Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.07.2018) Alman-Türk dostluğunun tarihi

Alman-Türk dostluğunun tarihi

 

Sosyolog Georg Simmel “Misafir“ ve “Yabancının“ farkını anlatırken: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır.” der. Çünkü misafirin özelliği gittiği yerde kısa durmaktır. Gelir, gider. Yabancı ise, gidemez, kalıcıdır ve kalır. 1950´lerin sonunda Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. Yani 3-4 sene Almanya´da çalışıp “traktör parası” kazanıp, Mercedes markalı araba ve bir radyo ve televizyon alıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama gidemediler. Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

 

Halen “bir gün döneceğim” hayaliyle yaşayanlar olsa da, yaklaşık 60 senedir bu ülkede, bu toplumda insanlarımız varlıklarını sürdürüyorlar. İnişleriyle, çıkışlarıyla, iyi ve kötü anlarıyla geçen koca bir 60 sene elbette ciddi bir şekilde irdelenmeli. Özellikle son 5 senedir iki ülke arasında yaşanan siyasi krizler, topluma da yansıyor.

 

Halbuki türk-alman ilişkileri ne son 5 seneye, ne de yukarıda bahsettiğimiz 60 seneye bakar. Bu iki ülkenin, bu iki toplumun ortak kaderi 15. yy.´lda başlıyor. O zamanları türkler ve almanlar birbirlerine düşmanlar. 1529 ve 1683´de aralarında büyük savaşlar, Viyana Kuşatmaları adını alan savaşlar gerçekleşiyor. Bu savaşlar sonucunda bazı türk esirler alman topraklarında kalıyorlar. Örneğin 1683 Kuşatmasından sonra 1245 esir Münih´de kalıyor.

 

Ardından 1699 Karlofça Barış Antlaşmasından sonra esirler türk topraklarına geri dönmüyorlar. Alman topraklarında kalıyorlar ve hatta bir çoğu vefatından sonra burada gömülüyorlar. Alman topraklarında kalanlar yaşadıkları ülkeye ayak uydurmaya çalışıyorlar. Örneğin 1685´de bir savaş´ta esir olarak alınan Osmanlı Mehmet, daha sonra Ludwig Maximilian Mehmet von Königstreu olarak meşhur oluyor. Osmanlı Mehmet´in oğullarından biri 1746´da Hannover´de ilk mason locasını kuruyor. Yine Hannover´de yaşayan Türk Ali isimli biri 18. yy.´lda Georg Wilhem ismiyle tanınıyor ve alman ordusunda önemli görevlerde bulunuyor.

 

1731´e gelindiğinde ise Kurland Yöneticisi Prusya Kralı 1. Friedrich Wilhelm´e 20 asker hediye ediyor. Bu tarihten sonra almanlar ve türkler arasında sıkı bir dostluk başlıyor. Özellikle askeri bir beraberlikten söz etmek mümkün.

 

Prusya Kralı 1. Friedrich Wilhelm´in oğlu Büyük Friedrich 1740´da yazdığı bir mektupda eğer türkler ülkelerine gelirse, kendilerine camiler yapacağını, tüm dinlerin eşit ve iyi olduğunu yazıyor. Padişah 3. Murat 16. yy.´lda ingiliz Kraliçesi 1. Elizabeth´e benzer bir mektup yazıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun tüm insanlara, dinlere, ırklara açık olduğunu belirtiyor.

 

Bu karşılıklı anlayış saygı çerçevesi sebebiyle Prusya ve Bab-ı Ali arasında sıkı bir iletişim vardı. Ve dolayısıyla bu dönemde farklı antlaşmalar yapıldı, örneğin 1761´de Dostuluk ve Ticaret antlaşması imzalandı.

 

Ardından 1763´den itibaren sürekli Osmanlı İmparatorluğundan görevliler ve temsilciler Prusya´ya geldiler. Alman topraklarında vefat eden bu görevliler için özel cenaze izni çıkarıldı. Örneğin 1798´de Ali Aziz Efendi alman topraklarında gömüldü ve Büyük Friedrich kendisine mezarlık bölgesini tahsis etti.

 

Bundan tam 100 sene sonra, Kral Wilhem II. Osmanlı İmparatorluğunda seyahat ederken 1898´de Şam´dan 2. Abdülhamid´e mektup yazıyor ve alman kralların tarih boyunca her zaman müslümanların ve Osmanlı Padişahlarının dostu olacağını söylüyor. 1898´de İstanbul´u da ziyaret eden Kral Wilhem II.´nin anısına 1900 senesinde Sultanahmed meydanına Alman Çeşmesi inşa edildi. Ocak 1901´de açılış programı düzenlendi. Çeşmenin yapımı Almanya´da gerçekleşti ve Türkiye´ye getirildi.

 

Alman-Türk dostluğunu anlayabilmek için Bediüzzaman´a da bakabiliriz. Bediüzzaman Said Nursi 1918 yazında Varşova, Berlin ve Viyana üzerinden İstanbul´a geçerken Berlin’de iki ay ikamet eder. Dönüşünden sonra, ´Türk-Alman, Alman-Türk tarih boyunca kadim dostturlar. Türkler Alman dostluğuna sadakatte çok hassasiyet gösteririler´ ifadesinde bulunur. Ayrıca Bediüzzaman ´Bahtiyar Alman milleti´ der ve Tevafuklu Kur’an’ın Almanya´da veya İtalya’da basılmasını ister. Daha sonra 50’li yıllarda kendi eserlerinin baskılarını da Almanya’ya yollar ve almanların bunu nasıl karşıladıklarını yazar: ´Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.´

 

Yine 19. yy.´da Türk Ordusu´nu modernleşmesi döneminde Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında farklı antlaşmalar yapıldı. Bu işbirliği sayesinde yaklaşık 50.000 alman asker Osmanlı´da görev yaptı.

 

1912´de Avusturya´da İslam Yasası yürürlüğe girdiğinde Berlin´de tahminen 1400 türk yaşıyordu. Elbette bunun dışında başka müslümanlar da vardı.

 

1924´de yaklaşık 3000 müslüman Almanya genelinde yaşıyordu. Yine aynı sene ilk alman-türk-birliği kuruldu. Bu birlik Almanya´dan gelen türk öğrencilere destek veriyordu. Yaklaşık 13800 türk öğrenci bu sayede Almanya´ya gelmişti ve 215 alman öğrenci Türkiye´ye gitmişti. Bu birlik daha sonra finansal sebeplerden dolayı kapatıldı.

 

İkinci Dünya Savaşından sonra ise, yukarıda bahsettiğimiz “Misafir İşciler“ dönemi başlıyor. Bu bağlamda Almanya ve Türkiye arasında 1961´de antlaşma yapıldı ve 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. 1973´den itibaren, Almanya´da yaşayan işciler ailelerini getirme imkanı buldular.

 

Bugüne geldimizde “Misafir“ olarak adlandırılan nesil, 4. nesil torunlarıyla beraber Almanya´da yaşıyorlar. Yaklaşık 1,5 milyon türk asıllı kişilerin alman pasaportu var ve yine yaklaşık 1,5 milyon türkün alman pasaportu var. Almanya´da yabancı uyruklu olanların %16´sı türk. Yabancı pasaportlu olanların %22,2´sinin türk pasaportu var.

 

Almanya´da doğup, büyüyen, sosyalize olan, burada okula giden, üniversitesini bitiren, işine giden, ekmek parasını kazanan türkler, çoktan Almanya´nın vazgeçilmez bir parcası oldular. Bunun yanısıra önemli bir ticari güce sahipler.

 

Tüm bu tarihsel geçmişe baktığımız zaman, 300 senelik bir alman-türk dostluğundan bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla son senelerin krizleri bu dostluğu zedelememeli. Dostlar arası arada sırada kavga olabilir anlayışıyla, güncel siyasi krizler toplumun zeminine yansıtılmamalı.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Temmuz, Agustos, 2018

Risale Haber, 10.07.2018
https://www.risalehaber.com/alman-turk-dostlugunun-tarihi-20216yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.07.2018) Ümitsizlik ve depresyon

Ümitsizlik ve depresyon

 

Birçok psikolojik rahatsızlık duyan insanlarda hedefsizlik tespit etmek mümkündür. Bu hedefsizliğin kaynağı çoğu zaman ümitsizlik oluyor. Ümitsizlik insanı felç eder, hareketlerini sınırlandırır. Gelecekten ümitsiz olunca hedef ve gayelere de önem verilmez.

 

Depresyon da ümitsizliğin bir neticesidir. Çünkü ümitsiz olan insana hedefsizlik de eklenince, şahıs kendini yetersiz ve gereksiz görür. “Ben neden varım? Hiçbir işe yaramıyorum? Yaşamasam da olur?” düşüncesi insanı pesimist yapar. Olumsuz düşünceler de depresyona sürükler.

 

Türkiye´de 2014 senesinde 8 milyondan fazla insanın, kadınların erkeklere oranla iki katı, antidepresan ilacı kullandığı ortaya çıktı. Depresyon ilaçları bazen gerekli olmasına rağmen birçok kullanan için hiçbir faydası yok. Çünkü birçok depresyon ilaçları kafadaki sorunu ortadan kaldırmaz, sadece beyni uyuşturur ve bu şekilde sorunu düşünmemenizi sağlar. Dolayısıyla sorun halen vardır, fakat ilaçlar insanı yorgun, bitkin, uykulu hale getirdiği için, soruna yüklenmeye güç kalmaz.

 

Depresif olan bir insan tüm gününü hiç bir iş yapmayarak veya sadece yatarak geçirirse daha da depresif olur. Bunu işsiz olanlarda da görmek mümkün. Çünkü kendisini gereksiz ve işe yaramaz hisseder. Bu şekilde kendisine verdiği değer azalır. Ümitsiz olur. Özgüveni de gider. Neticede hiç birşey yapamaz hale gelir ve kendisini depresyon kısır döngüsünde bulur. Bu kısır döngüsünden çıkabilmek için mutlaka bir meşguliyet gerekir. Bahsettiğimiz meşguliyet para kazanılan bir iş olmasına gerek yok. Kişiyi rahatlatan, kendisini değerli hissettiren, hedefi olan bir meşguliyet yeterli olacaktır.

 

Depresyondan kurtulmak için en önemli şartlardan bir tanesi ümitvar olmaktır. Her türlü hastalığın en önemli ilacı moraldir. Eğer dayanak noktamız Cenab-ı Allah ise, her zaman ümitvar olabiliriz. Çünkü tüm gelecekler O´na bağlı. Ümitsizliğimizden dolayı değişemeyeceğini düşündüğümüz olayların ipleri Allah´dadır.

 

Cenab-ı Allah kendisi Kur´an´da ümitvar olmayı vad ediyor: “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.“ (Kur´an, 12:87), “Dediler ki: ´Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma.´“ (Kur´an, 15:55), “Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ‚yok sayıp inkar edenler‘; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır.“ (Kur´an, 29:23), “Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah’ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.“ (Kur´an, 17:83), “Bir de biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona güveniyorlar da; ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle başlarına bir fenalık gelirse, hemen her ümidi kesiveriyorlar.“ (Kur´an, 30:36), “De ki: ´Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.´“ (Kur´an, 39:53) ve “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.“ (Kur´an, 3:139).

 

Hz. Ali çölde ümitsizce dolaşan bir adamla karşılaşır. Adama sorar: “Niçin böyle çöllerde deli gibi dolaşıyorsun?“ Adam, affedilmeyecek kadar çok günahkar olduğunu söyler. Bunun üzerine Hz Ali adama şöyle der: “Senin günahın ne kadar çok olsa da, Rabbimizin rahmetinden çok olamaz.“

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Temmuz 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.06.2018) Islam din derslerine katılım ne durumda?

Islam din derslerine katılım ne durumda?

 

Almanya´da din dersleri anayasal hak olarak okullarda veriliyor. Anayasal olarak kabul edilen dinler (daha doğrusu “kurumlar“), din derslerinin içeriğini, kitaplarını, öğretmenini vs. kendileri belirliyorlar. Örneğin Katolik din dersinin kitaplarını katolik kilisesi belirliyor. Aynı zamanda öğretmenlerin üniversitedeki eğitimini ve daha sonra öğretmenlerin “atanmasını“ da kilise belirliyor. Bu sayede ancak katolik inancına bağlı olan bir öğretmen Katolik din dersini verebiliyor.

 

Aynı şekilde İslam din dersi de Almanya genelinde okullarda resmi olarak verilmesi gerekiyor. Bu şekilde müslüman öğrenciler dinlerini sağlam ve devamlı birşekilde öğrenme imkanı bulabilirler. İslam´da kilise statüsüne benzer bir durum sözkonusu olmadığı için, İslam din derslerini İslamı kurumlar organize ediyorlar. Burada, veliler tarafindan sürekli endişeler dinlediğimiz için, bu konuyu tekrar netleştirelim: İslam din dersini dini kurumlar organize ediyor, örneğin camilerin çatı dernekleri. Okulda okutulacak kitapları ve dersin içeriğini bu çatı dernekleri belirliyor. Ayrıca bu dersi verecek öğretmen dahi çatı derneklerinden icazet alması gerekiyor. Dolayısıyla müslüman olmayan, inançlı olmayan birisinin bu dersi verme imkanı yok. Fakat İslam din dersleri dışında verilen dersler ise, örneğin İslam bilimi dersleri İslami kurumlara bağlı olan bir ders olmadığı için, içeriğini de İslami kurumlar belirlemiyor ve bu dersleri veren öğretmenler de müslüman olması gerekmiyor. Zaten okulu İslam din dersi için başvurular yapılıyor, İslam bilimi dersi için değil.

 

Halihazırda Almanya´nın 9 eyaletinde, toplam 882 okulunda, İslam din dersi resmi olarak veriliyor. Baden-Württemberg´de 93, Bavyera´da 350, Berlin´de 33, Hessen´de 69, Aşağı Saksonya´da 62, Kuzey Ren-Vestfalya´da 234, Rheinland-Pfalz´da (Renanya-Palatina eyaleti) 19, Saarland´da 4 ve Schleswig-Holstein´da 18 okulda İslam din dersi veriliyor.

 

Fakat her eyalette farklı modeller var. Bazılarında, Hristiyan din dersinde olduğu gibi dini kurumlarla beraber düzenlenen İslam din dersleri veriliyor, örneğin Hessen ve Aşağı Saksonya eyaletlerinde olduğu gibi. Berlin´de bir İslami kurumun organizesiyle ek ders olarak veriliyor. Kuzey Ren-Vestfalya, Baden-Württemberg, Rheinland-Pfalz (Renanya-Palatina) ve Saarland eyaletlerinde İslam din dersi pilot uygulama olarak veriliyor. Dini kurumlar farklı bir şekilde dersin organizesinde yer alıyorlar. Bazı eyaletlerde dini inanca bağlı olmayan İslam bilimi dersleri veriliyor, örneğin Bavyera ve Schleswig-Holstein eyaletlerinde. Dini kurumlar bu derslerin içeriğiyle ilgili söz sahibi değiller. Hamburg ve Bremen eyaletlerinde dinlerarası bir din dersi veriliyor. Her dinden öğrenci bu derse katılabiliyor. Müslümanların sayısının az olduğu Thüringen, Brandenburg, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde hiç bir okulda İslam din dersi verilmiyor.

 

Almanya genelinde devlet tarafından düzenlenen İslam konferansında 2009 senesinde Almanya genelinde yaklaşık 580000 öğrencinin İslam din dersine ve 70000 öğrencinin Alevi din dersine katılabileceği tespit edilmişti. Yapılan bir araştırmaya göre müslümanların %76´sı İslam din dersinin resmi olarak okullarda verilmesini istiyordu. Nisan 2018´de “Mediendienst Integration“ kurumunun Almanya´nın genelinde yaptığı bir araştırmaya göre, 54000 öğrenci İslam din dersleri veya benzeri derslere (örneğin İslam bilimi derslerine) katılıyorlar. Bu sayı 2016´da 42000´di. Araştırmaya göre Baden-Württemberg´de 6092, Bavyera´da 14000, Berlin´de 5401, Hessen´de 3349, Asağı Saksonya´da 3075, Kuzey Ren-Vestfalya´da 19400, Rheinland-Pfalz´da 1790 (Renanya-Palatina), Saarland´da 160 ve Schleswig-Holstein´da 1407 öğrenci İslam din derslerine katılıyor.

 

Ayrıca Almanya´nın 8 eyaletinde Alevi din dersi veriliyor. Bu derslere 800 öğrenci katılıyor. Hessen´de 53, Berlin´de 181, Kuzey Ren-Vestfalya´da 58, Baden-Württemberg´de 324, Rheinland-Pfalz´da 57 (Renanya-Palatina), Saarland´da 13, Bavyera´da 110 öğrenci Alevi din derslerine katılıyor.

 

Araştırmalara baktığımız zaman müslüman öğrencilerin yaklaşık %9,31´i İslam din dersine katılıyor. Bu oran oldukça düşük. 2009´da İslam din dersine katılabileceği tespit edilen 580000 öğrenci sayısının 2018´de daha da yüksek olduğunu düşünürsek, şuanki katılım oranı daha da düşüyür. Dolayısıyla müslüman öğrencileri, velileri ve genel olarak müslüman toplumunu İslam din derslerine teşvik etmek gerekiyor.

 

Hassasiyeti geliştirebilmek için İslam din derslerinin herhangi bir ders olmadığını, içeriği İslami kurumlarla beraber hazırlandığı, öğretmenleri İslami kurumlardan icazet almadan ders veremediği, dolayısıyla derslerin içeriğinin İslam dinine uygun olduğu belirtilmesi ve anlatılması gerekiyor. İslam bilimi dersinin bundan farklı olduğunu yukarıda belirtmiştik.

 

Konuyla ilgili öğrencilerin velilerinden en sık sorulan soru İslam din dersi verilmesi için ne yapmaları gerektiği. Aslında yapılması gereken çok basit. Örnegin Kuzey Ren-Vestfalya ve Asağı Saksonya eyaletlerinde aynı okulun sadece 12 öğrencisi İslam din dersi için başvurması gerekiyor. Yani veliler imza kampanyası başlatacaklar ve en az 12 öğrencinin velisinden imza alacaklar. Bu imzalar okulun rektörüne verilecek.

Almanca örnek bir yazı şu şekilde olabilir: “Sehr geehrte/r Schulrektor/in, hiermit beantragen wir den Islamischen Religionsunterricht an unserer Schule. Name des Kindes / Klasse / Unterschrift des Erziehungsberechtigten“ Gerisini okul yönetimi ayarlaması gerekiyor. Ayrıca “Islamischer Religionsunterricht“ yerine “Türkischer Muttersprachunterricht“ yazarak türkçe dil dersi için de başvurabilirsiniz. Bunun dışında okulun bulunduğu okul müdürlülüğü ve eğitim valiliği ile de irtibata geçip bilgi almak mümkündür.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Haziran 2018

Risale Haber, 06.06.2018

http://www.risalehaber.com/almanyada-islam-din-derslerine-katilim-ne-durumda-20141yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.05.2018) Avrupa´da türk medyası

Avrupa´da türk medyası

 

Medyanın önemini anlatmak gerekmiyor. Bu konuyla ilgili Malcolm X´in sözlerini hatıra getirmek yeterli olacaktır: „Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler sizin mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar.“ ve  „Dünyadaki en güçlü işletme medya. Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu yapma güçleri var. Çünkü kitlelerin zihinlerini kontrol ediyorlar.“ Malcolm X bunu bizzat hayatında tecrübe etmiştir. Bu sebeple de medya´ya 4. güç denir. İnsanları etkileme gücü muazzamdır. George Orwell bu gücü distopya romanlarında çok güzel bir şekilde tarif eder.

 

Ünlü Sosyolog Pierre Bourdieu televizyon ile ilgili 1996´da yazdigi bir makale, medya ile ilgili sikintilarini dile getirir: „Kısaca anlatacağım farklı mekanizmalardan dolayı televizyonun, kültürel üretim, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, hukuk gibi çeşitli alanlara yönelik büyük bir tehdit olduğuna inanıyorum; Hatta bazı gazetecilerin muhtemelen iyi niyetle düşündükleri ve söylediklerinin tersine, politik ve demokratik yaşama karşı daha az tehdit oluşturmayacaklarını bile düşünüyorum.”

 

Aynı zamanda eğer bir medyanız var ise sesiniz de var demektir. Mesajlarınızı iletme imkanınız var demektir. Düşüncelerinizi ve değerlerinizi aktaran bir medyanız yok ise her zaman sesiniz kısıtlı kalacaktır. Kimse sizi duymayacaktır.

 

Maalesef gelinen noktada Avrupa´daki türk medyası şuan bu “sessizlik“ konumunda. Daha doğrusu Avrupa´da türk medyası bitiyor gibi. Türkiye´de en çok satan gazeteler son senelerde Avrupa baskılarını azaltıyorlar, muhabirlerini işten çıkarıyorlar, bazıları tamamen Avrupa´daki bürolarını kapatıyorlar ve Avrupa baskılarını Avrupa´dan uzak İstanbul´da hazırlıyorlar. Bu şekilde Avrupa´lı türklerin gündemlerini dışarıdan takip ediyorlar, bu ise verimli olmuyor. Haliyle satışlar da dibe vuruyor.

 

Avrupa`daki türk medyasının kan verişinin elbette çok farklı sebebleri var. Fakat en büyük sebeblerden bir tanesi bu gazetelerin Avrupa´da yaşayan yeni nesile ayak uyduramamalı. Hedef kitleleri halen Türkiye´den Avrupa´ya gelmiş olan birinci ve ikinci nesil. Daha geniş bir hedef kitlesi olan diğer nesillere, hatta almanlara ulaşamıyorlar.

 

Özellikle Avrupa´da doğmus ve sosyalleşmiş türklerin dertlerini, gündemlerini bu medyalar karşılayamıyorlar. Bu insanların ihtiyaçlarına cevap verilmiyor. Bu sadece lisan ile ilgili bir mesele de değil. “Bu nesil zaten türkçeyi iyi kullanmıyor“ diyerek sorunu örtbas edemeyiz. Popüler gazetelerde kullanılan dili anlamayacak türk çok az sayıdadır. Asıl sorun, belirttiğimiz gibi, gazetelerin bu insanlara hitap etmemesi. Genç okuyu kendisini ilgilendiren konuları bu gazetelerde veya medyalarda bulamıyor.

 

Eğer dil konusunu da ele alacak olursak, elbette türk gazeteleri Avrupa´da ayakta kalabilmek için artık iki dilli olmaları gerekiyor. Çünkü sadece türk kesimini değil, Almanya´da yaşayan herkesi hedef kitlesi olarak belirlemek gerekiyor. Bunun içinde türkler olduğu gibi, almanlar, ruslar, suriyeliler de olmalı. Eğer hedef kitlesini sadece türkler olarak sabitlersek, kendi kendimize gereksiz bir sınır çizmiş oluruz.

Hedef kitlesini genişletebilmek için, Almanya´daki hem türklere hem diğer vatandaşlara ulaşabilmek için, genel olarak haberlerin ağırlığı Almanya olmalı. Gazetelerinin sadece 3-4 sayfasını Avrupa´ya ayıran gazeteler Avrupa´daki ihtiyaca da cevap veremediler. İhtiyaçlara cevap verebilmek için bizzat Avrupa´da insanlarımızı ilgilenen konulara değinmeleri gerekiyor.

 

Özellikle yerel yayın yapan türk medyasına burada büyük fırsatlar düşüyor. Türklerle ilgili, türk dernekleriyle ilgili yerel haber yapan mecra yok. İnternetten bu bilgilere, haberlere ulaşamıyorsunuz. Dolayısıyla yerel yayın yapan, örneğin türk gazeteleri, genele hitap eden medyadan daha avantajlı bir durumda.

 

Almanya´da yayın yapan türk medyası aynı zamanda sadece türk işverenlerden değil, alman şirketlerden de reklam almalı. Sadece türk reklam verenlere endeksli bir şirket, belirli sınırlar içerisinde kalır. Halbuki birçok alman şirket türk kitlesine ulaşabilmek için fırsat arıyor. Türk medyası bu fırsatı şimdiye kadar büyük ölçüde kullanamadı. Burada halen büyük bir imkan kullanılmıyor.

 

Olaya sadece türk medyası açısından değil de, genel olarak baktığımızda gazete satışlarının düştüğünü görüyoruz. İnternet ortamında, hızlı ve anında ulaşabildiğiniz haberler, bir gün sonra gazetede yayınlandığında eskimiş olabiliyor. Bu nedenle genel olarak gazetelerin satışları zaten düşüyor. Fakat başka medya sektörlerinde bu düşüş görülmüyor. Örneğin sektörel dergiler Avrupa´da en çok satan medya organları arasında. Adeta her ay yeni bir dergi çıkıyor. Bu alanı türk medyası henüz keşfetmiş değil. Bunun gibi, medya sektöründe yeni alanlara da göz atmak gerekir.

 

2011´de yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da Hürriyet 107.000, Türkiye 40.000, Sabah 25.000, Milliyet 16.000, Milli Gazete 12.000, Cumhuriyet 5.000, Ortadoğu 3.000 tirajla yayınlanıyor. Bu rakamlar elbette şuan değişmiştir. Almanya´da 3 milyon´dan fazla türkün yaşadığını düşünürsek, bu rakamların ne kadar düşük olduğunu anlamış oluruz.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Mayıs, 2018

Risale Haber, 10.05.2018
http://www.risalehaber.com/avrupada-turk-medyasi-20076yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.05.2018) İslam inancına göre ırkçılık ve Avrupa´da yükselen ayak sesleri

İslam inancına göre ırkçılık ve Avrupa´da yükselen ayak sesleri

 

İslam inancına göre ırkçılığın her türlüsü zararlıdır. Çünkü ırkçılık, yaratılıştan dolayı var olan bir üstünlüğü var sayar. Oysaki mutlak adaletli olan Allah, adaletsizlik etmez. Hiçbir ırkı başka bir ırkın üstünde veya altında yaratmaz. Allah katında, ayetlerle sabittir ki, herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir.

 

Kur´an-ı Kerim´de ırkların farklı olmasının sebebi ifade edilir: „Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır“ (Kur´an, 49:13). Yani insanlar arası ırk farklılığının sebebi savaşmak için değil, belki merak duygusunu tahrik ederek yardımlaşmayı gerçekleştirmek.

 

Bu ayette toplumun en önemli meselelerinden biri ele alınıyor. Sosyolojik olarak olaya baktığımızda, Kur´an bu ayet ile ırkçılığı ve faşizmi ortadan kaldırıyor. Çünkü herkesi eşit yapıyor. Erkeği ve kadını ve bütün milletleri ve ırkları eşit düzeye getiriyor. Üstünlüğü „Allah dan korkmak“ ile açıklıyor.

 

Nitekim Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (sav.) „Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır.“ hitabıyla tüm asabiyet fikrini, ırkçılığı ayakları altına alıyor.

 

Mehmet Akif Ersoy´un sözleriyle

“Arabın, Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e

Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.

İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer

Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber

En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”

 

Irkçılığın kaynağını belki de İblis´de, yani bizzat şeytanda aramak gerekir. Hz. Adem yaratıldığında Allah İblis´e secde etmesini emreder. İblis ise bunu rededer ve sebep olarak kendisinin ateşten, Hz. Adem´in ise topraktan yaratıldığını, yani kendisinin daha üstün olduğunu ifade eder. „Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi“ (Kur´an, 7:12; benzer ayet 38:75-76). Bugünün ırkçılığı da bundan farklı değil. İblis “ateş ırkını“ topraktan üstün görürken, ırkçılar da kendi ırklarını diğerlerinden üstün görüyorlar.

 

Bu üstünlük anlayışı yüzünden 20. Yüzyılda insanlığın çekmediği kalmadı. Hitler Almanya´yı “temizlerken“ sosyal-darwinizm teorilerine başvurmuştu. Mussolini İtalya´yı ırkçı fikirleriyle zehir zembelek etti. İngilizler emperyalizm ile dünyayı sömürürken, ırkçılığa güvenmişlerdi. Yine Fransızlar Afrika´yı ırkçı, faşist ve emperyalist duygular besledikleri için sömürmüşlerdi.

 

Evet, ırkçılık nereye bulaşırsa, orada kavga ve savaşlar eksik olmaz. Mesela Osmanlı İmparatorluğunda onlarca kavim ve millet beraber yaşarken, kabilecilik fikri koca bir imparatorluğu darma dağan etti. Yada Irak´da yüzlerce sene beraber yaşayan milletler, birilerinin demokrasi yerine ırkçılığı getirmeleriyle, birden sunni-şii-kürt olarak ayrıldılar. Bir başka örnek koca Yugoslavya. Bosna´ya yapılanlar, ırkçılık katilliğinden başka bir şey değildir. Dünyada halen devam eden soykırımların temelinde de ırkçılık ve faşistlik var.

 

Ve tam da burada ırkçılığın 21. Yüzyıl´da bir dönüşüme uğradığını görmek mümkün. Genel olarak ırkçılık, ırk´a dayanan bir düşmanlıktır. Yani başka bir insanı, sırf farklı bir ırk´a mensup olduğu için, aşağılamak, hor görmek veya ona karşı düşmanlık beslemek. Ama görünen o ki, bu yüzyılın faşist düşmanlıkları artık sadece ırk´a dayanmıyor. Bizzat İslam dinine dayanıyor. Örneğin alman ırkçılar artık geçmişte olduğu gibi fransıza, ingilize karşı değiller. Bizzat müslüman olan herkese karşılar, yani türk, arap, alman, amerikan, japon fark etmiyor. Kendi ırk´ına mensup birisini dahi, müslüman olduğu için, aşağılayan bir ırkçılık ile karşıkarşıyayız. Bu nedenle örneğin alman ırkçılar alman müslümanlara da düşmanlık besliyorlar.

 

Yaşadığımız asır ise, „Tarih tekerrürden ibarettir“ diyen sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun´un ne kadar doğru bir söz ettiğini ortaya koyuyor. Çünkü insanlık bu kanlı geçmişinden hiç bir şey öğrenmemiş gibi davranıyor. Bunun en bariz delili, yine Avrupa´da sessizce ırkçılık seslerinin duyulmaya başlaması. Bazı Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin oyları her seçimde çoğalıyor. Bununla da kalmıyor. Artık Avrupa´nın ırkçı partileri biraraya gelip işbirliği yapmaya başladılar. Hatta Avrupa´lı ırkçı partilerin liderleri her sene Amerika´da, 11 Eylül´ün yaşandığı mekanda, İslam´a karşı propagandalar düzenliyorlar. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell ve Trump´ın eski danışmanı Steve Bannon´un Avrupa´da ırkçı grupları ve partileri desteklemesi de bunun bir örneğidir. Irkçı terör örgütü NSU davasında cevaplanamayan yüzlerce soru da yine bu yükselişin kanıtıdır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Referans Dergisi, Mayis, Haziran, 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(17.03.2018) İslam Almanya’nın bir parçası mı?

İslam Almanya’nın bir parçası mı?

 

“İslam Almanya´nın bir parçası mı?” sorusu yaklaşık 10 senedir gündemde. Bazı makamlarda bulunan ve göreve yeni gelen siyasetçilere, adeta taraflarını bilmek için, bu soru sürekli sorulur.

 

Bu sorunun cevabını ilk defa 2006 senesinde dönemin Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble vermiçti. Kendisi İslam´ın Almanya´nın ve Avrupa´nın bir parçası olduğunu söylemiçti. O günlerde bu yanıt hiç tartışılmamıştı bile.

Daha sonraki yıllarda, 2010 senesinde, dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff da Schäuble gibi, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu ifade etmişti. Bu sefer adeta kıyamet kopmuştu. Çünkü o günlerde göçmenler ile ilgili sıcak tartışmalar vardı. Sağcı akımlar da yükselişteydi. Wulff daha sonra istifa etmişti. Bazı siyasi analizler, Wulff´a karşı bu sözünden dolayı istifa kampanyası başlatıldığını ifade ediyorlar.

 

Wulff´un yerine gelen Cumhurbaşkanı Joachim Gauck´a da 2012 senesinde hemen aynı soru yöneltildi. Gauck ise selefi Wulff gibi yanıt vermedi. Gauck, İslam´in Almanya´nın bir parcasi olmadığını, fakat Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etti.

 

2015 senesine gelindiğin de ise, mültecilerle ilgili tartışmalar alevlenmişti. Artık sağ partiler ve sağ gruplar açıktan müslümanları ve mültecileri hedef alıyordu. O günlerde Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Wulff´un sözlerini tekrarlayıp, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etmişti.

 

2018´de ise Almanya´da yeni bir hükümet kuruldu. Yeni İçişleri Bakanı olan eski Bavyera Eyalet Başkanı Horst Seehofer, daha işine başladığı, görevini aldığı ilk gün (!) adeta yukarıda da belirttiğimiz gibi tarafını göstermek için, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olmadığını söyledi. Aynı Gauck gibi, Seehofer de Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu dile getirdi.

 

Belki Seehofer´in bu sözleri yakında Bavyera da yapılacak olan eyalet seçimleri için taktik de olabilir. Sağ partilerden oyları geri kapma hesabı olabilir. Yeni hükümetin 175 sayfalık koalisyon anlaşmasında da İslam kelimesi 7 kere geçiyor, hepsi de negatif bir bağlamda, terörizm ile mücadele konusunda geçiyor. “Müslümanlar” kelimesi ise bir kere geçiyor. Müslümanların Almanya´da uyumlarını desteklemek cümlesinde.

 

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi İslam hem tarihsel olarak hem de sosyolojik olarak sadece Almanya´nın değil, Avrupa´nın bir parçasıdır. İslam, zannedildiği gibi 2. Dünya Savaşından sonra ´misafir işciler´ alımıyla Avrupa´ya adım atmadı, en az 500 senelik bir geçmişi var.

 

Bugün ise Almanya´da müslümanlar toplumun önemli bir parçası. Okullarda İslam Din Dersi, manevi bakım, Sosyal Yardım Kuruluşları, anayasal olarak tanınma, aşırı gruplarla mücadele gibi Almanya´yı ilgilendiren güncel konular, müslümanların günlük hayatlarında önplana çıkıyor.

 

İstatistiklere göre yaklaşık 6 milyon müslüman var Almanya´da. Ve bunlar sadece göçmenlerden veya mültecilerden oluşmuyor. Her milletten, her kültürden ve her dilden müslüman insanlar mevcut. Dolayısıyla Asya veya Afrika kültürleriyle içiçe girmiş bir İslam anlayışı değil, tamamen alman kültüründen oluşan bir İslam da mevcut. Din aynı, iman aynı, ibadetler aynı, ama kültür farklı. Sadece bu bakımdan bile İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Aksi takdirde 6 milyon insan kendisini dışlanmış hisseder. Özellikle cami saldırılarının arttığı şu günlerde, saldırıları kınamak, müslümanları kucaklamak ve onlara sahip çıkmak yerine, böyle bir açıklama yapmak, sadece ırkçıları güçlendiriyor.

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 17.03.2018

http://www.risalehaber.com/islam-almanyanin-bir-parcasi-mi-19944yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2018) Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

 

Almanya´da her hangi bir faaliyet yapmak istiyorsanız veya toplum için faydalı işler ortaya koymak istiyorsanız dernek veya vakıf olarak hareket etmeniz gerekiyor. Şahış olarak fazla yapabileceğiniz birşey yok. Şahs-ı manevi olarak birşey yapmak istediğinizde çok daha başarılı olabillirsiniz.

 

Kurumsal olarak devletin tüm haklarından, yaşadığınız şehirde bir çok imkandan, farklı boyutta maddi desteklerden faydalanabilirsiniz. Bu nedenle her zaman kurumsal kişilik ön planda olmalıdır. Ayrıca dernekler yasalar ile korunmuştur. Topluma faydalı ve katkısı olan bir derneğin vergi ödemesi de gerekmiyor.

 

Dernekleşmenin onlarca faydasının arasında en önemli etken ise, birlik ve beraberlik oluşturmak. Aynı düşüncelere sahip olan insanlar, aynı fikirleri olan, aynı hedefleri olan insanları bir dernek ile biraraya getirebiliyorsunuz. Kurduğunuz o dernek tüm insanlarınızı temsil eder ve kucaklar.

 

Almanya´daki türkler de çok erken bir zamanda kurumsallaşmaya ve dernekleşmeye yönelik adımlar atmışlar. 1961´de Almanya ve Türkiye arasında antlaşma yapıldıktan sonra, 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. İlerleyen yıllarda Almanya´daki işcilerin Türkiye´deki aileleri de Almanya´ya gelme imkanı buldu.

 

Almanya´da gurbette yaşayan vatandaşlar biraraya gelebilmek için, yukarıda bahsettiğimiz birlik ve beraberliği oluşturmak için dernekler kurdular. Sadece türkler değil, diger milletten insanlar da kendi derneklerini kurdular. Siyasi, ideolojik, kültürel, spor ve dini dernekler hızlı bir şekilde yayıldı. Bu bağlamda camii dernekleri de oluşmaya başladı. İslam dini Almanya´da anayasal olarak resmi bir din olarak kabul edilmediği için camiler de dernek statüsü altında kuruldu. Tüzükler ise hep aynıydı. Hazırlanan tüzükler Almanya genelinde kullanıldı. 1973´de İslam Kültür Merkezleri, 1976´da Milli Görüş Teşkilatları, 1984´de DİTİB, 1987´de ATİB kuruldu.

Oluşan dernekler ve STK´lar, ister dini olsun ister farklı olsun, ilk başlarda doğal olarak kendi kültürlerini, dinlerini ve dillerini koruma faaliyetlerine ağırlık verdiler. Çünkü hiçbirisinin Almanya´da kalma niyeti yoktu. Hem türkler, hem diğer milletler tekrar vatanlarına dönme hesapları yapıyordular.

 

80´li senelere gelindiğinde ise, kendilerine ´misfir işci´ diye hitap edilenlerin çocukları Almanya´da doğdu. Çocuklar büyüdükçe, okul hayatı ilerledikçe, sosyal hayat genişletikçe, yep yeni sorunlar ve sorular ortaya çıktı. Daha önce dikkatten kaçan, belki de ihtiyaç duyulmayan yeni yeni meseleler ele alınmak zorundaydı. Kendi kabuklarında kendi dertleriyle uğraşan dernekler ve STK´lar ise hazırsız yakalandılar. Çünkü bu ihtiyaçları giderebilecek elemanlar yoktu veya çok azdı. Binalar her yerde, en güzel şekilde dikilmişti, fakat yeni sıkıntıları ele alabilecek sosyal alanda profesyonel elemanlar henüz yetişmemişti.

 

90´lı senelerde bu yeni sorunlar hayatın merkezine oturmaya başlamıştı. Çünkü artık çocuklar, ergenlik çağındaydı. Kültür ve nesil çatışmaları, ergenlik problemleri, kimlik arayışları henüz Almanya´ya alış(a)mamış toplumu yoruyordu.

 

  1. Yüzyıla gelindiğinde ise, artık yavaş yavaş STK´larda almanca bilen, Almanya´da doğup büyüyen, buranın kültürünü iyi bilen elemanlar görünmeye başladı. Bu elbette heryerde kolay bir şekilde gelişmedı. Bazı STK´lar kültürçatışmalarını bizzat yaşadılar ve topu yeni nesil´e vermekte zorlandılar. Yeni nesil ise bazen tecrübesizliğinden dolayı büyük çabalarla kurulan derneklerin kıymetini bilemedi.

 

Derneklerin ve STK´ların bugünkü geldiği noktada ise, yeni bir tıkanma hissediliyor sanki. STK´lar güncel siyasi krizlerden etkilenmemesi, reaksiyon yerine aksiyon ile hareket etmesi ve kendi gündemini geliştirip takip etmesi gerekiyor. Fakat bunları yapabilmek için, yani sorunları çözebilmek için, başta zihinsel olarak bir değişim yapmak gerekiyor, bakış açısı değişmesi gerekiyor. Şuan büyük STK´larımız sanki bir kimlik krizi yaşıyor.

 

Kimlik krizinin görünen bariz delili ise derneklerimize hem resmi makamlar hemde kendileri tarafından verilen tarif. STK´larımıza almanca “Migrantenverein“, “Migrantenorganisation“, yani göçmen derneği, semantiğiyle hitap edilirken, aslında derneklerimizin kimlikleri 60´lı, 70´lı senelerde dar bir alana geri götürülüyor.

 

Halbuki göçmen derneği tabiriyle STK´larımız dar bir zihne hapsediliyor. Bu nedenle göçmen derneği olma algısını hem resmi makamların hemde ilk başta kendi kafalarımızdan silmemiz gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler derneklerimizin ve STK´ların da geliştiğini gösteriyor. Sadece insanlar gelişmiyor, toplum da bir gelişme sürecinden geçiyor. Artık nasıl 4. nesil´e “göçmen“ denilmesini yadırgıyorsak, dernek ve STK´larımıza da “göçmen dernekleri“ tarifini en azından uygun bulmamamız gerekiyor.

 

Nitekim derneklerimiz sadece göçmenlere yönelik hizmet yapmıyorlar, sadece göç ile ilgili projeler de yapmıyorlar ve yönetimlerinde göçmenler değil, Almanya´lı olmuş insanlar yer alıyor. Bu değişim kendi kültürünü, dilini, dinini veya kimliğini inkar manasına gelmiyor. Aksine, yaşadığı topraklarda kendi kültürünü muhafaza ederek uyum sağlama imkanı sunuyor. Derneklerimiz de ileride başarılı ve kalıcı olmak istiyorlarsa bu yolu izlemeleri elzemdir. Tıkanmışlıktan çıkabilmenin yolu da bu olsa gerek. Sancılı bir değişim. Daha doğrusu bir paragdigma değişimi.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk,  Mart 2018

Referans Dergisi, Mart/Nisan 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler