Güya Rusya´da kazma çalışmaları esnasında yer altından sesler gelmiş. “Hellll… Helllll“ (yani Cehennem, Cehennem) diye bağıran insanların sesleri duyulmuş. Bu sesleri kayıt etmişler ve haber ajanslarına yollamışlar. Ama iki hafta sonra, bu ses kayıtını çeken adama, bir amerikan filim şirketi tarafından dava açıldığı haberini kimse yazmadı. Neden dava açılmıştı? Çünkü bu sesler, elbette cehennemden veya yer altından değil, bir amerikan filminden kopyalanmıştı…
Sayi, adamlar cehennemde neden ingilizce bağırıyorlar?!

• Maymuna dönüşen kız: Hurafeler arasında en meşhur hurafe bu olsa gerek. Hikayesi bile komik ve saçma olan bu masal şöyle: Bir anne evinde Kur´an okuyor. Kızıda odasında sesli sesli müzik dinliyor. Annesi kızına müziğin sesini kısmasını söylüyor. Ama kızda hareket yok. Aksine müziğin sesini daha çok açıyor. Annede Kur´an okumaya devam ediyor. Aralarında bağırma yükselince, kız odasından fırlıyor ve annesinin elinden Kur´an-ı Kerim´i alarak yere fırlatıyor. Fırlattığı an kız maymuna dönüşüyor. Vah vah… Tabiki internette bu haberin yanına birde maymun yüzlü bu kızın resmi koyulunca, “gerçek“ oluyor.
Peki işin aslı ne? İşin aslı şu: Yine bir internet cambazı, filimler için heykeller yapan bir sanatcının kişisel internet sitesinden maymun yüzlü bir kızın resmini kopyalıyor, bu haber ile süslüyor ve tüm dünyaya yolluyor… “Cehennemden sesler“ hurafesinde olduğu gibi, bu gencede dava açılıyor. Dava açılıyor, ama hurafe anlatılmaya halen devam ediliyor…

• 30 metrelik adam: Suudi Arabistanda kazma çalışmaları sırasında 30 metre boyunca bir iskelet bulunuyor. İmanları zayıf olan hurafeciler hemen bunu “Kur´an´daki kavimlerin bazıları bulundu“ diye çakma tebliğlere başlıyorlar. “Bak gördünüzmü? Ya….Biz size demiştik“ diye başlayan sözler çok kısa bir süre sonra kesiliyor. Çünkü bu resminde sahte olduğu, bir gencin “Paint Shop“ programıyla hazırladığı ortaya çıkıyor… Tabiki çakma tebliğcilerden ses yok… Ne yani, Kur´an´da geçen o uzun boylu kavimler, sizin inandığınız bu harefenin yalan çıkmasıyla, yokmu oldular?

• Neil Armstrong ayda ezanı duydu: Aya ilk ayak bastığı iddia edilen Neil Armstrong amcamız, güya aya ayak bastığında ezan sesini duymuş. Aynı sesi bir gezide Mısır´da duyunca, kulaklarına inanamamış ve hemen müslüman olmuş… Bu hikaye dillere destan olmuştur. Neil Armstrong hayatta olmasına rağmen bu şekilde bir konuşması veya yazılı bir metni yok. Hatta hiç bir şekilde biyografilerinde dahi geçmiyor. NASA´nın bu konuyla ilgili yaptığı açıklamaya göre, bu bilgi tamamen bir uydurmadan ibaret.

• Coca Cola yazısı: Coca Cola içeceğinin binlerce zararı olmasına rağmen, bizim insanlarımız illahada bir hurafe uydurmak zorundalar. Çok yaygın olan bir hurafeye göre, Coca Cola yazısını aynaya doğru tuttuğunuzda “Allah yok, Mekke yok“ yazıyormuş. Birazcık arapca bilenlerin bile bunun saçmalık olduğunu anlayabileceğine rağmen, yinede bu hurafeyi duymayan ve inanmayan kalmamıştır. Halbuki arapca hat sanatıyla istediğiniz yazıyı istediğiniz şekilde yazabilirsiniz. Yani Coca Cola yazısının aynada gözüken şekliyle isterseniz “Ali Şen başkan, Fenerbahçe şampiyon“ yazabilirsiniz…

• Bal´da “Allah“ lafzı: Hayvanların hurafelere alet edilmesi adet haline geldi. Bu meşhur resmi hepiniz görmüşsünüzdür. Arılar balı “Allah“ lafzı şeklinde yapmışlar. Gördüğünüz gibi hurafeler sınır tanımıyor. Arılara dahi iftira atılmaya kadar varan bu hurafe bir sahtekarlığı göstererek, gerçek mucizeyi tamamen kapatıyor. Halbuki mucizenin bizatihisi arının bal yapmasıdır. Asıl mucize budur. Hiç bir eğitim almadan, hiç bir zaman durmadan, hiç bir zaman şaşırmadan, doğduğu andan itibaren insanlara bal yapmak ile görevli olan arı da, yaptığı bal da mucizenin aslıdır. Bal ile “Allah“ yazan arılar, vazifelerini yapmıyorlar demektir.
Bu hurafeyi ilk duyduğumda, 12 yaşında olmama rağmen, inanmamıştım. Çünkü şekerleme ile arılara herşeyi “yazdırabileceğinizi“ tahmin ediyordum. Nitekim yıllar sonra, Moskovada rus gençleri aynen düşündüğümü uygulamışlar ve arılara “Stalin“ yazdırmışlar. Şimdi bu arılar komunist, diğer arılar müslümanmı?

• En çirkin hurafe, “Rüyada Peygamberimi (sav) gördüm. 10 kişiye bu mesajı yollamassan zalimlerdensin“ masalı: En çirkin, en rezil hurafelerden biriside Peygamberimizin (sav) alet edildiği saçmalıklar. E-Mail ile, mektup ile ve kısa mesaj ile yayılan bu çirkinliğin içeriği hep aynı: Güya birisi Peygamberimizi (sav) rüyasında görmüş. Peygamberimiz (sav) çok önemli şeyler söylemiş ve bunun yayılmasını arzu etmiş. Bu haberi 10 kişiye yollamayanın cehennemde yanacağını söylemiş… İşte ahlaksızlığın bu kadarıda mümkün. Sınırsız bir ahmaklık bu olsa gerek. Böyle mesajları “Hz. Muhammedi seviyorum“ diyenlerin dahi yayması, durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor.

Bu hurafelerin ne boyutta olduğunu ve insanların hemen böyle şeylere sorgusuz, sualsiz inandıklarını ispat etmek için sosyolojik bir deney yaptım. Bu tarz hurafelere meraklı olan bir mecliste 15 kişiye şunu anlattım: „Arkadaşlar, Almanya´da bir çikolata türü var. İsmi “***“. (Çikolatayı masaya koyuyorum). Dikkat edin, bu çikolatanın görüntüsü neye benziyor? Evet Kabeye benziyor. Bilerek benzetmişler. İslam düşmanları alay etmek için bu çikolatayı Kabe şeklinde yapmışlar ve herkes “Kabe“yi yiyerek, ona hakaret etmiş oluyor.“ Mecliste bulunan istisnasız tüm 15 kişi anlattığıma inandılar, çünkü çikolata biraz hayal gücünüzü kullanırsanız Kabe´ye benziyor. Ardından bu haberi herkese yaydılar. E-Mailler, kısa mesajlar gelip durdu. İki hafta sonra bu haberi kendim uydurduğumu söylediysemde, herkesi inandıramadım. Bir kaç tanesi halen bunun gerçek olduğuna inanıyorlar…

Benim bir telefon şirketim olsa, kısa mesajlar ile para kazanmak için, herhalde böyle bir hurafe uydururdum. Hurafenin altınada “Bunu 10 kişiye yollayanın dilekleri gerçek olacak“ veya “Allahını seven bunu 10 kişi yollasın“ yazardım.

Peki insanlar böyle hurafelere neden ihtiyaç duyarlar?

Öncelikle şunu belirtelim ki, imanında büyük bir zayıflık olan insanlar böyle hurafelere daha açıklar. Yani “inanıyor“ fakat inancı tasdiklenmemiş insanlarda daha yaygındır. İman-ı taklitten iman-ı tahkike geçemeyenlerde hurafe anlatmak hobi haline gelir. Çünkü başka türlü imanlarına kendileri dahi inanacak delil bulamazlar. Bu tür yalanlara inanarak, imanlarını güçlendirdiklerini zannederler. Bu çok önemli bir nokta.

Kainatin tümünün bir mucize olduğunu göremeyen veyahut kainat kitabındaki mucizeleri okuyamayan insanlar, bu tür “mucizelere“ muhtaçlar. Ancak bu şekilde imanlarına kuvvet geliyor. Kendilerini bu şekilde tasdik ve tatmin ettiriyorlar. Halbuki kainat ayetlerle, yani delillerle dolu. Hurafelere veyahut aşağılık komplekslerine girmeye gerek yok.

Aşağılık kompleksi yaşadıkları için, imana manevi bir rüşvet veriyorlar. “İşte nihayet gerçekleşti“ tavrı ortaya konuluyor. Fakat bu gibi meselelerden medet umanlar, tersi olunca ne yapıyorlar acaba? Yani bu olayların sahterkarlık olduğu ortaya çıkınca ne oluyor? İmanları gidiyor mu? Nitekim yukarıda saydıklarımızın hepsi sahte çıktı. Şimdi imanımızdamı sahte? Arılar haşa Allah´a değilde, Stalinemi tapıyorlar?

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 30.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/modern-hurafeler-makale,204.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(09.02.2010) Alman bir öğretmen: “Şu Türkler başörtüyü ne zaman bırakacaklar?“

Alman bir öğretmen: “Şu Türkler başörtüyü ne zaman bırakacaklar?“

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır.“ Hz. Ali

Devlete ait bir kurumda özel seminer veriyorum. Seminere sadece alman öğretmenler katılıyor. Yaklaşık 80 öğretmen var. Konumuz: Türk kültürü…

 

Seminerin ortasında yaşlı bir öğretmen elini kaldırıyor ve bir soru soruyor: “İstanbul´da kimse başörtü takmıyor, peki Almanya´daki Türkler neden halen başörtüde ısrar ediyorlar? Biz Almanya´da yaşıyoruz, burada başörtü takmamaları gerekiyor.“

 

Diğer öğretmenler bu sorudan dolayı rahatsız oluyorlar.

 

Mırıldanmalar başlıyor.

 

Genç bir öğretmen, “Sanane, ister şapka takar, ister başörtü“ diyor.
Soruyu soran öğretmen şaşkın şaşkın etrafa bakıyor. Soruyu sorduğuna pişman oluyor.
Müdahale ediyorum… “Bir dakika arkadaşlar, beyefendiyi anlamaya çalışalım.”

 

Soruyorum: “Siz hiç İstanbul´a gittiniz mi?”

 

“Hayır gitmedim.”

 

“Peki nasıl böyle bir kanaate varıyorsunuz?”

 

“Gazetelerde okudum” diye yanıt veriyor.

 

“Benim elimde böyle bir veri veya istatistik yok. Birşey söyleyemeyeceğim, ama isterseniz kendiniz bir gün İstanbul´a gidin ve kendi gözlerinizle görün.”

 

Ve öğretmene bir soru soruyorum…
“İstanbul meselesinin dışında eğer müsaade ederseniz size bir soru sormak istiyorum.“

 

“Buyurun tabiki.“

 

Katolik papazlar evlenmiyorlar. Onlara evlenmelerini hiç söylediniz mi?

 

“Hayır, neden söyleyeyim ki? Anlayamadım…“

 

“Ama onlar Almanya´da yaşamıyorlar mı? Almanya´da herkes evleniyor. Onlarda uyum sağlayıp, evlensinler.“

 

Öğretmenden ses yok…

 

Bir soru daha soruyorum..
“Almanya´da bir çok budist yaşıyor. Bunların hiç biri et yemiyorlar. Hiç bunlara ´Madem Almanya´da yaşıyorsunuz, et yiyeceksiniz´ dediniz mi?“

 

“Hayır, demedim. Bu hoşgörüye aykırı olur“.

 

“Ama onlar da Almanya´da yaşıyorlar?“

 

“Tamamda, onlar dinleri gereği böyle hareket ediyorlar.”

 

Konuyu istediğim yere getiriyorum ve son bir soru daha soruyorum.

 

“O zaman son bir soru daha sormak istiyorum. Rahibeler de tesettüre bürünüyorlar. Hatta müslüman bayanlardan daha aşırı bir derecede. Evlerinde dahi tesettüre uyuyorlar. Müslüman bayanlarda en azından mahrem ve namahrem diye ayırım var. Ama rahibilerde yok. Peki bunlar niye açılmıyorlar? Bunlara niye ´açılın´ demiyoruz? Yoksa bunlar Almanya dışındamı yaşıyorlar?

 

Öğretmen tabiki ne demek istediğimi anlıyor ve şöyle cevap veriyor:

 

“Eğer müslümanlar dinleri ve inançları gereği örtünüyorlarsa, bir diyeceğim yok.“

 

Seminer devam ediyor….

 

Peygamberimizin (sav.) hadisleriyle süslediğim seminerin sonunda aynı öğretmen tekrar söz alıyor ve özür mahiyetinde şöyle söylüyor: “Bu Muhammed hakikaten çok iyi bir insanmış.

 

***

 

Yukarıdaki geçen olayda araştırılması gereken bir çok nokta var:

 

  1. Öğretmenin algısı, Türkiye´de – daha doğrusu İstanbul´da – tesettürün önemsiz olması. Bu durum nereden kaynaklanıyor acaba?

 

Acaba Türkiye´nin dışarıya yönelik çizdiği resim gerçeği yansıtmıyor mu?

 

  1. Öğretmen genelde dinlere ve inançlara saygı duyuyor ama başörtüye aynı hoşgörüyü gösteremiyor…

 

buna ilaveten üçüncü nokta

 

  1. Tesettürün, inanç gereği yapıldığını bilmiyor. Bir bilgi eksikliği var yani.

 

  1. Peygamberimizi de (sav.) tanımıyor olmalı ki, sözünde “hakikaten çok iyi bir insanmış” diyor.

 

Üçüncü ve dördüncü noktadaki eksiklikleri gidermek Almanya´daki müslümanların boyun borcu olsa gerek…  

 

  1. Genç ve yaşlı öğretmenler arasında fark var. Genç öğretmenler yabancılarla beraber büyüdükleri için, daha hoşgörülü olabiliyorlar.

 

***

 

Almanya´da çok farklı kültürlerden, dinlerden ve ırklardan insanlar yaşıyor. Ne kadarda “Biz göçmen ülkesi değiliz” dense dahi, çok farklı kültürden insanlar bu ülkede yan yana yaşıyorlar.

 

Bu beraberliğin huzurlu bir ortamda gerçekleşmesi için anlayış önemli. Diğer kültürleri ve dinleri en azından anlayama çalışmak lazım. Yapılan bazı hareketleri inançları veya dünya felsefeleri gereği yapan insanları hor görmemek lazım. Konu ne olursa olsun. Bu sadece tesettür için geçerli değil. Eğer samimi bir şekilde uyum (entegrasyon) için çabalıyorsak, her iki tarafta – azınlık ve çoğunluk – birbirini anlamaya çalışmalı.

 

Hz. Ali´nin “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözüyle hareket ile… insan bilmeye başlayınca sevmeyede başlar. Önce marifet sonra muhabbet.. Ve sonunda anlayış gösterir.

 

Nasıl Almanlar İslam dinini ve Türk kültürünü öğrenmekte çaba gösteriyor iseler, bizlerde aynı şekilde onların kültürlerini ve dinlerini öğrenmeye çalışmalıyız. En azından temel bilgileri bilmeliyiz ki, hangi hareketi hangi nedenden dolayı yaptıklarını kavrayabilelim.

Cemil Şahinöz, İkinci Vatan, 09.02.2010

http://ikincivatan.eu/alman-bir-ogretmen-%E2%80%9Csu-turkler-basortuyu-ne-zaman-birakacaklar%E2%80%9C-makale,141.html

Cemil Şahinöz, Moral Haber, 10.02.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14475&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.01.2010) Kaybedilen bir nesil? Almanya´daki Göçmenlerin Eğitim Seviyesi

Kaybedilen bir nesil? Almanya´daki Göçmenlerin Eğitim Seviyesi

Hafta başı Almanya´daki eğitim seviyesiyle ilgili yapılan son araştırmanın sonuçları yayımlandı. Devlet İstatistik Bakanlığının yaptığı “Mikrozensus“ araştırması yine yankı yaptı. Ve yankının merkezinde – her sene olduğu gibi – göçmenlerin eğitim seviyesi var.

Federal Alman Hükumetinin Göç, Sığınma ve Uyumla Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Maria Böhmerin yaptığı açıklamaya göre, göçmenlerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için yeni projelerin üretilmesi gerekiyor. Dr. Böhmerin dediğine göre, göçmenlerin eğitim seviyesi “sıkıntı“ verici.

Araştırmaya göre, göçmenlerin %14,2sinin hiç bir diploması yok. Bu oran almanlar arasında sadece %1,8. İş konusundada aynı karamsar sonuçlar ortaya çıkıyor. Göçmenlerin %44,3ü meslek eğitimi almamış ve dolayısıyla iş bulma imkanları oldukça düşük. Almanların sadece %19,9unun meslek eğitimi yok. Yani arada yine ciddi bir fark var.

Aynı araştırmada çıkan sonuclara göre, Almanya´daki yaşayan insanların sayısı gittikçe azalıyor, fakat yabancıların ve göçmenlerin oranı yükseliyor. 82,1 milyon vatandaştan 15,6 milyonu (%19) göçmen. Bu sayı 2007ye göre %0,3 artmış.

Ve buna ilaveten göçmenlerin yaş ortalaması düşerken, almanların yaş ortalaması yükseliyor. 2080de Almanya´da yaşayan insanların yarısının ya yabancı veya göçmen olacakları belirtiliyor.

Şimdi bu senaryoyu tekrar bakalım, yani

1. Yabancılar ve göçmenler çoğalıyor
2. Almanlar azalıyor
3. Yabancıların ve göçmenlerin eğitim seviyesi çok düşük

Tabiki durum bundan ibaret olunca, yani göçmenlerin eğitim seviyesinin ortalama almanların seviyesinden çok düşük oldugunda, siyasetçiler ister istemez sıkıntıya giriyorlar. Bu devletin gelecekte halen bir dünya gücü kalmasını isteyenler, bu yönde çalışmalar yapmak zorundalar.

Peki göçmenlerin eğitim seviyeleri neden bu kadar düşük?

Göçmenlerin eğitim seviyesinin düşük olmasının sebebi elbette sadece “ilime ve bilgiye“ uzak durmalarından değil. Durum bundan ibaret olsaydı, bu araştırmadan çıkan sonuçları ırkçılar kendi lehlerinde kullabilirlerdi. Fakat göçmenlerin eğitim seviyesinin düşük olmasının başka bir nedeni daha var.

“Eşit Haklar“ yazımızdada belirttiğimiz gibi, dünya genelinde yapılan araştırmalara göre Almanya´da göçmen çocuklarına, özellikle türk gençlerine, okul ve iş dünyasında eşit haklar tanınmıyor. Kaliteleri aynı seviyede olsa daha, göçmenler hakkında kafalarda oluşan önyargılardan dolayı, kendilerine kaliteli bir iş verilmiyor veya kaliteli okullara alınmıyorlar.

Bu eşitsizlik sadece göçmenler için geçerli değil, aynı uygulama alman işci ailelerine dahi yapılıyor. PİSA ve İGLU gibi araştırmaların sonuçları gösteriyorki, sistematik bir önyargı hakim. Fakat bu önyargı ırkçılıktan dolayı gelmiyor.

Dr. Böhmerde bunun farkında ki, bugün yaptığı açıklamada, eşit hakların verilmesini talep ediyor. Eyaletlerin bu konuda çaba göstermelerini istiyor. 2012de Alman öğrencilerin ve göçmen öğrencilerin seviyesinin aynı olması gerektiğini vurguluyor. Tabiki bunun neredeyse imkansız olduğunu kendiside biliyor.

Yazımıza Dr. Böhmerin yaptığı açıklamasındaki bir söz ile son verelim: „Göçmen ailelerin çocukları kaybettiğimiz nesil olmamalı.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 28.01.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14342&yazar=493

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.01.2010) Cinsel Özgür(süz)lük

Cinsel Özgür(süz)lük

“Aşırı özgürlük, gerek devlette ve gerekse bireylerde köleliğe dönüşür“

Eflatun

 

Bazı çevrelerde özgürlük kavramı “istediğini yapabilirsin, sana kimse karışamaz“ olarak algılanıyor. Bu çevrelerin ilim adamları, toplum bilimcileri özgürlük ve hürriyet kavramlarını bu yönden benimsiyorlar. Yani adeta bir kuralsızlık olarak algılıyorlar.

 

Bunun en bariz ve açık örneğini cinsellik konusunda müşahede edebiliriz.

 

“Cinsellikte özgürlük olsun“ derken, dejenere edilmiş bir gençlik tam anlamıyla özgürsüzleşiyor. Çünkü her yerde yaygın olan müstehcenlik, fikirleri ve zihinleri alt-üst ediyor. Özgür değil, özgürsüzlük haline getiriyor. Başlıkta Eflatundan kullandığım söz gibi: aşırı cinsel özgürlük, bireyleri cinsel kölelere çeviriyor.

 

Aslına bakılırsa “Cinsel Özgürlük“ konusu bazı çevreler tarafından istismar edilen bir mesele. Öncelikle kendi nefis ve arzularına hakim olamayan taifeler için, bu şekilde uydurulmuş bir palavra kaçınılmaz bir fırsat. Bunların özgürlük olgusu, “Cinsel tercihini özgürce yaşayabilmek“ten ibaret. Şehvani isteklerini tatmin edemeyenler için böyle bir “özgürlük“ olgusu tam bir nimet. Yani mesele özgürlük değil, mesele hayvanca nefsini tatmin etme duygusu.

 

Kadını köle gibi kullanmak isteyen çevreler için de “Cinsel Özgürlük“ yalanı, tam yerinde. Bu çevreler kadına, “Tabiki soyunacaksın, bu senin özgürlüğün“ diyebilme imkanı buluyorlar. Hatta çoğu zaman bunu bizzat kadınlara, yine kendi kurdukları sözde feminist derneklere, söylettiriyorlar. Ve nihayetinde sokakta, plajda, reklamda, televizyonda, haberde, gazetede ve kısacası heryerde “kadını soyma“ operasyonu – hem fiziki hem manevi anlamda – başarılı bir şekilde işlenebilir hale geliyor.

 

Pazarlama şirketleri de bu durumdan istifade ediyorlar. Çünkü “Ne kadar et gösterirsek, o kadar çok satıyoruz“ denileceğine, “Yok efendim. Herkes özgür. Biz buna dikkat ediyoruz. Yoksa niyetimiz kötü değil“ deme imkanı doğuyor.

 

Medya sektörü bu durumdan istifade eden başka bir grup. Çikolata veya banka reklamlarında dahi uygulanan “et gösterileri“ hiç bir mantık ile açıklanamaz. Ancak “Cinsel Özgürlük“ diyerek, işin içinden sıyrılabilinir. Bu nedenle, medya sektörü de bu meseleyi destekliyor.

 

Bu çevreler “Cinsel Özgürlük“ propagandasını yapabilmek için, belli sınırları zorluyorlar, toplumda geçerli olan ahlak ve kültürel kuralları alt-üst ediyorlar.

 

Halbuki basit bir futbol oyununda dahi kurallar olduğu gibi, elbette toplumsal yaşamda da kurallar ve sınırlar gerekiyor. Kimse bir futbol oyununda, “Ben artık topa ayağımla değil, elimle vuracağım. Ayağımla vurmamı isteyenler, benim özgürlüğümü sınırlamak istiyorlar“ diyemez.

 

“Cinsel Özgürlük“ derken tüm sınırları ve kuralları kaldıranlar, aslında cinselliği yok ettiklerinin farkında değiller. Erkek ve kadın vücudunu psikolojik algı olarak birbirinden farksız hale getirdiklerinin ve bu şekilde toplumda bir adaletsizlik ve eşitsizlik ortamının oluştuğunun farkında değiller. Eşitlik olsun derken, tamamen bir eşitsizlik ortamı hazırlanıyor.

 

“Vücudunu“ istediği gibi sergilemeyi ve “müstehcen filimlerin hızla yayılmasını“ özgürlük olarak nitelendiren toplumlar, tecavüzlerle, aile dramlarıyla, cinsel skandallarla ve çocuk pornografisiyle uğraşmaktan başlarını kaldıramaz haldeler.

 

Bu sorunlara çözüm üretmektede aciz kalıyorlar. Çünkü ürettikleri çözüm – yani cinsel özgürlük – zaten sorunun temeli. Bu şekilde tam bir kısırdöngüsüne girmiş oluyorlar.  

 

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.01.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14234&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(19.12.2009) Wie real ist die Realität? Subjektive Wahrnehmung und ihre Projizierung auf die Objektivität

Wie real ist die Realität?

Subjektive Wahrnehmung und ihre Projizierung auf die Objektivität

„Let´s have a reality check“
Rowdy Roddy Piper

Paul Watzlawicks “Geschichte mit dem Hammer“ ist für die Fragestellung “Wie real ist die Realität?“ von großer Bedeutung. Daher wollen wir zunächst einmal unsere Aufmerksamkeit dieser kurzen aber gehaltvollen Geschichte lenken:

Die Geschichte mit dem Hammer

Ein Mann will ein Bild aufhängen.
Den Nagel hat er, nicht aber den Hammer.
Der Nachbar hat einen.
Also beschließt unser Mann, hinüberzugehen und ihn auszuborgen.
Doch da kommt ihm ein Zweifel: Was, wenn der Nachbar mir den Hammer nicht leihen will?
Gestern schon grüßte er mich nur so flüchtig.
Vielleicht war er in Eile. Aber vielleicht war die Eile nur vorgeschützt, und er hat etwas gegen mich.
Und was? Ich habe ihm nichts angetan; der bildet sich da etwas ein.
Wenn jemand von mir ein Werkzeug borgen wollte, ich gäbe es ihm sofort.
Und warum er nicht? Wie kann man einem Mitmenschen einen so einfachen Gefallen abschlagen?
Leute wie dieser Kerl vergiften einem das Leben.
Und da bildet er sich noch ein, ich sei auf ihn angewiesen. Bloß weil er einen Hammer hat.
Jetzt reicht’s mir wirklich. –
Und so stürmt er hinüber, läutet, der Nachbar öffnet, doch bevor er «Guten Tag» sagen kann, schreit ihn unser Mann an:
«Behalten Sie sich Ihren Hammer, Sie Rüpel!»

Diese Geschichte ist maßgebend für verhaltenstheorietische Erklärungen und für konstruktivistisches Denken. Der Mensch konstruiert seine Wirklichkeiten aus seinen eigenen subjektiven Erfahrungen her. Das, was er sieht, betrachtet er als Realität und nimmt es auch so auf. Dadurch entsteht im Unterbewusstsein des Menschen ein Muster an Realitäten und Wahrheiten, die jedoch völlig subjektiv entstanden sind. Diese subjektiven Erfahrungen werden auf das kollektive übertragen.

Daher ist alles, was wir als Realität wahrnehmen, ein Konstrukt des Menschen. Der Mensch nimmt etwas wahr, glaubt an dieser Wahrnehmung und nimmt sie als Realität hin. Dabei wird der eigentliche Sinn der wahrgenommenen Sache vernachlässigt, diese ist dem subjektiv wahrnehmenden Individuum erst gar nicht, oder zu meist, nicht zugänglich.

Das Individuum kann also nur mit den Werkzeugen arbeiten, die er zur Hand hat. Da der Sinn nicht erschließbar ist, arbeitet er mit den Werkzeugen im Kopf und entwickelt sich eine Realität, an die er glaubt.

Diesem Phänomen gingen viele Philosophen nach. Albert Camus, Sartre, Heidegger und Wittgenstein fragten sich jeweils, ob es dann überhaupt eine Realität geben kann, wenn doch alles durch die Wahrnehmung des Menschen entsteht.

Es gilt also die Wahrnehmung näher zu betrachten. Nehmen wir einmal Kafkas “Brief an den Vater“. Kafka verstand, dass zwischen ihm und seinem Vater etwas nicht in Ordnung war. Es war keine “normale“ Vater-Kind-Beziehung. Dieses Problem wurde zwar von beiden wahrgenommen, jedoch nicht realisiert. Es war eine unausgesprochene Wahrheit. Kafkas Brief liest sich daher wie eine Beurkundung der unausgesprochenen Wahrnehmung. Er bringt dies zur Sprache, so wird es zur wahrgenommenen Realität.

Auch Dostoyewskis pessimistische Erkenntnisse sind hier ausschlaggebend. Seine depressive Lebenssicht ergibt für den Leser erst dann einen Sinn, wenn er sein eigenes Gewissen hinterfragt. Wenn also die Sicht Dostoyewskis nicht als absolute Wahrheit, sondern als dessen eigene Wahrnehmung und Interpretation der Welt betrachtet wird.

Wenn es also unsere Wahrnehmung ist, die die Realitäten um uns herum schafft, sollten wir uns an die Worte Said Nursis erinnern: „Wer gutes sieht, denkt gut! Wer gut denkt, hat Freude am Leben!“ Unsere Wahrnehmung hängt somit von unserer Betrachtungsweise ab.

Dabei ist es wichtig, wie die eigene subjektive Wahrnehmung auf die Objektivität reflektiert, bzw. projiziert wird. Freud z.B., projizierte seinen eigenen Ödipus-Komplex in die Psychoanalyse. Er machte seine Sicht zu einer Wahrheit. Dies veränderte die Sicht von Generationen.

Damit sind einen Schritt weite: die Wahrnehmung wird also beeinflusst. In einem Lied aus den 90er Jahren heißt es: „All you people can’t you see, can’t you see, how your love’s affecting our reality.“ Genauso, wie Musik unsere Stimmungslage beeinflusst, können uns unsere Gedanken lenken.

Beeinflussungen finden wir vor allem in der Geschichtswissenschaft. Denn auch die Geschichte muss nach Realität hin untersucht werden. Wie real ist die Geschichte, wenn sie von subjektiven Individuen geschrieben wird? Wenn sie so geschrieben wird, wie sie von dem Autor verstanden und wahrgenommen wurde? Wenn sie so geschrieben wird, wie es den Machthabern passt? Wie wahr kann die Erkenntnis über die Geschichte sein. Dies soll natürlich das Problem der Geschichtswissenschaftler sein.

Für Peter L. Berger ist die Gesellschaft ein dialektisches Phänomen (1973, S.3). Es ist ein Produkt des Menschen, aber gleichzeitig ist auch der Mensch ein Produkt dessen. So geht er davon aus, dass sich jede menschliche Gesellschaft eine Welt baut. Die Menschen bringen also eine Gesellschaft hervor. Und in dieser selbigen Gesellschaft erst, wird der Mensch zur Person. Hier erhält er seine Identität. Berger beschreibt drei Schritte dieses dialektischen Prozesses: Externalisierung, Objektivierung und Internalisierung (1973, S.4).

1. Externalisierung: Mit Externalisierung ist das ständige Strömen menschlichen Wesens in die Welt gemeint. Der Mensch externalisiert also einen Sinn.
2. Objektivierung: Objektivierung meint den Prozess, in der eine Wirklichkeit gewonnen wird.
3. Internalisierung: Der letzte Schritt ist die Wiederaneignung dieser Wirklichkeit. (Für die theoretische Fundierung des Begriffes “Internalisierung“ bedient sich Berger bei Mead (1968) und Strauss (1956).)

Durch die Externalisierung wird die Gesellschaft erzeugt. Sie ist also ein Produkt des Menschen. Durch die Objektivierung wird sie zur Realität. Internalisierung lässt den Menschen wiederum zum Produkt der Gesellschaft werden. Das Individuum selbst ist also Koproduzent der sozialen Welt und damit auch seiner selbst (Berger, 1973, S.19). Die soziale Welt wiederum verleiht den Beziehungen zwischen den Menschen eine bestimmte Struktur und Ordnung. Sie, die Gesellschaft, „strukturiert, distribuiert und koordiniert das welterrichtende Handeln des Menschen“ (Berger, 1973, S.8) und das individuelle Bewusstsein. Die Gesellschaft gibt dem Menschen also einen Sinn. Der Mensch strebt nach diesem Sinn und sucht eine Sinnhaftigkeit.

Da aber der Mensch im Gegensatz zu den Tieren unfertig ist, muss er seine Welt selber errichten. Die Strukturen, die der Mensch produziert, sind aber nicht so stabil wie die Welt der Tiere (Berger, 1973, S.7). Die Ordnung, die der Mensch errichten muss, bezeichnet Berger als Nomos (1973, S.20ff; Berger leitet den Begriff des „Nomos“ von Durkheims “Anomie“ (1973) ab.). „Gesellschaftlich gesehen, ist Nomos ein den ungeheuren Weiten der Sinnlosigkeit abgerungener Bezirk der Sinnhaftigkeit, die kleine Lichtung im finsteren, unheilschwangeren Dschungel“ (Berger, 1973, S.24). Die gesellschaftliche Welt konstituiert demnach sowohl subjektiv als auch objektiv einen Nomos. Der objektive Nomos wird im Verlauf der Sozialisation internalisiert. Durch die Erfahrungen der Gesellschaft gewinnt diese Ordnung an Stabilität. Neue Erfahrungen werden integriert, so dass die Ordnung gelegentlich kleine Modifikationen erfährt. Dieser Nomos bietet die Möglichkeit geordnet und sinnvoll zu leben. Die Gesellschaft hütet sozusagen Ordnung und Sinn. Eine radikale Absonderung von der sozialen Welt wäre für das Individuum gefährlich. Sie würde zu Orientierungs-, Sinn- und Identitätsverlust führen. So bietet der Nomos durch einen verbindlichen Sinn Schutz vor Unsicherheit. Dieser Schutz steht im Sinne des Menschen, der nach Sinnhaftigkeit verlangt. Somit sei, laut Berger, die wichtigste Funktion der Gesellschaft die Nomisierung, „das Setzen verbindlichen Sinns“ (1973, S.22).

Um eben diesen Sinn geht es bei Luhmann. „Wenn man von der Unterscheidung sinnvoll/sinnlos ausgeht, braucht man ein Kriterium, das festlegt, was sinnvoll ist und was nicht“ (1995, S.11). Für subjektive Lebensfragen ist dies noch recht einfach. Schwierig wird es in Entscheidungen, die die gesamte Gesellschaft betreffen. Hier kommt der Religion eine wichtige Rolle zu. „Die Funktion der Religion scheint dann darin zu bestehen, […] Irritation durch Unbestimmbarkeit in bestimmte oder doch bestimmbare Information zu verwandeln“ (Luhmann, 1995, S.12). Religion soll also das Unübersichtliche (unbestimmbare) in eine Übersichtlichkeit (bestimmbares) umwandeln und somit die Komplexität der Welt reduzieren. Um bei Berger zu bleiben, die Funktion der Religion ist die der Welterrichtung (1973, S.28). Es soll einen Nomos, also eine Ordnung bilden, das dem Individuum einen Sinn verleiht. Demnach sei die Religion ein Sinnsystem mit psychischen und sozialen Funktionen und hat eine herausragende Bedeutung bei der Konstruktion und Legitimation der gesellschaftlichen Wirklichkeit. Es bindet das Individuum in eine ganzheitliche und objektive Wirklichkeit und verleiht ihm einen Sinn (vgl. Berger 1965; Berger, Luckmann, 1970). Das Medium Sinn wird dabei erzeugt durch die Kommunikation (Luhmann, 1998, S.138).

Der große türkische Dichter Necip Fazil Kisakürek dichtet über den Sinn: „Gardinen, Gardinen. Überall, überall sind sie.“ Er will hiermit zum Ausdruck bringen, dass der Sinn, den wir nicht zu verstehen vermögen, hinter Gardinen versteckt lauert. Diese Gardinen müssen durchbrochen werden, um den Sinn erfassen zu können, um somit der Realität näher zu kommen.

Muhyiddin-i Arabi versuchte diesen Schleier zu enthüllen, in dem er davon ausging, dass nichts existiert außer dem Schöpfer selbst (Vahdetül Vücud). Dass heißt, der Schöpfer sei die einzige Realität, während die gesamte Materie ein Phantasieprodukt sei.

Deshalb schrieb auch Mevlana: „Zeig mir die Wahrheit der Dinge, die Du (= Der Schöpfer) mir zeigst.“ Er wollte sich mit den “Phantasien“ nicht zufrieden stellen und sehnte sich nach der Wahrheit, nach dem Sinn hinter der Schöpfung.

Hallaci Mansur vertrat die gleiche Idee wie Muhyiddin-i Arabi und verkündete deshalb „Enel Hakk“ (= Ich bin der Schöpfer). Gemeint hatte er, dass auch er selbst nicht existiert, sondern nur der Schöpfer selbst. Seine Zeitgenossen verstanden ihn nicht.

Die Suche nach Wahrheit und Realität ist also ein ständiger Prozess. Handlungen und Begebenheiten können nur durch die Erkenntnis des Sinns verstanden werden. Da dieser für den Menschen nicht direkt erkennbar ist, lebt schließlich jeder Mensch in seiner eigenen Realität. Jeder Mensch ist realer Hauptdarsteller in seinem eigenen unrealen Film.

Cemil Sahinöz
Publiziert in: Ayasofya Nr. 29, 2009, S.26-30

Literatur:

• Berger P. L.: Ein Marktmodell zur Analyse ökumenischer Prozesse. In: Internationales Jahrbuch für Religionssoziologie 1, 1965, S.235-249
• Berger P. L., Luckmann Th.: Die gesellschaftliche Konstruktion der Wirklichkeit. S. Fischer Verlag: Frankfurt am Main, 1970
• Berger P. L.: Zur Dialektik von Religion und Gesellschaft. S. Fischer Verlag: Frankfurt am Main, 1973
• Durkheim E.: Der Selbstmord. Luchterhand: Neuwied/Berlin, 1973
• Luhmann N.: Die Weltgesellschaft und ihre Religion. In: Solidarität 45, Heft 9/10, 1995, S.11-12
• Luhmann N.: Religion als Kommunikation. In: Tyrell H., Krech V., Knoblauch H. (Hrsg.).: Religion als Kommunikation. Ergon: Würzburg, 1998, S.135-145
• Mead G.H.: Geist, Identität und Gesellschaft. Suhrkamp: Frankfurt am Main, 1968
• Strauss A. (Hrsg.): George Herbert Mead on Social Psychology. University of Chicago Press: Chicago, 1956

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(11.12.2009) Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Okul döneminin ilk yarısı sona eriyor. Ve Almanya´da yaşayan velilerin her sene tekrarlanan telaşı yine başladı. Daha doğrusu 4. sınıfı veya 10.sınıfı bitirecek öğrencilerin velileri yeni bir soru ile karşı karşıya, “Çocuğumu hangi okula göndereyim?“. Aslında bu soru her yıl eğitim döneminin sonunda tekrar sorulur. Soru değişmez, ancak veli ve öğrenci değişir. Bu önemli ve çocuğun geleceğini etkileyecek soruyu istatistiksel veriler ile analiz etmeye çalışalım.

Öncelikle 4. sınıftan sonra seçilen okul hangisi olur ise olsun, ileride çocuğun ilmi seviyesini belirleyecek. PİSA araştırmasının sonuçlarına göre Gymnasium´a giden öğrenciler en yüksek okuma seviyesine ulaşıyor. Bunun yanında Hauptschule´de öğretilen okuma ve ingilizce dili çok düşük bir seviyede.

Tabiki her veli çocuğunu en iyi okula göndermek ister. Kimse çocuğunun kötülüğünü istemez. Yinede realist olmak lazım. İdealist olup, realist düşündüğümüzde çocuğumuzun kabiliyetine göre en iyi okulu seçebiliriz. Yoksa utopik düşünceler ile kimse alim veya deha olamaz.

Okul seçimini yapmadan önce sizin için önemli olanları belirleyin. Önceliklerinizi belirleyin ve ona göre bir okul seçin. Çünkü bu çocuğunuz için son derece önemli bir seçim olacaktır. Çocuğunuzun ilgi alanlarını tesbit etmeye çalışın. Eğer 4. sınıftan sonra bir okul seçiyorsanız bu seçeneği çocuğunuza bırakmayın. Çocuklar böyle bir kararı verebilecek olgunlukta olmadığı için bu sorumluluğu sizin üstlenmeniz gerekiyor.

Sonrada öğrencinin seviyesini ve anlayış kabiliyetini ortaya koymak gerek. Eğer çocuğun anlama kabiliyeti yüksek ve mantıksal düşünebiliyorsa büyük bir ihtimal Gymnasium´a gidebilir. Notları iyi fakat kendi başına çözüm yolları bulamıyor ise, Realschule en uygun okul olacaktır. Hauptschule´ye gelince. Eğer notlar kötü ise, öğrenci okula ilgisiz ise çocuğunuzu Gesamtschule´ye yollamakta fayda var. Her halihazır´da çocuğunuzu Hauptschule´ye göndermemeye bakın. Hautpschule yerine Gesamtschule´yi seçmeniz çocuğun geleceği icin etkili olacaktır. 10. sınıftan sonra çocuğunuzda kabiliyet ve istek görüyorsanız, Abitur yapması icin teşvik edin. En azından Fachabitur yapması iş ve ilmi kariyeri için çok faydalı olacaktır.

Öğretmenlerin tavsiyesine gelince. Kesinlikle dinlememek gerek. Yapılan tüm sosyolojik araştırmaların sonucu, istisnasız aynı sonucu veriyor: Yabancı öğrenciler ve işci ailelerin öğrencileri dışlanıyor ve kalitesiz okullara gönderiliyor. PİSA tarafından araştırılan 35 ülke arasında Almanya “yabancılar ve işci çocuklarını dışlama“da birinci sırada yerini alıyor. Bu konuyla ilgili bir örnek verelim:

Araştırmacılar iki sayfalık bir makale hazırlıyorlar. Bu makaleyi Bielefeld şehrinde görev yapan 20 alman öğretmenlere veriyorlar. Makaleyi, bir tıp profesörün çocuğunun yazdığını ve çocuğun ilmi dergiler okumasını çok sevdiğini, söylüyorlar. Öğretmenlerin 12 tanesi makaleye en iyi notu (sehr gut) veriyorlar. 3 tanesi iki (gut) veriyor. Geriye kalan 5 öğretmen “orta“ (befriedigend) notunu veriyorlar. Aynı makale başka bir öğretmen grubuna veriliyor ve bu sefer „içci bir ailenin, kitap okumayı sevmeyen ama müstehcen dergiler okuyan bir çocuğu yazdı“ deniliyor. Bu sefer aynı makaleye öğretmenlerin hiç biri “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi iki (gut) notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar. Demek ki öğretmenler kendi kafalarında oluşturdukları öğrenci tipine uygun notlar veriyorlar.

Bielefeld Belediyesi için yaptığım araştırmadan bir kaç örnek daha:

* 1995´den 2006´a kadar yüzlerce öğrenci sonradan Hauptschule, Realschule veyahut Gymnasium´a gönderilmiş. Bunlardan %94,88´i Hauptschule´ye gönderilmiş. %1,08i Realschule´ye gitmiş. %4,04´ü Gymnasium okuluna gitmiş. Burada iki ihtimal var: Ya gerçekten yabancıların çocukları cahil, yada açıkca bir dışlama mekanizması işliyor. Uluslararası araştırmalar ikincisinin, yani dışlamanın, işlediğini ispatlıyor.
* 4. sınıftan sonra karnesini alan bir çok türk öğrencimiz “Almancası yetmez“ diye düşük kaliteli okullara gönderiliyor. Halbuki kayıtları araştırdığımda çarpıcı sonuçlara vardım. Karne ortalaması 1,7 olan bir çok öğrencimiz dahi Realschule´ye yönlendirilmiş. Birçok velimiz öğretmen veya rektör ile konuşmaktan çekindiği için, çocuklar maalesef hakettiği okullara gidememişler.

Bu veriler yukarıdaki veriyi teyit ediyor. Yabancı öğrenciler dışlanıyor. Bu nedenle çocuğunuzu eğer kabiliyetli ise yüksek bir okula göndermekten çekinmeyin. Bu hakkınızı kimse elinizden alamaz.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 11.12.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13805&yazar=493

4 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.11.2009) Almanya´daki türklerin hedef ve gayeleri

Almanya´daki türklerin hedef ve gayeleri

Yapılan sosyolojik araştırmalara göre Almanya´daki yaşayan gurbetçilerimizin hedef ve gayeleri çok sınırlı kalıyor. Örneğin ortalama bir hayat serüveni şu sekilde oluşuyor: Lise diploması elde etmek, iyi bir işe girmek, evlenmek, iki çocuk dünyaya getirmek, faizli bir krediyle ev almak. Yapılan araştırmalara göre Almanya´da yaşayan türklerin %72sinin hedefleri bu şekilde oluşuyor.

Yani hayat bir şekilde ev aldıktan sonra duruyor… durgunluyor… ileri bir adım atılmıyor.

Yine aynı istatistiklere göre, 17-24 yaş arası türk gençlerin hedeflerinde ne bir üniversite diploması nede çalıştıkları işyerinde bir yükselme var.

Hedefinde üniversite olanların arasındakilerin %73ü bayanlardan oluşuyor. Erkeklerin hedeflerinde daha çok “iyi bir iş“ veya “iyi bir meslek eğitimi“ var.

Üniversiteye giden erkeklerin okuduğu bölümlere bakıldığında, %87si işletme, ticaret, ekonomi veya hukuk seçiyor. Sosyoloji, piskoloji, edebiyat veya felsefe fakültelerini tercih eden erkek üniversiteliler %5lik bir oranla marjinal bir grubu temsil ediyorlar.

Bayanlarda ise “sağlıklı“ bir dağılım gözüküyor. Sosyal bölümleri okuyanların oranı %52. Bayanlar arası marjinaller bilgisayar veya fizik fakültelerini tercih edenler oluyor.

Üniversiteyi bitirip, akademisyen olarak görev yapanlaron %60ı ise Türkiye´ye yerleşmek ve akademik kariyerlerini orada devam ettirmek istiyorlar. Çünkü Almanya´da eşit haklara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. “Eşit haklar“ meselesini gelecek yazımızda ele alacağız…

Şimdi tekrar “hedef ve gayeler“ konusuna geri dönelim….

Almanya´ya yerleşen birinci nesilin düşüncesinde, bir traktör parası biriktirip geri dönmek vardı. Hedeflerinde burada kalmak, almanca dilini öğrenmek, çocuklarını alman okullarında yetiştirmek yoktu.

Dolayısıyla çocuklarınıda bu şekilde, bu düşünceyle yetiştirdiler. Yani hedefte daima “para kazanmak“ vardı. Bu nedenle üniversiteye giden gurbetçilerin oranı her zaman %5lerin altında olmuştur. Türk gençlerinin hedeflerinde liseyi bitirdikten sonra, meslek okuluna girip, ileride iyi maaşlı bir işe girmek var(dı).

Birçok gurbetçi ailelerin düşencelerinde bu meselenin halen değişmemesi ilginçtir.

Evet, aşağılık komplekslerimiz halen devam etmekte.

50 senedir türkler Almanya´da yaşıyorlar. Yüzbinlerce işci ve öğrenci Türkiye´den gelip, Almanya´ya yerleşmişler. Gelenler, kalmışlar, dönmemişler.

Fakat bütün yatırımlar, hedefler, gayeler halen hiç dönülmeyecek olan anavatan için yapılıyor.

Hesaplar Türkiye için yapılıyor…

Almanya´nın hesabı unutuluyor, Bu hesabı kim görüyor?

Bu hesapta, türk gençlerinin hedefsiz gayesiz olması yazıyor.

Bu hesapta, türk gençlerinin ellerinden tutan olmadığı yazıyor.

Bu hesapta, türk gençleri için bir yol harıtasının olmadığı yazıyor.

Bu hesapta, türklerin kendi anadillerini unutmaları yazıyor.

Bu hesapta, türklerin asimile edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları yazıyor.

Bu hesapta… daha neler yazıyor.

Bu hesabın sorumlusu elbette sadece biz gurbetçiler değiliz. Yukarıda bir satır ile değindiğim “Eşit Haklar“ konusu, bu hesabı körükleyen durumlardan en önemlisi. Bizim payımıza düsen faktörler ise sorumsuzluk, perspektifsizlik ve yanlızca “madde“ ve “para kazanma“ ağırlıklı düşüncelerimiz….

Yazımızın en başına tekrar dönelim:

Bir fabrikada çalışmak, evlenmek, çocuk dünyaya getirmek, ev satın almak…. ve bitti.

Bu şekilde devam eden bir hayat, adeta 30 yaşında sona eriyor.

Ne bir adım ileri atılıyor,

Nede gelecek nesillerin yollarına dökülen dikenler temizleniyor.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 05.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13410&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler