Schlagwort-Archive: bediüzzaman

(04.10.2010) Almanya Bediüzzaman Sempozyumuna hazırlanıyor

Almanya Bediüzzaman Sempozyumuna hazırlanıyor

Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde Almanlardan bahsederken, onlara “Bahtiyar Alman milleti“ diye hitap ediyor. Sanki, gurbetcilerin Almanya´ya işci olarak geleceklerini, fakat vatanlarına dönmeyip, bu ülkenin her köşesine camii inşa edeceklerini hissetmiş gibi.

Alman-Türk ittifakını destek mahiyetinde, Said Nursi şu sözleride ilave eder: “Almanlar ve türkler tarih boyunca dosttular.“ Bu dostlukları şu günlerdede devam ediyor. Nitekim Almanya´da yaklaşık dört milyon müslüman yaşıyor ve tahminen 3000 tane camii/mescid var.

Hatta Said Nursi, Tevâfuklu Kur’an´ın ya Almanya´da yada İtalya´da basılmasını istemiş. Bununlada kalmaz, 1950li yıllarda Said Nursi, kendi eserlerinden yaklaşık 50 tane Almanya´ya önemli mevkilere yollar.

Said Nursi kendiside Almanya´da kısa bir dönem bulunmuş. 1918 yaz mevsiminde rus esaretinden firar ederken, Berlin üzerinden İstanbula gidiyor ve Berlin´de tahminen iyi ay boyunca kalıyor. Burada elde ettiği deyimler nedeniyle, yukarıdaki sözleri sarf etmiş olabilir.

***

Şimdi Bediüzzaman tekrar Almanya´ya geri dönüyor….

İstanbul´daki muhteşem Sempozyumdan sonra, birde Almanya´da bir “Bediüzzaman Said Nursi“ Sempozyumu düzenlenecek.

8.11. ve 9.11. tarihlerinde Almanya´nın Osnabrück Üniversitesinde “50. Ölüm Yıldönümüne Özel Bediüzzaman Said Nursi“-Sempozyumu düzenlenecek. “Modernitede geleneksel bir alim“ başlıklı konferansta bir çok ilim adamı sunum yapacaklar.

İki gün sürecek olan konferansın özel misafirleri ve konuşmacıları şunlar:

Misafirlerimiz:

Mehmet Fırıncı
Abdullah Yeğin
Abdulkadir Badıllı
Refet Kavukcu
Hüsnü Bayram

Konuşmacılar:

Martina Blasberg-Kuhnke
Avni Altıner (Hannover)
Prof. Dr. Bülent Uçar (Osnabrück)
Ali Bulaç (Istanbul)
Prof. Dr. Egon Spiegel (Vechta)
Prof. Dr. Bekim Agai (Halle)
Prof. Dr. Alparslan Açıkgenç (Istanbul)
Prof. Dr. Recep Şentürk (Istanbul)
Prof. Dr. Stefan Conermann (Bonn)
Prof. Dr. Dr. Ina Wunn (Bielefeld)
Dr. İsmail Yavuzcan (Köln)
Prof. Dr. Frederek Musall(Heidelberg)
Dr. Ute Hempelmann (Hamburg)
Dr. Ali Özgür Özdil (Hamburg)
Cemil Şahinöz (Gütersloh)
Prof. Dr. Arnulf von Scheliha (Osnabrück)
PD Dr. Martin Riexinger (Göttingen)
Esnaf Begic (Osnabrück)
Prof. Dr. Christoph Elsaß (Marburg)
Prof. Dr. Erna Zonne (Osnabrück)
Prof. Dr. Thomas Michel (Washington)
Prof. Dr. Lutz Berger (Kiel)
Dr. Andreas Renz (München)
Prof. Dr. Servet Armağan (Istanbul)
Dr. Colin Turner (Durham)
PD Dr. Dr. Bertram Schmitz (Hannover)
Ahmad Milad Karimi

Sempoyzumda Said Nursi ve Risale-i Nur´lar farklı bakış açılarından ele alınacak. Bediüzzamanın “Din ilimleri ve fen ilimleri ilişkisi”, “İnsan hakları ve felsefe”, “Din Eğitimi”, “Hürriyet Anlayışı“, “Dinler Arası Diyalog“ ve “Adalet ve Vahiy“ konularındaki düşünceleri ele alınacak.

Said Nursi ve eserlerine gönül vermiş gurbetçilerin bu sempozyuma akın edeceğini ve onu hakkıyla tanıtabileceklerini umut ederek…..

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 04.10.2010
http://www.moralhaber.net/makale/almanya-bediuzzaman-sempozyumuna-hazirlaniyor/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(19.08.2010) Dogruluk

Doğruluk

´Emrolunduğun gibi dosdoğru ol´

(Hûd, 112)

Konuya üç kıssa hisse ile başlayalım:

1.

Rivayete göre, Ebu’d-Derda ile Resulullah (asm) arasında şöyle bir konuşma geçer:
– Ebu’d-Derda: Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?
– Resulullah (asm): Evet bazen olabilir.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin zina edebilir mi?
– Resulullah (asm): Ebu’d-Derda hoşlanmazsa de “Evet!”.
– Ebu’d-Derda: Peki, mümin yalan söyler mi?
– Resulullah (asm): Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h No: 8994)

2.

Bir gün kendisine çeşitli sorular soruldu, ardından da bir mümin yalan söyleyebilir mi diye sordular. Sevgili Peygamberimiz, oturduğu yerden şöyle biraz doğruldular ve hiddetle “Müslüman asla yalan söylemez! Müslüman asla yalan söylemez” diye onlarca kez tekrar ettiler. Sahâbe-i Kirâm “Keşke bu soruyu sormasaydık. Hz. Peygamber’i çok üzdük.” diye pişmanlıklarını ifade ettiler.

3.

Bundan 100 yıl önce Bediüzzaman Said Nursiye soruyorlar:

Sual: Her şeyden evvel bize lâzım olan nedir?

Cevap: Doğruluk.

Sual: Daha?

Cevap: Yalan söylememek.

Sual: Sonra?

Cevap: Sıdk, ihlâs, sadakat, sebat, tesanüt.

Sual: Yalnız? (bunlar mı?)

Cevap: Evet!

*

Bir insan, herkes üzerine gelsede doğruyu söylemeye devam etmelidir. Çünkü inandığı doğrudan makam, mevki ve insan sevgisi için dönmemeli. Madem doğruya ´doğru´ olarak inandı, o zaman o doğruyu haykırabilmeli.

Çünkü doğru her zaman doğrudur…

Birilerine güzel gözükmek için doğruyu gizlemek ahlaksızlıktır. Nitekim Almanya´da bir çok sözde ´İslam Dini´-uzmanlarının yaptıkları bundan ibaret.

Bir-iki sure bilen ve kendini ´müslüman´ olarak nitelendiren bir çok uzaktan kumandalı şahıslar İslamı temsil etmeye kalkışıyorlar. Ama doğruluktan bi´haberler.

 

Elbette Said Nursi´nin ´Her zaman doğruyu söyle. Ama her doğruyu her yerde söyleme. Yanlış anlaşılabilinir´ ve Voltaire´nin ´Her söylediğin, doğru olsun. Ama doğru olan herşeyide her yerde söyleme´ sözlerinden çıkan kaide geçerlidir.

Ama bu medya maymunlarının yaptıklarının bu kaideyle uzaktan yakından alakası yok. Bunların yaptıkları, doğruyu gizleyip, yerine başka birşey koymak. Sebep? Sadece şirin gözükebilmek için. Yani İslam dinini kendi kafalarına göre değiştirip, asıl doğruları gizlemektir bunlar dertleri.

Halbuki bu şekilde yalakalık yapanlar her zaman kaybetmiştir. Kazananlar hep doğruyu haykıranlar olmuştur. Buna tarih şahit.

Mesela Ebu Bekir… Bu doğruluğu nedeniyle ulaştığı makama sahip oldu. Sırf doğruluğu nedeniyle Sıddık oldu.

Mesela Said Nursi… Yine bu doğruluk nedeniyle hayatı boyunca süründürüldü. Hiç bir kere mahkum edilmemesine rağmen yaklaşık 30 senelik ömrü hapishanelerde ve sürgünlerde geçti.

Ama tarih boyunca doğru söyleyenler sonunda kazandılar. Yalakalık için yalan söyleyip, gerçeği gizleyenler öldükleri gün unutuldular.

En komik olanlar, bir yerlere varabilmek için yalakalık veya takiyyecilik yapanlar. İnsan türünün en zavallılara bunlardır aslında. Çünkü inandıkları şeyi savunmaktan korkuyorlar. Demek ki inandıkları şey – her neyse – kendilerine dahi güven vermiyor. Böyle birşey nasıl ´doğru´ olabilir…

Halbuki birşeyin ´dogruluğuna´ inanan kişi, sapa sağlam o doğrunun arkasında durmalı. Yunus Emre der ki: ´Cümleler doğrudur, sen doğru ise, doğruluk yoktur, sen eğri isen.´ Yani öncelikle kendimiz ´doğru´ ve hakikatperver olmamız gerekiyor… Kendimiz Hz. Mevlana´nın dediği gibi ´Ya göründüğün gibi ol, yada olduğun gibi görün´meliyiz.

Bu nedenle İslamiyet sadece namaz kılmak, ibadet etmek değil. İslamiyet, insan olma kabiliyetidir. Ahlaklı, doğru ve dürüst olmaktır. Said Nursi der ki: ´İman, insanı insan eder, belki sultan eder.´ Eğer bizdeki iman, bizi doğru ve ahlaklı bir insan yapmıyorsa, orada bir sakatlık vardır demektir.

Yine Yunus Emre der ki: ´Bir kez gönül kırdıysan, kıldığın namaz, namaz değil.´

İmam Nebeviye göre dua´da da doğruluk çok önemli. Duadaki samimiyet için doğruluk gerekir. Yani şehadet isteyen tatil köyünde kısa donla gezmemeli. Şehitlik isteyipte, dünyaya bağlanmak, adeta gemiyi limana bağlamaktır. Allah´tan ahireti isteyen, dünyaya binalar dikiyorsa, duadaki doğruluğa erişememistir.

 

Hani Peygamberimiz (sav.) diyor ya: ´Ümmetimden hakikaten müflis, kıyâmet gününde namaz, oruç ve zekâtla gelecek olan kimsedir. Ama şuna sövmüş, buna zina iftirasında bulunmuş; şunun malını yemiş; bunun kanını dökmüş, diğerini de dövmüş olarak gelecek. Ve buna hasenâtından, şuna hasenâtından verilecektir. Şâyet dâvası görülmeden hasenâtı biterse, onların günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır.´ (Müslim – 2581). Hatta bir başka hadisde Peygamber Efendimiz (sav.) bazı namaz kılanları tavuğun yem yediği gibi süratle namaz kıldıklarını söylüyor.

Demek ki mesele papağan gibi Kuran okumak veya antreman yapar gibi namaz kılmakta değil. Sadece şekilcilik değil önemli olan. Mesele, insan olabilmek. Kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar bizi ´Sıddık´yapmalı. İslamiyet bu olsa gerek.

http://www.moralhaber.net/makale/dogruluk/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(26.06.2010) Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

Risale-i Nurların yazılmasının ve yayılmasının sosyolojik ve psikolojik nedenleri

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı“

Mehmet Akif Ersoy

Kainatta bazı sesler vardır ki bin sene dahi geçse o sesleri duymak halen mümkündür. O seslerin başında Hz. Muhammedin (sav.) sesi gelir. Kendisine makam ve mevki teklif edildiğinde, ´Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseler, davamdan yine vaz geçmem´ demişti. Davası ´La ilahe illlah. Muhammedur Resulullah“ idi.

Peygamberin nurundan istifade eden insanların sesleride halen duyulmakta.

Resulullah Miraca çıktığında, o seslerden biri hiç tereddüt etmeden ´O dediyse doğrudur´ demişti ve Sıddık ünvanına layık olmuştu Ebu Bekir.

Bir başka ses Allahın Vedud ismine mazhar olmuş olan Mevlana Celaleddin Rumi. Şefkat ve aşk ile ´Gel, gel, ne olursan gel´ demişti ve halen hem müslümanların hem gayri müslimlerin yüreklerini feth etmeye devam ediyor.

Bir başka kahramanın sesi daha var…

Yıl 1906.

Yer, Van.

Tahir Paşa bir gence gazete gösteriyor. Gazetede ingiliz komutan Gladstone elinde Kur´an´ı tutarak şunları söylüyor: ´Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’an’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız´…. Bu sözleri duyan genç şimşek gibi alevli bir şekilde ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyerek sesini bugünlere kadar duyurmuş.

İşte bu genç kahraman Bediüzzaman Said Nursi.

Peki Bediüzzaman Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat edebildimi?

Bu soruyu yine Bediüzzamanın başka bir yerde yazdığı bir metin ile cevaplamaya çalışalım. Said Nursi şöyle yazıyor: ´Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, „Sadakte“ deyiniz. (Doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun.”

Evet, borcumuzu eda ediyoruz. Doğru söyledin ya Üstad, doğru söyledin. Kur´an´ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu hem bizlere hem tüm dünyaya ispat ettin.

***

Şunu da yazmadan geçemeyeceğim…

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nurlar sadece nurculara ait değildir. Said Nursi hepimizin alimidir, Risale-i Nur´lar tüm İslam aleminin ortak malıdır. Bunlara sahip çıkmak, hepimizin vazifesidir.

Çünkü Bediüzzaman Said Nursi, herkesin korktuğu ve çekindiği bir zamanda bu vatanın imanına sahip çıkmıştır. Said Nursi o gür sesiyle iman hakikatlarını haykırmıştır.

O haykırdı diye, çekemeyenler, kendisini Barlaya sürgün ettiler. Kuş uçmaz, kervan geçmez Barla köyünde o sesi kısmaya çalıştılar. Bediüzzamanın orada yapa yanlız öleceğini umut ettiler. Ama nerede? Ölmesini bekledikleri Said Nursi, ilk kitabı Haşir Risalesini yazarak, adeta Barlada haşrini yaşıyor…

Said Nursi Barla´ya geldiğinde sadece iki tane malvarlığı vardı. Başka hiç bir şeyi yoktu. Birincisi çaydanlığı. İkincisi Kuran-ı Kerim.

Daha önce yüzlerce kitabı okuyan ve hatta ezberleyen Bediüzzaman Said Nursi, iman hakikatlarını yazarken sadece ve sadece Kur´an´a ve Sünnete başvuruyor. Başka hiç bir şey kullanmıyor.

Bu eserlerin yazılmasının tabiki bir çok nedenleri var. Biz burada, kendi mesleğimiz gereği, sadece psikolojik ve sosyolojik nedenlerini analiz edeceğiz.

İlk önce Risale-i Nurların yazılma sebeblerinin psikolojik nedenlerine göz gezdirelim…

Bunun için Üstadın hayatında dört dönüm noktası tespit etmek mümkün. Bu dönüm noktalarıda psikolojik olarak Üstadı etkilemiş ve Risale-i Nurları yazmasına vesile olmuş.

1. 14 yaşındayken bir sadık rüya görüyor. Rüyasında kıyamet kopuyor. Üstad Peygamberimizi (sav) görebilmek için sırat köprüsüne koşuyor. ´Olsa olsa Peygamberimiz oradadır´ diye düşünüyor. Rüyasında Sırat köprüsünün başında beklemeye başlar. Orada bütün peygamberleri karşılar ve hepsinin ellerini öper. Sonunda Kâinatın Efendisi’ni Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i görür. Küçük Said, Peygamber Efendimiz’den ilim talep eder. Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i bu talebi ´Ümmetimden suâl sormamak şartıyla, sana ilm-i Kur’ân verilecektir´ diyerek kabul eder. Rüyadan uyandıktan sonrada Said Nursi hayatı boyunca Peygamberimizin ikazına uyar ve herkesin sorusunu cevaplarken kimseye soru sormaz.

Bu dönüm noktası ilim aşkını sembolize ediyor.

2. 1906da okuduğu gazete haberi. Yazımızın başındada belirttiğimiz gibi ingiliz komutanı Gladstone Kur´anı yok etmekten bahsediyor. Bu haberi okuyan Üstad ´Bende Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!´ diyor.

Bu dönüm noktası aslında Risale-i Nurların asıl başlangıç tarihidir. Bu sözlerden sonra Risale-i Nurlar manevi olarak, Bediüzzamanın zihninde, yazılmaya başlamıştır zaten.

3. Yine 1. Dünya savaşından evvel bir rüya görür. Rüyasında Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında. Birden o dağ müthiş infilâk eder. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağılır. O dehşet içinde bakar ki, merhum validesi yanında. Üstad der: ´Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.´ Birden, o halette iken, mühim bir zat Üstada âmirâne der: ´İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.´ Üstad bu rüyayı şöyle yorumlar: ´Anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.´

Bu dönüm noktasıda kendisinin Risale-i Nurları yazmakla vafider olduğunu gösteriyor.

4. Ankarada gerçekleşiyor. Kurtuluş Savaşından sonra Üstad meclise davet ediliyor. Oraya gidiyor fakat umduğunu bulamıyor. Zafer sarhoşluğu ve namaz kılmayan milletvekilleri ile karşı karşıya kalıyor. Üstad mecliste, daha sonra ´Namazname´ adını alacak olan, namazın ehemmiyetini anlatan bir yazısını okuyor ve bir çok milletvekili namaza başlıyor… Üstada Ankarada büyük paralar ve makamlar teklif ediyorlar, fakat o bunların hepsini red ediyor ve daha sonra şunları yazıyor: ´Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.´ Bediüzzaman Ankarada kalamayacağını anlamıştı ve trene atlayıp Vana geri dönmüştü. Bu tren yolculuğu – kendi tabiriyle – onu Eski Said´den Yeni Said´e dönüştürmüştü.

Bu dördünce ve son dönüm noktasıda Bediüzzamanı sosyal hayattan tamamen kopturuyor. Nursi siyaset ile vazifesini yerine getiremeyeceğini anlıyor. Bundan sonra Yeni Said olarak sadece iman hakikatlarına yöneliyor.

Bu dört olay Risale-i Nurların yazılmasında ehemmiyetli rol oynuyor…

***

Evet Bediüzzaman, daha öncede belirttiğimiz gibi sürgün edildiği Barlada Risale-i Nurları yazmaya başlıyor. Barlada ölmesini bekleyenlere tokat gibi bir cevap ile ilk Risalesini yazıyor: Haşir Risalesi. Yana ölmeyi beklerken adeta orada diriliyor.

Ve sadece iman hakikatlarını yazıyor. Hayatını buna vakf ediyor. Aslında Risale-i Nur Üstadın bir hayalinin gerçekleşmesi. Üstad hem din ilimleri hem fen ilimlerinin aynı anda okutulduğu bir üniversite hayal ediyordu. ´Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassub, ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder´ diyordu. Fakat böyle bir üniversiteyi bir türlü yaptıramıyordu… İşte Risale-i Nur bu üniversitenin gerçekleşmiş halidir. Çünkü Risale-i Nurlarda iman hakikatları gayet ilmi bir şekilde izah ediliyor. İlmi metodlar ile İslamın en büyük meseleleri çözülüyor. Bu şekilde hem akla, hem kalbe hitap edilmiş olunuyor.

Evet, Barlada sosyal ölüme mahkum olmayan Üstad yine sürgün edilir. Yine eziyet görür. Yine hapislere sokulur. Ama Said Nursi hayatı boyunca hapisten hapise sürgünden sürgüne götürülmesine rağmen Risale-i Nurlar tüm Türkiye´de yayıldı. O kadar menfi propaganda yapılmasına rağmen Said Nursi gönüllerde taht kurdu. Neden acaba?

Az önce Risale-i Nurların yazılmasındaki psikolojik nedenlerini inceledik, şimdide Risale-i Nurların yayılma sebeblerini sosyolojik olarak ele alacağız. Burada üç önemli nokta göze çarpıyor:

1. Manevi boşluk dolduruldu.
Evet 20. Yüzyılın başlarında ve ortalarında ülkemizde büyük bir manevi boşluk hakimdi. Adeta dini hayat silinmişti ve yeri başka birşeyle doldurulmaya çalışılıyordu. Ama 1000 senedir İslama bayraktarlık etmis olan Türk ve Anadolu halkı bu değişimi kabul etmiyordu. Bu manevi boşluğu yine İslamdan başka hiç bir şey dolduramazdı. İşte Risale-i Nurların tam bu zamanda yazılması, bu manevi boşluğa tevafuk ediyor. Bütün dini hareketlerin ve eğitimlerin yasaklandığı bir dönemde, Said Nursi kalkıyor, tam aksine dini ve imani eserlerini yazıyor. Bu eserler hakltan halka yayılıyor.

2. İlim ve fen birleştirildi.
Eskiden ya fizikci olurdunuz yada hoca. Ama Risale-i Nur sizi fizikci bir imam haline getiriyor. Çünkü din ve fen ilimlerini birleştiriyor. Ayırmıyor. Yani Üstada göre din ve fen ilimlerinin ayrı ayrı okutulması, kurumlar arasında büyük çatışmalara sebebiyet vereceğinden bunların birlikte okutulmasında zaruret vardır. Ve Üstad risalelerinde imani konuları ilmi bir şekilde cevaplıyor. İkna metodunu kullanıyor. Bu şekilde kitaplar toplumda büyük ilgi duyuyor. Özellikle öğretmenlerin Risale-i Nurlara yönelmesi bu durumun hakikatini ortaya koyuyor.

3. Dini toplumsallaştırıyor.
Yine 19. Yüzyıldan gelen ve 20. Yüzyıldada devam eden bir anlayış hakimdi Osmanlı ve daha sonrası Türkiyede. Dini öğrenmek için biryerlere veya birkişilere bağlanmanız gerekiyordu. Halkın arasında dini öğrenmek en asgari meseleleri düşmüstü. Said Nursi bunu değiştiriyor. Haşir, Ahiret ve Kader gibi zor konuları herkesin anlayabileceği bir şekilde topluma sunuyor. Hani Mehmed Akif diyorya: ´Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine sunmalıyız İslam’ı´. İşte Üstad tamda bunu yapıyor. Modern çağda yaşayan insanların modern sorularına bir nevi yine modern cevaplar veriyor. Bizim sorunlarımıza asrımıza uygun cevaplar veriyor.

Bir misal: İbn-i Sina. Belki gelmiş geçmiş en büyük hekimlerden birisi. Ama 2010da yaşayan 15 yaşındaki bir genci alsak, İbn-i Sinadan tıp hakkında çok daha fazla bilgisi vardır. Daha akıllı olduğundan değil, şartların degistiğinden dolayı.
Aynen öyle, Risale-i Nurlar bizim şartlarımızı göz önünde bulundurarak cevaplar sunuyor. Böyle olmasıda işte yine Risale-i Nurun yayılmasına vesile olan sosyolojik nedenlerden bir tanesi.

Bu üç nokta Risale-i Nurların Türkiye´de yayılmasında tetikleyici rol oynamış. Tam ihtiyaç duyulduğu vakitte, Bediüzzaman Said Nursi Risaleleriyle toplumun ihtiyaçlarına karşılık verebilmiş…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 26.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-sosyolojik-nedenleri/

 

Risale Haber, 26.06.2016

http://www.risalehaber.com/risale-i-nurlarin-yazilmasinin-ve-yayilmasinin-sosyolojik-ve-piskolojik-8756yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(20.06.2010) Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya’da cemaatcilik olmaz, Müslümanlık olur

Almanya´da yaklaşık 82 milyon insan yaşıyor. Göçmenlerin sayısı 7 milyonu buluyor (%8,5). Yaklaşık 1,7 milyon türk vatandaşı var (%2,1) ve 700.000 türk kökenli alman vatandaşı mevcut. Bu rakamlara göre toplam 2,4 milyon türk yaşıyor Almanya´da (%2,93).

Tahminlere göre 3,2 milyon müslüman yaşıyor Almanya´da. Yani toplumun %3,9u müslüman. Alman vatandaşı olan müslümanların sayısı yaklaşık 732.000 (%0,9). 2004 senesinde Almanya´da doğan çocukların %9,1nin velileri müslüman.

Müslümanların arasında en büyük grubu türkler oluşturuyor. Almanya´da yaşayan müslümanların %75i türk. Dolayısıyla en etkin grupta türkler.

Cami sayısını 3000 olarak tahmin ediyorlar. Bununla beraber 100e yakın minareli camii var.

Cemaatler açısından bakıldığında Almanya´da onlarca farklı cemaat, tarikat ve gruplar var. 2007 senesinde kurulan KRM bu cemaatleri bir çatı altında toplamaya çalışsada, müslümanların tabanında neredeyse hiç tanınmıyor. Yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da yaşayan müslümanların sadece %9u KRM ismini duymuşlar.

***

Bizler Almanya´da yaşıyoruz. Ve muhtemelen hiç birimiz bir daha anavatanımıza dönmeyeceğiz. Hatta bir çoğumuz bu topraklarda gömülecek. Öyle değilmi? Sahabeler tebliğ için gittikleri ülkelerde, vefat ettiklerinde dahi o ülkede gömülmüşler. Çünkü şöyle demişler: “Ölümümle dahi tebliğ yapayım”…

Bizler Almanya´da yaşadığımıza göre, artık buraya göre hareket etmemiz gerekiyor. Tabiki dinimizden taviz vermeden, takiyyecilik yapmadan, kendi benliğimizden ödünç vermeden, entegre olmamız ve uyum saglamamız gerekiyor.

Gençlerimiz dinlerini hem türkçe hem almanca öğrenmeli. Çünkü ancak bu şekilde kendi dinimizi doğru sekilde tanıtabiliriz… Yani her camide, her dershanede, her medresede, her tekkede ve menzilde… mutlaka ama mutlaka almanca, ingilizce, fransızca vs. İslam dersleri verilmeli. Aksi takdirde türkçe öğrenilen kelimeler almancaya tercüme edildiğinde vahim neticeler ortaya çkıyor. Zekat, kader, sevap gibi kelimeler tamamen yanlış bir anlam ile almancaya çeviriliyor.

Hangi cemaat olursa olsun… ´Mü´minler ancak ve ancak kardeştir´ diye buyuruyor Cenab-ı Erhamürrahimin.

´Peki o zaman bu kadar cemaate ne gerek var?´ denilirse…. ´Gerek var´ deriz.

Çünkü İslam bir üniversitedir. Farklı cemaatler de bu üniversitenin fakülteleridir. Fakülteler birbiriyle uğraşırsa, kavga ederse, tüm üniversite yıkılır. Ama fakülteler beraber çalışırsa, üniversite güçlenir. Çünkü hepsi farklı farklı fakültelerde eğitimini alıyorlar ve farklı alanlarda dinimizi temsil ediyorlar. Önemli olan biz bu üniversiteyi beraber güçlendirmemiz.

Bu nedenle Almanya´da ´şucu´, ´bucu´ olmaz…. olamaz… olmamalı.

Zaten azınlık olan müslümanlar bir üniversitenin farklı fakülteleri gibi beraber çalışmalı. Son senelerde bütün cemaatlerin beraber organize ettikleri ´Kutlu Doğum Haftaları´ bunun en güzel örneği…

Zaten bizde cemaatler birleşsin demiyoruz. Bu tabiata aykırı olur. Cemaatler ve gruplar yine ayrı kalsınlar, fakat birbirleriyle uğraşmasınlar, birbirlerinden adam çalmasınlar, eleştiriye açık olsunlar ve hakiki manada olumlu projeler üretsinler…

Unutmayalım, İslam bir Asya dini değil. Arap dini hiç değil. İslam tüm dünyanın dinidir. İslam dini Avrupa´nın bir parçasıdır.

İslam dininin bizler tarafından reform edilmeye hiç ihtiyacı yok. Çünkü İslam deform edilmemişki, aydınlanmaya, reform edilmeye ihtiyaç duysun.

Reforma ihtiyaç duyan müslümanlardır.

Tekrar uhuvvet ve kardeşlik içerisinde hep beraber Kuran´a ve Sünnete sarılmaları gereken müslümanlardır…

Cemil Sahinöz, Moral Haber, 20.06.2010
http://www.moralhaber.net/makale/almanyada-cemaatcilik-olmaz-muslumanlik-olur/

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(13.06.2010) Die Nurculuk Bewegung (Zum ersten Mal als Buch)

Zum ersten Mal gibt es die ganze Geschichte, Entwicklung, Organisation, Struktur der Risale-i Nur Bewegung als wissenschaftliche Studie.

Wer ist Said Nursi?
Wer sind die Nurcus?
Was ist die Risale-i Nur?
Warum gibt es so viele Gruppierungen der Nurcus?
Ist Fethullah Gülen ein Nurcu?
Wie entstand die Bewegung?
Wie ist die Organisation in Deutschland und in der restlichen Welt?

Diese und viele andere Fragen werden auf wissenschaftliche Weise untersucht.

Der Klappentext:

Obwohl in den letzten Jahren viele soziologische Studien zu den verschiedenen islamischen Gruppen durchgeführt wurden, blieb eine Gruppe, die relativ unpopulistisch ist, unbemerkt. Die Rede ist von Said Nursis Nurculuk Bewegung, auch Nurcu, Nur oder Risale-i Nur Bewegung genannt, die mit Millionen von Anhängern die islamische Strömung in der Türkei ist, die am meisten Einfluss auf die Bevölkerung der Türkei zu haben scheint. Sie ist die erste organisierte religiöse Bewegung der heutigen Türkischen Republik.

Auch in Deutschland ist die Bewegung vertreten. Jedoch wird die Strömung nicht wahrgenommen. Sie existiert und agiert völlig unbemerkt, ja quasi unsichtbar. Trotz der Tatsache, dass es über Said Nursi und die Risale-i Nur dutzende Bücher gibt, gibt es kaum wissenschaftlich analysierende Arbeiten über die Bewegung selbst. Daher ist dieses Buch das erste in seinem Gebiet. Zum ersten Mal wird die Nurculuk Bewegung ausführlich wissenschaftlich, soziologisch und empirisch unter die Lupe genommen.

Jetzt bestellen:

http://lesen24.com/index.php?cName=deutsche-b%FCcher-cemil-sahin%F6z

oder

http://www.amazon.de/s/ref=nb_sb_ss_i_0_6?__mk_de_DE=%C5M%C5Z%D5%D1&url=search-alias%3Daps&field-keywords=cemil+sahin%F6z&x=0&y=0&sprefix=Cemil+

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Bücher / Kitaplar, News, Berichte, Presse

(06.06.2010) Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Fethullah Gülen – Ak Parti kavgası

Bir kaç aydır ortada bir söylenti var.

Gülen cemaati ve Ak Partinin arasına kara kedilerin girdiği iddia ediliyor….

Açıkcası bu durumu onaylayacak çok şeyin olduğu gibi, yalanlayacak deliller de var. İçin içinden şuan çıkmak biraz zor.

Ama özellikle Hocaefendinin Wall Street Journal’a verdiği söyleşinden sonra iddialar doğru gibi gözüküyor. Fethullah Gülen Hocaefendinin İsrail´in saldırısı hakkında söyledikleri ortalığı bayağı karıştırdı.

Gülen cemaatinin mensupları ´sözler çarptırıldı´ desede – acaba aynı sözleri Deniz Baykal söyleseydi ne olurdu? – bu röportajı iyi analiz etmek gerekiyor. Öncelikle röportajın orijinalini Wall Street Journal´in internet sayfasından okumak mümkün. Oradan komple metin okunabilinir.

Komplesi okunduğunda da anlaşılabileceği gibi, röportajın aslı bir kaç hafta önce yapılmış – bu doğru. Fakat röportaj için resimleri çekmeye gidildiğinde, İsrailin saldırısını da Hocaefendinin değerlendirmesini istemişler. Dolayısıyla bu sözleri röportajın ön planına geçmiş.

Röportajda öne çıkan ve şok etkisi yapan noktalar şunlar:

´İsrailden izin alınmalıydı. Bizim gruptan birileri gittiğinde, ben önce İsrailden izin istemelerini söylüyorum´

´İHH’nın politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil´

´otoriteye baş kaldırmak´

Bu sözlere elbette katılmak mümkün değil. Belkide Hocaefendi bir kaç gün sonra ortaya çıkıp, ´o sözleri keşke söylememiş olsaydım´ diyecek… ama biz yinede yaptığı etkiden dolayı bu sözlere biraz daha dikkat edelim…

Tanıdık geldi mi bu sözler?

Gelmediyse 15 sene geriye gidelim. Erbakan dönemine. Hocaefendi´nin o zamanki söylemlerini hatırlayalım. O zamanda benzer şeyler Erbakan´a karşı söylenmişti. Hatta dahada ağırları. Gülen cemaati Erbakan´dan sıyrılmak için, ´Ilımlı İslam´ görüntüsü verebilmek için, hem Siyasal İslam´dan, hem Refah Partisinden, hem Milli Görüşten, hem Erbakan´dan, hemde protesto gösterileri yapan türbanlılardan uzak duruyordu. Gerçi Fethullah Gülen Hocaefendi son çıkan kitabında Erbakan´a yanlışlık yaptığını ve o sözlerinden pişman olduğunu itiraf etti. Tam 15 sene sonra gelen bir özür… Ama acaba şuan aynısı yeniden mi yapılıyor?

Eğer aynısı yapılıyorsa, yukarıda bahsettiğim tahminler doğru.

Peki bir ayrım noktası gerçekten var ise, bu hangi sebeplerden dolayı olabilir?

Tekrar söylüyorum, eğer bir ayrım varsa….

O zaman sebebi açık ve net ortada..

Aynen Erbakan döneminde olduğu gibi, Ak Parti´den bilinçli bir şekilde uzaklaşmak. Tayyip Erdoğan ve AKP´lilerin söylemlerine ortak olmamak.

Neden?

Çünkü…

Amerikan lobisi Ak Partiyi gözden çıkardı. Daha önce destekledikleri Ak Partiyi Obama ajandasından sildi. Dikkat edin, Tayyip Erdoğanı ´radikal´, ´gittikce İslamcılaşan´ gibi gösterme çabası Türk Medyasında dahi hakim.

Sayın Başbakanı adeta İran´ın Ahmedinecad´ıyla aynı kefeye koymaya çalışıyorlar…

´One Minute´, ´Nüklear Anlaşma´ ve iki dizi yüzünden yaşanan ´Alçak Koltuk Krizi´ ile Ak Parti son derece sıkıntılı bir döneme girdi. Ard arda gelen olaylarla Tayyip Erdoğanı eski Milli Görüş gömleğine sokmak istiyorlar.

Gülen cemaati dolayısıyla stratejik olarak Ak Parti´den sanki yavaş yavaş uzaklaşıyor. Sanki kendilerini siperden geri çekiyorlar. ´Amerikayı karşısına alan´ Erdoğanın yanında olmak istemiyorlar gibi…

… eğer bir ayrım yoksa….

Bu ´Gülen-AKP soğuk savaşı´ yutturulmaya çalışılan bir muhalefet oyunuda olabilir. Oyları bölmek için stratejik bir oyun olabilir. Bu oyunu oynamanın tamda zamanı zaten…

Öte yandan Hocaefendinin sözlerine hükümetten farklı yorumlar geliyor. Bazıları eleştirirken, Bülent Arınç´ın ´Hocaefendi doğruyu söylüyor´ sözü, tekrar bir uzlaşma isteğinin göstergeside olabilir….

Ve diyelimki ortada gerçek manada bir uzaklaşma var – o zaman Ak Parti´nin alternatifi ne? CHP´nin şuanki durumu itibariyle, Gülen cemaati için bir alternatif yok gibi. Cemaatin tabanı Ak Partinin tabanıyla neredeyse tıpa tıp aynı. Fikrende Ak Partiye daha yakınlar.

Amma velakin fikren ortak noktaları olsada, Gülen cemaati her zaman olduğu gibi, siyasi analiz yapıp, kendi yol haritasını çiziyor. Nitekim Gülen cemaati fikren tamamen zıt olsada, Ecevit´i nasıl destekledikleri ortada. Siyasetin kuralları ve dinamikleri farklı…

Yani sonuç itibariyle soru şöyle: Gülenin yol haritasında Ak Parti var mı yok mu?

Şuan yanıtlanamayan soru bu…

Cevabı ve realite mutlaka gelecek aylarda – en geç gelecek genel seçimlerde (2014 / 2015) – daha kesin olarak göz önüne çıkacaktır…

Cemil Sahinöz, Ikinci Vatan, 06.06.2010
http://www.ikincivatan.eu/fethullah-gulen-%E2%80%93-ak-parti-kavgasi-makale,272.html

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.12.2009) Barla Sergisi’ne yoğun ilgi

Barla Sergisi’ne yoğun ilgi

Sergiyi (soldan sağa) Barla platform koordinatörü Said Yüce, Üstad Bediüzzaman’ın yaşayan talebelerinden Mehmet Fırıncı (Güleç), Merkez Camii başkanı Muhammed Al ve İstanbul İlim ve Kültür Vakfı Başkanı Prof.. Faris Kaya açtı.

Çağdaş İslam alimlerinden Risale-i Nur Külliyatı Müellifi Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatından 1927-1944 yıllarına ait önemli bir kesiti mercek altına alan ve o günlerden kalma bölge ve hatıraları günümüze taşıyan Risale-i Nur’un Doğuş ve Neşir yılları’nın anlatıldığı, Türkiye’de de büyük ilgi gören “Barla ve Kastamonu Yılları” sergisi 25 Aralık 2009 Cuma günü Duisburg Merkez Camii’nde açıldı.

Serginin açış konuşmasını yapan Barla Platformu Koordinatörü Sait Yüce, maddi imkanların insanlığa aradığı huzuru veremediğini dile getirerek “Üstat Bediüzzaman insanlığın en temel problemlerine çözüm getirdi. İnsanlara ebedi bir hayatın hazlarını yaşatan eserlerini zor şartlar altında telif etti. O eserler yine çok zor şartlar altında elden ele dolaşarak yurt sathına yayıldı. İnsanlığı kıyamete kadar aydınlatacak Risale-u Nur Külliyatı bugün milyonlarca insanın kurtulmasına vesilelik yapıyor. İnsanlık onun eserleri ile ‘La ilahe illallah’ hakikatine muhatap oluyor. Eserleri okuyanlar Peygamberi Zişan efendimizi daha iyi tanıyor, Kur’an-ı Azimüşşanı daha iyi anlıyor.” dedi.

Risalelerin yayınlandığı ülke olan Türkiye’nin sınırlarını yıllar önce aştığını da vurgulayan Yüce “Artık dünyanın dört bir köşesinde Risale-i Nur’lar yayınlanıyor, okunuyor son derece nitelikli ilmi çalışmalara konu oluyor. Bu vesile ile bu serginin açılmasında bize kucak açan ev sahipliği yapan DİTİB Duisburg Merkez camii yönetimine ve başkan Muhammed Al’a, DİTİB yetkili makamlarına ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.

Sergide İstanbul İlim ve kültür vakfı başkanı Prof. Dr. Faris Kaya da bir konuşma yaptı. Kaya, Risale-i Nur’un doğuş ve neşir yıllarını dile getirdiğini konuşmasında müslümanların hal ve davranışlarla kendilerini ifade etmelerinde çok önemli bir faktör olduğunu dile getirerek “insanlığa hal ve davranışlarımızla müslümanlığın en güzel yüzünü anlatabiliriz. Bu serginin gerçekleşmesinde emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum” dedi.

Dernek başkanı Muhammed Al ise böyle bir sergiye ev sahipliği yapmanın mutluluğunu yaşadığını dile getirerek Said Nursi nin insanlığa verdiği bu eserlerin önemini dele getirdi.

Sergi’nin açılışına Bediüzzaman Said Nursi’nin yaşayan talebelerinden Mehmet Fırıncı (Güleç) de katıldı. Böyle bir serginin Avrupa’nın göbeğinde açılmasından büyük sevinç duyduğunu ifade eden Fırıncı, insanımız zor şartlar altında yazılan bu eserleri anlamalı ve hayatını tatbik etmeli. Bu hem onların hem de Avrupalı komşularının sorunlarına çözüm getirecek toplumsal uyum ve birlikteliğin mayalanmasına vesile olacaktır şeklinde konuştu.

Barla Platformu’nun organize ettiği Sergi’de yer alan eserler Barla’da İlk Risale-i Nur’un telif edildiği ilk yıllar olan 1927’den başlıyor ve Eskişehir ile Denizli hapislerine kadar uzanan ve Kastamonu’daki sürgün yıllarını da içine alıyor. Sergide o dönem yaşanan olayların hikayesiyle beraber o günlerden kalma eser ve belgeler yer alıyor. Bu eserler arasında Denizli hapishanesine koğuştan koğuşa kibrit kutuları içinde gizlice ulaştırılan mektup ve risalelerin orijinalleri de var.

O dönemi Bediüzzaman Said Nursi ile birlikte yaşayan ve Risale-i Nur’ların bir çok yerinde adları geçen kahramanlar da sergide ayrıca tanıtılıyor. Bu kahramanlardan hayatını Bediüzzaman uğruna feda eden Hafız Ali, Binbaşı Asım Bey ve Hasan Feyzi ile ilgili belge ve bilgiler ise “Üç Şehitler” adlı bir özel bir bölmede ziyarete açılıyor.

Serginin bir özel bölümü ise “Nur Hizmetinin Anneleri” başlıklı Risalelerde adları geçen bu hanımlarla ilgili belge ve hatıraların anlatıldığı bölüm.

3 Ocak 2010 tarihine kadar açık kalacak olan “Barla ve Kastamonu Yılları “sergisini Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden gelecek binlerce kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.

Sergiyi gezen kişiler istemeleri halinde sergi hakkında Almanca ve Türkçe olarak da bilgilendirilecekler. Ayrıca sergiyi gezen kişiler yine istemeleri halinde sergiye konulan ziyaretçi defterine düşüncelerini yazabilecekler.

Zaman, 28.12.2009

http://www.eurozaman.com/euro/detaylar.do?load=detay&link=51727

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter News, Berichte, Presse