Schlagwort-Archive: Darwin

(21.09.2010) Birlikte Yasam Hayal Degil

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(18.09.2010) Uluslararası Irkçılık

Uluslararası Irkçılık

Irkçılık yüzünden 19. Yüzyılda insanlığın çekmediği kalmadı.

Hitler Almanya´yı ´temizlerken´ sosyal-darwinizm teorilerine başvurmuştu.
Mussolini İtalya´yı ırkçı fikirleriyle zehir zembelek etti.
İngilizler emperyalizm ile dünyayı sömürürgen, ırkçılığa güvenmişlerdi.
Yine Fransızlar Afrika´yı ırkçı, faşist ve emperyalist duygular yüzünden sömürmüşlerdi.

Evet, ırkçılık nereye bulaşırsa, orada kavga ve savaşlar eksik olmaz.

Mesela Osmanlı İmparatorluğunda onlarca kavim ve millet beraber yaşarken, birden ırkçılık fikri koca bir imparatorluğu darma dağan etti.

Yada Irak´ta yüzlerce sene beraber yaşayan milletler, Amerika´nın demokrasi yerine ırkçılığı getirdiğinde, birden sunni-şii-kürt olarak ayrıldılar.

Bir başka misal koca Yugoslavya. Bosna´ya yapılanlar, ırkçılık katilliğinden başka bir şey değildir.

Ve sanki bunlar yetmiyormus gibi, yine Avrupa´da sessizce ırkçılık sesleri duyulmaya başlıyor.

Bazı Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin oyları her seçimde çoğalıyor. Bununlada kalmıyor. Artık Avrupa´nın ırkçı partileri biraraya gelip işbirliği yapmaya başladılar.

Hatta buda yetmiyormuş gibi, birde Avrupa´lı ırkçı partilerin liderleri Amerika´da, hatta tamda 11 Eylül´ün yaşandığı mekanda, İslam´a karşı propagandalarını kusmaya başladılar.

Tabikı bu ırkçılıgi ve faşizmi bizim halkımızada empoze etmeye çalışıyorlar. Ama milletimiz bu oyuna gelmemiştir ve gelmeyecektir. Faşizm´i Yugoslavya´da ve Irak´ta yerleştirmeyi başaran ve bu şekilde koca devletleri küçük devletlere bölen emperyalist ve sömürücü zihniyet Türkiye topraklarında avucunu yalamıştır.

Ne demiş milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy:

“Arabın, Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e
Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.
İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer
Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”

Eğer vicdanlı Avrupalı´lar bu yükselişe ´dur´ demez iseler, yine bir felaket ile yüzyüze kalabiliriz.

Araştırmalar gösteriyor ki, insanlığın en aşağı duygularından biri olan ırkçılığın mayası hiç şüphesiz Avrupa´dır. Bu maya yine Avrupa´da ebedi olarak toprağa gömülmeli. Bunun başka çaresi yok.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 18.09.2010
http://www.moralhaber.net/makale/uluslararasi-irkcilik/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.08.2010) Her köye bir deli lazım

Her köye bir deli lazım

Modernitenin bir özelliğide ´ayrımcılık´ yapması.

Faşistlik derecesinde olmasada, modern dünyada insanlar gruplara ayrılır: gençler, yaşlılar, hastalar, zenginler, fakirler, deliler, sakatlak vs. vs.

Herkes belli kriterlere göre ´insan gruplarına´ göre ayrılırlar. Ve bu ayrılık mekan sahasınıda kapsar.

Örnegin yaşlılar…

Özellikle Avrupa´da huzur evleri çok yaygın. Emekli yaşına geldikten sonra, kendisine bakamayacak hale gelen yaşlılar huzur evlerine yerleştirilirler. Bu gayet normal karşılanır. Aslında bu insanlara bakabilecek bir aileleri olsa dahi, gelenek haline gelmiştir. Yaşlılar huzur evinde yaşarlar.

Bizim kültürümüze göre huzur evleri ve ebeveynleri böyle ´beton binalara´ yerleştirmek, utanç verici bir durumdur.

Anne-Babaya öz evlatları bakar. Olmaz ise diğer akrabaları. Hadi oda olmadı, komşular. Ve bu daire bu şekilde devam eder. Belki en son dairede – ki oraya varmak aslında imkansız – devlet o görevi ele alır.

Yaşlıları huzur evine yerleştirmek ile, onları bir nevi hayattan uzaklaştırmış olunuyor. Hayatın içinde değil, hayatın dışında kalmış oluyorlar.

Nitekim gurbetçiler, Avrupa´da emekli olduktan sonra senenin yarısını Avrupa´da, yarısını Türkiye´de geçiriyorlar.

Çünkü Avrupa´da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Yaşlılar hayattan dışlandığı için, ya kahveye yada camiye gidiyorlar. Başka alternatifleri yok.

Senenin sadece yarısını bir ülkede, yarısını diğer ülkede geçirmelerinin nedeni ise, Avrupa yasaları. Avrupa´nın bir çok ülkesinde, 6 aydan fazla yurt dışında bulunan birisinin oturumu otomatikman iptal ediliyor.

Deliler içinde aynısı ge.erli…

Eskiden her köyün bir delisi olurdu.

Bu gayet normaldi. Bu ´deli´ diğer insanlar ile hiç ayırt edilmeden onlarla beraber, onların içinde yaşardı. ´Normal insan´dı yani – ki zaten öyle.

´Deli´ diye terapiden terapiye, hastaneden hastaneye götürülmezdi.

Ama modern çağ ´deli´leride ayırdı.

Artık deliler toplumun içinde değiller. Onlarda dışındalar.

Onlarda ´anormal´ olarak kabul ediliyorlar.

Onlara, farklıymış gibi davranılıyor…

Halbuki insanları belli sıfatlar nedeniyle toplumdan ayırmanın hiç bir faydası yok. Özel bir durum olarak görülmediği vakitte, hiç bir şey ´anormal´ değildir. Zaten ´normal´ nedir ki? Çoğunluğun ittifak ettiği bir şey ´normal´ mi? ´Normal´in kaideleri ve sınırları ne?

Normal olan tek şey, güneşin her sabah doğup batması. Gerisi her kültürde farklıdır. Bir kültür için ´normal´ olan birşey, diğer bir kültür için ´anormal´ olabilir. Büyük bir saygısızlık olarak görülen bir davranış, başka bir anlayışa göre gayet ´normal´ olabilir.

Bu toplumsal yaşamın ayrımcılığı insanı modern sorun ve sorulara itti.

Çünkü bu şekil ayrımcılık ile farklı problemler başladı:

Bir ´deli´ daha önce ´problem´ değildi.

Bir yaşlı daha önce ´yük´ değildi.

Ayırdığımız için bu sorunlar ortaya çıktı.

Ama ütopyaya düşmeyelim, birleştirmek içinde çok geç….

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 06.08.2010
http://www.ikincivatan.eu/her-koye-bir-deli-lazim-makale,338.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.07.2010) Camileri bilardo salonuna çevirmek

Camileri bilardo salonuna çevirmek

Boş camileri doldurabilmek için hizmetkar ve fedakar insanlar günlerini, gecelerini veriyorlar. Dışı güzel, içi boş olan mescitleri gençlerle doldurmaya çalışıyorlar.

Bazende çaresizce her yönteme sarılıyorlar…

Yeterki gençler camiye gelsin diye, Avrupa´da son 10 yılın modası bilardo masaları, futbol takımları kurmak, langırt, futbol maçlarını gösteren şifreli kanallar ve masa tenisi.

Bu beş ´fenomenden´ en az üçünü her camide bulmak mümkün.

Maksat?

Camilere gençleri çekebilmek.

Peki maksat yerini buluyormu?

Hayır.

Bu durumu anlayabilmek icin piskolojik bir analiz yapmamız gerekiyor.

Soru şöyle: Bu yöntemlere neden başvuruluyor?

Cevap: Çünkü camiye gelmeyen gençler, başka mekanlarda en çok bunlardan etkileniyor.

Yani mantık şöyle:

Madem gençlerimiz bilardo oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol takımlarına yazılıyorlar, gelsinler caminin futbol takımına girsinler.
Madem gençlerimiz langırt oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.
Madem gençlerimiz futbol maçlarını izlemeyi seviyorlar, gelsinler camide izlesinler.
Madem gençlerimiz masa tenisi oynamayı seviyorlar, gelsinler camide oynasınlar.

Düz aristo mantığıyla bu doğru bir yöntem.

Fakat, amma velakin…

Aristo mantığı heryerde geçerli değil.

Hele hele sosyoloji ve piskolojide hiç geçerli değil.

Çünkü gençlere bu yöntemleri sunmak ile, bir alternatif sunulmuş olunmuyor. Gençleri camiye bağlayabilmek için gerçek manada ve ciddi alternatifler sunulmalı. Diğer mekanların aynısını yapmak alternatif değil!

Size bir misal: Bilardo salonuna bir mescit yapılsa, siz artik camiye değilde, cuma namazı için bilardo salonuna gidermisiniz?!

Yani, aynı bir oyunu farklı mekanlarda oynayabilmek, sadece genç için bir mekan alternatifidir. Bazen oraya gider, bazen buraya. Hiç bir şey değişmez.

Nitekimde cami yönetimleri bu vahim neticeyi daha yeni anlamaya başladılar. Bunların çare olmadığını daha yeni fark etmeye başladılar.

Demek ki gençlere, diğer mekanlarda olmayan bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde alamayacağı bir şey sunulmalı.

Başka hiç bir yerde bulamayacağı bir huzur sunulmalı.

Bir bilardo masası alınacağına, keşke gençlerin dilinden anlayan, onlarla gülen, onlarla ağlayan elemanlar yetiştirilse.

… yada keşke imamlarımız Avrupa´da yaşayan gençlerin problemlerini biraz daha benimseyebilseler.

… keşke imamlarımız görevlerinin namaz kıldırmak olduğunu değilde, bir topluma liderlik yapabilmek olduğunu benimseyip, gençlere yeri geldiğinde bir ağabey, yeri geldiğindede bir destekci olabilseler.

… keşke camilerimizde sadece namaz kılınmasa. Adı gereği, yani ´toplayan, birleştiren, cem ettiren´ manasında olan camiilerimiz, isimlerine layık olarak gençleri, onların anladığı bir dil ile kucaklayabilseler.

Keşkeler, keşkeler…

Bunları yapan ve gençlerle dolup taşan camiler ve imamlar elbette var. Bu camilerin en büyük görevi, projelerini diğer derneklerle paylaşmakır.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 29.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/camileri-bilardo-salonuna-cevirmek/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.07.2010) İslamın reforma veya aydınlanmaya ihtiyacı yok

İslamın reforma veya aydınlanmaya ihtiyacı yok

Son yıllarda Avrupa´da müslümanlar arasında ´reform´ hareketleri çoğaldı.

´Radikal Reformlar lazım´, ´Avrupa İslamı lazım´, ´Ilımli İslam´, ´İslam aydınlansın´ diyen sesler yükselmekte.

Bizim bazı garib insanlarımızda reform ve aydınlanmanın ne manaya geldiğini bilmedikleri için, güzel bir şey zannedip, bir takım insanların gözlerine girebilmek için, hemen bu trene ve modaya atlayıp, `Bak bak, bizim cemaat aydınlanmış bir cemaat´ veya ´İslam´daki reform hareketi bizim cemaatimiz´ demeye başladılar…

Özellikle tehlike gençlikte.

Çünkü gençler babalarının ´dinlerinden´ bıkmış durumundalar. Bu durum kimsenin hoşuna gitmesede, böyledir. Bunun ispatı boş kalan camiler ve diğer dini temsil eden mekanlar.

Zaten gençlerin çoğu bu mekanlarda konuşulan dilden anlamıyorlar. Dil derken, sadece ağız ile konuşulan dili kast etmiyorum. Daha çok kültürel dili göz önünde bulunduruyorum.

Yani açıkcası, bu mekanlarda konuşulan dertler, sıkıntılar Almanya´da yaşayan gençlerin umurunda dahi değil.

Bu nedenle bu gençler aç!!

Açlıklarını giderebilmek için, maalesef farklı akımlara kayma ihtimali var.

En büyük tehlike reform ve aydınlanma hareketleri. Çünkü gençler bu hareketlere, ´işte bunlar bizi anlıyor´ gözüyle bakıyorlar.

Halbuki İslam dininin reform olmaya veya aydınlanmaya zerre kadar ihtiyacı yok.

Hristiyanlık tarihinde Calvinist ve Luther akımlarını ortaya çıkaran ve sonuncunda bu dini reform ettiren sebeplerin hiç biri İslam dininde yok.

Bazı dengesizlerin ´İslam dinide reform edilmeli, Aydınlık Çağını yaşamalı´ sözleri sadece bir bilgisizlikten ibaret.

Çünkü İslam´da bir reform olsa, tamamen içi boş bir din ortaya çıkar. İbadetsiz, amelsiz bir din ortaya çıkar.

Hristiyanlıkta zaten amel yok. Reform yapınca, ortada değişen bir şey yok.

Ama İslam´da reform yaptığınız zaman, dinin temel unsurları yok olmuş olur. Avrupa´ya göre bir İslam, Afrika´ya başka bir İslam, Yeni Zelanda İslamı diye yüzlerce İslam ortaya çıkar.

Fakat…

İslam dininde müceddid kavramı vardır.

Her 100 senede bir bir müceddid gelir ve İslam dinini o asra uygun bir şekilde yorumlar. Ama hiç bir şekilde dinin temel unsurlarını, adetlerini veya amellerini değiştirmez, kaldırmaz. Bunu bugüne kadar hiç bir müceddidde yapmamıştır…

Yani…

İslam deforme edilmemişki, reform edilsin!

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/islamin-reforma-veya-aydinlanmaya-ihtiyaci-yok/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.07.2010) Barış düşmanına Barış ödülü

Barış düşmanına Barış ödülü

Almanya´da ki FDP partisinin vakfı, kendisini sosyolog zanneden insanlık düşmanı Kelek´e “Barış Ödülü“ verdi.

Öncelikle şunu belirtelim ki, bütün ödüller ideolojiktir. İster Nobel ödülü, ister Oscar olsun…. Bütün ödüller ideolojiktir.

İkincisi, FDP vakfının verdiği bu ödülün toplumda zerre kadar değeri yok. Hiç bir şeyi ifade etmiyor.

Vakfın, ödülü Almanya´da bir numaralı İslam düşmanı olarak bilinen bir bayana vermesi, olayın ne kadar siyasi olduğunu gösteriyor.

Kelek, her fırsatta Türklerin barbar olduğunu, müslümanların 24 saat cinsel ilişkiyi düşündüklerini, imamların çocukları taciz ettiklerini ve daha nice akıl almaz iftiralarda bulunuyor.

Ve bunu yaptığı için kanaldan kanala çağırılıyor…

Kendisini sosyolog zanneden bu zavallı kadın hakkında, 70e yakın meşhur sosyolog bilgi yayınlamasına rağmen, bilgide “Bu kadının yazdıkları saçmalıktan ibaret. Sosyolojiyle veya ilim ile yakından uzaktan alakası yok“ denilmesine rağmen, bir çok çevrenin işine geldiği için kitapları en çok satan kitaplar arasında…

Hiç şaşırtıcı değil.

Çünkü Kelek´i örnek alarak, her gün yeni bir “çok satan“ piyasaya çıkıyor.

Yazmayı bilmeyen, almanca grameri kullanamayan, genelde türk genç bayanlar, meşhur olmak için, Kelek Ana´ları gibi her gün yeni bir kitap ile karşımıza çıkıyorlar…

Kitaplardaki konular hep aynı:

“Türk ailem beni türk kültürüne zorluyorlar“… Aman Allah´ım, ne büyük bir vahşet!?

“Türk babam beni hep dövüyor“… vah vah…

“Annem babam beni başörtü takmaya zorladılar“

Bu konularla ilgili kitap yazdığınızda, zerre kadar şüpheniz olmasın, kitabınız hiç kimse tarafından satın alınıp okunmasada, ve hatta sizde bir gram beyin olmasada, medya bu kıtabınızı 10 milyon satmış gibi reklam yapar. Nitekimde böyle oluyor…

Dönelim konunun başına…

FDP bir barış düşmanına bu ödülü vermek ile, safını belli etti. Türklerle Almanların beraber yaşayamayacağını söyleyen bu varlığa ödül vermekle yerini belli ettiler.

Yani FDP seçmenlere şunu söylüyor: “Ey Ahali, bundan sonra türklere ve müslümanlığa düşmanlık yapanların yanındayız. Oylarınızı bize verin.“

Ey FDP bizde size duyururuz: „Gelecek seçimlerde türkler, müslümanlar ve vicdanlı almanlar sizi sandığa gömecekler. Tarih de sizi sandığa gömecek. Almanya´da ki uyum ve barış çalışmalarını baltaladığınız asla unutulmayacak.“

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 23.07.2010
http://www.moralhaber.net/makale/baris-dusmanina-baris-odulu/

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(16.07.2010) AggroMigrant interviewt Cemil Sahinöz

AggroMigrant interviewt Cemil Sahinöz

Unsere Interview-Serie “7 Fragen an…” geht in die nächste Runde. Diesmal haben wir den Autor und Gründer der Zeitschrift “Ayasofya” befragt – Cemil Sahinöz. Er ist Diplom-Soziologe und hat bisher verschiedene Bücher übersetzt und verfasst. Sein erstes Buch schrieb er mit 12 Jahren und mit 14 Jahren brachte er seine erste monatliche Zeitschrift heraus. Zu verschiedensten Themen macht er Vorträge, Seminare, Fortbildungen, Konferenzen und Workshops. Als Journalist arbeitet er in der Zeitung “Hürriyet“. In mehreren Zeitungen hat er eigene Kolumnen. Zudem ist er als Integrationsbeauftragter angestellt und arbeitete in der Vergangenheit u.a. auch als Lehrer und psychologischer Berater. Nun aber zum Interview.

AggroMigrant.com: Wie würdest Du Dich beschreiben?

Cemil Sahinöz: Das ist etwas schwierig. Menschen definieren sich immer nach ihrem Beruf. Das halte ich nicht für richtig. Demnach hätte ich nämlich mindestens fünf verschiedene Beschreibungen. Und das gleichzeitig… Aber nicht nur ich. Viele andere Menschen auch. Daher lehne ich diese berufliche Definition ab. Ich selbst würde mich als Mensch beschreiben. Das ist am einfachsten. Als einen ganz gewöhnlichen Menschen.

Bist Du eher Deutsch oder Türkisch?

Je nach Situation… Manchmal fühle ich mich richtig türkisch. Aber auch manchmal richtig deutsch. Da ich in beiden Kulturen aufgewachsen bin und beide Sprachen recht gut beherrsche, hatte ich die Möglichkeit mich in beiden Kulturen zu “bewegen“. Der Zugang zu beiden Kulturen war mir also gegeben. Es wäre daher für mich schwierig zu unterscheiden, zu welcher ich mich näher fühle. Ich würde mich auch gar nicht entscheiden wollen. Ich fühle mich als Deutscher und als Türke recht wohl… Es kommt einfach nur darauf an, eine stabile Identität zu haben. Dass heißt zu wissen, wo man steht, wer man ist, woher man kommt und wohin man geht.

Ich halte nichts von Türken, die ihre türkische Identität abstreiten. Davon gibt es auch eine ganze Menge. Man kann sie daran erkennen, dass sie noch nicht einmal die deutsche Grammatik beherrschen aber schon Bestseller-Autoren, meistens Autorinnen, sind. Woran das wohl liegt? Tja…

Genauso halte ich nichts von Türken, die in Deutschland leben und die deutsche Identität anprangern. Diese Leute erkennt man daran, dass sie weder türkisch noch deutsch sprechen.

Beides ist für die Psyche nicht gesund. Man kann und sollte zu beiden stehen. Einer der wichtigsten Eigenschaften eines Muslims ist es nämlich gerecht zu sein. Daran sollten wir uns öfters erinnern.

Mit Menschen, die scheinheilig sind, eine gespielte Höflichkeit zeigen oder ihre eigene Identität verheimlichen – im islamischen Kontext nennt man dies takiyye – kann ich nichts anfangen. Man sollte ehrlich sein und das sagen, was man wirklich fühlt und denkt. Deswegen bewundere ich AggroMigrant & Co. Man muss nicht immer einer Meinung sein, aber man sollte wenigstens ehrlich sein und das sagen, was man glaubt. Darauf kommt es sein. Das ist echter Dialog. Keine Spielereien, kein Vortäuschen oder Vorgaukeln. Voltaire sagt: „Ich mag verdammen was du sagst, aber ich werde mein Leben dafür einsetzen, das du es sagen darfst.“ Das halte ich für wichtig.

Was macht Dich in Deutschland richtig aggro?

Aggro macht mich z.B. dass Kopftuchtragende Lehrerin nicht unterrichten dürfen. Das ist das gleiche, als würde man Jemandem einen Führerschein geben und ihm sagen, dass er nicht auf der Straße Auto fahren darf, sondern nur auf einem Testgebiet! Aggro macht es mich also, wenn die Mehrheitsgesellschaft in Deutschland von Integration spricht, aber keine Chancengleichheit herrscht.

Gleichzeitig macht es mich aggro, wenn die Minderheitsgesellschaft sich nicht um Bildung kümmert und dann immer gleich der Vorwurf der Ausländerfeindlichkeit kommt. Immer wenn man selbst einen Misserfolg hat, sind “die Anderen“ schuld…

Wir müssen also differenzierter denken…

Ich schlage daher folgendes vor:

Es gibt in Deutschland keine Ausländerfeindlichkeit. Jedoch gibt es eine systematische Benachteiligung von Arbeiter- und Migrantenkindern in Bildung und Beruf. Migrantenkinder sind daher doppelt belastet, weil sie Migraten- UND Arbeiterkinder sind. Hier muss man neue Projekte und Konzepte finden, um dieser Chancenungleichheit entgegen zu wirken.

Ich möchte es noch einmal kurz und schmerzlos sagen: In Deutschland gibt es keine gesellschaftliche Ausgrenzung. Es gibt aber eine gefühlte Ausgrenzung. Das ist wahrscheinlich schwer zu verstehen. Um es sich besser vorstellen zu können, möchte ich folgendes Beispiel geben: In der Psychologie gehen wir davon aus, dass Stress nicht existiert. Der Mensch selbst erzeugt Stress und empfindet es, weil er diesen Zustand, der in der Realität nicht existiert, in seinem eigenen Kopf erzeugt.

Genauso ist es mit der wahrgenommenen Ausgrenzung. Ein erfolgreicher Migrant in Deutschland nimmt keine Ausgrenzung wahr. Jemand mit Misserfolg aber schon. Dies wird dann zurückgeführt auf Ausländerfeindlichkeit etc. Dieses ist aber Humbug.

Ja, es gibt eine Chancenungleichheit. Aber nicht nur bei Migranten, wie ich eben gerade erwähnte. Diese Chancenungleichheit hat nicht Ausgrenzung oder Ausländerfeindlichkeit als Quelle. Dies als Quelle zu sehen, ist der gleiche Unsinn, wie wenn man Zwangsehen und Ehrenmorde mit dem Islam in Verbindung bringt. Zwangsehen und Ehrenmorde haben ihren Ursprung in der asiatischen Kultur, nicht in der islamischen. Auch christliche Araber und buddhistische Chinesen verüben Zwangsehen und Ehrenmorde. Wenn man diese bekämpfen möchte, muss an die Quelle des Problems ran. Genauso ist es mit der Chancenungleichheit im System (vor allem Bildung). Wenn man diese bekämpfen möchte, darf man der Mehrheitsgesellschaft keine Ausländerfeindlichkeit vorwerfen.

Was bedeutet für Dich Integration?

Integration bedeutet für mich, dass sich alle Menschen in einem Land “Zugehörig“ fühlen. Und das ist kein Endzustand, sondern ein Prozess. Ein Prozess, der vor der Haustür beginnt. Daher ist die Rolle der Kommunalpolitik sehr wichtig. Sie ist es, die die Integration in Deutschland vorantreiben kann. Dass dies sehr gut gelingt, sieht man in vielen Kommunen.

Was den Begriff Integration angeht. Ich bin eigentlich dafür, dass wir stattdessen Inklusion/Exklusion verwenden. So macht es die Wissenschaft – allen voran der Soziologe Niklas Luhmann. Luhmann ging davon aus, dass eine Integration in funktional, differenzierte Teilsysteme nicht möglich ist. Stattdessen findet eine Inklusion, also eine Teilnahme von Personen an den jeweiligen Leistungen der ausdifferenzierten gesellschaftlichen Teilsysteme und Organisationen oder eben eine Exklusion, die Nichtteilnahme, statt. Das beschreibt den Zustand viel besser.

Worin liegen dabei die Fehler von Migranten und/oder Deutschen?

Dazu habe ich ein schönes Beispiel, dass der verstorbene, ehemalige Integrationsbeauftragte von Nordrhein-Westfalen, Dr. Klaus Lefringhausen, sehr gerne auf Veranstaltungen erzählte: Eine türkische Familie zog in eine neue Wohnung ein, in direkter Nachbarschaft zu einer deutschen Familie. Die türkische Familie backte einen Kuchen und wartete darauf, dass die Nachbarn sie besuchen und sie willkommen heißen. So kannten sie es aus ihrer eigenen Tradition. Die deutsche Familie backte ebenfalls einen Kuchen, denn es ist bei ihnen üblich, dass die neuen Nachbarn vorbeikommen und sich vorstellen. Beide Familien blieben mit ihrem Kuchen allein.

Es geht also meistens um Missverständnisse. Oder um das Unbekannte. Türken und Deutschen leben nun seit 50 Jahren zusammen. Und das wird gewiss noch weitere 50 Jahre so weiter gehen. Daher dürfte man eigentlich nicht mehr darüber sprechen, dass man sich ´nicht kennt´.

Aber heutzutage wird leider zu oft dichotomisiert in “wir“ und “sie“. “Wir“, das sind sie Abendländer aus dem Okzident. “Sie“, sind die Morgenländer aus dem Orient, die belehrt, aufgeklärt und von ihrer Unwissenheit befreit werden müssen. Diese beiden künstlichen Gruppen gibt es aber schlicht und einfach nicht.

Ein Beispiel dazu: Wenn Mehmet ein Tor für die deutsche Nationalmannschaft schießt, ist er der deutsche Fußballkönig. Wenn Ahmet eine Bank ausraubt, ist er sofort der türkische Bandit. “Mehmet“ ist dann “wir“ und Ahmet ist dann “sie“, obwohl sie beide gleicher Herkunft sind. Das darf nicht sein. Das bringt niemandem etwas und ist kontraproduktiv. Man darf Charakterschwäche nicht nach der Herkunft ausmachen. Das ergibt überhaupt keinen Sinn. Es kann ja nicht am Geburtsort, an den Genen oder an der Ethnie liegen, dass ein Mensch gewalttätig wird, Autos aufschraubt oder Banken ausraubt.

Was empfiehlst Du Migranten?

Ich empfehle Migranten folgendes: Bildung und Sprache. Auf diese beiden Schlüsselelemente darf nicht verzichtet werden. Diese sind außerordentlich wichtig. Man kann sie nicht einfach bei Seite schieben. Egal, in welchem Land man sich befindet, ist es selbstverständlich, dass man die Sprache lernt.

Dass die ersten Gastarbeiter die deutsche Sprache nicht lernten, kann ich verstehen. Diese Menschen wollten ja auch nach 5 Jahren zurück in ihre Heimat. Daher war auch keine Motivation für Bildung und Beruf da. Warum auch? Wenn man nach 5 Jahren zurückkehren möchte, warum sollte man sich da Bildungsmäßig binden wollen.

Aber die Menschen sind nun mal nicht zurückgekehrt. Sie sind hiergeblieben. Der Soziologe Georg Simmel unterscheidet den Fremden und den Heimkehrer folgendermaßen: „Der Heimkehrer ist der, der heute kommt und morgen geht. Der Fremde ist der, der heute kommt und morgen bleibt.” Die Gastarbeiter kamen also als Heimkehrer, wurden aber schnell zu Fremden.

Und Ali, der vierte Khalif des Islams sagt: „Der Mensch mag das Fremde nicht.“ Erst wenn man das Fremde kennenlernt, sieht man, wie gleich man eigentlich ist. Und so entsteht Freundschaft.

Wir Migranten sollten also nicht mehr darum streben, weitere 2000 Dönerbuden zu eröffnen, sondern die Jugendlichen zur Universität – generell zu Bildung – zumotivieren. Das ist eine Investition in die Zukunft.

Wie siehst Du die Zukunft von Deutschland?

Eine multikulturelle Gesellschaft sollte nicht das Ziel sein, sondern interkulturelle Gesellschaft sollte das Ziel sein. Multikulturell bedeutet das Existieren von verschiedenen Kulturen nebeneinander. Interkulturell ist die Schnittmenge, die entsteht, wenn man beide betrachtet.

Daher sehe ich eine Gesellschaft vor mir, in der es nicht mehr um die ethnische Herkunft geht. In der Menschen nicht nach ihrer sozialen und ethnischen Herkunft getrennt, bewertet und bezeichnet werden.

Also den “Clash of the Civilizations“ braucht kein Mensch. Was wir brauchen ist der “Friendship of the Civilizations.“ Daran müssen wir arbeiten. Alle!

Vielen Dank für das Interview, Cemil.

AggroMigrant, 16.07.2010
http://www.aggromigrant.com/2010/07/16/7-fragen-an-cemil-sahinoz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse

(06.06.2010) Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Bir kaç aydır ortada bir söylenti var.

Gülen cemaati ve Ak Partinin arasına kara kedilerin girdiği iddia ediliyor….

Açıkcası bu durumu onaylayacak çok şeyin olduğu gibi, yalanlayacak deliller de var. İçin içinden şuan çıkmak biraz zor.

Ama özellikle Hocaefendinin Wall Street Journal’a verdiği söyleşinden sonra iddialar doğru gibi gözüküyor. Fethullah Gülen Hocaefendinin İsrail´in saldırısı hakkında söyledikleri ortalığı bayağı karıştırdı.

Gülen cemaatinin mensupları ´sözler çarptırıldı´ desede – acaba aynı sözleri Deniz Baykal söyleseydi ne olurdu? – bu röportajı iyi analiz etmek gerekiyor. Öncelikle röportajın orijinalini Wall Street Journal´in internet sayfasından okumak mümkün. Oradan komple metin okunabilinir.

Komplesi okunduğunda da anlaşılabileceği gibi, röportajın aslı bir kaç hafta önce yapılmış – bu doğru. Fakat röportaj için resimleri çekmeye gidildiğinde, İsrailin saldırısını da Hocaefendinin değerlendirmesini istemişler. Dolayısıyla bu sözleri röportajın ön planına geçmiş.

Röportajda öne çıkan ve şok etkisi yapan noktalar şunlar:

´İsrailden izin alınmalıydı. Bizim gruptan birileri gittiğinde, ben önce İsrailden izin istemelerini söylüyorum´

´İHH’nın politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil´

´otoriteye baş kaldırmak´

Bu sözlere elbette katılmak mümkün değil. Belkide Hocaefendi bir kaç gün sonra ortaya çıkıp, ´o sözleri keşke söylememiş olsaydım´ diyecek… ama biz yinede yaptığı etkiden dolayı bu sözlere biraz daha dikkat edelim…

Tanıdık geldi mi bu sözler?

Gelmediyse 15 sene geriye gidelim. Erbakan dönemine. Hocaefendi´nin o zamanki söylemlerini hatırlayalım. O zamanda benzer şeyler Erbakan´a karşı söylenmişti. Hatta dahada ağırları. Gülen cemaati Erbakan´dan sıyrılmak için, ´Ilımlı İslam´ görüntüsü verebilmek için, hem Siyasal İslam´dan, hem Refah Partisinden, hem Milli Görüşten, hem Erbakan´dan, hemde protesto gösterileri yapan türbanlılardan uzak duruyordu. Gerçi Fethullah Gülen Hocaefendi son çıkan kitabında Erbakan´a yanlışlık yaptığını ve o sözlerinden pişman olduğunu itiraf etti. Tam 15 sene sonra gelen bir özür… Ama acaba şuan aynısı yeniden mi yapılıyor?

Eğer aynısı yapılıyorsa, yukarıda bahsettiğim tahminler doğru.

Peki bir ayrım noktası gerçekten var ise, bu hangi sebeplerden dolayı olabilir?

Tekrar söylüyorum, eğer bir ayrım varsa….

O zaman sebebi açık ve net ortada..

Aynen Erbakan döneminde olduğu gibi, Ak Parti´den bilinçli bir şekilde uzaklaşmak. Tayyip Erdoğan ve AKP´lilerin söylemlerine ortak olmamak.

Neden?

Çünkü…

Amerikan lobisi Ak Partiyi gözden çıkardı. Daha önce destekledikleri Ak Partiyi Obama ajandasından sildi. Dikkat edin, Tayyip Erdoğanı ´radikal´, ´gittikce İslamcılaşan´ gibi gösterme çabası Türk Medyasında dahi hakim.

Sayın Başbakanı adeta İran´ın Ahmedinecad´ıyla aynı kefeye koymaya çalışıyorlar…

´One Minute´, ´Nüklear Anlaşma´ ve iki dizi yüzünden yaşanan ´Alçak Koltuk Krizi´ ile Ak Parti son derece sıkıntılı bir döneme girdi. Ard arda gelen olaylarla Tayyip Erdoğanı eski Milli Görüş gömleğine sokmak istiyorlar.

Gülen cemaati dolayısıyla stratejik olarak Ak Parti´den sanki yavaş yavaş uzaklaşıyor. Sanki kendilerini siperden geri çekiyorlar. ´Amerikayı karşısına alan´ Erdoğanın yanında olmak istemiyorlar gibi…

… eğer bir ayrım yoksa….

Bu ´Gülen-AKP soğuk savaşı´ yutturulmaya çalışılan bir muhalefet oyunuda olabilir. Oyları bölmek için stratejik bir oyun olabilir. Bu oyunu oynamanın tamda zamanı zaten…

Öte yandan Hocaefendinin sözlerine hükümetten farklı yorumlar geliyor. Bazıları eleştirirken, Bülent Arınç´ın ´Hocaefendi doğruyu söylüyor´ sözü, tekrar bir uzlaşma isteğinin göstergeside olabilir….

Ve diyelimki ortada gerçek manada bir uzaklaşma var – o zaman Ak Parti´nin alternatifi ne? CHP´nin şuanki durumu itibariyle, Gülen cemaati için bir alternatif yok gibi. Cemaatin tabanı Ak Partinin tabanıyla neredeyse tıpa tıp aynı. Fikrende Ak Partiye daha yakınlar.

Amma velakin fikren ortak noktaları olsada, Gülen cemaati her zaman olduğu gibi, siyasi analiz yapıp, kendi yol haritasını çiziyor. Nitekim Gülen cemaati fikren tamamen zıt olsada, Ecevit´i nasıl destekledikleri ortada. Siyasetin kuralları ve dinamikleri farklı…

Yani sonuç itibariyle soru şöyle: Gülenin yol haritasında Ak Parti var mı yok mu?

Şuan yanıtlanamayan soru bu…

Cevabı ve realite mutlaka gelecek aylarda – en geç gelecek genel seçimlerde (2014 / 2015) – daha kesin olarak göz önüne çıkacaktır…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 06.06.2010
http://www.ikincivatan.eu/fethullah-gulen-%E2%80%93-ak-parti-kavgasi-makale,272.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.06.2010) Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Maymundan gelmiyoruz ama maymuna gidiyoruz

Son yazımızda Evrim Teorisinin teori dahi olmadığını yazmıştık. İlmi anlamda bir teori olması için gereken şartların olmadığını söylemiştik ve bundan dolayı teori değil ancak bir hipotez olabileceğini vurgulamıştık.

Hatta çoğu cevrelerce hipotez dahi değil, tamamen bir din haline getirildiğini söylemeye ve aktarmaya çalıştık. Tamda buradan devam etmeye çalışacağız.

Ancak öncelikle ´maymun´ kelimesini biraz irdeleyelim…

Malumdur, maymun bir hayvandır. Çok nazik, şirin görümlü maymunların olduğu gibi sert, korkutucu ve ürkütücü maymunların olduğuda bir gerçek.

Halk ağızında maymun kelimesi daha fazla menfi manada kullanılır.

Yani birisine ´maymun gibisin´ denildiğinde, bu müsbet ve onur verici değil menfi ve negatif manada kullanılır.

Peki menfi manada kimlere ´maymun´ denilir?

Bir çok manada kullanılsada genel hatları ile şu noktalarda birisine ´maymun´ benzetmesi yapılır:

1. Sürekli fikrini değiştirene (`maymun iştahlı´)
2. Şımarık olana (´maymun gibi hareket etme´)

Bu bilgileri göz önünde bulundurarak gelelim son yazımızda ve yukarıda tekrar belirttiğimiz noktaya. Dedik ki, ´Evrim´ dinine bağlı olan müridler, hiç bir delili olmayan bu dini ayakta tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gerekirse manipüle ediyorlar, yalan söylüyor, sonuçları yanıltıyorlar vs.

Evrim dininden çıkan bir çok ilim adamı olmasına rağmen ve bunların birçoğunun ´Hata ettik. Senelerce hayatımızı bir hiç uğruna harcadık´ demelerine rağmen, ´evrim kalesinin´ son ´mücahidleri´, ölmüş olan bu dini diriltmeye çalışıyorlar.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?

Cevap: Maymunluklarıyla.

Maymundan geldiğimize inanan bu ´maymunlar´ maymunluklarıyla maymunları dahi güldürüyorlar.

Çünkü yukarıdaki maymun benzetmesine uygun bir şekilde hareket ediyorlar.
Nasıl mı? İşte böyle:

1. Sürekli fikir degiştiriyorlar
Önce evrim diyorlar, sonra neo-evrim diyorlar, sonra mutasyon diyorlar, sonra ara fosiller diyorlar… tutmuyor hiç biri. Baktılar müridler azalıyor, kimse bu maymunluğa inanmıyor, yeni bir fikir ortaya atıyorlar, ´eee canım İslam´dada evrim var´. Birde utanmadan buna ayet, hadis veya İskilipli Atıf Hoca gibi İslam alimlerini alet ediyorlar. Kur´an´da ve İslam´da var olan gelişmeyi, evrim teorisiyle bağdaşıyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar ve bu şekilde saf zihinleri kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlar. Tabiki bir gelişme var. Bir hücre bebek oluyor, ardından büyüyor, gelişiyor…. Veya bir böcek gelişerek kelebek oluyor. Fakat EVRİMLEŞMİYOR, DEĞİŞMİYOR, aynı yaratık kalıyor. Kendi içerisinde bir değişiklik oluyor.
Misal: 10 parmaklı insanlar olduğu gibi, bazen 9 veya 11 parmaklı insanlarda olabiliyor. Fakat bu bir değişim veya evrim değildir. Evrim olması için tamamen başka ve yeni bir şey ortaya çıkması gerekiyor. Bu kesinlikle kainatta yoktur. Bir tane dahi delil yoktur.
Elbette bu “İslamı evrime göre uydurma” fikirleri dahi tutmayacak… ve en geç beş sene sonra yeni fikirlerle ortaya çıkacaklar… Yeni bir maymunluk ortaya atacaklar.

2. Şımarıyorlar
Evrimciler, evrim hipotezi söz konusu olduğunda, inatçı insanlardır. Küçük bir örnek: Almanya´da bir biyoloji profesörüyle üniversitede tartışıyoruz. Profesör masallarını anlatıyor. Sonuna kadar dinliyoruz. Anlattığı ´evrim masalı´ bittikten sonra, Darwinin orijinal kitaplarını ve Dawkins gibi modern evrim müridlerinin kitaplarını çıkarıyoruz. Tamamen bu kitaplar ile evrim hipotezini çürütüyoruz. İnatçı evrimci profesör inadına devam ediyor. Bizde profesörün inadına tuz katmak için Darwinin ´Problemler´ ismi verdiği bölümü okuyoruz. Soruyoruz, ´Aradan 150 sene geçti. Bu problemlerden bir tanesi dahi çözüldümü? Buna ne yanıt veriyorsunuz?´. Cevap, ´Yanıt manıt vermiyorum´ diyor ve kalkıp gidiyor.
Bu bir istisna değil. Buna benzer durumları evrimcilerle tartışan herkes yaşamıştır. Evrimin bir ilmi mesele olmadığını, şımarıklık ve inatçılıktan başka hiç bir şey olmadığını kabul etmek gerekiyor. Evrimciler adam gibi ´hiç bir ilmi delil yok, ama biz yinede inanıyoruz´ deseler, diyecek bir sözüm yok. Ama bunu ilmi delillere bağlama çabası, şımarıklık değilde ne?

Evrimcileri eskiden en azından ciddi alabiliyorduk. İlmi ve mantıki cevaplar verebiliyorduk, fakat artık tüm dünyada gelinen nokta şu: Evrimcilerle ilmi bir tartışma sürdükmek neredeyse imkansız.

Buna örnek olarak Dawkinsi alabiliriz. Dawkins şuan evrimcilerin fikir babası. Ama kendisi dahi son kitabında ´Kainatta öyle bir düzen varki, tesadüfen olması mümkün değil´ diyor. Aferin Dawkins. İyi tespit etmişsin. Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez. Peki nasıl oluştu o zaman bu kainat? Dawkinsin düşüncesi, ´Olsa olsa bu harika ve kusuruz düzen evrimleşe evrimleşe oluşmustur´. Es Sukut. Tesadüf deseydi daha mantıklı bulacaktım, ama ´evrimleşe evrimleşe bu hale geldi´ demek, nasıl bir maymunluk? Ne zaman bir patlamadan veya bir kaosdan sonra düzen olmuştur? Hangi matbaanın patlamasından sonra kağıtlar ve mürekkepler evrimleşe evrimleşe kitap haline gelmiştir?

İşte bu yüzden ilmi ve mantıki bir cevap vermeye dahi gerek yok. Fikir babaları dahi böyle düşünüyorsa, daha neyi tartışabilirsinizki?

Gelinen nokta bu. Bir maymunlaşma. Ve bu maymunlaşma ileriki yıllarda dahada çoğalacak. Çünkü tüm kaleleri yıkılıyor. Ve yıkıldıkca yeni maymunluklar icat etmeye devam ediyorlar…

Etsinler….

Ama mübarek maymunları dahi kendi maymunluklarına alet etmesinler….

Esenle kalın efendim….

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 01.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/maymundan-gelmiyoruz-ama-maymuna-gidiyoruz/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.05.2010) Evrim teorisi değil Evrim Hipotezi

Evrim teorisi değil Evrim Hipotezi

Maymundan gelmediğimiz %100 kesin.

Evrim teorisini kanıtlayacak bir tane dahi delil yok. Tam 160 senedir ortaya atılan bu fikir sadece – adı üstünde – bir ´teoriden´ ibaret.

Aslında teori dahi değil, çünkü teori olması için deneylerin yapılabilmesi ve tahrif edilebilmesi gerekiyor. Bunu yapmak mümkün olmadığı için ´evrim hipotezi´ demek daha doğrudur.

Bu hipoteze göre milyonlarca evrim gerçeklesmiş. Fakat bu milyonlarca evrimden bir tane dahi ara geçit formu yok. Zaten meselenin kırık noktasıda burada.

Madem canlılar evrimleştiler, basit canlılardan kompleks ve karmaşık canlılar oluştu, peki bu ara formlar nerede?

Madem maymundan geldik, o zaman maymun ve insan arası milyonlarca canlı türü bulunması gerekiyor. Fakat milyonlarca değil, bir tane dahi fosil yok.

Bulunan milyonlarca fosilin arasında, milyonlarca olması gereken bir tane dahi ara geçit formu yok.

Bu şaşırtıcı değil mi?

Geçmişte insanları kandırabilmek için evrimciler onlarca geçit formu ortaya koydular. Homo Habilis, Australopithecus, Australopithecin, Piltdown-Man, Coelacanth, Neoplina, Crinoid, Limulus, Gunt-Flint ve daha niceleri… hepsi daha sonradan yalan ve safsata olarak ortaya çıktı. Sırf kendi tezlerini doğrulamak için tüm insanlığı felakete sürüklemeyi göze aldılar.

Hiç bir delil olmamasına rağmen halen evrim hipotezine dayanmaya çalışan ilim adamlarının yaptıkları aslında bir dogmadan farklı değil. Evrim hipotezi ilmi bir konu olmaktan çoktan çıkmış, adeta bir din haline gelmiş. Evrim Dinine iman etmiş olan müridler, Darwin amcalarını ´maymunluktan´ kurtarmak için ellerinden geldiklerini yapıyorlar. Gerekirse – yukarıdada belirttiğimiz gibi – ilim namına sahtekarlıklara imza atmaya devam ediyorlar.

Darwin amcaları aslında, insanın maymundan geldiğini hiç bir zaman iddia etmedi. Maymun fikri daha sonraları ortaya çıktı.

İster Darwinden olsun, ister başkasından, maymundan gelmediğimiz kesin ama mahmuma doğru gittiğimizde o kadar kesin….

Bunuda gelecek yazımızda ele alacağız.

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 28.05.2010
http://www.moralhaber.net/makale/evrim-teorisi-degil-evrim-hipotezi/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.03.2010) Böyle bir İlaha kim inanır?

Böyle bir İlaha kim inanır?

“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırmayın“ Hz. Muhammed (sav)

Yukarıdaki söze binaen, halen müjdeleyen bir müslüman bekliyorum…

Çünkü düşünsenize…

Kainatın bir Yaratıcısı olduğunu öğreniyorsunuz.

Sonra o Yaratıcıyı haliyle tanımak istiyorsunuz.

Ve bakıyorsunuzki, karşınıza tabir-i caizse bir canavar, gökte oturup hükmeden bir varlık çıkıyor, çünkü bu Yaratıcı…

… parmağınızı namazda yanlış kaldırdığınızda namazınızı kabul etmiyor

… bebekken dolabı açtığınızda “cızzzz” ediyor

… çocukken çöpü dışarıya çıkarmadığınızda sizi taş ediyor

… bir ayeti yanlış telafuz ettiğinizde sizi dininden atıyor

… size büyü yapıldığı zaman saçma sapan üfürmelerle iyileşmenizi bekliyor

… matematik sınavını geçmeniz için günde 57 kere “La ilahe illallah” demenizi istiyor, halbuki aynısını gayri-müslimlerden istemiyor, onlar okumadanda sınavı geçiyorlar

… sizi cinlere mahkum bırakıyor

… Kuranı anlayabileceğiniz bir şekilde değilde, sadece arapca okumanızı istiyor

… Kabeyi tespit edebilmeniz için tespih sallamanızı bekliyor

Evet, böyle bir Allah´a kim inanır?

***

Yukarıda yazdıklarımızı elbette Cenab-ı Erhamürrahimin değil, bir takım insanlar istiyorlar. Amellerini İslama göre değilde, İslamı amellerine göre yorumlayanlar istiyorlar…

Halbuki biz Kur´an-ı Kerim´de böyle bir Allah´a rastlamıyoruz. Hadislerdede böyle tarifler yok. Peki o zaman Allah´ı kendi menfaatlerimiz içinmi ayarlıyoruz?

Şu hadisi hatırlayalım: Hz. Enes Radiyallahu Anh’tan rivayetle Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz şöyle buyurdular: „Allah (c.c.) buyurur: ‚Ben kulumun beni sandığı gibiyim. Hayır zannederse, benden hayır; şer zannederse şer bulur.‘ (Benimle karşılaştığında beni zannettiği gibi bulur.)“ (Şirazi). Allah´ı bu şekilde tanıyan biri, nasıl bir Allah ile karşılaşacak acaba?

Yanlış anlaşılmaya müsait bir yazı olduğu için, şunuda eklemek isterim: Şekilciliğe karşı değiliz. Elbette bazı kurallar olacak. FİFA dahi futbolcuların kılık kıyafetine veya topun ağırlığına karıştığı gibi, elbette Cenab-ı Erhamürrahimin ibadet için belli kurallar koyacaktır. Bu gayet normaldır. Buna karşı gelmek yanlıştır.

Bizim burada karşı çıktığımız olay, içi boş bir iman ve ibadet şeklidir. Kur´an´ın lafzını yüceltip, içini boşaltmaya karşıyız. Kur´an´ın lafzı ne kadar kudsi ise, manasıda en az o kadar kudsidir. Maalesef manasını anlamaya dönük çabalamalar olmuyor. Halbuki hiç kimse yeni aldığı televizyonun kullanma kılavuzunu japonca okumuyor, anladığı bir dilde okuyor.

İbadetin ruhu, maksadı veya gayesini göz önünde bulundurmadan, sadece şekile önem verip, adeta matematikmiş gibi hesapların yapılması, açıkcası koç komiğimize gidiyor.

Cemil Şahinöz, Ikinci Vatan, 20.03.2010
http://www.ikincivatan.eu/boyle-bir-allah%C2%B4a-kim-inanir-makale,197.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(22.10.2009) Ayasofya Nr. 29 ist erschienen

DIE NEUE “AYASOFYA” IST DA!

Die interkulturelle Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.29 enthält u.a.:

– Exklusiv Interview mit HARUN YAHYA !
– Welche Wirklichkeit? (Ahmed Aries)
– Wie real ist die Realität (Cemil Sahinöz)
– War Jesus ein Gott? (Michael Sendker)

und Türkisch:

– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Harun Yahya ile röportaj
– Ask-i Mecazi, Ask-i Kemali ve Ask-i Hakiki (Said Kursunoglu)
– Vahdet-i Vücut ve Esyanin Hakikati (Alaaddin Basar)

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-29-wie-real-ist-die-realit%E4t&osCsid=b7c65f39bb8a1c5d557b4b108f859b7b

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/abo.html

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(25.07.2008) Buch: „Wer Bist Du? Die Reise des Menschen“

Wer bist du – Die Reise des Menschen

Cemil Sahinöz

– Wer bist du?
– Woher kommst Du?
– Wohin gehst Du?

Dieses Buch beschreibt aus einer neuartigen und
wissenschaftlichen Perspektive den oft gesuchten Sinn des Lebens,
Sinn des Daseins, Sinn der Existenz!

Unter anderem werden folgende Themen werden in diesem
Buch ausführlich und verständlich beschrieben:

  • Was ist der Mensch?
  • Warum ist das Leben so wichtig?
  • Gibt es einen intelligenten Schöpfer?
  • Wer erschuff Gott?
  • Gibt es ein Leben nach dem Tod?
  • Judentum
  • Christentum
  • IslamHier einige Lesermeinungen:

    „Das Buch ist eine ungewöhnliche Chance sich einem Denken zu nähern,
    von dem es stets hieß, es sei nicht zugänglich.“ – Ahmed Wolf Aries

    „Die Beschreibung der Reise des Menschen ist so klar dargestellt, dass man
    die Selbsterkennung einfach erlebt. Wer bin ich? Woher komm ich? Warum leb
    ich? sind die Fragen die ich mir in meinem Leben am häufigsten
    stelle. […] Das Buch gibt m.M. nach ganz klar und verständlich die Anstöße
    zum Denken, die jeder Einzelne braucht. Dieses Buch ist für mich eine wichtige
    Grundlage für Menschen, die ihren Weg noch nicht gefunden haben.“- Ines Sal

    „Das Buch habe ich innerhalb von 2 Stunden durchgelesen. Es ist sehr spannend
    und man kann nicht davon ablassen es weiterzulesen. Es beantwortet sehr viele
    Fragen die ich bisher als unbeantwortet gesehen
    hatte!“ – Hüseyin Demirtas

    „Kleines, aber gehaltvolles Buch […], dessen naturwissenschaftliche
    Kenntnisse beeindruckend sind.“ – Murad Hoffman (Ex-Direktor der
    Informationen für NATO in Brüssel)

    „Einige stellen habe ich mir mehrmals durchgelesen! Besonders die Beispiele,
    da sie mich richtig zum Nachdenken gebracht haben. Und ich muss sagen, die
    Reise des Menschen“ ist echt fantastisch dargestellt.“ – Ceyhun Tunca

Informationen zum Buch „Wer bist du“ gibt es hier:

http://www.werbistdu.net/

Bestellen:

http://www.amazon.de/Wer-bist-Die-Reise-Menschen/dp/3899069692/ref=sr_1_1?ie=UTF8&s=books&qid=1224672031&sr=8-1

oder

http://lesen24.com/index.php?cName=deutsche-b%FCcher-cemil-sahin%F6z

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar, News, Berichte, Presse

(19.06.2008) Was ist der Mensch?

Was ist der Mensch?

Laut Said Nursi ist der Mensch die höchste und vielseitigste Frucht dieses kosmischen Baumes. Der Mensch ist die letzte und komprimierte Frucht am Baum des Universums. Ursamen (Kern) des Universums unter dem Gesichtspunkt der Erschaffung des Kosmos. Er ist der würdevollste Gast im Kosmospalast. Der Herrscher und gleichzeitig fleißigster Beamte im Universumspalast. Beauftragter auf dem Garten und auf dem Ackerfeld des Stadtteils Erde in der Universumsstadt, die für die Einnahmen und Ausgaben und für das Einsäen und die Verpflanzung zuständig ist. Der verantwortlichster und lautester Beauftragter, der mit Hunderten von Wissenschaften und mit Tausenden von Handwerk- und Kunstarten ausgestattet ist. Er ist ein Inspekteur im Reich des Kosmos und in Länderei der Erde unter einer sehr genauen Kontrolle des Sultans der Vorewigkeit und Nachewigkeit. Er ist Statthalter Gottes auf Erden, seine winzigste und größte Tat wird festgehalten (Said Nursi, 2002, S.56-57). Weiterlesen

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(24.04.2008) Warum es einen Gott geben muss

Vergleichen wir unser Universum mit einem Palast oder einem Schloss. In diesem Schloss dreht und wendet sich alles hin und her. Es ist eine andauernde Aktivität zu entdecken und zu sehen. Und in diesem Land ist ein ständiges Kommen und Gehen zu beobachten. Ich nenne dieses Kommen und Gehen, Geburt und Tod!

In diesem Land herrscht Ordnung, eine fehlerlose Aktivität, eine ständige Aktion, dass man mit bloßem hingucken sieht, dass eine wissende, alles sehende und hörende, alles kennende Kraft dahinterstehen muss. Unsere Erde dreht sich um die Sonne. Die Sonne dreht sich um den Mittelpunkt der Milchstraße usw. Alles ist in ständiger Bewegung. Vom winzigsten Elementarteilchen bis hin zu den Galaxien. Unendlich viel Materie bewegt sich in einem ebenso unglaublichen Kosmos. Überall herrschen dieselbe Ordnung und dieselbe Intelligenz. Weiterlesen

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(25.04.2007) Friendship of the Civilizations – Dialog der Kulturen

Dialog der Kulturen

Friendship of the Civilizations

In einem Zeitalter, in dem der Begriff „Clash of the Civilizations” nicht mehr Theorie, sondern eher Medien-, Macht- und Werbemittel ist, ist der Dialog der Kulturen, den ich “Friendship of the Civilizations” nenne, wichtiger als den je.

 

Ali, der 4. Khalif des Islams, sagte einmal: „Der Mensch mag das nicht, was er nicht kennt!“ Man könnte diesen Satz als die Quelle des oben zitierten Clashs nehmen. Erst wenn sich die Menschen kennenlernen, übereinander und voneinander Lernen und merken, dass sie eigentlich gar nicht so verschieden sind, wie sie sich dachten, entsteht Verständnis füreinander und der Untertitel meines Beitrags kommt zu Stande; nämlich Friendship.

 

Auch der Soziologe Wolf Lepenies zweifelt am „Kampf der Kulturen“. Er glaubt nicht, dass ein unausweichlicher „Kampf der Kulturen“ der Welt bevorsteht und setzt stattdessen auf ein „Hoffnungsbild kultureller Lerngemeinschaften“.

 

Ja, die multikulturelle Gesellschaft ist viel homogener als wir immer denken oder einige glauben möchten. „Das Unbekannte“ oder „der Fremde“ kommen einem öfters „anders“ vor. Erst das Aufeinanderzugehen, Sichkennenlernen eröffnet neue Sichtweisen und neue Perspektiven.

 

So sind die Menschen laut einem Vers im Koran bewusst und absichtlich vom Schöpfer unterschiedlich erschaffen worden, damit sie sich aneinander kennenlernen. Diese Unterschiedlichkeit soll die Neugier zueinander erwecken; die Neugier, sich kennenzulernen.

 

Dieser Vers ist der folgende: „O ihr Menschen, Wir haben euch von einem männlichen und einem weiblichen Wesen erschaffen, und Wir haben euch zu Verbänden und Stämmen gemacht, damit ihr einander kennenlernt. Der Angesehenste von euch bei Gott, das ist der Gottesfürchtigste von euch“ (Der Koran: 49,13).

 

Der Islamgelehrte Said Nursi interpretiert diesen Vers folgendermaßen: „Damit ihr die Anlässe des gesellschaftlichen Lebens kennen lernt, euch dabei gegenseitig unterstützt und nicht euch gegenseitig verleugnet und miteinander im Streit liegt“ (Nursi, 2004, S.444).

 

Nursi war der Meinung, dass die Muslime nicht nur unter muslimischen Mitgläubigen zusammenhalten sollten, sondern auch mit den wahrhaft Frommen und mit den christlichen Geistlichen; sie sollten nicht auf die Meinungsverschiedenheiten eingehen und streiten. Damit meinte Nursi nicht, dass es zwischen Muslimen und Christen keine Unterschiede gibt oder diese unwichtig seien. Vielmehr meint er, dass die „ausschließliche Konzentration auf diese Unterschiede, sowohl die Moslems als auch die Christen von ihrer noch wichtigeren Aufgabe abhalten kann, der modernen Welt eine Lebens- und Gesellschaftsvision anzubieten, in dessen Zentrum der Glaube an Gott steht und dessen moralischer Wertmaßstab der Glaube und das Suchen des Gotteswillens ist“ (Michel, 2004, S.17).

 

Die Unterschiede zwischen den Religionen sind also gegeben. Doch diese sollten nicht das Zentrum des Zusammenlebens bilden. Die Gemeinsamkeiten können mit einem aufrichtigen Dialog hergestellt werden, frei dem Motto: Dialog verbindet Menschen!

 

Weiterhin heißt es im Koran: „Und streitet nicht mit dem Volk der Schrift“ (Der Koran: 29,46). „Gott verbietet euch nicht, denen, die nicht gegen euch der Religion wegen gekämpft haben und euch nicht aus euren Wohnstätten vertrieben haben, Pietät zu zeigen und Gerechtigkeit angedeihen zu lassen. Gott liebt ja die, die gerecht handeln“ (Der Koran: 60,8). Hier wird dem Muslim geraten gütig zu sein und billig zu verfahren. Die Leute der Schrift sind laute dem Koran die Juden, die Christen und die Sabäer.

 

Vom Islam her sind also dem Dialog der Religionen und der Kulturen keine Schranken gesetzt. Wichtig ist nur, dass die Aufrichtigkeit betont wird. Ein Dialog kann nur geführt werden, wenn auf beiden Seiten Aufrichtigkeit gezeigt wird und keine „zweifelhaften Spielchen getrieben“ werden. So steht z.B. die Missionierung genau im Gegenteil des Dialogs. Eine gegenseitige Missionierung führt zu Zwietracht und Missverständnissen.

 

Dem „Friendship of Civilizations“ steht also nichts im Wege. Nur die Bereitschaft und die Aufrichtigkeit zum Dialoge muss gezeigt werden. Es steht also eine menge Arbeit vor uns! Packen wir es an!

Cemil Sahinöz

Literatur:

· Der Koran. Übersetzung von: Khoury Adel Theodor. Unter Mitwirkung von Abdullah Muhammed Salim. Gütersloher Verlagshaus: Gütersloh, 1987

· Michel T.: Christlich-Islamischer Dialog und die Zusammenarbeit nach Bediüzzaman Said Nursi. Söz Basim: Istanbul, 2004

· Nursi S.: Die Briefe. Sözler Verlag: Istanbul, 2004

Erschienen in Ayasofya Nr.19, April 2007

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(15.02.2007) Die fantastische Anwendung der Logik

Die fantastische Anwendung der Logik

Ein kleines Erlebnis

 

aus dem Buch: „Wer Bist Du? Die Reise des Menschen“ von Cemil Sahinöz.

 

 

An einer Bildungsanstalt:

Ein Professor der Philosophie steht vor seiner Klasse und bittet einen seiner neuen Studenten aufzustehen.

„Du bist Muslim, nicht wahr?“

„Ja, Herr Professor.“

„Also glaubst du an Gott?“

Weiterlesen

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(01.12.2006) Papst betet in Blauer Moschee

Papst betet in Blauer Moschee

Papst Benedikt betete in Richtung Mekka

Papst Benedict besuchte am dritten Tag seiner Türkeireise die zwei großen „Moscheen“ Istanbuls. Zunächst machte er einen Rundgang durch die Altmoschee Hagia Sophia, die heute ein Museum ist. Danach betrat er ohne Schuhe die berühmte Blaue Moschee.

30 Sekunden Gebet

In der Blauen Moschee führte ihn Istanbuls Großmufti Mustafa Cagrici durch die Moschee. Cagrici zeigte ihm die verschiedenen Einrichtungen der Moschee und zeigte ihm, wie Muslime beten.

Danach passierte etwas, was die Weltpresse in Sensation auslöste. Als der Großmufti gerade die Bedeutung der Gebetsrichtung für die Muslime erklärte, schlug er vor, zusammen eine halbe Minute in Richtung Mekka zu beten.

Papst in der Kıyam-Stellung

Der Papst und der Großmufti kreuzten die Arme wie beim muslimischen Gebet in der Kıyam-Stellung und beteten 30 Sekunden. Diese Geste der beiden Glaubensmänner wurde weltweit positiv anerkannt.

„Skandal für die Welt“

Auch zum gestrigen Treffen mit dem orthodoxen Patriarchen Bartholomaios sagte der Papst heute einige Worte. Die Spaltung zwischen den Kirchen sei ein „Skandal für die Welt“. So lud er die Kirchenführer der weltweit rund 300 Millionen orthodoxen Gläubigen zu einem Dialog ein.

Cemil Sahinöz | KISMET 01.12.2006

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne

(30.11.2006) Der Papst in Istanbul

Der Papst in Istanbul

Benedikt der XVI. möchte Kirchen vereinen

Papst Benedikt der XVI. setzte seine Reise durch die Türkei fort. Die erste Station am Mittwoch war das „Marienhaus“ (Haus der Maria) in Ephesus. Die Reise zum Hause der heiligen Maria gilt für Katholiken als Pilgerfahrt. Ephesus wird als ein Wallfahrtsort gesehen.

So meinte der Papst bei der Messe in Ephesus, die für die kleine christliche Gemeinde abgehalten wurde, er sei nun ein Pilger. Gleichzeitig war dies die erste Messe des Papstes auf einem muslimischen Boden. Nach der Messe hielt Papst Benedikt nicht die Fahne des Vatikans, sondern die Fahne der Türkei in den Händen.

Ausnahmezustand in Istanbul

Die nächste Station des Papstes war die größte Stadt der Türkei, Istanbul. 80 Journalisten aus aller Welt begleiteten den Papst in Istanbul. Die Innenstadt Istanbuls war weiträumig abgesperrt. Anwohner mussten sich registrieren. Bestimmte Bereiche der Stadt konnten nur mit Berechtigung betreten werden.

Katholiken und Orthodoxen vereinen

In Istanbul kam es zum eigentlichen Zweck der Türkeireise. Das Oberhaupt der Katholiken traf sich im Istanbuler-Stadtteil Fener mit dem orthodoxen Patriarchen Bartholomaios. Dieses Treffen galt als Aussöhnung zwischen der katholischen und der orthodoxen Kirche. Im Gottesdient in Fener verkündete der Papst seinen Willen, „die tausend Jahre alte Kirchenspaltung zu überwinden.“

Gespräche mit weiteren Vertretern

Auch für Donnerstag sind mehrere Treffen im Reiseprogramm des Papstes eingeplant. Ein Treffen mit Vertretern der griechisch-orthodoxen Kirche und mit Mitgliedern der armenischen Kirche ist vorgesehen. Auch mit der jüdischen Gemeinde in Istanbul soll in den kommenden Tagen ein Gespräch stattfinden. Unklar ist, ob der Papst Gespräche mit wichtigen islamischen Geistlichen unternehmen wird.

Cemil Sahinöz | KISMET 30.11.2006

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Deutsche Kolumne