Schlagwort-Archive: köse

(30.09.2010) Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Daha önce Ahmet Hakan´ın “Nurculuk Hastalığını“ yazmıştık. Şimdide kendimi Ahmet Hakan Coşkun´un başka bir kompleksini yazmak mecburiyetinde görüyorum: Fethullah Gülen kompleksi.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, burada yazacaklarım benim diğer yazılarıma benzemeyecek. Ama ne yapayım? Ahmet Hakan´a kendi diliyle cevap vermek zorundayım. Hani magazinvari bir dil ile.

Çünkü nerede magazin, televole, polemik, orada maşaallah Ahmet Hakan Coşkun…

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla, gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan gelir.

Ahmet Hakan, hiç şüphesiz ve tartışılmaz, Türkiye´nin en çok okunan köşe yazarı. Ama “en çok okunan“ olmak, “iyi“ manasına gelmez…

Örneğin en saçma ve ahlaksız dizileri milyonlar izler, ama ilmi belgeselleri bir kaç bin kişi izler.

En cahil kitapları milyonlar okur, ama akademik kitapları en fazla 1000-2000 kişi okur.

Demek kemiyet-keyfiyet meselesi….

Sayı çoğunluğu değil, kalite önemli…

Gelelim asıl konuya….

Ahmet Hakan´ın en çok zevk aldığı konu ´Okyanus Ötesi´yle, yani Fethullah Gülen´le uğraşmak…

Bunu bir psiko-analiz ile incelemeye çalışalım.

Eskiden bazı cemaatlerin takıntıları olurdu. Her taşın altında bir mason ararlardı. Bütün beceriksizlerini masonlara yüklerlerdi.

Şuan Ahmet Hakan aynısını Fethullah Gülen ile yapıyor. Herşeyin altında bir ´cemaat´ eli alıyor. Her konuya illahada Gülen´i sokmaya çalışıyor.

´Mahallesiz´ olduğunu iddia eden Hakan´ın mahallesi her başarısızlığı Gülen´e ve cemaate yüklemeyi maarifet biliyor.

Tabiki böyle yapmak ile kendiside çok iyi biliyorki, yazılarının reytingi çoğalıyor. Fethullah Gülen´i ağızına aldığında, yazısının binlerce defa yollanıp, okunacağını çok iyi biliyor. Bu şekilde populist olmayı iyi beceriyor.

Birde tabiki Gülen ile uğraşarak kendi egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Fethullah Gülen hakkında bir şey yazmaz ise – velev ki sadece bir satır bile olsa – çatlıyor çünkü…

Fethullah Gülen´e ulaşamadığı için onu taşlamaya çalışıyor. Başka türlü onu muhatap alan yok. O zamanda aşağılık komplekslerine kapılıyor.

Onun için…

Hakan´ım, yüce Türk Milletine bir iyilik yap, lütfen acilen psikolojik terapiye başla. İstersen gel Almanya´ya, ben seni ücretsiz terapi ederim.

Çok zor olsada, kompleksten kurtarırım seni…

Kim bilir… belki sende ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si olur, çıkarsın…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 30.09.2010
http://ikincivatan.eu/ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen-kompleksi-makale,380.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.07.2010) Ne Alamancı Nede Yabancı

Ne Alamancı Nede Yabancı

Kimlik çok önemlidir.

Cüzdanda taşınan kimlikten bahsetmiyorum… O kimliği kaybedince, tekrar çıkarmak mümkün.

Benim bahsettiğim kimlik kaybedilince sıkıntılar meydana getiren kimlik…

Yani insanın ´kimsin?´, ´nesin?´ sorularına cevap olarak verdiği yanıt… bir nevi kimliktir…

Sağlam bir kişiliğin oluşması için, bir insan kendi kimliğini çok iyi bilmeli. ´Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun? Vazifen ne?´ soruları kimliği bulmakta yardımcı olabilir…

Öteyandan kimlik krizleri geçiren insanların piskolojik yapıları bozuktur. Çoğu zaman aidiyet duygusu kaybolur, kendilerini hiç bir yere ait hissetmezler…

Bu sorunu Avrupa´daki gurbetçiler arasında gözlemlemek mümkün.

Gurbetçilerin 1. nesli böyle bir kimlik krizi geçirmemiş. Onlar nereden geldiklerini, ne olduklarını çok iyi biliyorlar.

Genelde 2. nesildede böyle bir sorundan bahsetmek mümkün değil.

Fakat 3. nesil ve gelmekte olan 4. nesil tam bu buhranın içinde.

Kendilerini ne türk nede alman olarak görenler…

Veya türk olmalarına rağmen türklükten utananlar…

Türk olmalarına rağmen Almanya´da yaşamakta olmalarını benimseyemeyenler…

kimlik krizi yaşarlar…

Bu piskolojik vakaa küçümsenmemeli.

Ortada kalan bu gençliğe iyice bir dikkat edelim. Ne türkçeyi nede almancayı biliyorlar. Göğsünde gururla Türkiye-bayrağı-resimli T-Shirt taşıyan, ama türkçe konuşmakta zorluk çeken binlerce genç var sokakta.

Nereden geldiğini bilmeyen, nereye gideceğinide bilemez….

Nitekimde böyle oluyor zaten. Hedefsiz, gayesiz bir gençlik ile karşı karşıya kalabiliriz.

Düşünün bu gençler, Almanya´da ´yabancı´, Türkiye´de ´alamancı´…. Ne Almanya´da almancayı iyi biliyor nede Türkiye´de türkçe konuşabiliyor… Hani ´bir lisan, bir insan´ derler ya… yarı lisan ne yapar o zaman? Veyahut iki tane yarı lisan, bir bütün lisan edermi?!…

Gençlerdeki kimlik krizini aşabilmek için, onlara sağlıklı bir ortam hazırlamak gerekiyor. Her zaman yazdığımı mecburen burada papağan gibi tekrarlamak zorunda kalıyorum: Türkçe´yi küçük yaşta çocuklara çok iyi bir şekilde öğretmek gerekiyor. Kültürümüzü, lisanımızı, dinimizi, tarihimizi, örf ve adetlerimizi küçük yaşta öğretmemiz gerekiyor….

Daha anaokuluna başlamadan önce…

Anaokuluna başladıktan sonra bir kelime dahi öğretmek, nafile… Çok geç kalınmış olunur..

3. nesil ne alamancı nede yabancı, onlar Almanya´da yaşayan Türk gurbetçileridir. Bunu benimsettirmemiz gerekiyor.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 14.07.2010
http://www.ikincivatan.eu/ne-alamanci-nede-yabanci-makale,310.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.07.2010) Dikkat Alamancılar geliyor

Dikkat Alamancılar geliyor

Almanya´nın bazı eyaletlerinde tatil sezonu başladı bile… Gelecek haftalarda kalan eyaletlerde okul tatiline girecek…

Dolayısıyla yine onbilerce gurbetçi, nam-ı diğer Alamancılar Türkiye´ye, yani vatan-ı asliyelerine yol alacaklar…

Kimileri arabayla, kimileri uçakla, bazılarıda gemiyle gidecekler…

Alamancıları Türkiye´de ayırt etmek aslında çok basit.

Trafikte korkakca ve ´dikkatli´ sürmeye çalışanların çoğu Alamancıdır…
Sokakta gezerken, sağına soluna garip bir şekilde gözleri sonuna kadar açık olarak bakanlar Alamancıdır…
Alış-verişte, mağzanın içindeki elemanların ´yardımcı olabilirmiyiz?´ sorusuna ´yok sağolun´ diye yanıt veren Alamancıdır…

Bunların bir çoğu Türkiye´de doğmuştur. 60lı ve 80li yıllar arasında işci olarak Almanya´ya gitmişlerdir. Tabiki hepsinin kafasında geri dönmek vardı. Traktör parası kazanıp geri dönmek…

Geri dönemediler tabiki, ama yinede senede bir veya iki senede bir anavatana yolculuğu hiç kesmediler… Her ne olursa olsun, Türkiye´de tatil yapmaktan hiç vazgeçmediler.

Eskiden Türkiye´dekilerin beklentileride çok farklıydı.

Alamancılar zengiydi. Valiz dolusu hediyelerle gelirlerdi. Tabiki meşhur alaman çikolatası hiç eksik olmazdı. ´Süper zengin´ler en sok teknolojik harikalarıyla gelip, ´hava´ atarlardı..

Bunlar tabiki eskide kaldı.

Şimdi ne Alamancılarda para kaldı, nede Türkiye´de birşey eksik…

Globalleşen dünya´ya Türkiye sırt dönecek değildi ya. Dünyada ne ararsanız, Türkiye´de de var. Öylede olması gerekiyor zaten.

Alamanya´da da ne isterseniz var…

Yinede bazı adetler değişmez…

Çikolata ve valiz dolusu olmasada, torba dolusu hediyeler yine Alamancılar getirir.
Ve 40 sene önce olduğu gibi, yine, Alamancılar Almanya´ya geri dönerken, sucuk, pastırma, erik, yoğurt ve ´memleket´ kokan herşeyi yanında götürürler. Bunların hepsinin Almanya´da da var olması önemli değil, çünkü bunlar ´memleket´ kokuyor.

Hatta ´bunları uçakta taşıyarak rezil olmaya ne gerek var´ diyen gençler dahi, bir gün kendileri bile bunu uygularlar ve güldükleri vaziyete düşerler…

Evet Almanya´da yaz sezonu başladı..

Alamancılar yola çıktılar..

Bizden duyurulur…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 12.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/dikkat-alamancilar-geliyor/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.07.2010) İslami terimlerde tercüme problemi

İslami terimlerde tercüme problemi

Gayri-müslim ülkelerde yaşanan bir problem var… Tercüme problemi.

İslami terimlerin ve lugatların her dilde karşılığı olmadığı için, mecburen karşı lisandaki kelime havuzundan bir kelimeyle tercüme ediyorsunuz. Buda tabiki tamamen farklı bir mana ortaya çıkarıyor.

Örneğin müslüman gencimiz x diyor. Hristiyan dostumuz x duyuyor. Kelimeler aynı, fakat müslüman gencin ve hristiyan dostumuzun x den anladıkları şey çok farklı oluyor. Müslüman x derken y yi kastediyor ve hristiyan x duyunca z anlıyor. Dolayısıyla kendini ifade etmekte, daha doğrusu dinimizi doğru bir şekilde aktarmakta sıkıntılar çekiliyor.

Özellikle din, kader, zekat, sevap ve iman gibi terimlerin tercümeleri yanlış manalar ortaya çıkarabiliyor. Bir müslümanın ´kader´ kelimesinden anladığı, bir hristiyanın ´destiny´ kelimesinden anladığıyla çok farklı… Zekat ve sevap kavramları hristiyanlıkta yok bile.. Yok olan birşeyi nasil tercüme edeceksiniz?

Hadis ve ayet tercümelerinde bu konuya özellikle dikkat etmek gerekiyor… Çünkü yanlış tercüme edilen bir hadis veye ayet vahim neticeler verebilir.

Bazende birşey vardır, ama kelimesi veya ismi yoktur. Örneğin arapcada ´deve´ için 50 tane farklı kelime vardır. Büyük deve, küçük deve, zayıf, ağır, yaşlı, küçük, cinsiyeti vs… her deve çeşidi için farklı bir kelime. Çünkü orada bu ayrım gereklidir. Ama tercüme ettiğinizde hep ´deve´ çıkar…

Bir başka misal aile kavramlarında. Avrupalı´larında amcası, dayısı, teyzesi ve halası vardır, ama onlar hepsi için ayrı bir kelime değil, bir kelime kullanırlar…

Zaten var olan ama ayrı bir kelime olmayan bir nesneyi tarif ederek anlatmak mümkün… bu kolaydır. Zor olanı, yukarıdada belirttiğimiz gibi olmayan kelimeler ve kavramlar. Hristiyanlıkta sevap yoktur. Sevabı o zaman neyle tercüme edeceksiniz?

Bu nedenle yapılacak iş belli…

Kelimeler tercüme edilmemeli. Yani zekat her dilde ´zekat´ olarak kalmalı vs. Bunu yahudi literatürü çok güzel bir şekilde yapmış. Yahudi ilahiyatında ve teolojisinde var olan kelimeler dünyanın her lisanında aynıdır. Tercüme edilmez. Zaten doğru olanda budur. Tercüme edilmemeli.

Ayni yolu müslüman literatürüde izlemeli… Kelimeler, kavramlar tercüme edilmemeli. Olduğu gibi bırakılmalı. Manaları açıklanmalı. Bu şekilde birbirimizi anlamada ve kendimizi ifade edebilmede daha hızlı yol katetmiş oluruz.

Ama şunuda belirtmek gerekir… bu problem maalesef hafife alınıyor ve dini cemaatlerde dahil, fazla ilgilenilmiyor.

Halbuki büyük dini kuruluşlar ve gruplar bu konuyu ele almalı. Kendi çıkardıkları ve yayınladıkları kitaplardaki bu hatalar düzeltilmeli.

Gerekirse bir İslami Lügat hazırlanmalı…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 06.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/islami-terimlerde-tercume-problemi/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.06.2010) Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı“

Mehmet Akif Ersoy

Kainatta bazı sesler vardır ki bin sene dahi geçse o sesleri duymak halen mümkündür. O seslerin başında Hz. Muhammedin (sav.) sesi gelir. Kendisine makam ve mevki teklif edildiğinde, ´Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler, davamdan yine vaz geçmem´ demişti. Davası ´La ilahe illlah. Muhammedur Resulullah“ idi.

Peygamberin nurundan istifade eden insanların sesleride halen duyulmakta.

Resulullah Miraca çıktığında, o seslerden biri hiç tereddüt etmeden ´O dediyse doğrudur´ demişti ve Sıddık ünvanına layık olmuştu Ebu Bekir.

Bir başka ses Allahın Vedud ismine mazhar olmuş olan Mevlana Celaleddin Rumi. Şefkat ve aşk ile ´Gel, gel, ne olursan gel´ demişti ve halen hem müslümanların hem gayri müslimlerin yüreklerini feth etmeye devam ediyor.

Bir başka kahramanın sesi daha var…

Yıl 1906.

Yer, Van.

Tahir Paşa bir gence gazete gösteriyor. Gazetede ingiliz komutan Gladstone elinde Kur´an´ı tutarak şunları söylüyor: ´Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız´…. Bu sözleri duyan genç şimşek gibi alevli bir şekilde ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyerek sesini bugünlere kadar duyurmuş.

İşte bu genç kahraman Bediüzzaman Said Nursi.

Peki Bediüzzaman Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edebildimi?

Bu soruyu yine Bediüzzamanın başka bir yerde yazdığı bir metin ile cevaplamaya çalışalım. Said Nursi şöyle yazıyor: ´Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, „Sadakte“ deyiniz. (Doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun.”

Evet, borcumuzu eda ediyoruz. Doğru söyledin ya Üstad, doğru söyledin. Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu hem bizlere hem tüm dünyaya ispat ettin.

***

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim…

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nurlar sadece nurculara ait değildir. Said Nursi hepimizin alimidir, Risale-i Nur´lar tüm İslam aleminin ortak malıdır. Bunlara sahip çıkmak, hepimizin vazifesidir.

Çünkü Bediüzzaman Said Nursi, herkesin korktuğu ve çekindiği bir zamanda bu vatanın imanına sahip çıkmıştır. Said Nursi o gür sesiyle iman hakikatlarını haykırmıştır.

O haykırdı diye, çekemeyenler, kendisini Barlaya sürgün ettiler. Kuş uçmaz, kervan geçmez Barla köyünde o sesi kısmaya çalıştılar. Bediüzzamanın orada yapa yanlız öleceğini umut ettiler. Ama nerede? Ölmesini bekledikleri Said Nursi, ilk kitabı Haşir Risalesini yazarak, adeta Barlada haşrini yaşıyor…

Said Nursi Barla´ya geldiğinde sadece iki tane malvarlığı vardı. Başka hiç bir şeyi yoktu. Birincisi çaydanlığı. İkincisi Kuran-ı Kerim.

Daha önce yüzlerce kitabı okuyan ve hatta ezberleyen Bediüzzaman Said Nursi, iman hakikatlarını yazarken sadece ve sadece Kur´an´a ve Sünnete başvuruyor. Başka hiç bir şey kullanmıyor.

Bu eserlerin yazılmasının tabiki bir çok nedenleri var. Biz burada, kendi mesleğimiz gereği, sadece psikolojik ve sosyolojik nedenlerini analiz edeceğiz.

İlk önce Risale-i Nurların yazılma sebeblerinin psikolojik nedenlerine göz gezdirelim…

Bunun için Üstadın hayatında dört dönüm noktası tespit etmek mümkün. Bu dönüm noktalarıda psikolojik olarak Üstadı etkilemiş ve Risale-i Nurları yazmasına vesile olmuş.

1. 14 yaşındayken bir sadık rüya görüyor. Rüyasında kıyamet kopuyor. Üstad Peygamberimizi (sav) görebilmek için sırat köprüsüne koşuyor. ´Olsa olsa Peygamberimiz oradadır´ diye düşünüyor. Rüyasında Sırat köprüsünün başında beklemeye başlar. Orada bütün peygamberleri karşılar ve hepsinin ellerini öper. Sonunda Kâinatın Efendisi’ni Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görür. Küçük Said, Peygamber Efendimiz’den ilim talep eder. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i bu talebi ´Ümmetimden suâl sormamak şartıyla, sana ilm-i Kur’ân verilecektir´ diyerek kabul eder. Rüyadan uyandıktan sonrada Said Nursi hayatı boyunca Peygamberimizin ikazına uyar ve herkesin sorusunu cevaplarken kimseye soru sormaz.

Bu dönüm noktası ilim aşkını sembolize ediyor.

2. 1906da okuduğu gazete haberi. Yazımızın başındada belirttiğimiz gibi ingiliz komutanı Gladstone Kur´anı yok etmekten bahsediyor. Bu haberi okuyan Üstad ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyor.

Bu dönüm noktası aslında Risale-i Nurların asıl başlangıç tarihidir. Bu sözlerden sonra Risale-i Nurlar manevi olarak, Bediüzzamanın zihninde, yazılmaya başlamıştır zaten.

3. Yine 1. Dünya savaşından evvel bir rüya görür. Rüyasında Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında. Birden o dağ müthiş infilâk eder. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağılır. O dehşet içinde bakar ki, merhum validesi yanında. Üstad der: ´Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.´ Birden, o halette iken, mühim bir zat Üstada âmirâne der: ´İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.´ Üstad bu rüyayı şöyle yorumlar: ´Anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.´

Bu dönüm noktasıda kendisinin Risale-i Nurları yazmakla vafider olduğunu gösteriyor.

4. Ankarada gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşından sonra Üstad meclise davet ediliyor. Oraya gidiyor fakat umduğunu bulamıyor. Zafer sarhoşluğu ve namaz kılmayan milletvekilleri ile karşı karşıya kalıyor. Üstad mecliste, daha sonra ´Namazname´ adını alacak olan, namazın ehemmiyetini anlatan bir yazısını okuyor ve bir çok milletvekili namaza başlıyor… Üstada Ankarada büyük paralar ve makamlar teklif ediyorlar, fakat o bunların hepsini red ediyor ve daha sonra şunları yazıyor: ´Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.´ Bediüzzaman Ankarada kalamayacağını anlamıştı ve trene atlayıp Vana geri dönmüştü. Bu tren yolculuğu – kendi tabiriyle – onu Eski Said´den Yeni Said´e dönüştürmüştü.

Bu dördünce ve son dönüm noktasıda Bediüzzamanı sosyal hayattan tamamen kopturuyor. Nursi siyaset ile vazifesini yerine getiremeyeceğini anlıyor. Bundan sonra Yeni Said olarak sadece iman hakikatlarına yöneliyor.

Bu dört olay Risale-i Nurların yazılmasında ehemmiyetli rol oynuyor…

***

Evet Bediüzzaman, daha öncede belirttiğimiz gibi sürgün edildiği Barlada Risale-i Nurları yazmaya başlıyor. Barlada ölmesini bekleyenlere tokat gibi bir cevap ile ilk Risalesini yazıyor: Haşir Risalesi. Yana ölmeyi beklerken adeta orada diriliyor.

Ve sadece iman hakikatlarını yazıyor. Hayatını buna vakf ediyor. Aslında Risale-i Nur Üstadın bir hayalinin gerçekleşmesi. Üstad hem din ilimleri hem fen ilimlerinin aynı anda okutulduğu bir üniversite hayal ediyordu. ´Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassub, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder´ diyordu. Fakat böyle bir üniversiteyi bir türlü yaptıramıyordu… İşte Risale-i Nur bu üniversitenin gerçekleşmiş halidir. Çünkü Risale-i Nurlarda iman hakikatları gayet ilmi bir şekilde izah ediliyor. İlmi metodlar ile İslamın en büyük meseleleri çözülüyor. Bu şekilde hem akla, hem kalbe hitap edilmiş olunuyor.

Evet, Barlada sosyal ölüme mahkum olmayan Üstad yine sürgün edilir. Yine eziyet görür. Yine hapislere sokulur. Ama Said Nursi hayatı boyunca hapisten hapise sürgünden sürgüne götürülmesine rağmen Risale-i Nurlar tüm Türkiye´de yayıldı. O kadar menfi propaganda yapılmasına rağmen Said Nursi gönüllerde taht kurdu. Neden acaba?

Az önce Risale-i Nurların yazılmasındaki psikolojik nedenlerini inceledik, şimdide Risale-i Nurların yayılma sebeblerini sosyolojik olarak ele alacağız. Burada üç önemli nokta göze çarpıyor:

1. Manevi boşluk dolduruldu.
Evet 20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında ülkemizde büyük bir manevi boşluk hakimdi. Adeta dini hayat silinmişti ve yeri başka birşeyle doldurulmaya çalışılıyordu. Ama 1000 senedir İslama bayraktarlık etmis olan Türk ve Anadolu halkı bu değişimi kabul etmiyordu. Bu manevi boşluğu yine İslamdan başka hiç bir şey dolduramazdı. İşte Risale-i Nurların tam bu zamanda yazılması, bu manevi boşluğa tevafuk ediyor. Bütün dini hareketlerin ve eğitimlerin yasaklandığı bir dönemde, Said Nursi kalkıyor, tam aksine dini ve imani eserlerini yazıyor. Bu eserler hakltan halka yayılıyor.

2. İlim ve fen birleştirildi.
Eskiden ya fizikci olurdunuz yada hoca. Ama Risale-i Nur sizi fizikci bir imam haline getiriyor. Çünkü din ve fen ilimlerini birleştiriyor. Ayırmıyor. Yani Üstada göre din ve fen ilimlerinin ayrı ayrı okutulması, kurumlar arasında büyük çatışmalara sebebiyet vereceğinden bunların birlikte okutulmasında zaruret vardır. Ve Üstad risalelerinde imani konuları ilmi bir şekilde cevaplıyor. İkna metodunu kullanıyor. Bu şekilde kitaplar toplumda büyük ilgi duyuyor. Özellikle öğretmenlerin Risale-i Nurlara yönelmesi bu durumun hakikatini ortaya koyuyor.

3. Dini toplumsallaştırıyor.
Yine 19. Yüzyıldan gelen ve 20. Yüzyıldada devam eden bir anlayış hakimdi Osmanlı ve daha sonrası Türkiyede. Dini öğrenmek için biryerlere veya birkişilere bağlanmanız gerekiyordu. Halkın arasında dini öğrenmek en asgari meseleleri düşmüstü. Said Nursi bunu değiştiriyor. Haşir, Ahiret ve Kader gibi zor konuları herkesin anlayabileceği bir şekilde topluma sunuyor. Hani Mehmed Akif diyorya: ´Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı´. İşte Üstad tamda bunu yapıyor. Modern çağda yaşayan insanların modern sorularına bir nevi yine modern cevaplar veriyor. Bizim sorunlarımıza asrımıza uygun cevaplar veriyor.

Bir misal: İbn-i Sina. Belki gelmiş geçmiş en büyük hekimlerden birisi. Ama 2010da yaşayan 15 yaşındaki bir genci alsak, İbn-i Sinadan tıp hakkında çok daha fazla bilgisi vardır. Daha akıllı olduğundan değil, şartların degistiğinden dolayı.
Aynen öyle, Risale-i Nurlar bizim şartlarımızı göz önünde bulundurarak cevaplar sunuyor. Böyle olmasıda işte yine Risale-i Nurun yayılmasına vesile olan sosyolojik nedenlerden bir tanesi.

Bu üç nokta Risale-i Nurların Türkiye´de yayılmasında tetikleyici rol oynamış. Tam ihtiyaç duyulduğu vakitte, Bediüzzaman Said Nursi Risaleleriyle toplumun ihtiyaçlarına karşılık verebilmiş…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-sosyolojik-nedenleri/

 

Risale Haber, 26.06.2016

http://www.risalehaber.com/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-ve-yayilmasinin-sosyolojik-ve-piskolojik-8756yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.06.2010) Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Son yazımızda Evrim Teorisinin teori dahi olmadığını yazmıştık. İlmi anlamda bir teori olması için gereken şartların olmadığını söylemiştik ve bundan dolayı teori değil ancak bir hipotez olabileceğini vurgulamıştık.

Hatta çoğu cevrelerce hipotez dahi değil, tamamen bir din haline getirildiğini söylemeye ve aktarmaya çalıştık. Tamda buradan devam etmeye çalışacağız.

Ancak öncelikle ´maymun´ kelimesini biraz irdeleyelim…

Malumdur, maymun bir hayvandır. Çok nazik, şirin görümlü maymunların olduğu gibi sert, korkutucu ve ürkütücü maymunların olduğuda bir gerçek.

Halk ağızında maymun kelimesi daha fazla menfi manada kullanılır.

Yani birisine ´maymun gibisin´ denildiğinde, bu müsbet ve onur verici değil menfi ve negatif manada kullanılır.

Peki menfi manada kimlere ´maymun´ denilir?

Bir çok manada kullanılsada genel hatları ile şu noktalarda birisine ´maymun´ benzetmesi yapılır:

1. Sürekli fikrini değiştirene (`maymun iştahlı´)
2. Şımarık olana (´maymun gibi hareket etme´)

Bu bilgileri göz önünde bulundurarak gelelim son yazımızda ve yukarıda tekrar belirttiğimiz noktaya. Dedik ki, ´Evrim´ dinine bağlı olan müridler, hiç bir delili olmayan bu dini ayakta tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gerekirse manipüle ediyorlar, yalan söylüyor, sonuçları yanıltıyorlar vs.

Evrim dininden çıkan bir çok ilim adamı olmasına rağmen ve bunların birçoğunun ´Hata ettik. Senelerce hayatımızı bir hiç uğruna harcadık´ demelerine rağmen, ´evrim kalesinin´ son ´mücahidleri´, ölmüş olan bu dini diriltmeye çalışıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?

Cevap: Maymunluklarıyla.

Maymundan geldiğimize inanan bu ´maymunlar´ maymunluklarıyla maymunları dahi güldürüyorlar.

Çünkü yukarıdaki maymun benzetmesine uygun bir şekilde hareket ediyorlar.
Nasıl mı? İşte böyle:

1. Sürekli fikir degiştiriyorlar
Önce evrim diyorlar, sonra neo-evrim diyorlar, sonra mutasyon diyorlar, sonra ara fosiller diyorlar… tutmuyor hiç biri. Baktılar müridler azalıyor, kimse bu maymunluğa inanmıyor, yeni bir fikir ortaya atıyorlar, ´eee canım İslam´dada evrim var´. Birde utanmadan buna ayet, hadis veya İskilipli Atıf Hoca gibi İslam alimlerini alet ediyorlar. Kur´an´da ve İslam´da var olan gelişmeyi, evrim teorisiyle bağdaşıyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar ve bu şekilde saf zihinleri kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlar. Tabiki bir gelişme var. Bir hücre bebek oluyor, ardından büyüyor, gelişiyor…. Veya bir böcek gelişerek kelebek oluyor. Fakat EVRİMLEŞMİYOR, DEĞİŞMİYOR, aynı yaratık kalıyor. Kendi içerisinde bir değişiklik oluyor.
Misal: 10 parmaklı insanlar olduğu gibi, bazen 9 veya 11 parmaklı insanlarda olabiliyor. Fakat bu bir değişim veya evrim değildir. Evrim olması için tamamen başka ve yeni bir şey ortaya çıkması gerekiyor. Bu kesinlikle kainatta yoktur. Bir tane dahi delil yoktur.
Elbette bu “İslamı evrime göre uydurma” fikirleri dahi tutmayacak… ve en geç beş sene sonra yeni fikirlerle ortaya çıkacaklar… Yeni bir maymunluk ortaya atacaklar.

2. Şımarıyorlar
Evrimciler, evrim hipotezi söz konusu olduğunda, inatçı insanlardır. Küçük bir örnek: Almanya´da bir biyoloji profesörüyle üniversitede tartışıyoruz. Profesör masallarını anlatıyor. Sonuna kadar dinliyoruz. Anlattığı ´evrim masalı´ bittikten sonra, Darwinin orijinal kitaplarını ve Dawkins gibi modern evrim müridlerinin kitaplarını çıkarıyoruz. Tamamen bu kitaplar ile evrim hipotezini çürütüyoruz. İnatçı evrimci profesör inadına devam ediyor. Bizde profesörün inadına tuz katmak için Darwinin ´Problemler´ ismi verdiği bölümü okuyoruz. Soruyoruz, ´Aradan 150 sene geçti. Bu problemlerden bir tanesi dahi çözüldümü? Buna ne yanıt veriyorsunuz?´. Cevap, ´Yanıt manıt vermiyorum´ diyor ve kalkıp gidiyor.
Bu bir istisna değil. Buna benzer durumları evrimcilerle tartışan herkes yaşamıştır. Evrimin bir ilmi mesele olmadığını, şımarıklık ve inatçılıktan başka hiç bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor. Evrimciler adam gibi ´hiç bir ilmi delil yok, ama biz yinede inanıyoruz´ deseler, diyecek bir sözüm yok. Ama bunu ilmi delillere bağlama çabası, şımarıklık değilde ne?

Evrimcileri eskiden en azından ciddi alabiliyorduk. İlmi ve mantıki cevaplar verebiliyorduk, fakat artık tüm dünyada gelinen nokta şu: Evrimcilerle ilmi bir tartışma sürdükmek neredeyse imkansız.

Buna örnek olarak Dawkinsi alabiliriz. Dawkins şuan evrimcilerin fikir babası. Ama kendisi dahi son kitabında ´Kainatta öyle bir düzen varki, tesadüfen olması mümkün değil´ diyor. Aferin Dawkins. İyi tespit etmişsin. Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez. Peki nasıl oluştu o zaman bu kainat? Dawkinsin düşüncesi, ´Olsa olsa bu harika ve kusuruz düzen evrimleşe evrimleşe oluşmustur´. Es Sukut. Tesadüf deseydi daha mantıklı bulacaktım, ama ´evrimleşe evrimleşe bu hale geldi´ demek, nasıl bir maymunluk? Ne zaman bir patlamadan veya bir kaosdan sonra düzen olmuştur? Hangi matbaanın patlamasından sonra kağıtlar ve mürekkepler evrimleşe evrimleşe kitap haline gelmiştir?

İşte bu yüzden ilmi ve mantıki bir cevap vermeye dahi gerek yok. Fikir babaları dahi böyle düşünüyorsa, daha neyi tartışabilirsinizki?

Gelinen nokta bu. Bir maymunlaşma. Ve bu maymunlaşma ileriki yıllarda dahada çoğalacak. Çünkü tüm kaleleri yıkılıyor. Ve yıkıldıkca yeni maymunluklar icat etmeye devam ediyorlar…

Etsinler….

Ama mübarek maymunları dahi kendi maymunluklarına alet etmesinler….

Esenle kalın efendim….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 01.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/maymundan-gelmiyoruz-ama-maymuna-gidiyoruz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.04.2010) Almanyanın İlk Türk Bakanının İlk İcratı: „Başörtüye hayır“

Almanyanın İlk Türk Bakanının İlk İcratı: „Başörtüye hayır“

„Politikacılar her sabah iki defa tıraş olmak zorunda, çünkü iki yüzlüdürler.“ Mark Twain

Bazen kendimi Muz Cumhuriyetinde hissediyorum… bazen Patagonyada… Bazende Yalakalar Adasında.

Geçen hafta Almanya´da ilk defa bir türk kökenli bayan Bakan oldu. Aşağı Saksonya eyaletinde avukat Aygül Özkan, Sosyal İşler, Kadın, Aile ve Sağlık Bakanlığı görevine getirildi.

Hıristiyan Demokrat Birliği Partisinden olan Özkan, alman Focus dergisine verdiği röportajda ilk icraatınıda açıklamış oldu: „Okullarda başörtüye hayır“. Gerekçeleride bildiğimiz klasik sözlerden ibaret: „Dini semboller olmasın. Devlet ve din ayrılsın“ vs. vs.

Açıkcası şaşırdım desem, yalan olur. Zaten bekliyordum. Ama bukadar çabuk, hemde seçilmesinin ardından sadece bir kaç gün geçtikten sonra, birde ilk icraatı olunca… pes vallahi.

Öncelikle neden şaşırmadığımı açıklayayım.

Malum, Almanya´da siyasete atılan bir çok türk kökenli insanımız var. Hepsi milletimizin ve insanlarımızın destekleriyle biryerlere geldiler..

Fakat, amma velakin…

Aradan çok zaman geçmeden bir çoğu kendi milletine, ırkına, dinine ve kültürüne çamur attı. Yada atmak durumunda hissetiler kendilerini. Kendi kimliklerini inkar ettiler. Ne için? Kimlere yaranmak için?

Kendi kimliklerini inkar ederek makam sahibi olmak isteyenler…

veyahut taviz verenler …

veyahut takiyye yapanlar…

Bunların arasında zerre kadar fark yok.

Para, mal, şan ve şöhret için kendi kimliklerini satan veya gizleyen insanların makam sevdası için yaptıkları hesapları er geç boşa çıkıyor. Durum bundan ibaret olmasına rağmen, yinede aynı filimi her sene yeniden izliyoruz. Çünkü İbn Haldunun dediği gibi ´Tarih tekerrürden ibarettir´. İnsan bu işte… Her zaman yeniden deniyor…

Halbuki Almanya´da yaşayan Türklerin fazla beklentileri yok. Destekledikleri insanların sadece kendi kimliklerine sahip çıkmalarını istiyorlar.

Yani…

Dini hassasiyeti olmayan birisi kalkıpta o makamdan başörtüye karşı gelmemeli.

Dini hassasiyeti olan biride yine o makamdan laikliğe laf atmamalı.

Çünkü madem sen Türk kimliğiyle biryerlere vardın, Türklerin desteğiyle bir makama ulaştın, elbette seni destekleyen insanları birazda olsun düşünmelisin. ´Köprüyü geçtim, bundan sonra size ihtiyacım yok´ diyenleri çok gördük….

Seni o makama çıkaranlar, seni yine indirebilirler….

Kaldıki hemen ilk icraat olarak böyle bir sözü sarf etmenin ne gereği var? Eline ne geçebilirki? Yoksa birilerine mesajmı verilmeye çalışılıyor? Şimdi seni bu sözlerden dolayı parti başkanımı yapacaklar?

Tam aksine….

Avukat Aygül Özkan´ın „Başörtüye hayır“ sözlerine kendi partisi karşı geldi. Evet, tabiki yine Almanlar karşı geldi. Kendi partisinin Genel Sekreteri Stefan Müller bu açıklamaları „saçma ve ürkütücü“ buldu.

Yani müslüman biri „hayır“ diyor, Hıristiyanlar „evet“ diyor…

Bu ne lahana? Ne turşu?

Parti yetkilileride böyle durumlarda şaşkın şaşkın kalıyorlar. Bir çok alman partisi doğal olarak türklerin oylarını kazanabilmek için partilerine türkleri alıyorlar. Ama gel gör ki, az bir zaman sonra içlerine aldıkları insanlar kendi insanlarına hakaret ediyorlar. Çünkü içlerine girenler, kendilerinin bu makamlara ancak taviz vererek gelebileceklerini zannediyorlar. Tabiki bu nedenle beklenen türk oylarıda gelmiyor. Alman siyasetcilerde aynen „Bu ne lahana? Ne turşu? Anlamadık gitti“ durumlarına düşüyorlar… yani „Hem sizin içinizden birilerini aldık, hemde siz bu kişiye karşı çıkıyorsunuz“ vaziyetleri komik bir durum meydana getiriyor. Dikkat edin, türklerin çoğu Türk siyasetcilerini değil, Alman siyasetcilerini destekliyorlar.

İşin başka bir lahana tarafıda şu: Daha iki gün önce Aygül hanım gazetelerde beyan verdi. Aşırı sağcılar ve aşırı sağ partiler kendisini tehdit etmişler. Şimdi ise bu aşırı sağcılar, aradan iki gün geçtikten sonra, Aygül hanımı bu açıklamalarından dolayı alkışlıyorlar. “Anlayan arap olsun” deyip arapları küçük düşürmektense biz yine “Bu ne lahana? Ne turşu?” diyelim geçelim….

Almanya´daki türk gurbetçileri halen

kendi kimliğini inkar etmeyen,

takiyyecilik yapmayan,

taviz vermeyen,

entegre olmus,

türk ve alman kültürünü çok iyi bilen ve ikisinide benimseyen,

Almanya´daki tüm yabancıları bir çatı altında toplayabilecek

olduğu gini görünen ve göründüğü gibi olan

bir siyasetci bekliyor… Buradan duyurulur…

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 26.04.2010
http://www.ikincivatan.eu/almanyanin-ilk-turk-bakaninin-ilk-icrati-%E2%80%9Ebasortuye-hayir%E2%80%9C-makale,237.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(18.04.2010) Ahmet Hakan´ın ‚Nurculuk‘ hastalığı

Ahmet Hakan´ın ‚Nurculuk‘ hastalığı

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ´Said Nursi´ ismini ağızına aldıktan sonra, Bediüzzaman hakkında konuşmak meşhur oldu. Gündeme gelmek için herkes Bediüzzamanı konuşur hale geldi. Hem aleyhinde hem de lehinde bir çok yazılar yazılıyor.

Bu tabunun yıkılması ve Bediüzzaman´ı anlama sürecinin başlamasi elbette çok güzel bir gelişme…

Yanlız bazıları varki, ne aleyhindae yazıyorlar, nede lehinde. Sadece günlük polemik üretmek için Bediüzzamanı yazılarına alet ediyorlar..

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla Ahmet Hakan Coşkun gelir. Gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan dün gece yine Twitter´de ´nurculuk´ hakkında polemiklerine devam etti. Ahmet Hakan dün şunları yazdı:

*

meğer ülkemizde ne çok nurcu varmış ya…

her türlü cemaatin, hizbin, grubun içine girip çıktım… bir tek nurcu olmadım. nedenlerini anlatacağım ama çok üşeniyorum.

aslında nurcular iyi insanlardır. ama nasıl derler, üzerinize afiyet biraz renksizdirler ve biraz fazla disiplinli…

„yeni başlayanlar için nurcular“ diye bir konferans mı versem acaba? biletli falan…

nurcular farklı hiziplere bölünmüştür: yazıcılar, okuyucular, yeni asyacılar, fethullah hocacılar, medresetüzzehracılar…

ben bir nurcunun hangi gruba mensup olduğunu da beş yüz metreden çakarım.

burada da bir nurcu yoğunlaşması var…

bir „hocaefendim“ bile yok, anlıyor musun?

*

Üşenme Ahmet Hakan, yaz niye Risale-i Nur cemaatine gir(e)mediğini.

Hadi gel istersen, konferanslarınıda biz ayarlayalım. Anlatta bizde öğrenelim, 500 metreden bir nurcunun hangi grubu ait olduğunu.

Ayrıca ´Hocafendim yok´ diye üzülmene hiç gerek yok. Sen kendin ´Sosyetenin Şeyhi´ ve ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si değilmisin?

İstediğin zaman fetva veriyorsun, istediğin zaman eski cemaatlerine laf konduruyorsun… sonra ´benim mahallem yok´ diye yapmacık bir melankoli haline giriyorsun. Sana senden daha iyi bir ´Hocaefendi´ olmaz, Ahmet Hakan Coşkun.

Üstelik sen Türkiye´desin.
Yani ´Ahmet Hakan Coşkun Hocaefendi ne zaman Türkiye´ye dönüyor´ polemiklerinide yapmamıza gerek yok.

Sadece ´Ahmet Hakan Coşkun Hocaefendi ne zaman Twitter´den çıkacak´ polemikleri yaparız´ dostum.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 18.04.2010

http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=15208&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.03.2010) Almanya´da ‚Süper İmam‘ yetiştirmek

Almanya´da ‚Süper İmam‘ yetiştirmek

Almanya´da imam yetiştirme konusu son 5 yıldır tartışılıyor. Konuyu İslami cemaatler değil, alman devleti, yapılan mülahazalar sonrası  ortaya attı. “Kendi imamımızı kendimiz yetiştireceğiz“  mantığıyla hareket edildi, yani ileride imamların Türkiye´den gelmelerini önleyip, bizzat Almanya´da imam yetiştirmek amaçlanıyor.

Bu amacın ve isteğin bir nedeni, Türkiye´den gelen imamların Almanya´ya adapte olamamaları. Türkiye´deki aldıkları eğitim ile Almanya´daki müslümanların sorunlarına cevap veremeyen imamlar, çoğu zaman sıkıntı ve bazende çelişki içinde kalıyorlar. Şartların ve ortamın farklı olması münasebetiyle zorunlu olarak birtakım problemler ortaya çıkıyor.

Konuyu çözebilmek için farklı yollar denendi…

Mesela Konrad-Adenauer-Vakfı Türkiye´den Diyanet vasıtasıyla gelen imamlara yine Türkiye´de eğitim veriyor. İmamlara Almanya´yla ilgili seminerler veriliyor. Bu şekilde Almanya´ya hazırlıklı olmaları sağlanıyor.

Başka bir yöntem, Süleymancı diye bildiğimiz cemaatin uygulaması. Almanya´daki VİKZ derneği (Süleymancıların çatı kurumu) yıllardır kendi camilerinde kendi imamlarını yetiştiriyorlar. Türkiye´den imam getirmiyorlar. Fakat Alman devletiyle bir türlü bir çalışma zemini bulamayan VİKZ, devletten destek alamıyor.

Nakşibendi Tarikatına bağlı olan bir başka grup daha etkili bir yola başvurdu. Berlin´de Şubat 2009da Almanya´nın ilk “İmam Okulunu” kurdular. Devletinde desteğiyle ve tabiki “kontrolüyle” kurulan okul merakla takip ediliyor.

Ayrıca bu araları Üniversitelerdede imam yetiştirmek için eller sıvanmış durumda. Mesela Osnabrück Üniversitesinde bir “İmam-Eğitimi”-Projesi başlatılacak. Bu projeye camilerde imam olanlar, çocuk okutanlar veya ilahiyatcılar katılabilecek.

Bütün bu gelişmelerde cevapsız kalan sorularda var elbette. Mesela Almanya´da yetişen ve eğitilen imamlar hangi camilerde veya nerede görev alacaklar? Hangi cami veya cemaat bu imamları kabul edecek? Nitekim her cemaat ve camii kendi yapısına uygun imamları Türkiye´den getirmeye devam ediyor, getirmese dahi, Almanya´da “güvendikleri emekli imamlara“ veya “imam hatip öğrencilerine“ başvuruyorlar. Söz gelimi imam eğitimini bir alman üniversitesinden alan biri veyahut Berlin´de ki İmam Okulundan diplomasını alan imam, Diyanete bağlı bir camide veya Milli Görüşe bağlı bir camide veyahut herhangi bir islami cemaatte görev alabilecekmi? Almanya´da ki cemaatlerin hiç biri devlete bağlı değil. Hepsi dernek olarak kayıtlılar. Yani imamları almakta zorunlu değiller. Yoksa Almanya, Türkiye´den imam getirme yolunu kapatacakmı? İslam, anayasaya göre din olarak kabul edilmedikçe, bu yasal derneklerde çalışanlara devlet nasıl karışacak?

Evet, konuyla ilgili daha bir çok cevaplanmamış sorular var…

Fakat kesin olan, Almanya´da ki imamlardan beklentiler….

İsterse Türkiye´den gelsin, ister Almanya´da yetişsin, imamlardan belli beklentiler var. İmamların pedagog olmaları, vizyon sahibi olmaları, insan endeksli, otantik ve örnek olmalari bekleniyor. Sadece “namaz kıldıran“ değil, bir cemaatin önderliğini yapmaları ve cemaatin istek ve taleplerine karlşılık verebilen tabir-i caizse “Süper İmamlar“ isteniliyor.

Bu “Süper İmamları“ yetiştirmek için, gelecekte daha bir çok projeler üretilecek. Alman devletinin ve cemaatlerin bu bağlamda atacakları adımları merakla takip ediyoruz…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 02.03.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14721&yazar=493

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 02.03.2010
http://ikincivatan.eu/almanya%C2%B4da-%E2%80%9Csuper-imam%E2%80%9C-yetistirmek-makale,175.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.02.2010) “Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

“Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

21. Yüzyılda kum´dan daha fazla ne var? Tabiki hoca var. Daha doğrusu hocalığa soyunan gayri-hocalar var. Sübhanekeyi bilen herkes fetva verme makamına hevesleniyor…

Durum böyle olunca, herkes istediği fetvayı bulabiliyor. Yani arayan fetvasınıda bulur, belasınıda.

Haydi diğelim ki, hayli kritik bir mesele hakkında bir fetva bulamadınız. Problem değil. Demokraside çağre tükenmez. „Mahallesizlerin Şeyhi“ Ahmet Hakan´a danışırsınız. Sayın Hakan maşaallah köşesinden her türlü fetva yağdırıyor. Sizi mi kıracak?

Farz edelim Ahmet Hakan vicdana geldi ve size istediğiniz fetvayı vermedi. Hiç sorun değil. Aramaya devam. „Ben bu makamdan ayrılmam“ların İmamı İmam Baykal´a sorunuzu yönetin. Sayın Baykal her türlü fetvayı hiç çekinmeden verebilir. Kendisinin dini bilgisi siyaset bilgisi kadar azdır. İşte bu „azlık“ yüzünden kolaylıkla istediğiniz cevabı alabilirsiniz.

Haydi oda olmadı… Birisi var ki, ekmek gibi fetva üretir. Kendisi adeta „fetva makinesi“. Onu kimse durduramaz. Her soru ve soruna, çağre ve çağresizlere, tam yerinde, hurafelerden en uzak bir cevap verebilen “hocamız” var. Kendisi sosyetenin Şeyhül İslamı, namı değer Zekeriya Beyaz. Süt gibi beyaz olan hocamıza, en saçma ve en olamayacak sorularınızı sorabilirsiniz. Size veremeyeceği fetvası yoktur. Kendisini bu konuda kimse durduramaz.

***

Bizler alışmışız. Alışmışta, kudurmuştan beterdir. Her zaman işi ehline değil, kerizine veririz… Dolayısıyla işlerimizde yarım yamalak, çürük gider. Bu sadece dini konularda değil. Her konuda böyledir.

Sağlık hariç… Kimse kanser hastası olunca, marangoz olan komşusuna gitmez. Veya beyin cerrahı yerine, doktor dizileri izleyen ve karpuz satan yan mahallenin esnafına gitmez…

Ama fetva için, herkese başvurulur…

Piskolojik konularda, herkese başvurulur…

Sosyolojik konularda, köşe yazarları cirit atar..

Fakat unutmayalım ki… Yarı doktor candan, yarı imam imandan eder.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 26.02.2010
http://www.ikincivatan.eu/%E2%80%9Cdini-sosyetelestirme-sektoru%E2%80%9Crnveyarn%E2%80%9Eisi-ehline-degil-kerizine-vermek%E2%80%9C-makale,167.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.01.2010) Kaybedilen bir nesil? Almanya´daki Göçmenlerin Eğitim Seviyesi

Kaybedilen bir nesil? Almanya´daki Göçmenlerin Eğitim Seviyesi

Hafta başı Almanya´daki eğitim seviyesiyle ilgili yapılan son araştırmanın sonuçları yayımlandı. Devlet İstatistik Bakanlığının yaptığı “Mikrozensus“ araştırması yine yankı yaptı. Ve yankının merkezinde – her sene olduğu gibi – göçmenlerin eğitim seviyesi var.

Federal Alman Hükumetinin Göç, Sığınma ve Uyumla Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Maria Böhmerin yaptığı açıklamaya göre, göçmenlerin eğitim seviyesinin yükseltilmesi için yeni projelerin üretilmesi gerekiyor. Dr. Böhmerin dediğine göre, göçmenlerin eğitim seviyesi “sıkıntı“ verici.

Araştırmaya göre, göçmenlerin %14,2sinin hiç bir diploması yok. Bu oran almanlar arasında sadece %1,8. İş konusundada aynı karamsar sonuçlar ortaya çıkıyor. Göçmenlerin %44,3ü meslek eğitimi almamış ve dolayısıyla iş bulma imkanları oldukça düşük. Almanların sadece %19,9unun meslek eğitimi yok. Yani arada yine ciddi bir fark var.

Aynı araştırmada çıkan sonuclara göre, Almanya´daki yaşayan insanların sayısı gittikçe azalıyor, fakat yabancıların ve göçmenlerin oranı yükseliyor. 82,1 milyon vatandaştan 15,6 milyonu (%19) göçmen. Bu sayı 2007ye göre %0,3 artmış.

Ve buna ilaveten göçmenlerin yaş ortalaması düşerken, almanların yaş ortalaması yükseliyor. 2080de Almanya´da yaşayan insanların yarısının ya yabancı veya göçmen olacakları belirtiliyor.

Şimdi bu senaryoyu tekrar bakalım, yani

1. Yabancılar ve göçmenler çoğalıyor
2. Almanlar azalıyor
3. Yabancıların ve göçmenlerin eğitim seviyesi çok düşük

Tabiki durum bundan ibaret olunca, yani göçmenlerin eğitim seviyesinin ortalama almanların seviyesinden çok düşük oldugunda, siyasetçiler ister istemez sıkıntıya giriyorlar. Bu devletin gelecekte halen bir dünya gücü kalmasını isteyenler, bu yönde çalışmalar yapmak zorundalar.

Peki göçmenlerin eğitim seviyeleri neden bu kadar düşük?

Göçmenlerin eğitim seviyesinin düşük olmasının sebebi elbette sadece “ilime ve bilgiye“ uzak durmalarından değil. Durum bundan ibaret olsaydı, bu araştırmadan çıkan sonuçları ırkçılar kendi lehlerinde kullabilirlerdi. Fakat göçmenlerin eğitim seviyesinin düşük olmasının başka bir nedeni daha var.

“Eşit Haklar“ yazımızdada belirttiğimiz gibi, dünya genelinde yapılan araştırmalara göre Almanya´da göçmen çocuklarına, özellikle türk gençlerine, okul ve iş dünyasında eşit haklar tanınmıyor. Kaliteleri aynı seviyede olsa daha, göçmenler hakkında kafalarda oluşan önyargılardan dolayı, kendilerine kaliteli bir iş verilmiyor veya kaliteli okullara alınmıyorlar.

Bu eşitsizlik sadece göçmenler için geçerli değil, aynı uygulama alman işci ailelerine dahi yapılıyor. PİSA ve İGLU gibi araştırmaların sonuçları gösteriyorki, sistematik bir önyargı hakim. Fakat bu önyargı ırkçılıktan dolayı gelmiyor.

Dr. Böhmerde bunun farkında ki, bugün yaptığı açıklamada, eşit hakların verilmesini talep ediyor. Eyaletlerin bu konuda çaba göstermelerini istiyor. 2012de Alman öğrencilerin ve göçmen öğrencilerin seviyesinin aynı olması gerektiğini vurguluyor. Tabiki bunun neredeyse imkansız olduğunu kendiside biliyor.

Yazımıza Dr. Böhmerin yaptığı açıklamasındaki bir söz ile son verelim: „Göçmen ailelerin çocukları kaybettiğimiz nesil olmamalı.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 28.01.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14342&yazar=493

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.01.2010) Cinsel Özgür(süz)lük

Cinsel Özgür(süz)lük

“Aşırı özgürlük, gerek devlette ve gerekse bireylerde köleliğe dönüşür“

Eflatun

 

Bazı çevrelerde özgürlük kavramı “istediğini yapabilirsin, sana kimse karışamaz“ olarak algılanıyor. Bu çevrelerin ilim adamları, toplum bilimcileri özgürlük ve hürriyet kavramlarını bu yönden benimsiyorlar. Yani adeta bir kuralsızlık olarak algılıyorlar.

 

Bunun en bariz ve açık örneğini cinsellik konusunda müşahede edebiliriz.

 

“Cinsellikte özgürlük olsun“ derken, dejenere edilmiş bir gençlik tam anlamıyla özgürsüzleşiyor. Çünkü her yerde yaygın olan müstehcenlik, fikirleri ve zihinleri alt-üst ediyor. Özgür değil, özgürsüzlük haline getiriyor. Başlıkta Eflatundan kullandığım söz gibi: aşırı cinsel özgürlük, bireyleri cinsel kölelere çeviriyor.

 

Aslına bakılırsa “Cinsel Özgürlük“ konusu bazı çevreler tarafından istismar edilen bir mesele. Öncelikle kendi nefis ve arzularına hakim olamayan taifeler için, bu şekilde uydurulmuş bir palavra kaçınılmaz bir fırsat. Bunların özgürlük olgusu, “Cinsel tercihini özgürce yaşayabilmek“ten ibaret. Şehvani isteklerini tatmin edemeyenler için böyle bir “özgürlük“ olgusu tam bir nimet. Yani mesele özgürlük değil, mesele hayvanca nefsini tatmin etme duygusu.

 

Kadını köle gibi kullanmak isteyen çevreler için de “Cinsel Özgürlük“ yalanı, tam yerinde. Bu çevreler kadına, “Tabiki soyunacaksın, bu senin özgürlüğün“ diyebilme imkanı buluyorlar. Hatta çoğu zaman bunu bizzat kadınlara, yine kendi kurdukları sözde feminist derneklere, söylettiriyorlar. Ve nihayetinde sokakta, plajda, reklamda, televizyonda, haberde, gazetede ve kısacası heryerde “kadını soyma“ operasyonu – hem fiziki hem manevi anlamda – başarılı bir şekilde işlenebilir hale geliyor.

 

Pazarlama şirketleri de bu durumdan istifade ediyorlar. Çünkü “Ne kadar et gösterirsek, o kadar çok satıyoruz“ denileceğine, “Yok efendim. Herkes özgür. Biz buna dikkat ediyoruz. Yoksa niyetimiz kötü değil“ deme imkanı doğuyor.

 

Medya sektörü bu durumdan istifade eden başka bir grup. Çikolata veya banka reklamlarında dahi uygulanan “et gösterileri“ hiç bir mantık ile açıklanamaz. Ancak “Cinsel Özgürlük“ diyerek, işin içinden sıyrılabilinir. Bu nedenle, medya sektörü de bu meseleyi destekliyor.

 

Bu çevreler “Cinsel Özgürlük“ propagandasını yapabilmek için, belli sınırları zorluyorlar, toplumda geçerli olan ahlak ve kültürel kuralları alt-üst ediyorlar.

 

Halbuki basit bir futbol oyununda dahi kurallar olduğu gibi, elbette toplumsal yaşamda da kurallar ve sınırlar gerekiyor. Kimse bir futbol oyununda, “Ben artık topa ayağımla değil, elimle vuracağım. Ayağımla vurmamı isteyenler, benim özgürlüğümü sınırlamak istiyorlar“ diyemez.

 

“Cinsel Özgürlük“ derken tüm sınırları ve kuralları kaldıranlar, aslında cinselliği yok ettiklerinin farkında değiller. Erkek ve kadın vücudunu psikolojik algı olarak birbirinden farksız hale getirdiklerinin ve bu şekilde toplumda bir adaletsizlik ve eşitsizlik ortamının oluştuğunun farkında değiller. Eşitlik olsun derken, tamamen bir eşitsizlik ortamı hazırlanıyor.

 

“Vücudunu“ istediği gibi sergilemeyi ve “müstehcen filimlerin hızla yayılmasını“ özgürlük olarak nitelendiren toplumlar, tecavüzlerle, aile dramlarıyla, cinsel skandallarla ve çocuk pornografisiyle uğraşmaktan başlarını kaldıramaz haldeler.

 

Bu sorunlara çözüm üretmektede aciz kalıyorlar. Çünkü ürettikleri çözüm – yani cinsel özgürlük – zaten sorunun temeli. Bu şekilde tam bir kısırdöngüsüne girmiş oluyorlar.  

 

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.01.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14234&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.12.2009) Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Çocuğumu hangi okula göndereyim?

Okul döneminin ilk yarısı sona eriyor. Ve Almanya´da yaşayan velilerin her sene tekrarlanan telaşı yine başladı. Daha doğrusu 4. sınıfı veya 10.sınıfı bitirecek öğrencilerin velileri yeni bir soru ile karşı karşıya, “Çocuğumu hangi okula göndereyim?“. Aslında bu soru her yıl eğitim döneminin sonunda tekrar sorulur. Soru değişmez, ancak veli ve öğrenci değişir. Bu önemli ve çocuğun geleceğini etkileyecek soruyu istatistiksel veriler ile analiz etmeye çalışalım.

Öncelikle 4. sınıftan sonra seçilen okul hangisi olur ise olsun, ileride çocuğun ilmi seviyesini belirleyecek. PİSA araştırmasının sonuçlarına göre Gymnasium´a giden öğrenciler en yüksek okuma seviyesine ulaşıyor. Bunun yanında Hauptschule´de öğretilen okuma ve ingilizce dili çok düşük bir seviyede.

Tabiki her veli çocuğunu en iyi okula göndermek ister. Kimse çocuğunun kötülüğünü istemez. Yinede realist olmak lazım. İdealist olup, realist düşündüğümüzde çocuğumuzun kabiliyetine göre en iyi okulu seçebiliriz. Yoksa utopik düşünceler ile kimse alim veya deha olamaz.

Okul seçimini yapmadan önce sizin için önemli olanları belirleyin. Önceliklerinizi belirleyin ve ona göre bir okul seçin. Çünkü bu çocuğunuz için son derece önemli bir seçim olacaktır. Çocuğunuzun ilgi alanlarını tesbit etmeye çalışın. Eğer 4. sınıftan sonra bir okul seçiyorsanız bu seçeneği çocuğunuza bırakmayın. Çocuklar böyle bir kararı verebilecek olgunlukta olmadığı için bu sorumluluğu sizin üstlenmeniz gerekiyor.

Sonrada öğrencinin seviyesini ve anlayış kabiliyetini ortaya koymak gerek. Eğer çocuğun anlama kabiliyeti yüksek ve mantıksal düşünebiliyorsa büyük bir ihtimal Gymnasium´a gidebilir. Notları iyi fakat kendi başına çözüm yolları bulamıyor ise, Realschule en uygun okul olacaktır. Hauptschule´ye gelince. Eğer notlar kötü ise, öğrenci okula ilgisiz ise çocuğunuzu Gesamtschule´ye yollamakta fayda var. Her halihazır´da çocuğunuzu Hauptschule´ye göndermemeye bakın. Hautpschule yerine Gesamtschule´yi seçmeniz çocuğun geleceği icin etkili olacaktır. 10. sınıftan sonra çocuğunuzda kabiliyet ve istek görüyorsanız, Abitur yapması icin teşvik edin. En azından Fachabitur yapması iş ve ilmi kariyeri için çok faydalı olacaktır.

Öğretmenlerin tavsiyesine gelince. Kesinlikle dinlememek gerek. Yapılan tüm sosyolojik araştırmaların sonucu, istisnasız aynı sonucu veriyor: Yabancı öğrenciler ve işci ailelerin öğrencileri dışlanıyor ve kalitesiz okullara gönderiliyor. PİSA tarafından araştırılan 35 ülke arasında Almanya “yabancılar ve işci çocuklarını dışlama“da birinci sırada yerini alıyor. Bu konuyla ilgili bir örnek verelim:

Araştırmacılar iki sayfalık bir makale hazırlıyorlar. Bu makaleyi Bielefeld şehrinde görev yapan 20 alman öğretmenlere veriyorlar. Makaleyi, bir tıp profesörün çocuğunun yazdığını ve çocuğun ilmi dergiler okumasını çok sevdiğini, söylüyorlar. Öğretmenlerin 12 tanesi makaleye en iyi notu (sehr gut) veriyorlar. 3 tanesi iki (gut) veriyor. Geriye kalan 5 öğretmen “orta“ (befriedigend) notunu veriyorlar. Aynı makale başka bir öğretmen grubuna veriliyor ve bu sefer „içci bir ailenin, kitap okumayı sevmeyen ama müstehcen dergiler okuyan bir çocuğu yazdı“ deniliyor. Bu sefer aynı makaleye öğretmenlerin hiç biri “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi iki (gut) notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar. Demek ki öğretmenler kendi kafalarında oluşturdukları öğrenci tipine uygun notlar veriyorlar.

Bielefeld Belediyesi için yaptığım araştırmadan bir kaç örnek daha:

* 1995´den 2006´a kadar yüzlerce öğrenci sonradan Hauptschule, Realschule veyahut Gymnasium´a gönderilmiş. Bunlardan %94,88´i Hauptschule´ye gönderilmiş. %1,08i Realschule´ye gitmiş. %4,04´ü Gymnasium okuluna gitmiş. Burada iki ihtimal var: Ya gerçekten yabancıların çocukları cahil, yada açıkca bir dışlama mekanizması işliyor. Uluslararası araştırmalar ikincisinin, yani dışlamanın, işlediğini ispatlıyor.
* 4. sınıftan sonra karnesini alan bir çok türk öğrencimiz “Almancası yetmez“ diye düşük kaliteli okullara gönderiliyor. Halbuki kayıtları araştırdığımda çarpıcı sonuçlara vardım. Karne ortalaması 1,7 olan bir çok öğrencimiz dahi Realschule´ye yönlendirilmiş. Birçok velimiz öğretmen veya rektör ile konuşmaktan çekindiği için, çocuklar maalesef hakettiği okullara gidememişler.

Bu veriler yukarıdaki veriyi teyit ediyor. Yabancı öğrenciler dışlanıyor. Bu nedenle çocuğunuzu eğer kabiliyetli ise yüksek bir okula göndermekten çekinmeyin. Bu hakkınızı kimse elinizden alamaz.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 11.12.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13805&yazar=493

4 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.11.2009) Eşit Haklar

Eşit Haklar

“Önce farenin şerrini defet, sonra buğday biriktirmeye çalış.“
Hz. Mevlana

Hangi ülkede yaşıyorsanız yaşayan. O ülkeye uyum sağlayabilmek için, kendinizi rahat hissedebilmeniz için, eşit hakların geçerli olması gerekiyor.

Yani başkalarına verilen hakların tamamen aynısı sizin içinde geçerli olması gerekiyor. Ve dolayısıyla size verilen hakların aynısı başkalarınada verilmesi gerekiyor.

Örneğin bir iş görüşmesine gittiğinizde türk veya arap, alman veya ingiliz, başörtülü veya kısa şortlu, kel veya uzun saçlı vs. olduğunuz önem taşımamalı. Sadece o iş için gereken kabiliyetlerinize bakılmalı ve işe alınıp alınmadığınız bu faktörlere göre belirlenmeli.

Eşit hakların olması toplumsal barış ve huzur içinde çok önemli. Kıyafeti, ırkı, dili ve dini yüzünden aşağılanan veya hakları elinden alınan insanların, yaşadıkları toplumlarda huzur bulmaları imkansızdır. Böyle bir ortamda daima huzursuzluk ve anarşi hakim olur.

***

Eşit haklar konusu Almanya´da da son yıllarda tartışılan en önemli konular bir tanesi. Özellikle eğitim ve iş dünyasında bir eşitsizlik söz konusu. Bir çok araştırmanın sonuçlarına göre, Almanyada başarılı olmak için iyi gelirli olmak ve göçmen çocuğu olmamak gerekiyor. Yani iyi gelirli olmayan almanlar dahi eğitim sisteminin belli taşlarına çakılıp kalıyorlar.

Somut bir örnek: Bielefeld şehrinde yapılan sosyolojik bir araştırmadan bahsedelim. İki sayfalık bir metin yirmi öğretmene veriliyor. Deniliyorki: “Bu yazıyı bir tıp profesörünün çocuğu yazdı. Çocuk ilmi dergiler okumasını seviyor. Lütfen bu metine not verin“. Bu bilgilere göre öğretmenlerin 12 tanesi metine en iyi notu, yani “pekiyi“ veriyorlar. Üç tanesi “iyi“ notunu, geriye kalan beş kişide “orta“ notunu veriyorlar.

Aynı metin yirmi farklı öğretmene veriliyor. Bu sefer şöyle deniliyor: “Bu yazıyı işci bir ailenin çocuğu yazdı. Çocuk genelde kitap okumaz, okursada müstehcen dergiler okur.“ Öğretmenlerden hiç biri aynı metine “pekiyi“ notunu vermiyor. Sadece dört tanesi “iyi“ notunu veriyor. Geriye kalanlar kötü notlar veriyorlar.

Öğretmenlerin farklı olduğunu, fakat metinin aynı olduğunu göz önünde bulundurarak, böyle tamamen farklı sonuçların ortaya çıkması, okul sisteminde eşit haklarin olmadığını açık ve net şekilde gösteriyor.

Son senelerde yapılan PİSA, İGLU ve OECD araştırmaların sonuçlarıda hep aynı: Almanya´da, özellikle okullarda, eşit haklar yok. Yani kısacası herkesin şansı aynı değil. Bazıları doğuştan daha şanslı…

Kılık – kıyafet konusundada aynısı geçerli. Yüzlerce başörtülü kızın üniversitelerde öğretmenlik okuduğunu müşahede ediyoruz. Maalesef bu kızların neredeyse hiç biri, başörtüleri yüzünden, öğretmenlik yapamayacaklar. Öğretmenlik diplomalarını alabilmelerine rağmen, öğretmen olamıyorlar. Demekki öğretmen olabilmek için, birde başörtüsüz olmak gerekiyormuş…

Bu şuna benziyor: Size araba sürebilmek için ehliyet veriyorlar, ama diyorlarki: “Yolda araba sürme.”.. ne hazin bir çelişki…

Çelişkilerden bahsetmişken….

Almanca dilini öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Yaşadığımız bu ülkeye uyum sağlayabilmek için bu dili bilmek şart.

Fakat… Amma velakin…. Vel hasıl…

Dilbilimcilerin ve piskologların ortak bir dille söyledikleri bir gerçek var: Anadilini bilmeyen, başka bir dili doğru dürüst öğrenemez. Durum böyle iken, Almanya´da anadil dersleri birer birer okullardan kaldırılıyor. “Kendi dilini öğrenebilme” hakkı binlerce insanın elinden alınıyor…

Eşit haklar dedik…

Eşit hakların verilmesi bir lüks değildir. Bu bir şarttır. Her insan, hangi dinden, dilden, ırktan, renkten olursa olsun… aynı haklara sahip olmalı. Ancak bu şekilde uyum ve entegrasyon gerçekleşebilir.

Esenle kalın, efendim…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 12.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13478&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.11.2009) Almanya´daki türklerin hedef ve gayeleri

Almanya´daki türklerin hedef ve gayeleri

Yapılan sosyolojik araştırmalara göre Almanya´daki yaşayan gurbetçilerimizin hedef ve gayeleri çok sınırlı kalıyor. Örneğin ortalama bir hayat serüveni şu sekilde oluşuyor: Lise diploması elde etmek, iyi bir işe girmek, evlenmek, iki çocuk dünyaya getirmek, faizli bir krediyle ev almak. Yapılan araştırmalara göre Almanya´da yaşayan türklerin %72sinin hedefleri bu şekilde oluşuyor.

Yani hayat bir şekilde ev aldıktan sonra duruyor… durgunluyor… ileri bir adım atılmıyor.

Yine aynı istatistiklere göre, 17-24 yaş arası türk gençlerin hedeflerinde ne bir üniversite diploması nede çalıştıkları işyerinde bir yükselme var.

Hedefinde üniversite olanların arasındakilerin %73ü bayanlardan oluşuyor. Erkeklerin hedeflerinde daha çok “iyi bir iş“ veya “iyi bir meslek eğitimi“ var.

Üniversiteye giden erkeklerin okuduğu bölümlere bakıldığında, %87si işletme, ticaret, ekonomi veya hukuk seçiyor. Sosyoloji, piskoloji, edebiyat veya felsefe fakültelerini tercih eden erkek üniversiteliler %5lik bir oranla marjinal bir grubu temsil ediyorlar.

Bayanlarda ise “sağlıklı“ bir dağılım gözüküyor. Sosyal bölümleri okuyanların oranı %52. Bayanlar arası marjinaller bilgisayar veya fizik fakültelerini tercih edenler oluyor.

Üniversiteyi bitirip, akademisyen olarak görev yapanlaron %60ı ise Türkiye´ye yerleşmek ve akademik kariyerlerini orada devam ettirmek istiyorlar. Çünkü Almanya´da eşit haklara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. “Eşit haklar“ meselesini gelecek yazımızda ele alacağız…

Şimdi tekrar “hedef ve gayeler“ konusuna geri dönelim….

Almanya´ya yerleşen birinci nesilin düşüncesinde, bir traktör parası biriktirip geri dönmek vardı. Hedeflerinde burada kalmak, almanca dilini öğrenmek, çocuklarını alman okullarında yetiştirmek yoktu.

Dolayısıyla çocuklarınıda bu şekilde, bu düşünceyle yetiştirdiler. Yani hedefte daima “para kazanmak“ vardı. Bu nedenle üniversiteye giden gurbetçilerin oranı her zaman %5lerin altında olmuştur. Türk gençlerinin hedeflerinde liseyi bitirdikten sonra, meslek okuluna girip, ileride iyi maaşlı bir işe girmek var(dı).

Birçok gurbetçi ailelerin düşencelerinde bu meselenin halen değişmemesi ilginçtir.

Evet, aşağılık komplekslerimiz halen devam etmekte.

50 senedir türkler Almanya´da yaşıyorlar. Yüzbinlerce işci ve öğrenci Türkiye´den gelip, Almanya´ya yerleşmişler. Gelenler, kalmışlar, dönmemişler.

Fakat bütün yatırımlar, hedefler, gayeler halen hiç dönülmeyecek olan anavatan için yapılıyor.

Hesaplar Türkiye için yapılıyor…

Almanya´nın hesabı unutuluyor, Bu hesabı kim görüyor?

Bu hesapta, türk gençlerinin hedefsiz gayesiz olması yazıyor.

Bu hesapta, türk gençlerinin ellerinden tutan olmadığı yazıyor.

Bu hesapta, türk gençleri için bir yol harıtasının olmadığı yazıyor.

Bu hesapta, türklerin kendi anadillerini unutmaları yazıyor.

Bu hesapta, türklerin asimile edilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldıkları yazıyor.

Bu hesapta… daha neler yazıyor.

Bu hesabın sorumlusu elbette sadece biz gurbetçiler değiliz. Yukarıda bir satır ile değindiğim “Eşit Haklar“ konusu, bu hesabı körükleyen durumlardan en önemlisi. Bizim payımıza düsen faktörler ise sorumsuzluk, perspektifsizlik ve yanlızca “madde“ ve “para kazanma“ ağırlıklı düşüncelerimiz….

Yazımızın en başına tekrar dönelim:

Bir fabrikada çalışmak, evlenmek, çocuk dünyaya getirmek, ev satın almak…. ve bitti.

Bu şekilde devam eden bir hayat, adeta 30 yaşında sona eriyor.

Ne bir adım ileri atılıyor,

Nede gelecek nesillerin yollarına dökülen dikenler temizleniyor.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 05.11.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13410&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.10.2009) Almanya’da İslami Cemaatlerin hastalığı: Gıybet

Almanya´da İslami Cemaatlerin hastalığı: Gıybet

 

Almanya´da bir çok dini cemaat var. Özellikle türk cemaatleri çok yaygın. Cemaatlerin çok sayıda olması, avantaj olması gerekirken, tam aksine, bir dezavantaj olmuş durumda. Çünkü cemaatlerin birbirleriyle uğraşmaları, biraraya gelememeleri ve aralarında gıybetin yaygın olması, Almanya´da İslam dininin yeterince tanınmasına ve temsil edilebilinmesine engel oluyor.

 

Konuya girmeden önce, gıybet melesesini ele alalım. Giybet ile ilgili Kuran-ı Kerim´de şöyle bahsedilir: ”Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir“ (Hucurat Süresi, 12).

 

Gıybetin anlamı “bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek“. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır. Peygamber Efendenmiz gıybeti şöyle tanımlar: „Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır“ (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II, 384, 386). Bediüzzaman gıybetin tarifini şöyle yapıyor: “Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır“ (Said Nursi, Mektubat, s.267).

 

Cenab-ı Allah gıybeti (dedikoduyu) kesinlikle yasaklamışdır. Tiksindirici bir olay olarak görmüş ki “ölmüş kardeşinin etini yemek“ ile kıyaslamış. Ama ne yazıkdır ki, dedikodu en çok kendi milletimiz arasında yayılmış bir hastalıkdır. Oysa Bediüzzaman bir köpeğin bile gıybetini yaptırmıyor.

 

Evet, dedikodu bir hastalıktır. Hemde bulaşıcı bir hastalık. Öyle ki herkesin dilinde. Medya´nın da desteği ile dedikodu ekmekden fazla yayılmış insanların evine. Halbuki gıybet bir sahtekarlıktır, iki yüzlülüktür. Gıybet yapmamak ise delikanlılıktır, büyük bir fazilettir.

 

Gıybet kabir azabını alevleyen en büyük günahlardandır. Öyle bir günahdır ki, bütün yapdığınız ibadetleri boşa kılar. Yani haramların en belalısıdır. Çünkü farz edin ki, gıybet ettiğiniz kişi öldü. O zaman helallik konusu ahirete kalıyor.
Gıybet tüm amelleri iptal eden korkunç bir günahtır. Şöyle diyor Bediüzzaman: „Nasıl ateş odunu yer bitirir, gıybet dahi güzel amelleri yer bitirir.“ Peygamber Efendimiz (sav), “bir insanın elbisesi uzundu” demesini bile, “o şahıs bunu duysaydı rahatsız olabilirdi” diye gıybet sayıyor.

 

Gıybetin doğrusu yanlışı olmaz. Söylenen doğru dahi olsa gıybettir. Doğru söylenen gıybettir, yalan olsa hem gıybet hemde iftira! Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı gelemeyen kalbiyle inkâr etmesi gerekir (İmam Gazzâli, Zübdetü’l-İhya, Trc: Ali Özek, İstanbul 1969, 362, 363).

 

Onun için gıybet edilen yerleri boykot etmek lazım. Bunu kesinlikle hafife almamak lazım. Milletimizi ve insanlarımızı yiyip bitiren bu beladan kurtulmak, ancak onu ve onu uygulayanları boykot etmek ile olur. Sahabeler her türlü gıybetin yapıldığı ortamdan kaçmışlar, gıybet duyduklarında ya yapanı ciddi uyarmışlar yada kulaklarını tıkayarak oradan uzaklaşmışlardır. Hasan-ı Basrî Hazretleri kendisine gıybet edene bir tabak taze hurma göndermiş ve üzerine şöyle bir not koymuştur: “Duydum ki sen ibadetini bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim.”

 

Gıybeti ancak canavarlaşmış vicdansızlar yapar. Bir insan asla gıybet edemez. Cenab-ı Erhamürrahim Kur´an-ı Kerim´de gıybet edenleri “Cehennem ehli“ olarak isimlendiriyor.

 

Gıybetcinin günâhtan kurtulması için pişmanlık duyması, tövbe etmesi, gıybetini yaptığı kimse ile helâlleşmesi gerekir.

 

Şimdi gelelim gıybetin en kötü şekline: Cemaat gıybeti.

 

Evet, Almanya´da ki müslümanların şu an ki perişan durumunun nedeni ne yahudiler nede gayri müslimler. Suçlu müslümanın ta kendisi. Çünkü şimdi bahsedeceğimiz konu, yani cemaat gıybeti, müslümanların arasına zehirli bal gibi yayılmış. İşte bu zehir müslümanları perişaniyete mahkum ediyor.

 

Cemaatler birbirlerine kardeşlik duyacaklarına birbirlerine sinsice düşmanlık besliyorlar. Bu düşmanlığın kaynağı şu kelimede saklı: “Yalnız benim cemaatim haklı doğru ve güzel“. İşte böyle düşünen insanlar diğer cemaatleri kötülemekle İslamiyete hizmet ediyorum zannediyorlar. Tabiki bunu açıkca yapmıyorlar. Çoğu zaman kendileride farkında değilller. Bu kötülemeler çoğunlukla şöyle başlar: “Hepimiz kardeşiz, fakat….“, “Süleymancılar kardeşlerimiz, fakat…“, “Nurcular kardeşimiz, fakat…“

 

İşte bu “fakat“ kelimesi bütün gıybeti ve iftirayı başlatan kuyruklu bir yılan gibidir. Önce kardeşlik denir, sonrada “fakat“ eklenir ve güya kardeş olan cemaat acımasızca aşağılanır. İşte böyle korkunç bir gıybetden kurtulmak çok zor. Böyle bir gıybeti işledikten sonra helalleşmek çok zor. Çünkü tüm bir cemaate gıybet etmiş olunuyor. Ve böylece kabir azabını şiddetlendiren gıybet silinmez hale geliyor. Böyle bir günahtan kurtulmak için önce pişman olunmalı. Sonrada her kimseye bu gıybeti yapdıysa, o kişileri bulup onlara o cemaat hakkında dediklerinin yanlış olduğunu anlatip, düzeltmeli. Gıybet bir şahısa karşı yapılmadığı için direk helalleşmek mümkün. Kime anlatıldıysa onlara hata yapıldığını anlatmak gerek.

 

“Sadece benim cemaatim doğru, diğerleri yanlış.“ Yada “Benim cemaatim eşitdir İslam!“ gibi sözler gizli şirk´tir. Çünkü bu sözler o cemaati ideoloji yerine getiriyor. Yani dini cemaat birden ideoloji haline geliyor.

 

Halbuki cemaatler hakkında gıybet eden insan şunu kafasına sokmalıdır: İslam bir üniversitedir. Cemaatlerde bu üniversitenin farklı fakülteleridir. Üniversite sadece fakültelerin birbiriyle dostca çalışmasıyla değer kazanır. Hiç fakülte fakülteye karşı düşmanlık eder mi? Etse, koskoca üniversite perişan olur. İşte fakülte halinde olan cemaatler birbirleriyle çalışmalı ve dostca muhabbet etmeli ki, üniversite olan İslam yücelsin. Yoksa bu kavgalar ve iğrenç gıybetler dinimize daha büyük zarar verecektir.

 

Cemaat, ayrı ayrı cesetlerin tek bir cesette ittifakıdır. Peygamberimiz (sav) Müslümanları bir vücudun azalarına benzetir (Buhari, Edeb, 27; Müslüm, Birr 66-67). Bir el diyer ele düşmanlık etmediği gibi, Müslümanlar birbirlerine küsmemeleri lazım. Birbirlerine destek olmaları lazım. Bakın, yüce kitabımız Kur´an-ı Kerim ne buyuruyor: “Hepiniz Allah´ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin“ (İmran Süresi, 103). Bediüzzaman bu konu hakkında şöyle diyor: “İttifak hüdadadır (Allah yolundadır), heva ve heveste değil.“ (Divan-i Harb-i Örfi, s.59).

 

Bediüzzaman Said Nursi, emsalleri içinde ihlasa verdiği ehemmiyet ile tanınır. Davasının esasına aldığı temel unsurlardan birisi de uhuvvet (kardeşlik). Bu hem davasının özü itibariyle, hem de İslam dünyasında ve bütün müslümanlar arasında görmeyi arzu ettiği tablo itibariyledir. Toplumu düşmanlıkdan kurtarıp, birlik ve beraberliğe getirebilmenin birçok çarelerini sıralayan Bediüzzaman, mü´minler arasında birliği gerektiren bağların Uhud Dağı azametinde ve Kabe hürmetinde olduğunu, aralarında ihtilafa ve ayrılığa götüren sebeplerin çakıltaşı hükmünde bulunduğunu ifadeyle, dini değerleri düşünmeden mü´mine küsüp darılmanın çakıl taşlarını Uhud Dağından büyük, Kabe´den daha hürmetli tutmak kadar bir divanelik olduğunu belirtir (Mektubat, sayfa 287).

 

Üstadin Uhuvvet (Kardeşlik) Risalesinde dediğini göre, “Cemaatim haktır veya daha güzeldir“ demeye hakkımız var. Fakat kimsenin „Sadece benim cemaatim hakdır“ demeye hakkı yok.

 

Peki çözüm ne?

 

Birlik, beraberlik ve destek düsturuyla hareket etmek zorunda olan cemaatler, birliklerini güçlendirmek için bir konsey kurmalarında fayda görüyorum. Bu nasıl olabilir?

 

Her bölgede bir konsey, yani bir istişare grubu (heyeti) kurulmalı. Bu gruba bölgede ki her camiden, hiç bir cemaat ayrımı yapmadan, bir-iki temsilci, mesela hoca veya başkan, caminin temsilcileri olarak bu konseyde olmalı. Fakat önemli olan, hiç bir cemaat ayrımı yapmamak. Ne mezhep olarak, nede millet olarak. İslam adına hangi grup varsa, hatta aleviler dahi, bu istişare heyetine katılmalı.

 

Bu heyet, şartlara göre, ayda bir buluşmalı. Hem birlikte faaliyetler organize edilmeli hemde çeşitli konularda fikir alış verişi yapılmalı. Mesela gayri müslimlerle irtibatlar koordineleri yapılabilinir. Yerel medyaya beyannameler verilebilinir. Önemli olan insanların karşısına birlik ve beraberlik halinde çıkmak. Unutmayalım, birlikden güç doğar.

 

Böyle bir heyetin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Hem kendi insanlarımıza faydalı olur hemde yaşadığımız devlete kendimizi dinlettirebiliriz. Kendi insanımıza ve kendimize “cemaatlerin kardeş” olduğunu ispat etmiş oluruz.

 

Birbirimizle uğraştığımız müddetce, biraraya gelmedikce, Alman devleti dahi, haklı olarak, “İslam adına kiminle görüşeyim?” diyor. Örnek: İslam din dersi. Almanyada senelerce din dersi problemi var. Devlet “Gelin okullarda İslam din dersi verin” diyor. Belli bir grup çıkıyor: “Biz verelim” diyor. Ardından başkaları: “Hayır onlarınki yanlış İslam. Bizimki doğru İslam” diyor. Devlet dahi kiminle irtibat edeceğini bilmiyor. Ve şaşkın şaşkın şu soruyu soruyor: ”Doğru İslam. Yanlış İslam. Kaç tane İslam var?“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 14.10.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=13157&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.09.2009) Avrupa´da ölen yok mu?

Avrupa´da ölen yok mu?

Ölüm ile hayat iç içedir. Ölümsüz bir hayat yoktur. Hayatsız bir ölüm de yok. Hayat sahibi herkes ölecektir. Ölmek için, herkes hayat sahibi olacaktır. Yani ölüm, hayatın ta kendisidir. Hayatı sukut ettiren, hayatı anlamlı kılan, ama lezzetleride acılaştırandır.

Lezzetleri acılaştıran özelliğinden olsa gerek ki, bazı toplumlar ölümden ürkmüşler. Kendilerine ölümsüz bir hayat kurgulamışlar. Adeta ölüm yokmuş gibi, adeta hiç ölünmeyecekmiş gibi.

Ölümden korkan insanlar tüm yatırımlarını bu dünyaya yaptıkları için, lezzetleri acılaştıran ölümü hatırlamak, onları depresyona, psikolojik sıkıntılara sokar. Gerçek manada lezzet alabilmeleri için, ölümü unutmak, ölümsüz bir hayat tasavvur etmeleri gerekiyor.

Robert Anton Wilson bu durumu, “İlluminati Dokümanları“ kitabında çok güzel bir şekilde izah etmiş. Şöyle der Wilson kitabında: “Yaşamak çok güzeldir. İnsanın tek gayesi yaşamaktır. Keyif almaktır. Eğlenmektir. Tüm lezzetleri tatmaktır. Ama arkadaşlar… Öyle bir gerçek var ki, tüm lezzetleri ve eğlenceleri çekilmez hale getiriyor. Bu gerçeği durdurmamız gerekiyor. Bu gerçek: Ölümdür. Bütün elimizdeki ilim ve teknolojiyi, ölümü durdurmak için sarf ve seferber etmemiz gerekiyor. Ölümü kaldırmamız gerekiyor. 2010´lara vardığımızda ölümü kaldırmış olacağız.“

Wilson bu satırları 1980´de yazmış. Ve kendisi 2007 senesinde vefat etti. Acaba Wilson vefat etmeden önce, halen bu hayalle yaşıyormuydu, bilemeyiz. Acaba halen, “Bir gün ölümü durduracağız ve hayattan gerçek manada lezzet alacağız“ diye sayıklıyormuydu?

Ama Avrupa tam bu felsefesi sürdürmeye devam ediyor. Nasıl mı? İşte şöyle…

Avrupa´da tüm mezarlıklar şehirlerin uç köşelerindedir. Mezarlıkların genelde hepsi büyük duvarlarla, ağaçlarla kaplıdır. Dışarıdan neredeyse hiç bir tane mezar taşı göremezsiniz. Eğer bir mekanın mezarlık olduğunu bilmiyorsanız, asla mezarlık olduğunu anlayamazsınız. Cenaze törenine rastlamak mümkün değil. Avrupa´da yaşadığım sürece bir tane dahi cenaze törenine denk gelmedim.

Ya Avrupa´da insanlar ölmüyor….

Yada Avrupa´lı ölümü hayatından öldürmüş…

Ölümü, cenazeleri, mezarlıkları hayattan uzaklaştırmakla, lezzetleri kısa bir dönem için de olsa, acılaştırmamaya gayret ediyor. Yani dünya nimetlerinden, keyiflerinden ve eğlencelerinden sonuna kadar istifade edebilmek için, ölümü toplumdan uzaklaştırıyor. Ölümün hatıra gelmemesi için herşeyini sarf ediyor. Ölüm ölmediği için onu hayatlarından çıkarıyor.

… ama ölüm yinede birden ansızın çıkıp geliyor….

Hiç beklemediği, hazırlıklı olmadığı bir anda onu yakalıyor.
Avrupa´da herşeyi tartışabilirsiniz. Allah´ı, dini, kaderi… ama ölümü asla.

Cemil Şahinöz, Moral Haber, 28.09.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12994&yazar=493

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler