Schlagwort-Archive: hoca

(31.12.2010) Uzaylı Türkleri araştıran Alman ilim adamları

Uzaylı Türkleri araştıran Alman ilim adamları

„Kendi uydurduğun istatistikten başka bir istatistiğe inanma.“ Churchill

2010 senesine Almanya´da ki yabancılar ve göçmenler hakkında yapılan araştırmalar damgayı vurdu.

Tabiki bu gurubun en büyük temsilcileri türkler de nasibini aldılar.

Adeta bu sene alman ilim adamları türkleri keşfettiler.

Bu türkler ne yer? Ne içer? Nasıl giyinirler? Hangi okullara giderler? Hangi bayramları kutlarlar? Zeka seviyeleri nasıldır? Almanlar hakkında ne düşünürler?

Yüzlerce soru…
Onlarca araştırma…

Varılan sonuçlarda birbirinden o kadar ayrıkı.

Kimisi türkleri aptal yerine koyuyor, kimisi akıllı.
´Türkler dindar´ diyende var, ´Gittikçe dinsizleşiyorlar´ diyende var.
´Türkler almanca bilmez´ diyenler ve karşılarında ´Türkçeyi bilmiyorlar´ diyenler.

Araştırmalar tabiki olacak…

Ama bu şekil araştırmalar bize biraz faşist geliyor. Biraz ayrımcı kokuları sarsıyor etrafa.

Sanki türkler insan değilde, farklı yaratıklarmış gibi…. Mesela… mesela… Uzaylılar gibi.

Halbuki ´ayrı bir gezegenden gelen´ türkleri araştırmak yerine, bu araştırmalara sarf edilen bütçeler ırkçılığa karşı kullanılabilinirdi…

Yada yabancılara karşı yapılan ayrımcılığı engellemek için kullanılabilinirdir…

Yada Alman okullarını 3. defa PİSA´da „Ayrımcılık“ konusunda birinci sıraya oturtan faktörlerden temizlemek için kullanılabilinirdi.

Ne yazıkki bunların hiç biri yapılmadı…

Bunun yerine farklı bir insan türüymüş gibi, türkler ´araştırıldı´. Kemal Sunal´ın ´Hanzo´ filmine selamlar olsun…

Peki 2011´de ne olacak? Araştırmalar devam edecekmi?

Şimdi güzellik yarışmasını kazanan çirkinler gibi romantik romantik ´2011 kardeşlik yılı olsun´ diye gevelemeye gerek yok. Kafalardaki faşist düşünceler gitmeden, hiç bir toplumda kardeşlik olmaz.

Hiç bir ırkın başka bir ırka, hiç bir insanın başka bir insana üstünlüğü olmadığını anlamadan, Mahsun Kırmızıgül´ün ´Hepiiiimiiiiiz Gardaşızzzzz´ türküsünü söylemek nafile.

Onun için, önce kafaları ve düşünceleri değiştirmek gerekir.

 

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 31.12.2010

http://www.moralhaber.net/makale/uzayli-turkleri-arastiran-alman-ilim-adamlari/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.10.2010) Almanya´da ki türk cemaatleri daha ne kadar uyumayı düşünüyor?

Almanya´da ki türk cemaatleri daha ne kadar uyumayı düşünüyor?

Merak etmeyin… Başlığı bilerek bu şekilde seçtim.

Kafka´nın tabiriyle ´Abartıyorum, anlaşılabileyim diye´. Yoksa niyetim provokasyon yapmak değil…

Niyetimi arz edeyim:

Almanya´da yaklaşık 4 milyon müslüman yaşıyor.

Bunların 3 milyonu Türk.

Almanya´da en büyük dini cemaatler türklerin kurduğu cemaatler ve dernekler. Hangisini ararsanız var. Hem Türkiye´de olanlar, hemde Türkiye´de olmayanlar.

Camilerin büyük bir çoğunluğu da türklere ait.

Bu camilere girdiğinizde hepsinde aynı özellik ile karşılaşırsınız:

1.    Vaazlar, hutbeler, konuşlamalar, sohbetler hepsi türkçe.
2.    Gençler yok.

Henüz sosyolojik bir araştırma yapmamakla beraber, birincisinin ikinciyle bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.

Çünkü Almanya´da doğup, büyüyüp, yaşayan türk gençlerinin türkçesi zaten zayıf. Birde buna dini terimler eklenince, gençler için anlaması mümkün olmayan hutbeler, vaazlar ortaya çıkıyor.

Bir çok defa imamlarımızdan duyduk: „Öğrenciye ´tekbir getir´ diyorum. Tekbirin ne olduğunu bilmiyor. Secde diyorum, hiç duymamış.“

Bu nedenden dolayı büyük bir irtibat sorunu yaşanıyor.

Türkçe konuşan imamlarımız gençlere ulaşamıyorlar. Kültürel farklarıda göz önünde bulundurursak, onların dertlerini, sıkıntılarını da anlayamıyorlar.

Bu konuyu başka bir yazımızda işlediğimizden dolayı, burada detaya inmeyip ´Yabancı dilde eğitim´ konusuna değinmek istiyorum.

Dedik ki, gençler türk camilerinde değil.

Peki camiye giden türk gençleri, hangi camilerdeler?

Nerede almanca konuşuluyorsa, oradalar.

Aslında bunda fazla büyük bir sorun yok. İsteyen, istediği yere gitsin. ´İllahada benim camiye gelsinler´ diye bir mesele söz konusu olmaması gerekiyor…

Fakat…

Sorun başka bir yerde.

Sorun, Almanya´da tamamen almanca din eğitimi veren, hutbeleri, vaazları, sohbetleri almanca olan cemaat ve camilerin çoğu vahhabilerin ve selefilerin mekanları.

Örneğin internette bile almanca dini sohbet aradığınızda, karşınıza binlerce vahhabilerin çektigi sohbetler ve vaazlar geliyor.

Hatta sırf alman olduğu icin televizyondan televizyona, kanaldan kanala taşıdıkları meşhur ve populer bir vahhabi var.

Bu vahhabinin televizyona her çıkışında, internette her konuşmasında, Almanya´da ki müslümanlar büyük darbeler yiyorlar. Irkçılar bu sohbetler sayesinde müslümanlara saldırıyorlar. Çünkü bu şahısın temsil ettiği İslam hem radikal hemde korkutucu ve ürkütücü.

Ve türk gençlerinin çoğunluğu bu vahhabiyi dinliyorlar.

Onun sohbetlerini yüklüyorlar.

Onun derslerine katılıyorlar.

Neden onu dinlediklerini sorduğumuzda, büyük bir çoğunlugu sadece ´Almanca olduğu için´ diyorlar.

Özellikle doğruyu ve yanlışı ayıramayan gençler bu vahhabinin arkasından gidiyorlar ve hem sünni gelenekten çıkıyorlar hemde davranış, kılık, kıyafet ile adeta 7. asra geri dönüyorlar.

Bu tehlikeye karşı gelebilmek icin camilerimiz, medreselerimiz, tekkelerimiz muhakkak yabancı dilde eğitim vermeli.

Ve bu eğitimi iyi almanca bilenler yapmalı.

Yoksa sipariş üzerine almanca bilmeyenler tarafından okunan almanca hutbeleri hiç kimse anlamıyor.

Kaldıki genç kardeşlerimiz bu sipariş hutbeleri camiye gelmeden, cuma sabahı internettede okuyabiliyor. Bunun zerre kadar bir faydası yok, ki zaten insan fıtratınada aykırı.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 19.10.2010

http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-ki-turk-cemaatleri-daha-ne-kadar-uyumayi-dusunuyor/

3 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(30.09.2010) Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Ahmet Hakan´nın Fethullah Gülen kompleksi

Daha önce Ahmet Hakan´ın “Nurculuk Hastalığını“ yazmıştık. Şimdide kendimi Ahmet Hakan Coşkun´un başka bir kompleksini yazmak mecburiyetinde görüyorum: Fethullah Gülen kompleksi.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, burada yazacaklarım benim diğer yazılarıma benzemeyecek. Ama ne yapayım? Ahmet Hakan´a kendi diliyle cevap vermek zorundayım. Hani magazinvari bir dil ile.

Çünkü nerede magazin, televole, polemik, orada maşaallah Ahmet Hakan Coşkun…

Polemik değince Türkiye´de ilk olarak akla, gününün 22 saatini Twitter´de geçiren ve Türkiye dışında hiç bir ülkede asla yazar olma ihtimali olmayan Ahmet Hakan gelir.

Ahmet Hakan, hiç şüphesiz ve tartışılmaz, Türkiye´nin en çok okunan köşe yazarı. Ama “en çok okunan“ olmak, “iyi“ manasına gelmez…

Örneğin en saçma ve ahlaksız dizileri milyonlar izler, ama ilmi belgeselleri bir kaç bin kişi izler.

En cahil kitapları milyonlar okur, ama akademik kitapları en fazla 1000-2000 kişi okur.

Demek kemiyet-keyfiyet meselesi….

Sayı çoğunluğu değil, kalite önemli…

Gelelim asıl konuya….

Ahmet Hakan´ın en çok zevk aldığı konu ´Okyanus Ötesi´yle, yani Fethullah Gülen´le uğraşmak…

Bunu bir psiko-analiz ile incelemeye çalışalım.

Eskiden bazı cemaatlerin takıntıları olurdu. Her taşın altında bir mason ararlardı. Bütün beceriksizlerini masonlara yüklerlerdi.

Şuan Ahmet Hakan aynısını Fethullah Gülen ile yapıyor. Herşeyin altında bir ´cemaat´ eli alıyor. Her konuya illahada Gülen´i sokmaya çalışıyor.

´Mahallesiz´ olduğunu iddia eden Hakan´ın mahallesi her başarısızlığı Gülen´e ve cemaate yüklemeyi maarifet biliyor.

Tabiki böyle yapmak ile kendiside çok iyi biliyorki, yazılarının reytingi çoğalıyor. Fethullah Gülen´i ağızına aldığında, yazısının binlerce defa yollanıp, okunacağını çok iyi biliyor. Bu şekilde populist olmayı iyi beceriyor.

Birde tabiki Gülen ile uğraşarak kendi egosunu tatmin etmeye çalışıyor. Fethullah Gülen hakkında bir şey yazmaz ise – velev ki sadece bir satır bile olsa – çatlıyor çünkü…

Fethullah Gülen´e ulaşamadığı için onu taşlamaya çalışıyor. Başka türlü onu muhatap alan yok. O zamanda aşağılık komplekslerine kapılıyor.

Onun için…

Hakan´ım, yüce Türk Milletine bir iyilik yap, lütfen acilen psikolojik terapiye başla. İstersen gel Almanya´ya, ben seni ücretsiz terapi ederim.

Çok zor olsada, kompleksten kurtarırım seni…

Kim bilir… belki sende ´Mahallesizlerin Hocaefendi´si olur, çıkarsın…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 30.09.2010
http://ikincivatan.eu/ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen-kompleksi-makale,380.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.07.2010) Camileri bilardo salonuna çevirmek

Camileri bilardo salonuna çevirmek

Boş camileri doldurabilmek için hizmetkar ve fedakar insanlar günlerini, gecelerini veriyorlar. Dışı güzel, içi boş olan mescitleri gençlerle doldurmaya çalışıyorlar.

Bazende çaresizce her yönteme sarılıyorlar…

Yeterki gençler camiye gelsin diye, Avrupa´da son 10 yılın modası bilardo masaları, futbol takımları kurmak, langırt, futbol maçlarını gösteren şifreli kanallar ve masa tenisi.

Bu beş ´fenomenden´ en az üçünü her camide bulmak mümkün.

Maksat?

Camilere gençleri çekebilmek.

Peki maksat yerini buluyormu?

Hayır.

Bu durumu anlayabilmek icin piskolojik bir analiz yapmamız gerekiyor.

Soru şöyle: Bu yöntemlere neden başvuruluyor?

Cevap: Çünkü camiye gelmeyen gençler, başka mekanlarda en çok bunlardan etkileniyor.

Yani mantık şöyle:

Madem gençlerimiz bilardo oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol takımlarına yazılıyorlar, gelsinler caminin futbol takımına girsinler.
Madem gençlerimiz langırt oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol maçlarını izlemeyi seviyorlar, gelsinler camide izlesinler.
Madem gençlerimiz masa tenisi oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.

Düz aristo mantığıyla bu doğru bir yöntem.

Fakat, amma velakin…

Aristo mantığı heryerde geçerli değil.

Hele hele sosyoloji ve piskolojide hiç geçerli değil.

Çünkü gençlere bu yöntemleri sunmak ile, bir alternatif sunulmuş olunmuyor. Gençleri camiye bağlayabilmek için gerçek manada ve ciddi alternatifler sunulmalı. Diğer mekanların aynısını yapmak alternatif değil!

Size bir misal: Bilardo salonuna bir mescit yapılsa, siz artik camiye değilde, cuma namazı için bilardo salonuna gidermisiniz?!

Yani, aynı bir oyunu farklı mekanlarda oynayabilmek, sadece genç için bir mekan alternatifidir. Bazen oraya gider, bazen buraya. Hiç bir şey değişmez.

Nitekimde cami yönetimleri bu vahim neticeyi daha yeni anlamaya başladılar. Bunların çare olmadığını daha yeni fark etmeye başladılar.

Demek ki gençlere, diğer mekanlarda olmayan bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde alamayacağı bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde bulamayacağı bir huzur sunulmalı.

Bir bilardo masası alınacağına, keşke gençlerin dilinden anlayan, onlarla gülen, onlarla ağlayan elemanlar yetiştirilse.

… yada keşke imamlarımız Avrupa´da yaşayan gençlerin problemlerini biraz daha benimseyebilseler.

… keşke imamlarımız görevlerinin namaz kıldırmak olduğunu değilde, bir topluma liderlik yapabilmek olduğunu benimseyip, gençlere yeri geldiğinde bir ağabey, yeri geldiğindede bir destekci olabilseler.

… keşke camilerimizde sadece namaz kılınmasa. Adı gereği, yani ´toplayan, birleştiren, cem ettiren´ manasında olan camiilerimiz, isimlerine layık olarak gençleri, onların anladığı bir dil ile kucaklayabilseler.

Keşkeler, keşkeler…

Bunları yapan ve gençlerle dolup taşan camiler ve imamlar elbette var. Bu camilerin en büyük görevi, projelerini diğer derneklerle paylaşmakır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 29.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/camileri-bilardo-salonuna-cevirmek/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.07.2010) Cübbeli Ahmet Hoca ile çok özel bir röportaj

Cübbeli Ahmet Hoca ile çok özel bir röportaj

 

Cübbeli Ahmet Hoca ile çok özel bir röportaj

 

Öncelikle, bizlere kıymetli vaktinizi ayırdığınız için Allah razı olsun muhterem hocam. Almanya´da sizin büyük bir dinleyici kitleniz var. Özellikle televizyon programlarından, Fatih Altaylı ve Murat Bardakçının sunduğu ´Teke Tek Özel´ programlarından sonra büyük bir kitleye seslenir hale geldiniz. Peki bu programlardan sonra bir değişim oldu mu? Yani vaazlarınıza ve sohbetlerinize katılımda bir değişiklik oldu mu? Nasıl bir etki gördünüz?

 

Benim burada verdiğim vaazlarda bir değişiklik olmadı… ama hiç gitmediğimiz illere gitmeye başladık. Mesela geçen Kayseriye gittik. Ben Kayseriye gitmeyeli bir kaç sene oluyor. Orada büyük bir salon tutmuşlar. 10000 kişilik bir salon. Bende çok çekindim. Yani ´boş kalır. Niye bu kadar büyük yer tutuyorsunuz? 10000 kişi gelmez´ dedim. Ama birde baktık ki, doldu taştı salon… Sonra ilk defa gittiğim illere gittim. Bunlar önemliydi benim için. İlk gittiğim vilayetlere çok önem veririm. Ve herkes programlara gelebildi. Yani ayrım yapmadan. Televizyon´daki konuşmaların etkisiyle, bizi kendilerine yakın buldular. Öcü gibi olmadığımızı anladılar. Sakalımız, cübbemiz varsada, kimseyi haki görmediğimizi, herkesi kendimizden üstün bildiğimizi gördüler… Bunlar insanları rahatlattı.

 

Çok önyargılarmı vardı hocam?

 

Çok önyargılar vardı. İşte kimisi bizi vurucu, kırıcı, kimisi bizi başka bir şey zannediyordu. Bizim hakkımızda kötü yayınlar, aleyhimize yapılan yayınlar çoktu… İşte 28 Şubat sürecinde karalamalar. ´Zelzele Sohbetimizi` kesip biçip, bir kısmını verip, çok yanlış manalar çıkartmalar oldu. Bu nedenlerden dolayı halkın bir kesminde bizim hakkımızda yanlış bir görüş vardı… Tabi bizi seven cemaat her zaman bizi sever. O ayrı bir şey. Hitap ettiğimiz kesimle bir sorunumuz yok. Onlar ne kadar yayın yapsada, hitap ettiğimiz kesim bizden kopmadı. Belki orada bile bir sağlamlaşma, bir artış oldu. Bu programlardan sonrada değişim oldu… Bunu en güzel sosyal alanlarda anlamak mümkün. Mesela havaalanlarında. Artık herkes bizimle resim çekinmek istiyor. Durduruyorlar, seviyorlar… Artık uçağı kaçırır hale geldik. Kaçırmamak için acele edincede, bu seferde insanların gönlü kırılıyor. Kırılmasın diye dikkat ediyoruz… Ama her kesimden insan geliyor.

 

O zaman büyük bir etki oldu o programlara çıkmanız?

 

Tabi, halk samimi buldu. Sempatik buldu. ´Ben bu adamın yanına gitsem, beni yanından kovmaz´ düşüncesi geldi insalara. Veyahut ´Bu bana terbiyesiz davranmaz. Beni aşağılamaz´ dediler. Biz zaten öyle bir adam değildik, ama böyle zannediliyordu. Veyahut bazıları ´Ben namaz kılmıyorum, içki içiyorum, hoca beni hakir görür´ diye düşünüyorlar. Haşa, ben nasıl hakir görebilirim başka bir insanı? Kendimden emin değilim. Nasıl öleçeğim belli değil. Sonumuz belli değil. Akibetimiz hakkında endişeliyiz. Allah iman ve selamet versin… Bunu biraz anlatma fırsatı bulduk televizyonda. Tam bulamadık ama, yinede o bir kaç saatler televizyonda önemli oldu. Ben şaşırıyorum kalıyorum. Herkes programları izlemiş. Kitlenmiş, kalmışlar. Tabi tekrarlarıda olmuş. Bir çok defa tekrar olmuş. Internete koyulmuş…. Tabiki birde bizi hiç dinlemeyen kesim. O kesimler bile televizyon programını izlemişler. Kendi beyanları böyle. ´Biz dinledik, zevk aldık´ diyorlar.

 

Peki hocam, gayeniz neydi?

 

Bizim gayemiz İslamiyeti sevdirmek. İslamın kılık ve kıyafetten ibaret olmadığını göstermek. Biz bu şekilde rahat ediyoruz, bu şekilde giyiniyoruz. Ama haşa ´bizim gibi giyinmeyen müslüman olmaz veya bizden aşağıdır´ demeyiz. Böyle bir niyetimizin olmadığını ve herkesi kendimizden üstün gördüğümüzü anlatmak istedik. Bizim niyetimizi anlatabilmekti gayemiz. İslamın önemli konularını öne sürmekti. Zaten bu konular çok dikkat çekti. Çünkü bu konularda tedirginlik vardı. ´Bunlar bizim yerimizde olsa, bizi keserler´ düşüncesi hakimdi. Halbuki ben karıncayı ezemiyorum. Sivri sinek bana eziyet veriyor, öldürmüyorum Allah´ın yaratığı olduğu için. Bu düşüncelerden dolayı çok üzülüyordum. Karşındakinide ikna edemiyorsun, o laf atıyor, biz laf atıyoruz. İki dakikalik mesele… Ama bu televizyon programları sayesinde ikna edebildik… Şimdi birde tabiki istihbaratcılar takip ediyorlar. ´Samimi? Şeffafmı? Takiyyecimi?´ diye kontrol ediyorlar. Bunlarda programdaki konuşmalardan ortaya çıkıyor zaten. Programdada beş saat konuştuğun vakit, birde soru-cevaplı, yönlendiriliyorsun zaten. Pat diye birde soru çıkıyor. Ve bu programlar sayesinde istihbaratcılarda, oturdular masa başı, tahliye yaptılar ve ´bu adam samimi´ dediler. Bize gelen bilgiler böyle. ´Hiç bir şeyde takiyye yapmıyor, iki yüzlülük yok´ diyorlar. Bunları ikna ettik diye düşünüyorum… Ama tabiki yine 3-5 militan zihniyetli, hiç bir şeye inanmayan insanlarda var.

 

Okadarda olur artık…

 

Olur, olur. Ama ekseriyete ulaştık, düşüncesindeyim. Ve bunun karşılığınıda görüyorum. Bunlarda nerede görünür? Sohbette görünmez. Sohbete bana hürmet eden adam gelir. Dediğim gibi sosyal alanlarda görünür. Havaalanlarında görünür… Bakın geçen Zonguldak´a gittik. İlk defa gittim oraya sohbet için. Sohbette, tabi programı organize edenler söylüyorlar, Zonguldak´ın en meşhur içkicileri ön sırada oturdular, dinlediler sonuna kadar. Oranın yerlileri bunu söylüyorlar. Benim yorum yapmam abest olur. En ön safta onlar bulundu. Bende saşırdım tabiki. Hatta ´salon tutmayın, az kişi gelir´ dedim. ´Zonguldak´ta bizim cemaatten kimse yok´ dedim. Böyle yerlerde bile salonlar doldu. İlk gittiğimiz yerler. Ama sanki 40 senedir sohbete gidiyormuşuz gibi. Nereden geldi bu cemaat, bende şaşırdım. Dışarıdan otobüsle gelen olmuyor. Yerli insanlar… Bunlarda bize görteriyorki, biz Allah rızası için iyi niyetle çıktığımız için, faydasını gördük.

 

Hocam, programa çıkmakla çok büyük bir misyonu yerine getirdiğinizi düşünüyorum. Önyargıları ve tabuları yıktınız. Fakat çıkarken tedirgin oldunuz mu? İstişare ettiniz mi?

 

Tabi yani Mahmud Hazretleriyle, bizim üstadımız ve şeyhimizle, istişare ettik. Birde istihare ettim. İstiharem hayırlı çıktı. İstiharem hayırlı çıkınca Efendi Hazretlerine sordum. Mübarek´te ´Allah´a sığın çık´ deyince, rahatladım. İkincisinde ´Çık, faydalar olacak´ buyurdu. Hakikatende ikincisinden sonra çok meyvelerini gördük. Çünkü ikincisinde daha rahat ve geniş konuşulabilindi. Biraz vaaz usulüyle oldu. Üçüncüsünde yine, ´Çık, fayda var. Millete oradan vaaz et´ diye sözler sarf etti. Bizi bu rahatlattı. Ben zaten ona bakardım. Üstadımıza bakardım. Ve bu vesileyle çıkıldı. Bir mahcubiyet olmadı elhamdülillah… Ama tabi sorular hiç önceden hazırlanmadı. Bizede bildirilmedi. Orada ilan edilen sorular hiç sorulmadı. Yani daha önce reklamda anons edilen sorular sorulmadı. Başka konulara girildi. Hakikatende çok önemli ve hassas konulara girildi… Ehl-i sünnet çizgisinden sapmadık. Tavizde vermedik. Yani yalakalık, yağcılık yapmadık. Yalanda konuşmadık. Hep doğruyu konuşarak, ama bir fitnede çıkarmayarak konuştuk. Cünkü bazğ doğrulardan fitne çıkabilir. Hem yalan konuşmamak lazım, hemde konuştuğun doğruda yalandan beter zarar vermemesi lazım.

 

Yani, ´her doğru, her yerde söylenmez´ diyorsunuz…

 

Bunlar ince hesaplar. Bir kelime alt-üst edebiliyor. İşte Üstad Bediüzzaman Said Nursi hakkında olduğu gibi. Orada bir boş bulunma oldu, ani bir soruyla karşılandı, banada şimdiye kadar Risaleler hakkında bir inceleme firsatı doğmadığından bir yanlış anlaşılma oldu.

 

Zannedersem ehl-i kitabın cennete girip girmeme meselesinden bahsediyorsunuz?

 

Evet, ehl-i kitabın durumu. Şimdi bunlarıda “diyalog çevreleri“ yanlış anlayıp, istismar ediyorlar. Üstad adına yanlış konuşanlar olduğu için, bizede oralardan intikal etti. ´İşte bunların dayanağı Üstad Bediüzzaman Hazretleridi´ denildi. Bizdede böyle bir önyargı oluştu maalesef. Ama bize hiç yakışmadı bu. Çünkü bir ilim adamı, araştırmadan, bakmadan, konuşmamalı. Ben programda zaten dedim, ´bu bize intikal etmiş bir bilgidir, fakat biz bunu inceleme fırsatı bulamadık´ diye. Hatta ´kitabıda okumadım. Okumadan açıklama yapamam´ dedim. Ama şunuda dedim, ´Bu kitapları okuyanlar, meleke haline gelenler, çıkıp bu konuyu izah etsinler ve Üstad hazretlerini bu şaibeden kurtarsınlar´. Bunu ben izah ettim. Bir temenni mahiyetiydi. Ama bunu alığ, internetlerde ´Üstad ehl-i sünnet değildir´ demişim gibi kullandılar… Halbuki ben dedim ´bize böyle nakiller geldi´. Ama ben konuyu sonra incelediğimde ne buldum? Bize nakil edenlerin bu konuyla ilgili buldukları yerler sadece bir yer. Ama onu tahsis eden başka yerler var. Yani Risale-i Nurun tümünü birlikte inceleseler, konuyu anlayabilecekler. Sadece bir yeri okuyan, yanlış anlayabilir… Ama bakın bana getirdiler. Mehmet Paksu hoca, Kenan Demirtaş hoca geldiler. Bende onlara ´bu husustaki bütün yazılanları bana getirin. Benim çok vaktim olmuyor. Ama bana muhtelif bölümlerden biraraya getirin, bende bir hüküm vermem gerekiyor´ dedim. Getirdiler. Birde baktım, Üstad bu hususta tamamen bizim görüşümüzde. Ama öbür tarafta sadece bir yere bakan, kendine delil getirip, ´bak Üstad böyle diyor´ diyorlar.

 

Yani Bediüzzaman Said Nursiyi kendi niyetlerine göre yorumluyorlar…

 

Üstad çok istismar edilmiş… Halbuki Üstad´ın görüşüne yorum katmaya gerek yok. Onun görüşü yine onun başka biryerdeki beyanıyla izah edilmeli.

 

´Zaman tarikat zamanı değil´ sözü de en çok istismar edilen sözlerden biri hocam.

 

Üstad, ´zaman tarikat zamanı değil´ derken, tarikatın zemini kalmadı demek istiyor. ´Tarikat yanlış birşeydir, uydurmadır´ demiyor… Misal ben şimdi Zonguldak´a gitsem, orada bir adamı tarikata teşvik etsem ne olacak? Adam ehl-i sünnet itikadında değil. Kader anlayışı ve başka ehl-i sünnet meseleleri sakat. Böyle bir kargaşa ortamında, ben gideceğim ve ´arkadaşlar, 5000 Allah deyin, la-ilahe-illallah deyin´ diyeceğim… Tamam onu da diyeceğim, ama adam bu durumda imanını kurtaramayacakki.

 

Üstadın demek istediği de tam bu olsa gerek….

 

Bu anlamda birşey değişmemiş. Tarikata davet edilecek bir zemin yokki. Halkta tarikata müsait bir durummu var? Şuan bile tarikata girmiş bir adamı alalım ve ehl-i sünnetten sorgulayalım bakalım. Allah´ın sıfatları hakkında ne bilir? Kalkıp teheccüdde zikir yapıyor, ama Allah´ın sıfatlarını bilmiyor. Yani durum vahim. Onun için Üstadı doğru anlamak lazım.

 

Ehl-i kitabın cennete girip girmeme meselesine geri dönersek, araştırmalarınızdan hangi sonuç çıktı?

 

Ben çok kısa ve pratik anladım. 5-6 sayfa getirdiler. Ama sadece o konular üzerine. Şimdi burada mesele nedir? Üstad Hazretlerinin görüşü ehl-i sünnet içindemi dışındamı? Mesele, Üstadla aynı fikirde olmak değil. O başka bir konu. Araştırmalarımın neticesi şöyle: Üstad bu konuda İmam Maturidi ve İmam Rabbaniye uymuyor, ama İmam Eşariye uyuyor. Uyabilir. Oda bir ehl-i sünnet imamıdır. Fetret devri meselesini giriyor Üstad… Sonra gittik Moral FM´e. Orada konuştuk. Üstaddan ve bu camiadan özür diliyoruz. Neden özür diliyoruz? Biz yanlış konuşmadık, yanlış anlaşıldık. Ama internette onu dönüp dolaştırıp değiştirdiler. Mehmet Paksu hocada, ´Biz 30-40 tane nur camiasından hoca çıkarsak, bu işi temizleyemeyeceğiz. İnternette aldı gitti bu işler. Bu işi yine sen anlatırsın´ dedi. Bizde bunu anlatmaya çalıştık, ama faydalı oldu.

 

Daha sonra hocam aynı konuyla ilgili Yiğit Bulut´un programına çıktınız.

 

Yiğit Bulutun programına aslında çıkmayacaktık. Mesela şimdi Fatih Altaylı yine çağırıyor. Bir kaç haftadır çağırıyor, ama çıkmıyorum. Ama Yiğit Buluta´da çıkmayacaktım, ama çıkma sebebim ne? Şimdi Moral FM nekadar çok dinlensede, ulaştığı kesim çok fazla değil. Ama Habertürke çıkıpta, Üstad hakkındaki son ulaştığım görüşü, oradan, yani daha önceden konuştuğum noktadan, aktarayımda, ruhaniyetine karşı mesul olmayayım. Yani o vazifeyide yaptığımı kabul ediyorum… Hatta geçen Urfa´ya gittik. Üstadın talebelerinden Abdulkadir Hocayı ziyaret ettik. Üstada hizmet etmiş. Müze gibi bir yer var orada. Üstadın deresi, cübbesi, kitapları, kibritleri hep onda. Onu orada ziyarete gittik. Hatta oda anlattı, onu aramışlar ve ´Hocaefendi burada. Sizi ziyaret etmek istiyor. Eski fikirlerinden caydı´ demişler. Oda onlara ´İsterse caymasın, o bir ilim adamıdır, biz ona hürmet etmek durumdayız. Buyursun gelsin, kapımız açık´ demiş. Ama zaten oda duymuş son konuşmamızı… Hatta Üstadın cübbesi ve sarığıyla resim çekindik. Güzel istişareler oldu… Ama ben çok üzülüyorum. Üstadı bu istismarcılara bırakmayalım, doğru anlayalım. Hatta Üstadın ilk talebelerinden olan Abdulkadir hoca dediki bize, ´ben Fethullah hocaya mektup yazdım. Bu diyaloğun dozacı nedir?´ diye sormuş. Yani yine bu fetret devri meselesi. Halbuki Üstad kendisi diyor, İslam dini gelince diğer dinlerin hükmünün geçerli olmadığını. Hükmü geçerli değilse, cennet meselesi nasıl olsun? Üstad, fetret devri gibi durumları kast ediyor… Ama bu kadar militan gibi çalışıpta, bu kadar dini bilipte, ´İslamı öğren, halen Yahudilikte kal, cennete girersin´ demek olurmu? Üstad böyle birşey dermi? Derse, niye Avrupa´ya adam gönderiyor Üstad? Avrupa´yı müslüman etmeye ne gerek var o zaman, adam cennete girecekse? Yani Üstad bu kafadan olsa, adam gönderirmi?.. ben bu duruma çok üzüldüm. Bu yanlışı düzeltmek için, gayret ediyorum. Gittiğim yerlerde bu konulara giriyorum. Üstadın ilk talebelerinden olan Abdulkadir hocada ´Eğer Hristiyanlık ve Yahudilik geçerlidir, bunlarla amel edilince cennete girilir, denilirse, bu şirktir, insanı kafir eder´ diye Fethullah hocaya bir mektup yazdığını söyledi. Sesi var. Kayıta aldık. Kamera çekiyordu bizi.

 

Risale-i Nur camiasi tabiki çok büyük bir camia hocam.

 

Tabi bu Risale-i Nur camiası bir çok gruptan, 20 tane gruptan oluşuyor. Bunların 19,5i Üstadı doğru anlamış. Yani kalkıpda ´Yahudi, Hristiyan cennete girecek´ demiyorlar. Ama 0,5 sızınta var, kaçak var… bunlarda sesleri fazla çıkan yerdeler. Ve bu adamlara belki ´nurcu´ desen, ´nurcu değilim´ diyorlar. Üstadın talebesi olduklarınıda kabul etmezler belki, kamuoyunda sorulsa. Ama işte burada bir istismar var. Bu istismarıda nur camiası önlemesi lazım.

 

Diyalog meselesinin sınırı nerede? Zannedersem bunu bir tespit etmek gerekiyor…

 

Diyaloğun sınırı nerede? Komşuluk tabiki var, kul hakkı tabiki var, düşeni kaldırmak, hastayı ziyaret var. Ama kilise ayinine katılmak, mezarlarında fatiha okumak.. bunlar yok. Dozu var diyaloğunda. Şuraya kadar geleceksin, din işine girildiğinde, şirk merasimlerine katılmayacaksın. Bu kadar basit. Ama ´sende haklısın, sende cennete girersin bu vazifette. Sadece Allah´a ve ahirete inansan yeter. Size iki şart yeter, altı şart size yok´ denilse olurmu? Ama bunlar resmen böyle yapıyorlar. Kitaplarında var. Tamam bu zatlar nur camiasından değil zaten, ama eşleştiriliyorlar. Bunlar Üstada kurban olsun. Kitaplarını bile doğru dürüst okumamışlardır. Ama böyle insanlar, sanki bu camiadanmış gibi gözüküyorlar. Bir irtibat gözüküyor. Hüküm sanki tüm camianın hükmüymüş gibi. Halbuki Kırkıncı Hoca gibi zatlar… bunlar ne kadar takva insanlar, ne kadar nezih insanlar. Mehmed Paksu hocaefendiler.. Yani Üstad anlaşılcaksa, doğru anlaşılsın… ben bundan rahatsız oldum. Çünkü yeni gelişen gençliğe bu şekilde izah etmek yazık olacak. Reddiyelerde yazdım. Ama bu görüşün Üstadın görüşü olmadığına kanaat getiripte, bunu anlatma fırsatı bulunca, benim üstümden dağlarca yükler kaktı. Üstada karşıda sorumluyuz yani. Elhamdülillah, bu hususta bir vazife yaptığımı düşünüyorum. Tesir Allah´tan…

 

Hocam, biraz konuyu değiştirelim. Almanya konusuna gelmeden evvel, Türkiye´de ve genelde İslam coğrafyasındaki müslümanların ve İslam´ın durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kardeşlik-düşmanlık durumlarını nasıl görüyorsunuz? Gidişat nereye doğru?

 

Tabiki devletler arası ilişkiyi çözemem, oralarda başka dolaplar dönüyor. Yönetimler, yöneticiler özel seçiliyorlar. Onlarla ilgili birşeyler diyemem. Yani, vizelerin kalkması, İslamiyetin ilerlemesi manasına gelmez. Ama ticari manada, sosyal manada iyi şeyler bunlar… Tabi biz ehl-i sünnet açısından baktığımız için, şunu söyleyebiliriz. İslamiyete merak arttı, meyl arttı. Çok dönüş var. Yöneliş var. Bunlar çok iyi… Fakut bununla birlikte tabiki, İslam düşmanları durmuyorlar. Baktılarki ´İslamiyeti okumayın, dinlemeyin, yaşamayın, Kuranı okumayın, sohbetleri dinlemeyin, yasaklayalım´ demeleri tutmamaya başladı, bu sefer ne yaptılar, ´işi sulandıralım´ dediler. İşte ´Ilımlı İslam´, ´Radikal İslam´, ´Kaç İslam var?´ tartışmalarını başlattılar. Halbuki hepsi aynı olması lazım. Farklı olmaz. İtikad değişmez mesela. Dolayısıyla şimdi daha değişik bir tehlike var.

 

Hocam eskiye nazaran ne değişti?

 

Eskiden, Üstadın zamanında mesela, camide hep ihtiyarlar namaz kılardı, gençler yoktu. Koca cemaatte bir genç görseler, ağlıyorlarmış. Din düşmanlarıda o zamanlar ümitliymişler. `Zaten camiye gelenler 60-70 yaşlarında adamlar. Bunlarda öldümü, bu iş bitecek´ diye düşünüyorlardı. Hesap yapmışlar, ´70-80 sene sonra bu eğitim düzeniyle, bu bilgi ve kültürle, bunların kökü biter´ diye düşünmüşler. ´Şimdi biz boşuna uğraşmayalım, yoksa harp çıkar´ demişler. ´Bunlar 60-70 yaşında, gençleri birşeyler öğrenemez. Bunların babaları bile İhlas Suresini zor okuyor´ demişler. Onun için bunu kendi haline bırakmışlar, çözülür gider diye… Tabiki bu hesap ters dönmüş. Bunda Bediüzzaman Said Nursi Hz.´lerinin çok büyük emeği var. İman hususunda çok büyük gayretler sarf etmiş. O garip zamanlarda, hapishanelerde, gurbette, elleriyle yazdılar, teksir ettiler, çoğalttılar. Süleyman Hilmi Tunahan Hz.´leri, Ali Haydar Efendi Hz.´leri, Abdulhakim Arvasi gibi. Bunların hakkı inkar edilemez. Bu gizli gizli yapılan faaliyetler çok meyve verdi. Bereketli oldu. Bu İslamiyetin, velilerin bereketidir… Şimdide çok büyük ilerleme var, meyl var. Gençlerle doluyor camiler. Bende 33 sene önce sohbete başladığımda, 15 yaşındaydım ama hiç genç cemaatim yoktu. Bende çocuktum, ama hepsi 60-70 yaşındaydı. Camide doluyordu, ama gençlik oranı çok azdı… Şimdi tam tersi, yaşlıya yer kalmıyor. Bu bize ümit veriyor. Biz bundan çok memnunuz. Ama tehlike var… Üç tane tehlike var.
Tehlike nedir hocam?

 

Tehlike, İslamiyete meyl artmasaydı, kimse dini sulandırmakla uğraşmayacaktı. İslamiyete meyl arttı, önüne geçemediler, onun için sulandırıyorlar. Nasıl yapıyorlar? İlahiyattan hocalar buluyorlar. ´Profesör, doçent ünvanı olsun, içeriden adamlar bulalım, bunlar fetva olarak açıklasınlar, ayet ve hadise bağlasınlar.´ Ne oldu şimdi? Su bulandı. 20 sene önce bir konuda reddiye yazan bir ilahiyatcımız, şimdi kendisi ´Yahudi olupta, kafir olmayan var´ diyor… Birde çoğunun bundan haberide yok. Ben bu adama üç tane reddiye yazdım, çıt yok. Cevap yok. En azından ´ben bunu demedim´ diyede diyemiyor. Zaten ben kitabından sayfa veriyorum. Ama çıt yok. Adam, ´Bizim Peygamberimiz yahudiye ´müslüman ol´ demedi. Hristiyanada ´müslüman ol´ demedi´ diyor. Ya nedemiş? Güya Peygamberimiz ´Sen Allah´a ve ahirete inan. Kendi kitabına göre yaşa. Banada yalancı deme, kitabımada çalıntı deme. Sende böyle cennete girersin´ demiş. Bu hem Kuran´a, hem Peygambere iftiradır. Bu noktaya gelindiyse, iş çok ciddidir. Hatta bunlar Urfa´da müslüman bir kızı, hristiyan bir profesörle evlendirdiler. Halbuki ehl-i kitaba kız verilmez. Zina´dır. Kız alınır, ama kız verilmez. Birde bunu Hz. İbrahimin mekanında yapıyorlar. Niye? `Diyalog adına bir adım atalım´ diye. Biz diyaloğa karşı değiliz ki. Papazla görüş, hahamla görüş. Ama sen hükmü değiştiriyorsun. Harama helal diyorsun. Bu kadının bununla evlenmesi haram. Ama neymiş, bu profesör İslam´ada inanıyormuş, ama hristiyanmış. İki pasaportlu adamı anlarımda, iki dinli adamı çıkarttılar… Hem madem adam böylede cennete girecekse, ne geregi var İslamiyete girmesi? Hem onun gözünde Hristiyanlık kolay, İslamiyet zor. ´O zaman her türlü haramı işlerim, yinede cennete girerim´ diye düşünür. Hatta Rusya´da karı-koca bir aile müslüman olmaya gidiyorlar. Orada hoca ´ne gerek var. Siz böylede cennete girersiniz´ diyor. Bu ailenin telefonları hocamızda var… İşte biz bunları konuştuğumuzda, tek kalıyoruz. Bu tehlike beni çok korkutuyor. Buda İslamiyetin ilerlemesinin neticesidir. İslamiyet ilerlediği için 30 sene önce bu projeyi ürettiler… Birde Türkiye´de ikinci bir tehlike daha var.

 

Bu ikinci tehlikeyide anlatırmısınız hocam?

 

Şia tehlikesi. Bunlarda Türkiye´de ´biz şiiyiz´ diye yerleşemiyorlar… Bunlarda ehl-i beyt mezhebi kurdular. ´Bende sünniyim. Bende ehl-i sünnetim. Ama ehl-i beyt mezhebine göre şöyle…´ diyorlar. Halbuki ehl-i beyt mezhebi diye birşey yok. Ehl-i Beyt zaten ehl-i sünnetin içindedir. Cafer-i Sadık ehl-i beytin imamıdır. İmam-ı Azam´ında hocasıdır. İmam-ı Azam´da Hanefi mezhebinin kurucusu. Ehl-i Beytin fıkhı dört büyük mezhebin içinde vardır… Yani ehl-i beyt mezhebi diyen neyi kast ediyor? Şiayı kast ediyor. İkinci oyunda budur. Yani kalkıp, Hz. Muaviyeye kafir diyebiliyorlar. Bak, Şii bunu desin, benim sorunum değil. Zaten Ebu Bekire sövüyor, banane. Ama ehl-i sünnetim diyen bir televizyon kanalında, bütün sünnilerin dinlediği bir kanalda, sahabeye kafir denmeye başlandı. Şia mezhebi demiyorlar, ehl-i beyt mezhebi diyorlar. İşleri, ehl-i beyt adı altında, şiayı empoze etmek.

 

Üçüncü tehlike hangisi hocam?

 

Üçüncü tehlikede Selefilik ve Vehhabilik.

 

Almanya´dada çok yaygın bu tehlike.

 

Çok yaygın. Bunlar ´Allah göktedir´ derler. Allah´a mekan verirler. Yok ´sakal-ı şerif ziyareti şirktir, hırka-yı şerif ziyareti şirktir. Mezhebe gerek yok´ derler. Balkanlarda ve Avrupada vehhabiler çok. Birde bunların devlet desteği var. İmamlar atıyorlar. Maddiyat var… Şimdi nedemek istediğim anlaşıldımı? İslamiyete meyl artıyor. Millet İslamı merak ediyor, dönüyor, yöneliyor. Namaza başlıyor. Madem bunlarda ehl-i sünnetin ilerlemesini durduramıyorlar, ne yapıyorlar, sulandırıyorlar. Hal böyle olunca, ben tehlikenin dahada arttığını düşünüyorum. Yani 50-60 sene evvel, camide cemaat ve genç yokkenden, daha büyük bir tehlike şuan başladı…

 

Sizde bu tehlikelerle mücadele ediyorsunuz hocam…

 

Ama benim gibi bir kaç kişi, garip durumundayız. Hem maddi imkanlar durumundan… hemde televizyon… Tamam adam bizi çağırıyor televizyona, ama bende 2 kere çıkarım, 3 kere çıkarım. Daha fazla olmaz. Yoksa nasıl çıkayım her zaman? Şimdi Flash TV randevu istiyor. Haftalık bir program sunmamı istiyorlar. Tamam geleyimde, senin yayın akışın belli, kaliten belli. Rezaletin var, şimdi ben nasıl geleyim bu kanalda çıkayım? Bir kaç defa televizyona çıktım, ama mesaj vermeye çıktım. Haftalık konuşmak için çıkamam. Ben para zaten istemiyorum. Bir kuruş para almış değilim. Haftadada çıksam, almam. Vaaz ederek para almak bana hiç nasıp olmadı. Hiç bir konuşmam için para almadım. Ama işte maddi güç lazım. Bizim kendi internetsitemiz bile bize yetmiyor. Donmalar var, serverler yetmiyor… Yani batılın gücü çok. Maddi imkanları çok… Birde bizim ciddi konuları komediye çekiyorlar.

 

Bu durumdan rahat oluyormusunuz hocam?

 

Ben rahatsız olmuyorum. Çünkü bizi öcü gibi görüyorlardı. O öcülükten kurtulmak için, bir komedi lazım. Yani öcülükten sıyrıldık. Ondan sonrada ´acaba ne diyor?´ diye dinleyenler merak edip, hak ve hakikatide duymuş oluyorlar. Bazıları gülmek için takılıyorlar. Cem Yılmaz´dan daha fazla gülüyorlar. Adamın tek derdi ´güleyim ben´ diyor. Güleyim derkende hak ve hakikati öğrenmiş oluyor. Halbuki ben konuşurken hiç gülmüyorum. Benim derdim güldürmek değil. Sempatik bir şekilde sunmaya çalışıyorum. Ama Allah bir tesir verdi, Habertürk gibi bir kanalı buna alet etti, hakikatleri genele duyurmak nasip oldu. Bu Allah´ın ehl-i sünnete bir yardımıdır. Ben ehl-i sünnet ilanlarını yapmak için fırsat kolladım, o firsatı bulur bulmazda, mesajlarımı vermeye çalıştım. Başka konularıda konuşabilirdik, ama mühimlerini konuştuk. Millet bu tehlikelerin farkında olsun. Ehl-i sünnete açılan harpın farkında olsun. Kimseye hakaret yok. Görüşsek, tokalaşırız. Kavgamız, gürültümüz yok. Allah´tan güç istiyoruz. Birliktelik çok önemli. Ehl-i sünnet içinde bir taassubu bırakalım. Ehl-i sünnet üst kimlik olsun. Ben böyle ilan ediyorum. Bunun altında bütün cemaatler birleşsin. Şunun sakalı yok, bunun cübbesi yok, diye ayrım yapmamak lazım. Her camiada kraldan fazla kralcılar var. İstismar edenler var. Kendini diğer camialardan ayırmak için veya seçkin göstermek için ´onlar takva değil, ben takvayım´ diyor. Bunlar tüm camiaya mal olmamalı. Bu ayrımları hiç yapmamamız lazım. En azından ağızımız, görüşlerimiz bir olsun. Bunu yapabilirsek, ehl-i sünnetin kuvvetini birleştirebilsek, çok güçlü oluruz. İtikat noktasında en azından.

 

Almanya´da da bu ´cemaatler problemi´ her zaman var hocam. Almanya´ya hiç geldinizmi?

 

Almanya´ya çok geldim. 10 sene geldim. Bazen herhafta sonu geldim. Almanya´da çok gezdim. Sonra Hollanda´ya, Viyana´ya gittik. Frankfurta ayda bir geldim… Oralarda 5-10 kişiyle başladık, 3000-5000 kişiye kadar topladık.

 

Bu Avrupa´da çok büyük bir rakam…

 

Tabi, 100 kişi toplanınca ´çok büyük izdiham oldu´ diyorlar. Avrupa´yı iyi biliyorum. Dağ başlarına çıktım. Her yeri gezdik. Ayaklarına gittim. Ramazanlarda geldim. Cuma akşamları gelip, Pazar akşamları dönüyordum uçak ile. Haftada 5000 kilometre yapıyordum… Ozamanları bizim camia çok az tanınıyordu. İlk sefer 1995de geldiler. Frankfurta gelmemi istediler… Oradada tabiki bir vehhabi sıkıntısı gördüm.

 

Almaya´daki müslümanların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz hocam?

 

Almanya´dakiler Türkiye´dekilere göre birbirine daha tutkun.

 

Azınlık oldukları için mi?

 

Tabiki, kendi dinlerini korumak için daha tutkunlar. Mesela Türkiye´de bir evde namaz kılındığında, bir çocuğun ezan ve kamet okuduğunu bilmem, çünkü her yerde camilerden okunuyor. Ama Almanya´da ´kalk çocuğum, ezan oku´ deniliyor. Evlerden ezanlar sesleniyor. Her evden ezan ve kamet sesleri yükseliyor. Bu benim için önemli. Bu nereden geliyor? Dini korumaktan dolayı. Yani sokaklarda ezan okunmuyorya, onun için evde okuyup çocuklara bu şuuru verme hassasiyeti… Birde eskiden maddi durum Almanya´da daha iyiydi. Uzaklara sohbet için gidilebiliniyordu. Mesela Frankfurtta sohbet yaptığımızda, Viyanadan gelenler oluyordu. Otobüslerle, arabalarla geliyorlardı. Bir Kadir Gecesinde 3000-5000 kişi topladık elhamdülillah. Avro döneminden sonra millet biraz fakirleşti. Tesiri ne oldu? Uzaklardaki sohbete gidemiyorlar. Civardaki iller hiç biri gelemez oldu. Onun için şuan Almanya´da 3000-5000 kişi toplamak çok zor. Çevredeki insanlar, 50-100 kişi zor geliyor. Onun için şuan maddi durumdan dolayı İslami hizmetlerde duraklık olduğunu düşünüyorum.

 

Hocam, Almanya´da son zamanlarda yeni hareketler oluştu. Reform hareketleri. ´İslamı reform edelim, aydınlatalım´ diyenler var. Bundan dolayı ´Aydınlanmış İslam´, ´Avrupa İslamı´, ´Euro İslam´ gibi kavramlar ortaya çıktı. Yani İslam sanki Asya´da, Amerika´da, Avrupa´da farklıymış gibi gösteriliyor. Hocam, İslam´da reform olur mu?

 

İslam´da reform olmaz. İçtihad olur. Şuanda içtihad yapabilecek kimse yok. Onun için şuan kıyas yapılır. Mesela eskiden olmayan yeni bir şey çıktı diyelim. Eski kitaplardada bulunmayan bir şey. O zaman benzerlik aranır, kıyas yapılır ve bu şekilde helal-haram hükmü verilebilinir. Ama reform başka birsey.

 

Reform ne olabilir hocam?

 

Mesela şöyle dersek reform olur: ´5 vakit namaz çok zor geliyor. Halk da yoğunlaştı. İşler arttı. İnsanların gücü azaldı. Namazı 2 vakite indirelim.´ Bu kesinlikle olmaz. Yada ´hacc olmasın, zekat bu sistemde olmasın, zekatı herkes ayrı versin, ben anneme babama vereyim´ demek reformdur. Bukadar kolay bir şekilde hüküm veriyorlar. Allah´ın dinini değiştiriyorlar. Dini değiştirmeye lüzum yok. ´Hastayım kılamıyorum´ diyorsan, oturarak kıl. ´Oturarak kılamıyorum´ diyorsan, kafanı sallayarak kıl. ´Kafamı sallayarakda kılamıyorum´ diyorsan, zaten kılmana gerek yok… Yani alternatifler zaten verilmiş. Reforma ihtiyaç yok. Çünkü her mesele alternatifiyle çözülmüş. Bu manada reform olmaz. Böyle bir görüş, yorum, içtihad olmaz.

 

Peki hocam, Allah sizden razı olsun hocam.

 

Allah sizden razı olsun.
Sizi yorduk, kıymetli vaktinizi bize ayırdınız. Çok teşekkür ediyoruz.

 

Ben teşekkür ediyorum. Allah hizmetlerinizi kabul etsin.

 

Publiziert in: Ayasofya, Nr.32, 2010


Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.06.2010) Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya´da yaklaşık 82 milyon insan yaşıyor. Göçmenlerin sayısı 7 milyonu buluyor (%8,5). Yaklaşık 1,7 milyon türk vatandaşı var (%2,1) ve 700.000 türk kökenli alman vatandaşı mevcut. Bu rakamlara göre toplam 2,4 milyon türk yaşıyor Almanya´da (%2,93).

Tahminlere göre 3,2 milyon müslüman yaşıyor Almanya´da. Yani toplumun %3,9u müslüman. Alman vatandaşı olan müslümanların sayısı yaklaşık 732.000 (%0,9). 2004 senesinde Almanya´da doğan çocukların %9,1nin velileri müslüman.

Müslümanların arasında en büyük grubu türkler oluşturuyor. Almanya´da yaşayan müslümanların %75i türk. Dolayısıyla en etkin grupta türkler.

Cami sayısını 3000 olarak tahmin ediyorlar. Bununla beraber 100e yakın minareli camii var.

Cemaatler açısından bakıldığında Almanya´da onlarca farklı cemaat, tarikat ve gruplar var. 2007 senesinde kurulan KRM bu cemaatleri bir çatı altında toplamaya çalışsada, müslümanların tabanında neredeyse hiç tanınmıyor. Yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da yaşayan müslümanların sadece %9u KRM ismini duymuşlar.

***

Bizler Almanya´da yaşıyoruz. Ve muhtemelen hiç birimiz bir daha anavatanımıza dönmeyeceğiz. Hatta bir çoğumuz bu topraklarda gömülecek. Öyle değilmi? Sahabeler tebliğ için gittikleri ülkelerde, vefat ettiklerinde dahi o ülkede gömülmüşler. Çünkü şöyle demişler: “Ölümümle dahi tebliğ yapayım”…

Bizler Almanya´da yaşadığımıza göre, artık buraya göre hareket etmemiz gerekiyor. Tabiki dinimizden taviz vermeden, takiyyecilik yapmadan, kendi benliğimizden ödünç vermeden, entegre olmamız ve uyum saglamamız gerekiyor.

Gençlerimiz dinlerini hem türkçe hem almanca öğrenmeli. Çünkü ancak bu şekilde kendi dinimizi doğru sekilde tanıtabiliriz… Yani her camide, her dershanede, her medresede, her tekkede ve menzilde… mutlaka ama mutlaka almanca, ingilizce, fransızca vs. İslam dersleri verilmeli. Aksi takdirde türkçe öğrenilen kelimeler almancaya tercüme edildiğinde vahim neticeler ortaya çkıyor. Zekat, kader, sevap gibi kelimeler tamamen yanlış bir anlam ile almancaya çeviriliyor.

Hangi cemaat olursa olsun… ´Mü´minler ancak ve ancak kardeştir´ diye buyuruyor Cenab-ı Erhamürrahimin.

´Peki o zaman bu kadar cemaate ne gerek var?´ denilirse…. ´Gerek var´ deriz.

Çünkü İslam bir üniversitedir. Farklı cemaatler de bu üniversitenin fakülteleridir. Fakülteler birbiriyle uğraşırsa, kavga ederse, tüm üniversite yıkılır. Ama fakülteler beraber çalışırsa, üniversite güçlenir. Çünkü hepsi farklı farklı fakültelerde eğitimini alıyorlar ve farklı alanlarda dinimizi temsil ediyorlar. Önemli olan biz bu üniversiteyi beraber güçlendirmemiz.

Bu nedenle Almanya´da ´şucu´, ´bucu´ olmaz…. olamaz… olmamalı.

Zaten azınlık olan müslümanlar bir üniversitenin farklı fakülteleri gibi beraber çalışmalı. Son senelerde bütün cemaatlerin beraber organize ettikleri ´Kutlu Doğum Haftaları´ bunun en güzel örneği…

Zaten bizde cemaatler birleşsin demiyoruz. Bu tabiata aykırı olur. Cemaatler ve gruplar yine ayrı kalsınlar, fakat birbirleriyle uğraşmasınlar, birbirlerinden adam çalmasınlar, eleştiriye açık olsunlar ve hakiki manada olumlu projeler üretsinler…

Unutmayalım, İslam bir Asya dini değil. Arap dini hiç değil. İslam tüm dünyanın dinidir. İslam dini Avrupa´nın bir parçasıdır.

İslam dininin bizler tarafından reform edilmeye hiç ihtiyacı yok. Çünkü İslam deform edilmemişki, aydınlanmaya, reform edilmeye ihtiyaç duysun.

Reforma ihtiyaç duyan müslümanlardır.

Tekrar uhuvvet ve kardeşlik içerisinde hep beraber Kuran´a ve Sünnete sarılmaları gereken müslümanlardır…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-cemaatcilik-olmaz-muslumanlik-olur/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.06.2010) Sind die Imame an der Gewalttätigkeit der Jugendlichen verantwortlich?

Sind die Imame an der Gewalttätigkeit der Jugendlichen verantwortlich?

 

Laut einer Studie aus dem Jahre 2010 sind “religiöse“ Muslime gewalttätiger und haben weniger deutsche Freunde als Menschen, die weniger “religiös“ sind. Die Schuldigen für diese Gewalttätigkeiten wurden damals vom Auftraggeber der Studie sofort gefunden: Die Imame in Deutschland.

Diese Schlussfolgerung, was jenseits jeder soziologischen Erklärung ist, ist wie folgender bekannter Analogieschluss: In einem Dorf, in dem es viele Störche gibt, gibt es mehr Neugeborene, als in Dörfern mit weniger Störche. Also bringen die Störche die Kinder!

Zunächst einmal widmen wir uns dem Begriff “religiös“. Dieser Begriff ist eins der am schwierigsten zu erfassenden Begriffe in der Wissenschaft. Es ist nicht wirklich möglich, Menschen in Kategorien wie “religiös“, “weniger religiös“ etc. zu unterteilen. Dies ist schlicht und einfach nicht möglich. Denn es gibt keine einheitlichen Maßstäbe dafür. Wann ist jemand religiös? Wann ist jemand nicht religiös? Man kann dies an keinem Merkmal festhalten. Wenn Merkmale oder Skalen in Studien vorgegeben werden, sind dies ebenfalls subjektive Vorstellungen der Forscher und unterscheiden sich daher von Studie zu Studie. Deswegen wird in wissenschaftlichen Studie diese Ausprägung öfters mit folgender o.ä. Frage ermittelt: „Wie religiös schätzen Sie sich ein?“

Es ist also eine Selbsteinschätzung. Wie sich jedes Individuum selbst einschätzt, darum geht es hier. Nur dies kann erfasst werden. Auch in dieser Studie wurde dies so gehandhabt. Deshalb muss die Aussage, wenn schon lauten: „Diejenigen, die gewalttätig sind, schätzen sich als religiös ein.“ Nicht mehr und nicht weniger. Sie selbst schätzen sich so ein. Dass man sich selbst so einschätzt, heißt nicht, dass man auch wirklich so ist. Manch einer mag sich sicherlich auch als Superheld einschätzen, die Realität wird aber anders aussehen. Deshalb gibt es u.a. den Begriff “Größenwahnsinnig“.

Daher ist die Aussage oder das Ergebnis „je religiöser, desto gewaltbereiter“ eine eindeutige Fehlinterpretation der Ergebnisse. So haben sogar die Mitarbeiter an dieser Studie später erklärt, dass sie mit der Ergebnisinterpretation des Auftraggebers der Studie nicht einverstanden sind.

Auch ist es falsch zu sagen, „Unter denen, die sich als religiös empfinden, ist Gewalt verbreiteter als unter denen, die sich nicht als religiös empfinden.“ Auch dieses Ergebnis ist falsch. Denn hierfür müsste man als Ausgangslage Menschen nehmen, die sich als religiös und nicht-religiös einschätzen, da man diese miteinander vergleicht. Dies ist hier eindeutig nicht der Fall. Im Zentrum dieser Studie stehen Menschen, die gewalttätig sind. Das ist die Ausgangslage.

Andernfalls müsste man in der Studie auch diejenigen befragen, die sich als religiös und nicht-religiös einstufen aber nicht gewalttätig sind. Dann hätte man ein Vergleichsmuster, eine Vergleichsgruppe.

Wenn man die Menschen, die sich als religiös einstufen und die nicht gewalttätig sind, befragen würde, ob sie die Menschen, die sich als religiös sehen und gewalttätig sind, als religiös bezeichnen, würde man mit sehr großer Wahrscheinlichkeit zu hören bekommen, dass man diese gewaltbereiten Jugendlichen nicht als religiös einstuft. Dann hätte man ein noch größeres Problem. Wissenschaftlich ist demnach das jetzige Ergebnis ebenfalls nicht richtig.

Vielleicht sollte man fragen, was die gewaltbereiten Jugendlichen unter dem Wort “religiös“ verstehen?

Widmen wir uns nun den angeblichen Hauptverdächtigten: den Imamen.

Hierzu aus der Studie: „Imame sollen nur in Deutschland arbeiten dürfen, wenn sie die deutsche Sprache beherrschen, Kenntnisse der deutschen Kultur haben und die im Grundgesetz verankerte Gleichberechtigung von Mann und Frau akzeptieren. Andernfalls muss ihnen die Einreise ins Land verweigert werden. Die muslimischen Gemeinden stehen in der Pflicht. Sie müssen selbst ein Interesse daran haben, Imame zu bekommen, die in Deutschland verankert sind.“

Zunächst einmal, ja, Imame sollten deutsch sprechen, Kenntnisse der deutschen Kultur haben, Grundsetz und Geleichberechtigung beachten. Darüber braucht man nicht zu diskutieren. Ganz im Gegenteil, dies ist eine Notwendigkeit. Die Moscheen selbst möchten keine Imame, die diese Kriterien nicht erfüllen. Aber vor allem die fehlenden Sprachkenntnisse als Ursache für die Gewalttätigkeit von muslimischen Jugendlichen zu sehen, ist ein fataler Fehler. Wegen dieser Fehlinterpretation kann das eigentliche Problem nicht gelöst werden, weil die Wurzel des Problems nicht hier liegt.

Selbstverständlich sollten als Ansprechpartner für muslimische Jugendliche, die in Deutschland geboren sind, hier aufgewachsen sind, hier zur Schule gegangen sind, Imame fungieren, die ebenfalls hier geboren und sozialisiert sind und die daher das Alltagsleben der Jugendlichen kennen. Um aber diese Imame in Deutschland auszubilden und in den knapp 3000 Moscheen in Deutschland einzusetzen braucht man realistisch gesehen viel Zeit, Geduld und Geld.

Trotzdessen sind es immer noch die Imame in den Moscheen, die Radikalisierungen entgegen wirken und gewalttätige Jugendliche davon abbringen. Viele Studien zeigen, dass radikale, extremistische oder gewalttätige Jugendliche eben nicht in eine Moscheegemeinde eingebunden sind, ja sogar diese bewusst meiden.

Das Problem der Gewalttätigkeit liegt also woanders: Das Gefühl nicht zur Gesellschaft dazuzugehören. Ich betone: Gefühl. Es geht nicht darum, ob sie tatsächlich ausgegrenzt werden oder nicht. Es geht darum, dass sie es so fühlen.

Und es ist ein höchst menschliches Gefühl – also weder christlich, muslimisch oder sonst religiös oder ideologisch – dass sich Menschen überall auf der Welt, wenn sie sich ausgegrenzt fühlen, sich in einem nächsten Schritt selbst ausgrenzen und abkapseln. Oftmals greifen sie dann eben zu der einzigen vermeintlichen Alternative: Gewalt.

Daher sollte man hier an der Wurzel des Problems arbeiten. Dass man also diesen Jugendlichen, die sich ausgegrenzt fühlen, eben nicht dieses Gefühl gibt und sie als Teile dieser Gesellschaft fühlen lässt. Dass sie sehen, dass nicht Gewalt eine Alternative ist, sondern dass es andere Alternativen gibt.

Am Aufzeigen dieser Alternativen, darin liegt unsere Aufgabe.

Cemil Sahinöz, Islamische Zeitung, 07.06.2010
http://www.islamische-zeitung.de/?id=13425

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(07.06.2010) Şiddetli gençlerin sorumlusu imamlar mı?

Şiddetli gençlerin sorumlusu imamlar mı?

Hafta sonu Almanya´da bir araştırma yayınlandı. Aşağı Saksonya Eyaleti Kriminal Araştırma Enstitüsü (KFN) ve Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırma. Araştırmayı Enstitü Başkanı Prof. Christian Pfeiffer yapmış. 2007 ve 2008 seneleri arasında gerçekleştirilen araştırmaya, Almanya’nın 61 kent ve kasabasında, 14 ile 16 yaş grubundaki 45 bin öğrenci genç katılmış.

Halen tartışılmakta olan araştırmanın sonuçlarına göre, müslüman gençler dindarlaştıkca alman arkadaşları azalıyor ve şiddete başvuruyorlar. Ne kadar az dindar iseler okadar çok alman arkadaşları var ve şiddete başvurmuyorlar…. Şiddete başvurmanın sorumlularıda imamlar olarak gösteriliyor.

Sosyolojinin kurallarına aykırı olan bu sonuç şuna benziyor: Bir şehirde ne kadar çok leylek varsa, o kadar çok doğum var. Demek ki, çocukları leylekler getiriyor.

Öncelikle ´dindarlaştıkca şiddete basvuruyorlar´ meselesine depinelim. Hemen baştan söyleyelim, bir insanın nekadar ´dindar´ olduğunu tespit etmek mümkün değil. Hiç bir ilmi araştırmada bir insanın dindar olup olmadığı tespit edilemez. Çünkü bunun için bir ölçü yoktur. Kimin ne zaman dindar olduğu, ne ölçüde dindar olmadığını gösteren bir veri yoktur. Bu nedenle, bütün araştırmalarda dindarlık şöyle ölçülür: ´kendinizi dindar olarak görüyormusun?´ Bu bütün araştırmalarda böyle yapılır. Nitekim doğru olarak bu araştırmadada bu böyle yapılmış. Yani şiddete başvuran gençler kendilerini ´dindar´ olarak görüyorlarmış. Bu olabilir. Buna karşı birşey söylemek mümkün değildir. Kendilerini öyle görebilirler.

Ama sonuç farklılaşır.

Sonuç ´dindarlaştıkca siddet artıyor´ yanlış.
Doğru sonuç olsa olsa şöyle olabilir: ´şiddet işleyenler arasında kendini dindar olarak niteleyenler daha yaygın´.

Terside yanlış, yani ´kendini dindar olarak görenler arasında şiddet daha yaygın´. Buda yanlış. Çünkü bunu tespit edebilmek için bütün ´kendini dindar olarak görenlere´ ve ´kendini dindar olarak görmeyenlere´ sormak gerekir ve bunların arasındaki orana göre ´şiddet´ sorusu sorulabilinir. Ama araştırmada bu yapılmamış.

Araştırmada şiddet uygulayanlara sorulmuş. Yani hareket noktası ´zaten şiddet işleyenler´, dindarlar değil. Bu göz önünden kaçan fakat çok önemli bir nokta.

Olayı ilmi bir şekilde analiz etmek için birde şiddetli olmayan dindarlara sormak gerekir. Yani ´kendisini dindar olarak niteleyen ama şiddete başvurmayan´lar, şiddete başvuran ´dindar´lar hakkında ne düşünüyorlar? Büyük bir ihtimal ´onlar dindar değil´ diyeceklerdir. O zaman ´dindarlaştıkca şiddet artıyor´ sonucu ortadan kalkıyor. Sosyolojinin kanunu böyledir.

O zaman şiddet işleyen gençlerin dindarlıktan anladıkları ne? Asıl bunu araştırmak gerekiyor…

Sorumlu olarak gösterilenlere gelince….

Araştırmayı yapan Pfeiffer şöyle diyor: “Sorun İslam´da değil. Sorun İslam´ın anlatılış şeklinde. Yani imamlarda. Bu nedenle almanca bilmeyen, alman kültürünü tanımayan, alman kanunlarına ayak uydurmayan ve kadın-erkek eşitliliğini kabul etmeyen imamlar kesinlikle Almanya´ya gelmemeli. Dini cemaatler imamlarını Almanya´da yetiştirsinler.“

Sorumlular imamlar olamaz. Sorunu imamlara yüklersek, büyük bir hata yapmış oluruz. Elbette imamları daha fazla eğitip, Almancalarını geliştirip, Alman kültürüne hazırlamamız gerekiyor. Bu gayet normal. Bunu tartışmaya bile gerek yok. Fakat gençlerin şiddetli olmalarını imamların eğitimsizliğine vermekte başka bir hata.

Kaldıki, bu gençlerin çoğu, zaten imamları dinlemiyorlar ve onlar tarafından şiddete meyl edebilecek bir şekilde etkilenmiyorlar. Ne Almanya´daki gençler Türkiye´den gelen imamları anlıyorlar nede imamlarımız gençlerimizi. Bu bir gerçek. Senelerdir tartışılan ve çözülmeye çalışılan bir gerçek.

Sorunu başka yerde aramak gerekiyor…

Bir çok göçmen gençler dışlandıklarını hissettikleri vakit, şiddete başvuruyorlar, dindarlaştıkları vakit değil.
Ve bu nedenlede daha az alman arkadaşları var.

Bu dünyanın her yerinde böyledir. Bunun İslam, Hristiyanlık veya başka bir din veya ideoloji ile alakası yok. Bu bir insanlık duygusudur. Dışlanan insan, kendisini marjinalliğe ve şiddete verir.

Bu nedenle sorunu çözmek için öncelikle İslam dininin Almanya´da ki algılayışını değiştirmek gerekiyor. İslam dinine bakışı değiştirmek gerekiyor. Dindarlığını yaşamaya çalışan gençler dışlandıklarını hissetmemeli.

Dikkat edin, ´dışlanıyorlar´ demiyorum…
´dışlandıklarını hissetmemeliler´ diyorum…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 07.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/siddetli-genclerin-sorumlusu-imamlar-mi/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.06.2010) Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Son yazımızda Evrim Teorisinin teori dahi olmadığını yazmıştık. İlmi anlamda bir teori olması için gereken şartların olmadığını söylemiştik ve bundan dolayı teori değil ancak bir hipotez olabileceğini vurgulamıştık.

Hatta çoğu cevrelerce hipotez dahi değil, tamamen bir din haline getirildiğini söylemeye ve aktarmaya çalıştık. Tamda buradan devam etmeye çalışacağız.

Ancak öncelikle ´maymun´ kelimesini biraz irdeleyelim…

Malumdur, maymun bir hayvandır. Çok nazik, şirin görümlü maymunların olduğu gibi sert, korkutucu ve ürkütücü maymunların olduğuda bir gerçek.

Halk ağızında maymun kelimesi daha fazla menfi manada kullanılır.

Yani birisine ´maymun gibisin´ denildiğinde, bu müsbet ve onur verici değil menfi ve negatif manada kullanılır.

Peki menfi manada kimlere ´maymun´ denilir?

Bir çok manada kullanılsada genel hatları ile şu noktalarda birisine ´maymun´ benzetmesi yapılır:

1. Sürekli fikrini değiştirene (`maymun iştahlı´)
2. Şımarık olana (´maymun gibi hareket etme´)

Bu bilgileri göz önünde bulundurarak gelelim son yazımızda ve yukarıda tekrar belirttiğimiz noktaya. Dedik ki, ´Evrim´ dinine bağlı olan müridler, hiç bir delili olmayan bu dini ayakta tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gerekirse manipüle ediyorlar, yalan söylüyor, sonuçları yanıltıyorlar vs.

Evrim dininden çıkan bir çok ilim adamı olmasına rağmen ve bunların birçoğunun ´Hata ettik. Senelerce hayatımızı bir hiç uğruna harcadık´ demelerine rağmen, ´evrim kalesinin´ son ´mücahidleri´, ölmüş olan bu dini diriltmeye çalışıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?

Cevap: Maymunluklarıyla.

Maymundan geldiğimize inanan bu ´maymunlar´ maymunluklarıyla maymunları dahi güldürüyorlar.

Çünkü yukarıdaki maymun benzetmesine uygun bir şekilde hareket ediyorlar.
Nasıl mı? İşte böyle:

1. Sürekli fikir degiştiriyorlar
Önce evrim diyorlar, sonra neo-evrim diyorlar, sonra mutasyon diyorlar, sonra ara fosiller diyorlar… tutmuyor hiç biri. Baktılar müridler azalıyor, kimse bu maymunluğa inanmıyor, yeni bir fikir ortaya atıyorlar, ´eee canım İslam´dada evrim var´. Birde utanmadan buna ayet, hadis veya İskilipli Atıf Hoca gibi İslam alimlerini alet ediyorlar. Kur´an´da ve İslam´da var olan gelişmeyi, evrim teorisiyle bağdaşıyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar ve bu şekilde saf zihinleri kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlar. Tabiki bir gelişme var. Bir hücre bebek oluyor, ardından büyüyor, gelişiyor…. Veya bir böcek gelişerek kelebek oluyor. Fakat EVRİMLEŞMİYOR, DEĞİŞMİYOR, aynı yaratık kalıyor. Kendi içerisinde bir değişiklik oluyor.
Misal: 10 parmaklı insanlar olduğu gibi, bazen 9 veya 11 parmaklı insanlarda olabiliyor. Fakat bu bir değişim veya evrim değildir. Evrim olması için tamamen başka ve yeni bir şey ortaya çıkması gerekiyor. Bu kesinlikle kainatta yoktur. Bir tane dahi delil yoktur.
Elbette bu “İslamı evrime göre uydurma” fikirleri dahi tutmayacak… ve en geç beş sene sonra yeni fikirlerle ortaya çıkacaklar… Yeni bir maymunluk ortaya atacaklar.

2. Şımarıyorlar
Evrimciler, evrim hipotezi söz konusu olduğunda, inatçı insanlardır. Küçük bir örnek: Almanya´da bir biyoloji profesörüyle üniversitede tartışıyoruz. Profesör masallarını anlatıyor. Sonuna kadar dinliyoruz. Anlattığı ´evrim masalı´ bittikten sonra, Darwinin orijinal kitaplarını ve Dawkins gibi modern evrim müridlerinin kitaplarını çıkarıyoruz. Tamamen bu kitaplar ile evrim hipotezini çürütüyoruz. İnatçı evrimci profesör inadına devam ediyor. Bizde profesörün inadına tuz katmak için Darwinin ´Problemler´ ismi verdiği bölümü okuyoruz. Soruyoruz, ´Aradan 150 sene geçti. Bu problemlerden bir tanesi dahi çözüldümü? Buna ne yanıt veriyorsunuz?´. Cevap, ´Yanıt manıt vermiyorum´ diyor ve kalkıp gidiyor.
Bu bir istisna değil. Buna benzer durumları evrimcilerle tartışan herkes yaşamıştır. Evrimin bir ilmi mesele olmadığını, şımarıklık ve inatçılıktan başka hiç bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor. Evrimciler adam gibi ´hiç bir ilmi delil yok, ama biz yinede inanıyoruz´ deseler, diyecek bir sözüm yok. Ama bunu ilmi delillere bağlama çabası, şımarıklık değilde ne?

Evrimcileri eskiden en azından ciddi alabiliyorduk. İlmi ve mantıki cevaplar verebiliyorduk, fakat artık tüm dünyada gelinen nokta şu: Evrimcilerle ilmi bir tartışma sürdükmek neredeyse imkansız.

Buna örnek olarak Dawkinsi alabiliriz. Dawkins şuan evrimcilerin fikir babası. Ama kendisi dahi son kitabında ´Kainatta öyle bir düzen varki, tesadüfen olması mümkün değil´ diyor. Aferin Dawkins. İyi tespit etmişsin. Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez. Peki nasıl oluştu o zaman bu kainat? Dawkinsin düşüncesi, ´Olsa olsa bu harika ve kusuruz düzen evrimleşe evrimleşe oluşmustur´. Es Sukut. Tesadüf deseydi daha mantıklı bulacaktım, ama ´evrimleşe evrimleşe bu hale geldi´ demek, nasıl bir maymunluk? Ne zaman bir patlamadan veya bir kaosdan sonra düzen olmuştur? Hangi matbaanın patlamasından sonra kağıtlar ve mürekkepler evrimleşe evrimleşe kitap haline gelmiştir?

İşte bu yüzden ilmi ve mantıki bir cevap vermeye dahi gerek yok. Fikir babaları dahi böyle düşünüyorsa, daha neyi tartışabilirsinizki?

Gelinen nokta bu. Bir maymunlaşma. Ve bu maymunlaşma ileriki yıllarda dahada çoğalacak. Çünkü tüm kaleleri yıkılıyor. Ve yıkıldıkca yeni maymunluklar icat etmeye devam ediyorlar…

Etsinler….

Ama mübarek maymunları dahi kendi maymunluklarına alet etmesinler….

Esenle kalın efendim….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 01.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/maymundan-gelmiyoruz-ama-maymuna-gidiyoruz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.03.2010) Almanya´da ‚Süper İmam‘ yetiştirmek

Almanya´da ‚Süper İmam‘ yetiştirmek

Almanya´da imam yetiştirme konusu son 5 yıldır tartışılıyor. Konuyu İslami cemaatler değil, alman devleti, yapılan mülahazalar sonrası  ortaya attı. “Kendi imamımızı kendimiz yetiştireceğiz“  mantığıyla hareket edildi, yani ileride imamların Türkiye´den gelmelerini önleyip, bizzat Almanya´da imam yetiştirmek amaçlanıyor.

Bu amacın ve isteğin bir nedeni, Türkiye´den gelen imamların Almanya´ya adapte olamamaları. Türkiye´deki aldıkları eğitim ile Almanya´daki müslümanların sorunlarına cevap veremeyen imamlar, çoğu zaman sıkıntı ve bazende çelişki içinde kalıyorlar. Şartların ve ortamın farklı olması münasebetiyle zorunlu olarak birtakım problemler ortaya çıkıyor.

Konuyu çözebilmek için farklı yollar denendi…

Mesela Konrad-Adenauer-Vakfı Türkiye´den Diyanet vasıtasıyla gelen imamlara yine Türkiye´de eğitim veriyor. İmamlara Almanya´yla ilgili seminerler veriliyor. Bu şekilde Almanya´ya hazırlıklı olmaları sağlanıyor.

Başka bir yöntem, Süleymancı diye bildiğimiz cemaatin uygulaması. Almanya´daki VİKZ derneği (Süleymancıların çatı kurumu) yıllardır kendi camilerinde kendi imamlarını yetiştiriyorlar. Türkiye´den imam getirmiyorlar. Fakat Alman devletiyle bir türlü bir çalışma zemini bulamayan VİKZ, devletten destek alamıyor.

Nakşibendi Tarikatına bağlı olan bir başka grup daha etkili bir yola başvurdu. Berlin´de Şubat 2009da Almanya´nın ilk “İmam Okulunu” kurdular. Devletinde desteğiyle ve tabiki “kontrolüyle” kurulan okul merakla takip ediliyor.

Ayrıca bu araları Üniversitelerdede imam yetiştirmek için eller sıvanmış durumda. Mesela Osnabrück Üniversitesinde bir “İmam-Eğitimi”-Projesi başlatılacak. Bu projeye camilerde imam olanlar, çocuk okutanlar veya ilahiyatcılar katılabilecek.

Bütün bu gelişmelerde cevapsız kalan sorularda var elbette. Mesela Almanya´da yetişen ve eğitilen imamlar hangi camilerde veya nerede görev alacaklar? Hangi cami veya cemaat bu imamları kabul edecek? Nitekim her cemaat ve camii kendi yapısına uygun imamları Türkiye´den getirmeye devam ediyor, getirmese dahi, Almanya´da “güvendikleri emekli imamlara“ veya “imam hatip öğrencilerine“ başvuruyorlar. Söz gelimi imam eğitimini bir alman üniversitesinden alan biri veyahut Berlin´de ki İmam Okulundan diplomasını alan imam, Diyanete bağlı bir camide veya Milli Görüşe bağlı bir camide veyahut herhangi bir islami cemaatte görev alabilecekmi? Almanya´da ki cemaatlerin hiç biri devlete bağlı değil. Hepsi dernek olarak kayıtlılar. Yani imamları almakta zorunlu değiller. Yoksa Almanya, Türkiye´den imam getirme yolunu kapatacakmı? İslam, anayasaya göre din olarak kabul edilmedikçe, bu yasal derneklerde çalışanlara devlet nasıl karışacak?

Evet, konuyla ilgili daha bir çok cevaplanmamış sorular var…

Fakat kesin olan, Almanya´da ki imamlardan beklentiler….

İsterse Türkiye´den gelsin, ister Almanya´da yetişsin, imamlardan belli beklentiler var. İmamların pedagog olmaları, vizyon sahibi olmaları, insan endeksli, otantik ve örnek olmalari bekleniyor. Sadece “namaz kıldıran“ değil, bir cemaatin önderliğini yapmaları ve cemaatin istek ve taleplerine karlşılık verebilen tabir-i caizse “Süper İmamlar“ isteniliyor.

Bu “Süper İmamları“ yetiştirmek için, gelecekte daha bir çok projeler üretilecek. Alman devletinin ve cemaatlerin bu bağlamda atacakları adımları merakla takip ediyoruz…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 02.03.2010
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=14721&yazar=493

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 02.03.2010
http://ikincivatan.eu/almanya%C2%B4da-%E2%80%9Csuper-imam%E2%80%9C-yetistirmek-makale,175.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.02.2010) “Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

“Dini Sosyeteleştirme Sektörü“ veya „İşi ehline değil, kerizine vermek“

21. Yüzyılda kum´dan daha fazla ne var? Tabiki hoca var. Daha doğrusu hocalığa soyunan gayri-hocalar var. Sübhanekeyi bilen herkes fetva verme makamına hevesleniyor…

Durum böyle olunca, herkes istediği fetvayı bulabiliyor. Yani arayan fetvasınıda bulur, belasınıda.

Haydi diğelim ki, hayli kritik bir mesele hakkında bir fetva bulamadınız. Problem değil. Demokraside çağre tükenmez. „Mahallesizlerin Şeyhi“ Ahmet Hakan´a danışırsınız. Sayın Hakan maşaallah köşesinden her türlü fetva yağdırıyor. Sizi mi kıracak?

Farz edelim Ahmet Hakan vicdana geldi ve size istediğiniz fetvayı vermedi. Hiç sorun değil. Aramaya devam. „Ben bu makamdan ayrılmam“ların İmamı İmam Baykal´a sorunuzu yönetin. Sayın Baykal her türlü fetvayı hiç çekinmeden verebilir. Kendisinin dini bilgisi siyaset bilgisi kadar azdır. İşte bu „azlık“ yüzünden kolaylıkla istediğiniz cevabı alabilirsiniz.

Haydi oda olmadı… Birisi var ki, ekmek gibi fetva üretir. Kendisi adeta „fetva makinesi“. Onu kimse durduramaz. Her soru ve soruna, çağre ve çağresizlere, tam yerinde, hurafelerden en uzak bir cevap verebilen “hocamız” var. Kendisi sosyetenin Şeyhül İslamı, namı değer Zekeriya Beyaz. Süt gibi beyaz olan hocamıza, en saçma ve en olamayacak sorularınızı sorabilirsiniz. Size veremeyeceği fetvası yoktur. Kendisini bu konuda kimse durduramaz.

***

Bizler alışmışız. Alışmışta, kudurmuştan beterdir. Her zaman işi ehline değil, kerizine veririz… Dolayısıyla işlerimizde yarım yamalak, çürük gider. Bu sadece dini konularda değil. Her konuda böyledir.

Sağlık hariç… Kimse kanser hastası olunca, marangoz olan komşusuna gitmez. Veya beyin cerrahı yerine, doktor dizileri izleyen ve karpuz satan yan mahallenin esnafına gitmez…

Ama fetva için, herkese başvurulur…

Piskolojik konularda, herkese başvurulur…

Sosyolojik konularda, köşe yazarları cirit atar..

Fakat unutmayalım ki… Yarı doktor candan, yarı imam imandan eder.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 26.02.2010
http://www.ikincivatan.eu/%E2%80%9Cdini-sosyetelestirme-sektoru%E2%80%9Crnveyarn%E2%80%9Eisi-ehline-degil-kerizine-vermek%E2%80%9C-makale,167.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.10.2009) Ayasofya Nr. 29 ist erschienen

DIE NEUE “AYASOFYA” IST DA!

Die interkulturelle Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.29 enthält u.a.:

– Exklusiv Interview mit HARUN YAHYA !
– Welche Wirklichkeit? (Ahmed Aries)
– Wie real ist die Realität (Cemil Sahinöz)
– War Jesus ein Gott? (Michael Sendker)

und Türkisch:

– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Harun Yahya ile röportaj
– Ask-i Mecazi, Ask-i Kemali ve Ask-i Hakiki (Said Kursunoglu)
– Vahdet-i Vücut ve Esyanin Hakikati (Alaaddin Basar)

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-29-wie-real-ist-die-realit%E4t&osCsid=b7c65f39bb8a1c5d557b4b108f859b7b

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/abo.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(06.07.2009) Alman sokaklarına okunan ezanlar

Alman sokaklarına okunan ezanlar

Can dostumuz Bedi´nin temelli Türkiye´ye dönmesi nedeniyle, veda yemeği vermeye karar verdik. Yemek elbette bahane. İşin ucunda geyik muhabbeti var… Önce yeni açılan bir lokantaya gittik. Dışarıdan lokantanın resmi ve burjuva görüntüsü bizi ürktü… hiç girmeden bizim samimi mekana, yani Aydın Ustaya, gittik. Arabayı park ettik. Lokantaya doğru gidiyoruz.

Birden kulaklarımızda bir ses yankılanıyor. Garip… ezan sesi. Ara sokakların birinden birisi bizleri kurtuluşa (Hayya alas-salah) çağırıyor. İmamın gür sesiyle sokak inliyor adeta. Arkadaşlarla birbirimize bakıyoruz. Almanya´nın Bielefeld şehrinin göbeğinde ezan sesi.

O gür sese doğru gidiyoruz. Biz gittikçe ses yükseliyor. Adım attıkça içimiz ferahlıyor (Hayya alal-felah). Yaklaştıkça içimizde bir memleket havası esiyor. Camiye giriyoruz. Mehmet Özgür hoca kendisine has üslubuyla bizleri karşılıyor, her zaman olduğu gibi gençleri görünce gözleri doluyor…

***

Almanya´da gayri-resmi rakamlara göre 3000e yakın camii var. Bir çok kilise kapanıyor ve cami haline çeviriliyor. Yine gayri-resmi olmakla beraber 100e yakın minareli camii var. Minarelerin bir çoğundan ezan sesleri sokaklara yankılıyor. Bir çok şehirde yeni camiler, yeni minareler yapılıyor.

Bazı şehirlerde hiç problem çıkmıyor. Camilerin gayri-müslim komşuları dahi minare için elele veriyorlar. Din hürriyeti namına…

Bazı şehirlerde de, özellikle ırkçıların çoğunlukta olduğu bölgelerde, kıyasıya mücadele veriliyor. Siyaseten büyük kavgalar oluyor. İmzalar toplanıyor, pankartlar asılıyor. Herkes kendi düşüncesini herhangi bir şekilde lanse etmeye çalışıyor…

Artık Almanlar´da mecburen alıştılar bu duruma. Evet, artık müslümanlar kalıcılar.

Hiç kimse hiç bir yere gitmiyor. Bir zamanlar “Misafir“ sıfatıyla gelen bu “Uzaylılar“, “Yerli“ sıfatına namzetler. Dolayısıyla camiler de artık sokak aralarında, fabrika köşelerinde olmayacak… olmamalıda.

Büyük şehirlerin göbeklerinde, merkezlerinde camiler yapılacak.

Hemde cami gibi camiler.

Zor şartlar altında tutulmuş iki odalık mescitler dönemi bitti.

Müslümanların etnik kimlikleri dahi değişiyor. Eskiden Almanya´da müslüman deyince akla türkler gelirdi. Türk deyince, zihne müslüman kelimesi gelirdi. Ama artık alman müslümanlarında çoğalmasıyla, ister istemez bir paradigma değişikliği yaşanıyor. Zihinlerde birşeyler değişmeye başladı.

Tabiki abartmayalım… şuan ezanlar Almanya´da karanlığa karşı okunuyor.

Karanlığa karşı okunan bu ezanlar, elbette bir gün aydınlığa sebep verecektir.

“Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir“ Necip Fazıl

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 06.07.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12136&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.05.2009) Büyük Ergenekon, Küçük Ergenekon

Büyük Ergenekon, Küçük Ergenekon

Nasrettin Hoca´ya sormuşlar, “Hocam kıyamet ne zaman kopacak?“ Nasrettin Hoca kendine has üslubuyla soruya soruyla cevap vermis, “Hangi kıyameti soruyorsun? Büyük kıyameti mi, küçük kıyameti mi?“ Soranlar şaşırmışlar, “Hocam kıyametin küçüğü büyüğü olur mu?“ Nasrettin Hoca şu cevabı vermiş, “Tabii ki olur!.. Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopar.“ Bu sözleriyle veciz bir şekilde bir gerçeğe parmak basmış, hocamız.

Peygamber Efendimiz´de (s.a.v.) Tebük Sefer´inden dönerken, “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz“ demiş. Sahabeler hayret içinde sormuşlar, “Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?“ Kainatin Efendisi (s.a.v.) cevap vermiş: “Büyük cihad, kişinin nefsi ile olan cihadıdır.“

***

Şimdi Büyük Kıyamet – Küçük Kıyamet, Büyük Cihad – Küçük Cihad olurda, Büyük Ergenekon – Küçük Ergenekon olmaz mı?

Küçük Ergenekonu hepimiz tanıyoruz. Devletin içinde, devleti yönetmeye kalkan, bunun için provokasyonlar düzenleyen sinsice bir derin çete.

Peki Büyük Ergenekonu tanıyormuyuz? Büyük Ergenekon, yine içeriden, bizim içimizden, bizi yönetmeye çalışan, bunun için vesveseler, su-i zanlar üreten sinsice bir derin şahıs. Kimilere buna İblis, kimileri nefis´der.

Küçük Ergenekon nasıl içten darbe hevesleri duyuyorsa, Büyük Ergenekon´da darbe peşinde. Ölüm anına kadar devam eden bir darbe hevesi.

Deşifre edilmeyi bekleyen bu Büyük Ergenekon insanın dünya hayatınıda, ahiret hayatınıda tehlikeye sokuyor. Bu nedenle deşifre edilmesi gerekiyor.

Bunuda yine Küçük Ergenekonun deşifre edilme metotlarıyla başarabiliriz. Yani Büyük Ergenekonun telefon görüşmelerini dinlememiz gerekiyor. Dinleyebilmek için her insana bir cihaz yerleştirilmiş: vicdan. Aklı ve kalbi provokasyonla darbeye sürükleyebilen Büyük Ergenekonun kışkırtıcı yöntemleri, vicdana karşı – eğer canavarlaşmamışsa – çaresizdir. Vicdanımızla Büyük Ergenekonu deşifre edebiliriz. Vicdanımız hakim rolündedir.

***

Devletimizin Küçük Ergenekondan kurtulmaya çalıştığı şu günlerde, bizlerde Büyük Ergenekonla uğraşmamız gerekiyor. Küçük Ergenekona harcadığımız vaktin en az onda birini büyüğüne ayırdığımızda, mutlaka muvaffak olacağızdır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 14.05.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=11545&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(21.03.2008) Fethullah Gülen dönüyor mu?

Fethullah Gülen dönüyor mu?

1999´dan itibaren Amerika´da bulunan Fethullah Gülen´in ne zaman Türkiye´ye döneceği senelerdir tartışıldı. Hatta son aylarda yine gündeme getirildi. Sadece ne zaman döneceği değil, aynı zamanda da „neden dönmediği“ veyahut dönerse kimlerin ve kaç kişinin kendisini havalimanında karşılayacağı hep yazıldı, çizildi.

 

Tabiki her yazar kendi ekol, paradigma ve ideolojisine göre tahminlerde bulundu…

 

Bazıları, „Gelemez, çünkü gelirse AK Parti yıpranır“ dedi.

 

Diğerleri ise „Gelirse milyonlar kendisini karşılar“ diye beyan etti.

 

Yine başka bir grup farklı bir fikiri ortaya attı: „Gelmez, çünkü hizmet ettiği gizli istihbarat servisleri izin vermez.“

 

Tabiki Gülen cemaati de kendi fikirlerini yaymakta büyük çaba gösterdiler. Zaman zaman köşe yazarları aracılığıyla, zaman zaman da bizzat Fethullah Gülen internet veya STV sohbetlerinde iddialara cevap verildi.

 

Evet, artık tüm yorumlar, tüm yazılar bir yana… Çünkü kimin haklı, kimin haksız olduğu, kimin iyi bir tesbit, kimin palavra yaptığı, çok yakın bir zamanda ortaya çıkabilir.

 

Bu nedenle gelecek aylarda, özellikle kış mevsimine doğru Gülen cemaatinin bu konuyla ilgili öne süreceği fikirleri dikkatle izlemeli. Hazırlanacak olan zemini ve şartları hep beraber gözlemleyeceğiz. Tabiki son 10 günde olduğu gibi AK Parti davası ve Ergenekon soruşturması gibi felaketler Gülen cemaatinin planlarını değiştirmez ise.

 

2008 senesi Türkiye için uzun bir sene olacak gibi gözüküyor.

Cemil Şahinöz

21.03.2008


 

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler