Schlagwort-Archive: devlet

(03.10.2010) Misawa TV Mustafa Yildizdogan ile röportaj (Ayasofya Nr.33)

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Misawa TV - Videos, News, Berichte, Presse

(04.07.2009) Tüm Osamalar bir gün Obamaydılar

Tüm Osamalar bir gün Obamaydılar

„Tarih tekerrürden ibarettir diyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?“
Mehmet Akif Ersoy

Aslında kültürel olarak beyaz olan, siyahi lider Barack Hüseyin Obama´nın Amerikan Başkanlığı seçimini kazanmasıyla, tüm dünyada yeni “Obama“lar ortaya çıktı. Almanya´da Cem Özdemir çıktı. Avusturyada “Bizdede Türk Obama çıkabilir mi?“ tartışmaları başladı. Azınlıkların bulunduğu bir çok ülkede, birileri kendilerini “Obama“ ilan ettiler…

Fakat…

Bu gönüllü Obamaların unuttukları birşey var: Tarih tekerrürden ibarettir. Bu nedenle tarihdeki meşhur Osamalara bir bakalım.

İlk olarak, ismi gereği Osama bin Laden. Osamada bir zamanlar piyasaya Obama olarak çıktı. Özellikle soğuk savaş zamanında. Rusyanın dünyayı komunizm belasıyla aşılamaya çalıştığı bir zamanda, Amerika Birleşik Devletleri bugün Osama olan, o zamanları Obama olan, Bin Laden´e silahsal yardımda bulunmuştu. Sadece silahsal mı? Aynı zamanda teknoloji, lobistik ve eleman desteği. Komunizm tehlikesi ortadan kalkınca, ve “Obama“ bin Laden´e ihtiyaç duyulmadığında, aynı şahısı “Osama“ bin Laden yapıverdiler. Kim yaptı? Onu Obama yapanlar, Osama yaptılar. Başlangıcı bağımlı olduğu için, sonuda bağımlı oldu.

Bir başka örnek Saddam Hüseyin. Saddamı da İrak´ın Obaması diye tanıtan ABD, siyasal olarak en zirveye getirdi. Sömürdü, sömürttü. Nereye kadar? ABD için kayıpların, kazancın önünü geçene kadar. O zaman Saddam “Obama” Hüseyin, Saddam “Osama” Hüseyin oldu…

Tarih onlarca Obama ve Osamalarla dolu… Tüm Osamalar bir gün Obamaydılar…

Çünkü bu Osamalar, Obama olurken başkalarına güvendiler. Kendilerine gaz verenlere bağımlı oldular. Süslü, püslü, renkli yalanlara inandılar. “Ben başkayım“ hülyalarına daldılar. “Beni kullanamazlar“ ve “Bana ihtiyaçları var“ rüyalarına kapıldılar. Fakat hakikat bundan çok uzaktı. Çünkü hiç bir zaman kukla olmaktan kurtulamadılar.

Şimdi bugün kendilerini Obama olarak görenler, yarın Osama olabilirler. Çünkü tüm Obamalar sömürücü güçlerin cici yüzleri olmuşlardır. Hepsi “kurtarıcı“ veya “değiştirici“ olarak sahneye sürüldüler. Değişen bir şey hiç bir zaman olmadı.

… Kapitalistlerin zenginleşmesi değişmedi

… Sömürme değişmedi

… Fakirin ezilmesi değişmedi

… Düşman üretme mekanizması değişmedi

… Toplumda kardeş kavgası değişmedi

… Başkalaşma değişmedi

Sadece isimler değişti…. Obamalar, Osama oldular…

Not: Bir zamanların Osaması Abdullah Öcalan, sanki bu araları Obama yapılmak isteniliyor. Dikkat!

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 04.07.2009

http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=12113&yazar=493

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.06.2009) Adalet şahıs ve makam tanımaz

Adalet şahıs ve makam tanımaz

 

„Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum.

Kopar belki ama çekmeye gelmez boynum.“

 

Mehmet Akif Ersoy

 

 

Adalet makam tanımaz. En azından tanımamalı. Profesör, cumhurbaşkanı, devlet adamı, savcı, doktor, öğretmen, işci, işsiz, akraba, dost… hukuk karşısında hepsi ve herkes eşittir. Eşitliğin olmadığı yerde adaletten bahsedilmez.

 

Adaletsizliğin olduğu yerde de huzur olmaz. Bir toplum yaşadığı devletin adaletine güvenmiyorsa, adaleti kendisi yerine getirmeye çalışır. Yargısız infaza başvurulur. Halbuki hiç bir devlet adalet ve cezalandırma mekanizmasını paylaşmak istemez. Bu konuda tekel olmak ister.

 

Bireyin adalet anlayışı da devletin ve hukukcuların adaleti kadar önemlidir. Nitekim bunlarda bireylerden oluşuyor. Bir birey için adalet kavramı çok önemlidir. Adaletli insan güvenilir ve emin olur. Adaletli insan bir diğer insanı külliyen iyi veya kötü, dost veya düşman, adaletli veya adaletsiz diye ayırmaz. Sadece şahışların fiiliyatlarını bu şekilde kategorize eder.

 

Mesela x şahıs y fiilinde adaletsiz davranmış ise, bu davranış şahsın her zaman adaletsiz olduğu anlamına gelmez. Terside geçerlidir. Yani bir cani dahi elbette farklı konularda adaletli olabilir. Demek ki gerçek adalet için sadece fiiliyatı değerlendirmek gerekiyor. Şahıslar değerlendirildiğinde tarafgirlik hastalığı başlar.

 

Kur´an-ı Kerim´de sürekli adalet duygusuna vurgu yapılır. Tarafgirliğe ve adaletsizliğe düşmemek için şu müthiş ayetleri dinlemek gerekir: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Kur´an, 5:8), “Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun” (Kur´an, 6:152) ve “Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” (Kur´an, 4:135).

 

Bu anlayış sadece teoride kalmamış, pratiğe de dökülmüş. İslam tarihinden adalet ile ilgili bazı örneklere bakalım:

 

Osmanlı´ya gidelim. Fatih Sultan Mehmet bir yahudi iyle beraber kadı´ya gidince, Fatih, “Ey kadı, buraya beni çagırdın ve dinledim. Ve sen yahudiyi haklı buldun. Eğer sen, ben padişahım diye haksız olduğum halde beni haklı bulsaydın ve yahudinin hakkını yeseydin kellenini kılıcımla uçuracaktım“ der. Kadı hemen cevabını verir: “Ben seni buraya gerçekleri gör diye çağırdım. Benim de kılıcım yanımdaydı. Eğer sen burada haksız olduğunu bilerek ve görerek, gücünü kullanarak bu yahudinin hakkını yeseydin bu kılıcımla ben senin kelleni alacaktım“ der. Yahudi müslümanların bu adalet anlayışı karşısında hayretler içerisinde kalır ve müslüman olur.

 

Hz. Ali´de benzer bir durum ile karşılaşır: Bir hristiyan mimar ile beraber kadı´nın önüne çıkan Hz. Ali mahkemeyi kaybeder. Hz Ali haliyle bu işe çok şaşırır. Boynu bükük bir vaziyette oradan ayrılırken kendi kendine adeta şöyle seslenir: “Allah! Allah! Zırh aslında benim olduğu halde, şu andan itibaren resmen hristiyanın elinde kalıyor. Bu ne kadar hazin bir manzara. Ama işin bir de diğer yüzü var. Bu hakimi ben tayin ettiğim halde hakim benden korkup da taraf tutmuyor, benden yana tavır sergilemiyor ve benim gösterdiğim delilleri ve şahitleri kabul etmiyor. Bu ise ne kadar yerinde bir davranış ve ne kadar ince bir adalet anlayışıdır.“ Davayı kazanan hristiyan mimar ise şu cümleleri söyler: “Müminlerin Emiri, beni kadıya götürdü. Kadı da çekinmeden kendisini tayin eden Emir’in aleyhinde hüküm verdi. Ben gördüğüm bu manzara karşısında şehadet ederim ki, bu din hak bir dindir.Ve yine şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Hz.Muhammed (s.a.v) O’nun elçisidir.“ Herkesin taraf olduğu, herkesin kendi hatalarını görmediği, sadece karşı tarafı eleştirmekle iş yapıldığı bu günlerde bu hikaye hepimize kapak olsun.

 

Aynı şekilde Selahaddin Eyyubi de bir hristiyanla mahkeme önüne çıkmıştır.

 

İdeoloji, particilik, cemaatcilik, ırkcılık anlayışlarının kol gezdiği bir zamanda böyle davranışları beklemek, elbette utopik kalıyor. Çünkü sözgelimi ideolojik saplantsı olan bir insan x şahısı adaletsiz dahi olsa, adaletli bir karşı ideolojiden olan y şahsa tercih eder. Bu şekilde kendisi dahi adaletsizlik etmiş olur. Her tartışmada, her konuda, gerçeği araştırmadan karşı taraftan sevmediği bir insanı yerin dibine gömen ve sevdiği insanı yere göğe sığdıramayan bir insanda adalet aramak, kaybolmuş şehir Atlantisi aramak gibidir.

 

Tersini gerçekleştiren insan cüretkardır. Çünkü kendi meşrebinden dahi olsa, adaletsizliğe adaletsiz demek zorundadır. Bu durumda aidiyet duyduğu gruptan dışlanmayı göze alır. ”Sen değişdin. Sen döneksin. Karşı tarafın adamısın” veya “Vah vah, onu da kaybettik” sözlerine mağruz kalır. Mahatma Gandi´nin sözleri bu konuya merhem olur: “Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman daha iyidir.”

 

Çünkü adalette torpilsiz davranan, yanlız kalmaya mahkumdur. Evet, her konuda olduğu gibi maalesef adalet konusunda dahi torpil geçerlidir. Fakat adelete ve hukuka torpil karıştığında toplumun huzuru bozulur. Güven azalır, şiddet yükselir.

 

Adaletsizliğin olduğu yerde güven de olmaz. Herhangi bir değerlendirmede karşı taraf sizi tutuyorsa torpil yapar, tutmuyorsa sizi kıskanır. Yani objektif, adaletli ve hakkıyla değerlendirmez. Araya tarafgirlik girer. Tarafgirlik şeytanı melek, meleği şeytan gibi gösterir. Bu yanlışa düşmemek için adaletli olmak gerekir.

 

Onun için huzurlu ve güvenilir bir toplum için gerçek adalet şarttır. William Watson der ki: “Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.”

 

Cemil Şahinöz, Moral Haber, 22.06.2009

http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=11975&yazar=493

Öztürk

http://www.ozturk.de/kose.php?id=154

Haber Ayna

http://www.haberayna.com/yazarlar/cemil-sahinoz_22/adalet-sahis-ve-makam-tanimaz_477.html

5 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.05.2009) Büyük Ergenekon, Küçük Ergenekon

Büyük Ergenekon, Küçük Ergenekon

Nasrettin Hoca´ya sormuşlar, “Hocam kıyamet ne zaman kopacak?“ Nasrettin Hoca kendine has üslubuyla soruya soruyla cevap vermis, “Hangi kıyameti soruyorsun? Büyük kıyameti mi, küçük kıyameti mi?“ Soranlar şaşırmışlar, “Hocam kıyametin küçüğü büyüğü olur mu?“ Nasrettin Hoca şu cevabı vermiş, “Tabii ki olur!.. Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopar.“ Bu sözleriyle veciz bir şekilde bir gerçeğe parmak basmış, hocamız.

Peygamber Efendimiz´de (s.a.v.) Tebük Sefer´inden dönerken, “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz“ demiş. Sahabeler hayret içinde sormuşlar, “Yâ Rasûlallâh! Hâlimiz meydanda! Bundan daha büyük cihâd var mı?“ Kainatin Efendisi (s.a.v.) cevap vermiş: “Büyük cihad, kişinin nefsi ile olan cihadıdır.“

***

Şimdi Büyük Kıyamet – Küçük Kıyamet, Büyük Cihad – Küçük Cihad olurda, Büyük Ergenekon – Küçük Ergenekon olmaz mı?

Küçük Ergenekonu hepimiz tanıyoruz. Devletin içinde, devleti yönetmeye kalkan, bunun için provokasyonlar düzenleyen sinsice bir derin çete.

Peki Büyük Ergenekonu tanıyormuyuz? Büyük Ergenekon, yine içeriden, bizim içimizden, bizi yönetmeye çalışan, bunun için vesveseler, su-i zanlar üreten sinsice bir derin şahıs. Kimilere buna İblis, kimileri nefis´der.

Küçük Ergenekon nasıl içten darbe hevesleri duyuyorsa, Büyük Ergenekon´da darbe peşinde. Ölüm anına kadar devam eden bir darbe hevesi.

Deşifre edilmeyi bekleyen bu Büyük Ergenekon insanın dünya hayatınıda, ahiret hayatınıda tehlikeye sokuyor. Bu nedenle deşifre edilmesi gerekiyor.

Bunuda yine Küçük Ergenekonun deşifre edilme metotlarıyla başarabiliriz. Yani Büyük Ergenekonun telefon görüşmelerini dinlememiz gerekiyor. Dinleyebilmek için her insana bir cihaz yerleştirilmiş: vicdan. Aklı ve kalbi provokasyonla darbeye sürükleyebilen Büyük Ergenekonun kışkırtıcı yöntemleri, vicdana karşı – eğer canavarlaşmamışsa – çaresizdir. Vicdanımızla Büyük Ergenekonu deşifre edebiliriz. Vicdanımız hakim rolündedir.

***

Devletimizin Küçük Ergenekondan kurtulmaya çalıştığı şu günlerde, bizlerde Büyük Ergenekonla uğraşmamız gerekiyor. Küçük Ergenekona harcadığımız vaktin en az onda birini büyüğüne ayırdığımızda, mutlaka muvaffak olacağızdır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 14.05.2009
http://www.moralhaber.net/yazidetay.php?Yazi_id=11545&yazar=493

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.07.2008) Ergenekon Çetesi, Gladyo ve Küresel Emperyalizmin yeni düşmanları

Ergenekon Çetesi, Gladyo ve

Küresel Emperyalizmin yeni düşmanları

Türkiye´yi bugünlerde çalkalayan, toplumu yine ikiye ayıran Ergenekon Soruşturmasını iyi analiz etmek gerekiyor. Yani devlet iktidarını kontrol altına almayı hedefleyen bu çete neyin nesidir?

Ergenekon yeni bir mesele değildir. Yıllardır Türkiye´de var olan, az sayıda insanın haberdar olduğu bir meseledir. Hatta önceleri Alparslan Türkeş ve Abdullah Çatlı´nın bile ismi geçtiği yapılanmayı anlamak için Soğuk Savaş zamanlarına geri dönmek gerekiyor.

Weiterlesen

8 Kommentare

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(09.03.2007) Sancılı Cumhurbaşkanlığı Seçiminde Milliyetçilik

Sancılı Cumhurbaşkanlığı seçiminde Milliyetçilik

Malum, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştı. Geçen aylarda sancılarını gördük: Şemdili olayları, bayrak yakmalar, papaz cinayeti, danıştay cinayeti, imam cinayeti ve nihayet Hrant Dink´in cinayeti. Bu ayın sonunda Nevruz Bayramı var… artık Allah kerim! Tabi ki bunların hepsini tesadüf olarak görmek mümkün değil.

Her ne zaman Türkiye´de Cumhurbaşkanlığı seçimleri olduysa, belli kitleler harekete geçirilmiş ve halk kışkıtılmış. Sadace seçimlerde değil. Darbelerden öncede bu tür faaliyetler gözetmek mümkün. Mesela onuncu yılına girdiğimiz postmodern darbe 28.Şubat´ta da sun-i bir irtica problemi halka sunulmuştu.

Şimdi yine benzer bir durum ile karşı karşıyayız. Bu sefer ki sun-i mesele: Milliyetçilik. Evet, birileri, artık kimin işine yarıyorsa, milliyetçilik problemini gündeme getiriyor. Kimin işine yaradığını bu köşede konuşacak değiliz. Biz „Milliyetçilik nedir?“ ve „Türkiye´de milliyetçilik ne anlama geliyor?“ sorularını sosyolojik bir yaklaşım ile çözmeye çalışalım.

İnsan, topluma bağlı bir varlıktır. Toplumda yaşar ve kendini topluma ait hisseder. ‚Aidiyet ‚ ve ‚mensubiyet ‚ her insan için önemlidir. İnsan kişiliğini ve özelliklerini, bağlı olduğu toplumdan alır.

´Millet´ kelimesi 19.yüzyılda Batı´da ilk defa kullanılır. Genelde ´nation´ olarak kullanılmaya başlanır. Milliyetçilik ise modernleşmenin dayandığı ulus-devlet ideolojisini ifade eder. Ünlü Sosyolog Durkheim kelimeyi genişletir ve ´beraberliğe dayanan toplum´ olarak kullanır. 19.asrın sonlarına doğru Ziya Gökalp tarafından ´millet´ kelimesi Türkiye´ye ulaşır.

Daha önce ´İslam Milleti´, ´Ümmet´ veyahut ´Millet-i İbrahim´ şeklinde din ve inanç birliğini ifade etmek için kullanılan kelimeyi, Ziya Gökalp ‚Türk Milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim‘ diye yorumlar ve ekler ´dil, din bir ise, millet de birdir’. Bu şekilde türk literatürüne yeni bir tarif girmiş olur. Bugünkü sözlüklerde ´millet´in tarifi şu şekildedir: ´Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus.´

Gelelim ´Milliyetçilik´ kavramına. Bu kavram Avrupa´da ´nasyonalizm´ şeklinde kullanılır ve ırkçılığı kasteder. Hatta Almanya´da 2.Dünya Savaşından sonra ´faşizm´ ve ´milliyetçilik´ aynı manada kullanıldı. Halbuki Türkiye´de ki ´milliyetçilik´ kavramının ırkçılık ile alakası yok. Amerikan literatüründe ´patriotizm´ manasına gelen ´vatanseverlik´ kavramı Türkiye´de ki ´milliyetçilik´ kavramına daha uygundur. Yani Türkiye´de ki ´milliyetçilik´ kelimesi ´vatansever´ manasına geliyor. Irk esasına dayalı milliyetçilik tanımı ise ´menfi milliyetçilik´dir ve zararları açık ve beyan ortadadır.

Yüzlerce sene Türkiye topraklarında yaşayan çeşitli etnik gruplar ´menfi milliyetçilik´ sevdasına kapılmadıkları sürece, birlik ve beraberlik içerisinde yaşamışlar. Türkler, Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Lazlar, Çerkezler kendi değerlerinden taviz vermeyip, ırka dayalı milliyetçiliği redederek, Avrupa´nın hayal ettiği Pluraltoplumu bu topraklarda barış içinde gerçekleştirmişlerdir. Bu şekile hiç bir zaman soykırım yaşanmamıştır. Bu kardeşliği çekemeyenler şu günlerde ´Ermeni Komedyası´ oyununu oynuyorlar.

Son zamanlarda ´ırkçılık´ manasına gelen ´faşizm´ ve Avrupa´nın mayasında olan ´ırkçılık´ halkımıza empoze edilmeye çalışılsada, milletimiz bu oyuna gelmemiştir ve gelmeyecektir. ´Faşizm´i Yugoslavya´da ve Irak´ta yerleştirmeyi başaran ve bu şekilde koca devletleri küçük devletlere bölen emperyalist ve sömürücü zihniyet Türkiye topraklarında avucunu yalamıştır.

Son olarak Mehmet Akif Ersoy´u dinleyelim:

“Arabın, Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e
Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.
İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer
Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”

Cemil Şahinöz

Yayınlanan Gazete: Anadolu Gazetesi, Mart 2007

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.11.2006) Halktan Kopuk Aydınlar

Halktan Kopuk Aydınlar

Bir milleti sadece siyasetciler yönetmez. Çoğu zaman siyasetcilerin fikirbabaları aydınlardır. Toplumun ve medeniyetlerin çok önemli unsurlarıdırlar aydınlar ve yazarlar. Bunların toplumu yöneltmekte çok büyük etkileri vardır. Ünlü Filozof Plato şöyle demiş: „Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var. Aptal konuşur, zira kendisinin bir şeyler söylemek mecburiyetinde olduğunu sanır.“ Descartes´te hemen ardına şunu ekler: „Akıllı olmak da bir şey değil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır.“ Yani aklını doğru yerde, doğru zamanda kullanmak önemlidir. İşte aydınlar bu zamanı ve zemini iyi seçerler. Söyleyecek kelimeleri özenle seçerler, çünkü “Her doğru her yerde söylenmez“ kaidesine uyarlar.

Sosyolojik olarak bir toplumun gelişmesi icin aydınların mutlaka bağımsız olmaları şarttır. İfade özgürlüğünü sonuna kadar kullanabilmelidirler. Bunun için bağımsızlık şarttır. Özellikle siyaset ve ticaretten bağımsız olmaları şarttır. Hani Lloyd George´in bir sözü vardır: „Türkler her şeyini feda eder, ama istiklalini asla.“ İşte yazarlar ve aydınlarda istiklalini asla bırakmamalı. Onların herkesten daha fazla kendi ideolojisini, ülkesini, olanları sorgulama sorumluluğu vardır. Yoksa medya imparatorluğunun meydana getirdiği canavarlar haline gelirlerse toplumun çöküşü başlamıştır.

Topluma faydalı olabilmek için aydınlar ve yazarlar eleştiri yapabilmeli. Eleştiri düşünceyi geliştirir. Gerekirse kimsenin söyleyemediğini, yazamadığını yazabilmeli. Yazarlar halkın menfaatini düşünenlerdir. Faydalı ve etkili olabilmek için, kimsenin gölgelerinde oturmamalıdırlar, çünkü onların görevi ışık saçmaktır. Her yeri aydınlatmaktır.

La Rochefoucauld der ki: „Akıllı görünme çabası, çoğu zaman akıllı olmayı engeller.“ Bu söz de halktan kopuk aydınlar için geçerlidir. Halktan kopuk aydınlar ’mağarada’ yaşarlar. Mağaraları çoğu zaman villalarıdırlar. Villalarında bir çok hizmetci çalışır.

Bu aydınlar ekmeğin, peynirin, çayın fiyatını bilmezler. Yaşadıkları toplumun halini bilmezler. Toplum ile içiçe değildirler. Hayatlarında “standart“ insanlara yer yoktur. New York, Paris, Roma gibi şehirlerde alışveriş yaparlar. Halkın arasına girmedikleri halde akşam evde halk üzerine yorum yazarlar ve köşe yazarlığı yaptıkları belli başlı büyük gazetelere yazılarını yollarlar.

Bizim memlekette bu türden insan çok vardır. Aydın sıfatını hak etmeyen bu karanlık aydınları konuşmalarından tanırsınız. Kendi milletini küçümsemek için hep batılı olmaya çalışırlar. “Halbuki Avrupada…“ kelimeleriyle başlayan cümleler ağızlarında sakız gibi dolaşır. Sanki Türklükten bir kötülük görmüş gibi, türk olmamaya çalışırlar. Onun için bunlara “halkı küçümseyen entel grup“ desek yerindedir. Yazar Alev Alatlı bunları, „Batıcı aydının birinci vasfı ülkesinin temsil ettiği değerlerden iğreniyor olması“ olarak tanımlıyor. Bu aydınlar Batı’nın değer yargılarıyla topluma bakarlar ve dışarıdan yorum yapmaya çalışırlar.

Tüm toplumu kendileri gibi zannederler. Halbuki kendileri gibi olan ancak toplumun %5idir. Ama bilerek halktan kopuk bir hayatı tercih ederler ve halka yabancıdırlar. Bunlardan bazılarıda memleketimizi kendisinin kolay yaşayabileceği hale getirmeye çalışırlar. Mesela Beyoglu´nda Fransız sokağı yaparlar.

Bizim entel takılan danteller Anadolu insanını anlamazlar veyahut anlamak istemezler. Anadolu insanının neden hayırsever olduğunu, karşılıksız iyilik yaptığını, rüşvet yemediğini ve almadığını, gösterişten, şan ve şöhretten uzak olduğunu bir türlü akılları almaz. Halkın neden İstanbul´da yıldızsız, kimsenin bilmediği, sadece bilmesi gerekenlerin bildiği, menüsü sadece bir kaç yemekten oluşan bir lokantada, yarım-ekmek arası köfteyi ve yanında tavşan kanı çayı, Dubai´ın 7 yıldızlı hoteline tercih ettiğini anlayamazlar. Kendileri şöhret tutkusuyla, alkış arzusuyla, dalkavukluk ile bir ömür tüketirler.

Bu yüzden bizdeki halktan kopuk aydınlar toplumu yönetemez hale gelmişlerdir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz unsurlardan, yani bağımsızlık ve eleştirebilme kabiliyetinden, uzaktırlar. Halk ile aralarındaki bağ koptuğu için, insanlarımız bu aydınlara güvenmezler.

Tüm okurlara hayırlı bayramlar dilerim. Hepimize sağlık, huzur ve mutluluk, ülkemizede halkın içinden gelen, halkın dilini konuşan, aydınlar ve yazarlar diliyorum.

Cemil Şahinöz

Yayınlandığı gazete: Anadolu Kasım 2006

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.10.2006) Derin Devlet – Derin Millet

Derin Devlet – Derin Millet

 

 

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın“

Şeyh Edebalinin Osman Gazi´ye yazdığı nasihattan

 

… Ömer Lütfi Mete´nin anısına…

 

 

Devlet aslında milletin teşkilatlanmış, organize olmuş şeklidir. Her devlette, görünen ve görünmeyen bir devlet vardır. Yani devlet içi bir devlet. İşte bu görünmeyen, devlet içi devlete “Derin Devlet“ deriz. 1950li yıllarda NATO, CİA ve Mİ6 “Gladio“ isminde bir gizli örgüt kurarlar ve yaklaşık 40 sene Yunanistan, Türkiye ve Batıavrupa ülkerinde faaliyetler gösterirler. Bu örgütün elemanları genellikle toplumu kışkırtmak için çeşitli faaliyetler düzenlerler ve etkili oldukları ülkede gerekirse rejimi çökertirler.

 

Türk literatürüne “Derin Devlet“ terimini eski MİT görevlisi Mahir Kaynak kazandırmıştır. 90lı yılların başından itibaren bu kavram televizyonlarda ilk defa duyulmaya başlar. Faili meçhul olaylar, mesela susurluk olayında olduğu gibi, hep “Derin Devlete“ mal oldu. Bazı aydınlar herşeyi kolayca açıklayabilmek için hep bu kavramı kullandılar.

 

Birde pek tanınmayan “Derin Millet“ kavramı vardır. Peki nedir “Derin Millet“? Veyahut “Derin Millet“ ne olabilir? Sosyolojik olarak kimlere “Derin Millet“ denilebilir? “Derin Millet“ kavramını, kendisine düşman besleyen, düşmansız yaşayamayan, her taşın altında gizli ajan arayan ve sürekli komplo teorileri üreten toplumlar için kullanıyorum.

 

Paranoik bir insanı andıran bu yapıya sahip ülkeler vardır. Sadece ülkeler değil, toplumlar, milletler, gruplar, cemaatler, sivil toplum örgütleri vs. vs.

 

Mesela bazı örgütler ve cemaatler “Yahudi“siz yaşayamazlar. Çünkü her olumsuz olayın arkasında muhakkak bir “Yahudi“ ararlar. Kendilerinin varoluşu ancak böyle bir düşmanın varlığına bağlıdır. Bu şekilde oy toplarlar, üye toplarlar, para toplarlar vs. vs. “Yahudi“ ve “Siyonist“ kelimelerinin arasındaki farkıda bilmezler.

 

Bazı gruplar vardır ki “irticasız“ yaşayamazlar. Çünkü onlara göre “irticanın“ varlığı kendilerine bir çıkar getirir. Kendilerini “irticanın“ düşmanı olarak nitelerler ve kendilerine benzemeyen her gruba “irticacı“ damgası vururlar.

 

Konuyu toplum bazında ele alırsak şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: “Derin Millet“ diye adlandırdığımız toplumlarda komplo teorileri ve paranoik yapılar kol gezer. Her türlü cinayet, toplumsal çöküş, ahlaki bozukluk ve ekonomik krizlerin sebebi gizli örgütlerdir. Herkes ajan, her sivil toplum örgütü yabancı istihbarat servislerinden beslenir ve diğer ülkelerin hepsi bize düşmandır.

 

Böyle bir toplumun insanları başka ülkelere özenirler. Mesela “American Dream“e (Amerikan Rüyasına) inanırlar. Adeta onların yaşamını kutsallaştırırlar. Amerikanca yaşamanın şaşasıyla geçirmek istedikleri bir ömürün rüyasıyla aslında ömürlerini tüketirler. Gökdelenler, arabalar, banka kartları, McDonaldslar “ideal“ haline gelir (bkz. Genç, Köpekleşmenin Tarihi). Özenti doğar insana.

 

Böyle bir toplum piskolojisi toplumu ister istemez hem paranoik (“Herkes bize düşman“) yapar hemde aşağılık duygusunu (“Herkes bizden daha iyi“) besler. İnsanlar arasında güven, sevgi, saygı, yardımlaşma ve hoşgörü gibi toplumun temel unsurları, olmazsa olmazları, ortadan kalkar ve yerini “Bana dokunmayan yılan bin sene yaşasın“ felsefesi alır.

 

Evet, şüphesiz iki söz vardır ki, bir toplumu çökertir (bkz. Nursi, İşaratü´l-İ´caz, s.49; Nursi, Mektubat, s.264, 456; Nursi, Sözler, s.373, 648). Bunlar şunlardır:

 

  1. Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.
  2. Sen çalış, ben yiyeyim.

 

Tarih sahnesine baktığımızda görüyoruz ki, beşerin zulümleri, fesatları ve ahlak-ı reziliyeleri bu kelimelerden doğmuş. Birinci sözden ahlaksızlık, zulüm ve merhametsizlik, ikinci kelimeden kin, kıskançlık, kavga çıkmış. İnsan tarihinin belki en kanlı yüzyılı olan 20. Yüzyıl şüphesiz ki böyle bir hayat felsefesi yüzünden dünyaya onlarca savaş getirmiş. Milyonlarca insan öldürülmüş ve yüzbinlerce insan evsiz kalmış.

 

Müslüman toplumları bu iki yalnış görüşü ortadan kaldırmışlardır. Birinci sözü zekat ile, ikinci sözü faizi yasaklayarak yok etmişlerdir. Zekat vermeyen ve bolca faiz dağıtan toplumlar bu şekilde sosyal çöküntüye uğramışlardır, çünkü zenginin ve fakirin arasındaki uçurum büyümüştür. Zengin fakire merhamet duymaz hale gelmiş ve fakir zenginden nefret etmiş.

 

İşte “Derin Millet“lerde bu zengin ve fakir uçurumu çok derindir. Çünkü bu milletlerde herkes kendisi için yaşar. Herkes kendi tabağını ve cüzdanını düşünür.

 

Özetle “Derin Milletler“

 

  • paranoik,
  • sık sık komple teorileri üreten,
  • her olayın arkasında bir “Derin Devlet“ veya utopik bir düşman arayan,
  • yardımlaşmanın gittikçe azaldığı,
  • zengin ile fakirin, devlet ile milletin sürekli kavga halinde olduğu,
  • kendi devletine düşman besleyen,

 

toplumlardır. Bu milletler derindir. Çünkü olayların çözümlerini hep derinlikte ararlar ve toplumun bireyleride “derin“dirler.

 

Unutmayalım ki, toplumun gönlü kültürdür. Kültürlü, ilimli, müslümanlık ve türklükten utanmayan, başkalaşmaya hevesli olmayan, “Derin Millet“ten uzak bir nesil için ümitvarız.

 

 

 

Cemil Şahinöz

cemil@misawa.de

Yayınlandığı gazete: Anadolu Ekim 2006

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler