Archiv der Kategorie: Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(14.11.2018) Din-Siyaset ilişkisi ve cemaatlerin siyasallaşması

Din-Siyaset ilişkisi ve cemaatlerin siyasallaşması

 

 

Din-Siyaset ilişkisi müslüman toplumlarda sürekli tartışılmıştır. Peygamber Efendimizin bir yönüyle toplumun yöneticisi olması ve pratikte Medine Devletinin kurulması, müslüman ilahiyatçıların din-siyaset ilişkisine değinmelerini beraberinde getirmiştir. Öte yandan olayın sadece teolojik boyutu değil, sosyolojik boyutu da tarihsel açıdan önem arz ediyor. Çünkü müslüman toplumlarda yada diğer bir adıyla “İslam devletlerinde“ padişahların ve İslam alimlerinin konumu her zaman tartışılmıştır.

 

Bu ilişki sadece müslümanlara has bir tartışma konusu olmamış. Özellikle hristiyan dünyasında da, en geç Roma İmparatorluğundan itibaren bu ilişkinin boyutları tartışılmış. Orta asır vahşeti döneminde zaman zaman kilise ve devlet birbirlerine meşruiyet vermişler, zaman zaman da güç ve hükümdarlık kavgaları arasında birbirlerine rakip olmuşlar. Hz. İsa (a.s)´a atfedilen “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını da Tanrı’ya verin“ sözü bu gerçeği yansıtıyor.

 

Müslüman toplumun içerisinde de aynı meşruiyet dağılımları yaşanmış. İbn Saud, Muhammad İbn Abd al-Wahhab´ın kızıyla evlendikten sonra, devlet lideri Saud, Abd al-Wahhab´a dini meşruiyet, Abd al-Wahhab da İbn Saud´a siyasi meşruiyet veriyor. Bu ittifak sebebiyle bugün bildiğimiz Suudi Arabistan devleti ve Vehhabilik zihniyeti oluşuyor.

 

Şiilik´te de din-siyaset ilişkisi ilahiyat fakültelerine konu olmuştur. Bu eksende Ayetullah-devlet ilişkisi tartışmalarda ön planda yer alır.

 

Literatüre baktığımızda İslam dini genel anlamıyla bir devletin nasıl oluşmasıyla ilgili bir tarif yapmıyor. Zaten devlet dediğimiz kavram, Platon´un devlet anlayışıyla kıyasladığımızda, en basit şekliyle bir şehrin organizesini üstüne alan, görev olarak yerine getiren bir aygır, modern tabirle yönetme sanatını gerçekleştiren en büyük kurum. İslam bu devletin organizesiyle ilgili bir şekil tarif etmezken, ahlaki ve etik kuralları önplana çıkararak, hem şahıslar için hem kurumlar için bir davranış modeli ortaya koyuyor. Bu modele göre de bir devlet anlayışı, bir sistem oluşabilir.

 

Bu sistemin şekillendirilmesine hem dindar insanlar, hem de dinden uzak şahıs ve gruplar talip olur. İktidar alanını şekillendirmek için her şahıs, grup, kurum kendi ideolojisini, anlayışını, dünya görüşünü ve inancını yansıtmak ister. Sonu “izm“ ile biten ideolojiler, komunizm, bolşevizm, sosyalizm gibi, toplumu ve iktidar alanını şekillendirmek düşüncesi ve hareketiyle ortaya çıkmıştır. Bu ideolojiler kendi dayattıkları sistem sayesinde devlet sisteminin sahibi olarak önplana çıkmışlar.

 

İktidar alanı ise, servet ve güç ile orantılı olduğu için insanoğluna cazip gelir. Sırf bu sebeple bile yukarıda bahsettiğimiz ahlaki ve etik kurallar bu alanı şekillendirmek için gereklidir. Aksi takdirde siyaset alanı, psikolojileri bozuk, nefsine kurban ve ahlaki değerleri hiçe sayan insanlarla dolar. Bu yüzden Mark Twain “Politikacılar her sabah iki defa tıraş olmak zorunda, çünkü iki yüzlüdürler“ der. Peygamber Efendimiz ise iktidardakilerin güç ve makam kullanmak yerine, halkın hizmetçileri olduğunu bildirmiştir: “Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir.” Ki siyasetçiler, temsilci olarak, devletin organizasyonunu birilerinin yapması gerektiği için seçilirler. Onlara güç vermek için seçilmezler. Bediüzzaman, makul devlet adamlarının vasıflarını açıklar: “Hulefâ-i Râşidîn, herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (r.a.), Aşere-i Mübeşşere ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.“

 

İktidar alanına muhafazakar kesim ve şahısların da talip olacabileceğini yukarıda yazmıştık. Fakat cemaatlerin ve dini grupların siyasallaşması tehlikesini de gözardı etmemek gerekir. İslam tarihinde dinin siyasallaşmasıyla ilgili bir takım sıkıntılar yaşanmıştır. Özellikle sapkın bir kaderci anlayış, “Bu sizin kaderiniz, bunu kabullenmek zorundasınız. Bu durumu değiştiremessiniz.“ diyen siyasetçileri meydana getirmiş. Hasan el-Basri´nin Kader Risalesi bu anlayışa nefis bir cevaptır.

 

Dinin siyasallaşması neticesinde Cumhuriyet´in ilk yıllarında da bir dini vesayet oluşmuştu. Tek dini anlayış, tek tefsir, tek Kur´an meali, tek tip dindar insan anlayışı hakimdi.

 

Dini gruplar bir siyasi yarışmaya girdiklerinde ise, seçimlerde kim kimi destekliyor ile ilgili ard ardına açıklamalar gelir. Bediüzzaman Said Nursi´nin ifadesiyle, kendinden olan siyasi anlayışı destekleyenler yanlış da olsa melek, diğerini destekleyenler doğru da olsa şeytan ilan edilir. Her iki siyasi cenah da bu şekilde hareket eder. Dolayısıyla insanların iman ile ilgili güncel problemlerine ve günlük meselelerine çözümler üretmesi gereken dini gruplar siyasallaşma krizine girerler.

 

Cemaatlerin siyasallaşması da yeni bir konu değil. Modernitede dini cemaatlerin veya STK´ların siyasallaşması her zaman gündemde olmuştur. Sadece islami cemaatler değil, hristiyanlık ve yahudilikte de tartışılan bir konudur. Cemaat olarak, tüm cemaatin ferdleri adına, „A veya B partiyi destekliyoruz“ gibi açıklamalar, ileriye dönük uzun vadede cemaatlerin aleyhine işliyor. Çünki neticede cemaatlerin ilk gayesi iman hakikatları olmalı. İnsanlara Allah´ı, ahireti hatırlatmak ilk vazifeleridir. Bu bağlamda her insana ulaşma isteği vardır. Eğer bir cemaat toplumda tamamen A veya B partisiyle bağdaştırılırsa, her insana ulaşma imkanı da sınırlı kalır. Bir de bir toplumda zaten bir siyasi kamplaşma var ise bu hedef hiç gerçekleşmez. Bu nedenle cemaatlerin asıl vazifelerini göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekir.

 

Öte yandan siyaseti şekil olarak dinsizleştirmek de yanlış bir laiklik anlayışından ileri geliyor. Laiklik, sekülerizm ve laiciténin mahiyeti, devletin herkese, her dine eşit davranmasıdır. Protestanlığın katolizm´le ve hristiyanlığın genel olarak kendi iç çatışmaları sebebiyle meydana gelen bir devlet organizasyonu şeklidir, ki kurum olarak kilisenin devlet işlerine fazla karışmasından sonra anlayış olarak ortaya çıkmıştır.

 

Fakat din toplumun en temel güncel meselelerinden biri olduğu için dini, kamusal alandan uzaklaştırmak ve baskı altında tutmak yerine, onu kendi alanında yaşatmak gerekir. Nitekim sosyolojik araştırmalara göre, bu yapılmadığı takdirde modernite, dini alet eden terör örgütlerini meydana getiriyor.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

 

Referans Dergisi, Kasim, Aralik, 2018

Öztürk, Kasim 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.08.2018) Üniversite seçimi

Üniversite seçimi

 

Üniversite seçimi kolay bir seçim değil. Sonuçta seçtiğiniz şehire taşınmanız, yeni bir şehirde yaşamanız gerekebilir. Bundan da daha önemlisi uzun seneler belli bir bölümü okumanız, üniversite bittikten sonra da belki ömrünüzün sonuna kadar o bölümde çalışmanız gerekebilir.

 

Dolayısıyla üniversitede bölüm seçmeden önce bir çok öğrenci çeşitli fakültelerle ilgili fikir edinmeye çalışır. Bu bağlamda en çok karşılaştığımız sorular „Hangi bölüm zor veya kolay?“, ve „Hangi bölüm ile daha sonra iş bulurum ve çok para kazanabilirim?“ Bu iki soruya değinmeye çalışalım.

 

Öncelikle zor veya kolay diye birşey yok. Herkesin kapasitesi, ilgi alanı farklıdır. Kimi için tıp kolaydır, kimi için matematik kolaydır. Birisi psikolojide zorlanıyor, bir diğeri öğretmenlikte. Onun için „bu bölüm çok zor“, „bu bölüm çok kolay“ diye birşey yok. Kişiden kişiye değişiyor.

 

Üniversite bölümlerine girmek için belirlenen NC – ortalama notları da zorluk ve kolaylığı ifade etmez. Belirlenen bu not, üniversitedeki yer kapasitesini ifade eder. Örneğin bir bölüm için 200 kişi alınacaksa, fakat 500 kişi basvurduysa NC yüksek olur. Fakat aynı bölüme başka bir şehirde başvurursanız hiç bir NC olmayabilir, çünkü o şehirde bu bölüme başvuru az olabilir. Bundan dolayı NC zorluğu veya kolaylığı değil, üniversitedeki o bölüm için yer kapasitesini ifade eder.

 

İkinci soruya gelirsek, üniversitede bölüm seçiminde öncülük para olmamalı. Sırf „En çok nerede para kazanırım?“ diye seçilen bölümlerde genelde kişi para kazanamaz, çünkü bölümünü yanlış bir kriterle seçmiş olur. Çünkü belki sevmeyerek okuduğu bölümü ya birtürlü bitiremez ya da bitirse de hayatı boyunca sevmedeği bir iş alaniıda çalışmaz istemez. Çalışsa bile, her sabah mutsuz bir şekilde kalkar ve işe gider, bu şekilde yıpranır, başarılı olamaz.

 

Üniversite bölümünü seçerken kriter “para“ değil, iki önemli faktör olmalı: ilgi ve kabiliyet. Herkes kendi ilgi alanına ve kabiliyetine göre bir bölüm seçmeli. Bu şekilde yapılan bir seçim sayesinde severek üniversiteye gidilir, kolaylıkla sınavlar geçilir ve daha sonra iş hayatında sevdiğiniz bir işi yapmığ olursunuz.

 

Konfücyüz´ün dediği gibi „Sevdiğiniz işi yaparsanız, hayatta bir gün bile çalışmış sayılmazsınız.“ Çünkü yaptığınız işi iş olarak görmezsiniz ve hayatınızda daha mutlu, daha başarılı olursunuz.

 

İlgi ve kabiliyet ikisi aynı şekilde bulunmalı. Çünkü ilgi var ise, fakat o iş veya bölüm için kabiliyet veya fıtrat müsait değilse, muvaffak olmak yine zor olacaktır. Kabiliyet var, fakat ilgi eksik ise, yine aynı başarısızlık meydana gelebilir.

 

Bu sebeplerden dolayı üniversite seçiminde kolay, zor, para kriterlerine değil, ilgi ve kabiliyet kriterlerine bakılmalı ki, uzun vaadeli başarılı olunsun.

 

Cemil Şahinöz, Öztürk, Eylül 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.07.2018) Dini cemaatlere güvensizlik ve laiklik-muhafazakarlık tartışmaları

Dini cemaatlere güvensizlik ve laiklik-muhafazakarlık tartışmaları

 

 

100 senedir bitmeyen laiklik-muhafazakarlık tartışmaları her 10 senede bir yeniden hortluyor sanki. Tartışmalar şekil değiştiriyor, söylemler değişiyor, fakat ana mesele bir şekilde Türkiye´nin gündemine sürekli oturuyor.

Geçmiş 4-5 seneyi iyi bir sosyolojik analize tabi tuttuğumuzda, güncel tartışmaların yine bu eksende döndüğünü görürüz.

 

Özellikle 2013 başlayan FETÖ kriziyle birlikte, birçok zeminde tüm cemaatler, tarikatlar ve genel olarak dini gruplar töhmet altına alındı. Adeta bir güvensizlik ortamı oluşturuldu.

 

Örneğin aylarca hangi dini grubun devlet kadrolaşmasında FETÖ´nün yerini (!) alacağı konuşuldu. Sanki cemaatlerin dünyevileşmesi ve devlette kadrolaşması normal vazifeleriymiş gibi, böyle bir güvensizlik ortamı oluşturuldu. FETÖ´den kalan bu boşluğu sanki mutlak bir şekilde bir cemaatin doldurması gerekiyormuş gibi, dini cemaatlerin işi gücü bırakıp elleri sıvayıp bu boşluğu doldurmak için uğraştıkları ile ilgili, hatta bazı dini gruplar hakkında örneğin tarikatlar ile ilgili kampanyalar başlatıldı.

 

Belki de bu tarz kampanyaları tetikleyen durumlardan bir tanesi de cemaatlerin siyasallaşması oldu. Bazı dini gruplar adeta bir siyasi yarışmaya girip, farklı seçimlerde kim kimi destekliyor ile ilgili ard ardına açıklamalar yaptılar. Kendinden olan siyasi anlayışı destekleyenler melek, diğerini destekleyenler şeytan ilan edildi. Her iki siyasi cenah da bu şekilde hareket etti. Dolayısıyla insanların iman ile ilgili güncel problemlerine çözümler üretmesi gereken dini gruplar bazı siyasallaşma krizinden geçtiler.

 

Öteyandan kamuoyunda bilinen ve tanınan doğru-yanlış dini şahsiyetler ile ilgili haberler çıkmaya başladı. Örneğin Cübbeli namıyla tanınan Ahmet Mahmut Ünlü din tüccarlığıyla suçlandı veya Nurettin Yıldız kadın düşmanı olarak lanse edildi.

 

Aynı şekilde din ile alakası olmayan, dini kendi sapık çıkarları için kullanan gruplara da baskın düzenlendi. Alparslan Kuytul´a Şubat 2018´de ve Adnan Oktar Grubuna Temmuz 2018´de operasyon düzenlendi. Özellikle Adnan Oktar Grubu dini söylemleri kullansa da, dini bir cemaat değil, İslam dinini kötüye kullanan, cinselliği araçsallaştıran bir sekt, bir New Age hareketi.

 

Bu bağlamda FETÖ gibi travmalar tekrar yaşanmaması için dini STK´ların faaliyetlerinin denetlenmesi doğal bir süreçtir, fakat kriterler Adnan Oktar Grubunda olduğu gibi „Kriminel mi, değil mi?“ diye oluşmalı, yoksa „Benim siyasi ve dini görüşüme uyuyor mu, uymuyor mu?“ diye olmamalı.

 

Kamuoyunun gözünde ise, operasyon yapılan sapık gruplar ve vaazlarında yanlış anlaşılan dini şahsiyetler arasında pek fark gözetilmedi. Hepsi aynı kefeye koyuldu.

 

Bu da yetmiyormuş gibi Mustafa Kemal´e hakaret içeren eski ve yeni görüntüler yayınlandı. Halk tekrar galeyana geldi. Ortalık iyice karışır hale geldi veya getirildi.

 

Mustafa Kemal´e hakeretin karşında ise, Twitter veya benzer sosyal paylaşım sitelerinde bazı ünlülerin dindarlığı sorgulanır hale geldi. Açıktan küfredenler hariç, yoruma açık olan fikirler de dahi şahıslar “dinsiz“ damgasını yemeye başladılar. Bu kişilere “laik mahallelesinden“ „Bak siz dindar değilsiniz, bu gericiler de zaten sizi kabul etmiyor“ mesajı verildi. Kendini dindar sayanlar da bu kişilere aşırı yüklenip, daha da dinden soğutma yoluna girdiler. Kazanmak yerine daha da dışarıya ittiler.

 

Aradabir serpilen alevi-sünni tartışmalarını da unutmamak gerekir. Her zaman birilerinin işine yarayan bu tartışma ısıtılıp ısıtılıp sürekli karşımıza çıkıyor.

 

Hepsini topladığımız zaman, sap ile saman karıştı ve tüm dini oluşumlara aşırı bir güvensizlik duyulmaya başladı.

 

Öyle ki bugün televizyon´larda örneğin mehdi konusunda bile ilahiyatçıların “gıkı“ çıkmaz hale geldi. Mehdi konusu o kadar suistimal edildi ve kamuoyunda yıpratıldı ki, ilahiyatçılarımız bırakın mehdi konusunun hadislerde ciddi kaynakları olduğunu belirtmeyi, en azından sessiz bir şekilde „Bu konu ihtilaflı“ bile diyemiyorlar. Çünkü bunu belirttiğiniz zaman yukarıdaki tayfayle aynı kefeye koyulma tehlikesi var.

 

Bu yaşanan olayları alt alta yazdığımızda – FETÖ, kadrolaşma, siyasallaşma, Cübbeli, Nurettin Yıldız, Alparslan Kuytul, Adnan Oktar Grubu, Mustafa Kemal, ünlüler, alevi-sünni, mehdi konusu vb. – olayları birbirinden bağımsız olarak düşünmek mümkün değildir. Sosyolojik olarak hepsi birbirine bağımlı, birbirini etkiliyor. Ve Türkiye´nin geçmiş 100 senesine baktığımızda bunların laiklik-muhafazakarlık tartışmalarının yeni bir sürümü olduğunu görürüz. Toplumsal kamplaşmaları baştan engellemek için laiklik-muhafazakarlık ile ilgili yeni bir paradigma oluşturmak gerekiyor. Siyaset diliyli bunu çözmek mümkün olmayacaktır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Risale Haber, 25.07.2018

https://www.risalehaber.com/dini-cemaatlere-guvensizlik-ve-laiklik-muhafazakarlik-tartismalari-20251yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(12.07.2018) Irkçı terör örgütü NSU ve dava ile ilgili tüm detaylar

Irkçı terör örgütü NSU (almanca açılımı: Nationalsozialistischer Untergrund) davasını nereden tutsanız, elinizde kalıyor. Hangi konuya uzaktan dahi bakmak isteseniz binlerce soru işareti ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Davayla ilgili bir çok kitap, belgesel ve filim çıkmasına rağmen çok eksik bilgiler ve yanıtlan(a)mayan sorular var. Tarihe not düşmek için, tüm NSU olayını başından sonuna kadar incelemeye çalışalım.

NSU terör örgütü 8´u türk olan 10 kişiyi Almanya genelinde öldürmüştü: 09.09.2000 Nürnberg´de Enver Şimsek (38), 13.06.2001 Nürnberg´de Abdurrahim Özüdoğru (49), 27.06.2001 Hamburg´da Süleyman Taşköprü (31), 29.08.2011 München´de Habil Kılıç (38), 25.02.2004 Rostock´da Mehmet Turgut (25), 09.06.2005 Nürnberg´de İsmail Yaşar (50), 15.06.2005 München´de yunan Theodoros Boulgarides (41), 04.04.2006 Dortmund´da Mehmet Kubaşık (39), 06.04.2006 Kassel´de Halit Yozgat (21) ve 25.04.2007 Heilbronn´da polis Michèle Kiesewetter (22). Bunlar bilinen cinayetler.

Bunun dışında örgüt 23.06.1999´de bir türk dükkanına ve 19.01.2001 günü Köln´de iranlı birinin dükkanına bomba yerleştirmişti ve bir kişi yaralanmıştı. 09.06.2004 günü ise türklerin yoğun olarak yaşadığı Köln´deki Keupstrasse isimli caddeye yerleştirilen bomba saldırısında 22 kişi yaralanmıştı.

Örgüt ayrıca bir çok soygun gerçekleştiriyor. 18.12.1998 Chemnitz´de, 06.10.1999 Chemnitz´de, 27.10.1999 Chemnitz´de, 30.11.2000 Chemnitz´de, 05.07.2001 Zwickau´da, 25.09.2002 Zwickau´da, 23.09.2003 Chemnitz´de, 14.05.2004 Chemnitz´de, 18.05.2004 Chemnitz´de, 22.11.2005 Chemnitz´de, 05.10.2006 Zwickau´da, 07.11.2006 Stralsund´da, 18.01.2007 Stralsund´da, 07.09.2011 Arnstadt´da ve 04.11.2011 Eisenach´de örgüt soygunlar düzenliyor.

Örgütün işlediği cinayetlerin ve saldırıların hiçbirinde ırkçılık ihtimali üzerine gidilmedi, hatta türklerin birbirlerini öldürdükleri ima edildi. Cinayetlerin organize mafyanın işi olduğuna dair haberler yayınlandı. Ölümlere çirkin bir şekilde “Döner Ölümleri“ ve “Bosporus Cinayetleri“ denildi. Ölenlerin yakınlarına ve akrabalarına senelerce zanlı gözüyle bakıldı.

NSU terör örgütü, üç baş aktörlerinden iki tanesi, Uwe Böhnhardt ve Uwe Mundlos, birbirlerini öldürmeleriyle ortaya çıktı. Örgüt 04.11.2011´de Eisenach´da bir bankayı soyuyorlar. Uwe Mundlos soygundan sonra Uwe Böhnhardt´ı öldürüyor, ardından kiraladıkları kamp arabasını yakıyor ve silahı kendisine doğrultarak intihar ediyor. Fakat otopsi sonucunda intihar ile ilgili büyük şüpheler ortaya çıkıyor. Ayrıca olay yerine ilk gelen itfaiyeciler ve daha sonra gelen polisler tamamen farklı ifadeler veriyorlar. İtfaiyeciler ilk defa Haziran 2015´de Thüringen Eyaleti soruştuma komisyonunda ifade veriyorlar ve yangın ve intihar konusunda büyük bir soru işareti oluşturuyorlar. Örneğin silahlar ve ölülerin yatma şekliyle ilgili verilen bilgiler tamamen farklı. İtfaiyecilerin söylediklerini ele alırsak iki Uwe´nin birbirlerini vurmuş olmaları ihtimal dışında. Sanki intihar süsü verilmiş gibi. Ayrıca itfaiyecilerin ifadelerine göre, polisler işlerini doğru dürüst yapmalarını engellemişler. Bu çok büyük bir iddia. Örneğin iki itfaiyecinin ifadesine göre olay yerine geldiklerinde, patlayan kamp arabasının kapısını açıyorlar ve içeride bacak görüyorlar. Polis ise hemen devreye giriyor ve ateşi söndürmemelerini (!) söylüyor. Halbuki bir itfaiyecinin ilk vazifesi ateşi söndürmektir ve muhtemel canlıları kurtarmaktır. Çok ilginç başka bir konu ise, itfaiyecilerin olay yerinde çektikleri tüm fotoğraflar istisnasız polis tarafından alınıyor ve siliniyor. Bugüne kadar resimler ortaya çıkmadı!

Örgütün diğer lideri, Beate Zschäpe, bu olaydan sonra evlerini yangına veriyor, kaçıyor, aynı gün, yani 04.11.2011 günü, NSU´yu tanıtan DVD´ler gönderiyor ve polise teslim oluyor. Gönderilen DVD´ler sayesinde terör örgütü NSU yüz üstüne çıktı. Ardından adreslerle ve resimlerle dolu DVD´ler de ele geçirildi. Bu DVD´lerde Almanya´nın her şehrinde, her köyünde nerede bir müslümanın veya müslüman dostu almanın yaşadığı fişlenmişti. 10000 kişi ve kurum ile ilgili detaylı bilgiler toplanmış, adeta suikast yapabilmek için bilgiler dahi kayıt edilmiş, örneğin “kurumun arka kapısı hep açık“ veya “tenha bir yer değil, riskli“ gibi. Bu nedenle bu listeye daha sonra “Ölüm listesi“ adı verildi.

Tam 1,5 sene sonra, 17.04.2013´de München´de dava başlayacaktı fakat 3 hafta ertelendi ve Mayıs´da başladı. Davaya tüm dünyadan 50 gazeteci alındı. Başlangıçta geç başvurdular gerekcesiyle hiç bir türk gazeteci akredite olamadı. Berlin Türk konsolosu ve TBMM´den insan hakları sorumlusu da davaya alınmadılar. Kamuoyu baskıları neticesinde akreditasyonda hataların yapıldığı ortaya çıktı ve bazı türk medya kuruluşları davaya alındı.

Beate Zschäpe mahkeme karşısına çıktı. Zschäpe mahkemede zerre kadar pişmanlık göstermiyor, aksine bir kahraman gibi her mahkeme duruşuna özenle hazırlanıyor, makyajını yapıyor, süsleniyor ve duruşmaları tiyatro haline getiriyor. Kendisi aylarca bir kelime dahi konuşmuyor, ismini dahi söylemiyor. Haziran 2015´de avukatları Zschäpe´nin avukatlığından geri çekilme talebinde bulundular, fakat mahkeme kabul etmedi. Zschäpe ilk defa 09.12.2015´de ifade verdi. Fakat kendisi yine konuşmadı. 55 sayfalık ifadesini avukatı okudu. İfadesinin özetine bakıldığında, kendisi değil, hep başkaları suçlu. Önce çocukluğunda anne-babası suçlu, gençliğinde kötü çevresi ve uyuşturucular suçlu. Daha sonra ırkçı gruplara karışıyor ve iki Uwe´ler ile tanışıyor. Tüm olan olaylardan da bu iki Uwe´ler suçlu. Zschäpe´nin, ifadesine göre, ne bombalardan ne de cinayetlerden haberi varmış. Hep olaylar olduktan bittikten sonra haberi oluyormuştu. Hatta NSU diye bir örgüt yokmuş, kendisi de böyle bir örgüte üye değilmiş. Eylül 2016´da Zschäpe ilk defa konuşuyor. Eskiden ırkçı olduğunu, fakat artık ırkçı olmadığını söylüyor. Hatta son duruşma gününde mahkemeye yalvarıyor, özür diliyor.

Zschäpe´ye ilaveten 4 kişi, Ralf W., Carsten S., Holger G. ve Andre E. yardım ve yatakcılık yaptıkları için hukuğun karşısında hesap veriyor. 9 kişi daha yatakçılık ile suçlanıyor. Fakat bunun dışında daha kimler bu terör örgütünün elemanı, toplam kaç kişiler gibi soruların yanıtı yok. Tahminen 129 kişi oldukları belirtiliyor. Örgütün evinde, daha önce belirttiğimiz gibi, 10000 kişinin, kurumun ismi, resmi, adresi ve farklı bilgilerin bulunduğu bir “Ölüm listesi“ bulundu. Almanya genelinde şahısların ismi yazan ve birçok resim ve detay içerisinde bulunduran bu listeyi sadece 3 kişinin hazırlamış olması ihtimal dışı.

En büyük soru işareti ise Almanya´nın iç istihbaratı Anayasayı Korumu Teşkilatı (almaca Verfassungsschutz) ile ilgili. İstihbarat 1998´de terör örgütü NSU´nun üç baş aktörünü Jena´da bomba imal ederken tespit ediyor, fakat hiç bir işlem yapılmıyor. Ardından grup, cinayetleri, banka soygunları vs. gerçekleştiriyor, ama istihbarat devreye girmiyor.

2011´de örgütün yanan evleri (!) arandığı sırada CD´lerin ve adreslerin yanı sıra sahte ama geçerli kimlikler ortaya çıkıyor. Böyle kimlikleri genelde istihbarat kendisi için çalışan gizli muhbirlere veriyor. Bu kimlikleri örgütü kimin nasıl ne zaman verdiği bilinmiyor.

NSU, istihbaratın dosyalarında ilk defa 28.04.2000´de geçiyor. Daha cinayetler başlamadan istihbarat terör örgütü´nün varlığından haberdarmış. Hatta Mayıs 2000´den Agustos 2000´e kadar örgüt takip edilmiş. İlk cinayet ise bir ay sonra, yani Eylül 2000´de gerçekleşiyor.

2003´de bir istihbarat görevlisi Almanya´nın doğusunda NSU terör örgütünün varlığından haberdar oluyor, fakat üst yetkili görevlisi bu bilgiyi imha etmesini emrediyor. Hatta ırkçı bir dergide 2002 senesinde NSU´ya açıktan teşekkür ediliyor ve bu sayede varlığı kanıtlanmış oluyor.

10.03.2004 tarihinde ZDF´de yayınlanan polisiye dizisi “Die Küstenwache“´de inanılmaz bir olay gerçekleşiyor. Dizide, o zamanları tamamen önemsiz olan bir sahne, NSU olayı ortaya çıktıktan sonra “bu kadar tesadüf olamaz“ dedirtiyor. Sahnenin birisinde radikal islamcı gruplarıyla bağlantılı oldukları tespit edilen kişilerin dosyası var. Dosyada 3 kişi yer alıyor. İki erkek, bir bayan. İki erkeğin resimleri Uwe Böhnhardt ve Uwe Mundlos´un gerçek resimleri. Hemde 2011´de yangından sonra tüm medyada yayınlanan resimleri. Hatta Uwe Mundlos kendi ismiyle dizide geçiyor. Pes dedirten bu “tesadüfün“ aynısı ARD´de, 25.11.2001´de yayınlanan meşhur polisiye dizisi “Tatort“ dizisinde de gerçekleşiyor. Burada da yine bir dosyada aynı resimle Uwe Mundlos gösteriliyor.

Dava sürecinde gariplilik devam ediyor. Örneğin terör örgütünün ortaya çıktığı günden bir kaç gün sonra (11.11.2011´de) istihbaratta konuyla ilgili tonlarca dosyalar ve belgeler imha edildi. İmha eden ve ettiren memurlar tespit edilmeye çalışıldı fakat hiç bir zaman aydınlanmadı.

Bir başka örnek, istihbaratta çalışan ve ırkçı örgütte ajan olan Andreas Temme 10 cinayetten 6 tanesinde olay yerinde (!) bulunuyor. Ama cinayetler önlenmiyor.

İstihbarata ajanlık veya muhbirlik yapan nazilerin NSU cinayetlerinde olay yerlerinde olduğu da her zaman iddia ediliyordu. Haziran 2015´de bu açık ve net bir şekilde kanıtlandı. Gizlilik sıralamasında en üst derecede olan bir dosya gazetecilere sızdırıldı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, NSU örgütü 2001´de Köln´de iranlı birinin dükkanına bomba yerleştirmişti ve bir kişi yaralanmıştı. Bu sızdırılan çok gizli dosyada yer alan bilgiye göre, 1989´dan itibaren istihbarat için muhbirlik yapan Johann Helfer isimli bir şahsın bu bomba saldırısıyla ilgili bir bağlantısı var. Hatta saldırıyı yapan kişinin robot resmi bu şahısa uyuyor. Dönemin Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti İstihbarat Başkanı Mathilde Koller adamın NSU patlamasında bir ilişkişi olduğunu deşifre ediyor, fakat bir çok konuda olduğu gibi, burada da hiç bir işlem yapılmıyor. Ardından Koller 4 ay sonra görevinden istifa ediyor. Neden istifa edildiği bilinmiyor, sadece “şahsi nedenlerden dolayı“ diye bildiriliyor.

NSU terör örgütü üyeleri Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe de 2000-2002 seneleri arasında, yani cinayetlerin işlendiği bir zamanda, gizli kimliklerle istihbarat için muhbirlik yapan “Primus“ kod adlı Ralf Marschner´in şirketinde çalışmışlar. Marschner´in dosyası ise 2010´da Sachsen eyaletindeki sel felaketinde yok olmuş.

Heilbronn´da öldürülen polis Michèle Kiesewetter´in cinayetini ise müslüman cemaatlerin içinde istihbarat için muhbirlik yapan İrfan Peçi´nin Amerikan istihbaratı CİA ile beraber izlediği iddia ediliyor.

Tüm bu araştırmaların sonucunca istihbaratın ırkçı örgütlerde bir çok muhbirleri olduğu, fakat bunların çoğunun aslında kendi örgütlerinin değil istihbaratın aleyhine çalıştıkları ortaya çıktı. Üstelik bu ajanlara binlerce Euro ödenmiş. Ajanlar ihtihbaratın kendi görevlileridir. Gizli olarak gruplara girerler. Muhbirler ise, asıl olarak ihtihbarat görevlisi değillerdir, grupların içerisinde olan kişilerdir. İstihbarat ´uygun´ kişileri tespit eder, muhbirlik teklif eder ve bilgi getirdikleri durumlarda para öder. Yeri gelmişken belirtelim, elbette sadece ırkçı örgütlerde değil, sol örgütlerde ve islami cemaatlerde de muhbirler bulunuyor.

Hatta bu ilişki 1960´lara dayanıyor. 2. Dünya Savaşından yaklaşık 15-20 sene sonra Almanya´da tekrar ırkçı NPD siyasi partisi canlanmaya başlıyor. Kuruluşunda istihbarat için çalışan bir çok ajan ve muhbir yer alıyor. Örneğin NPD´nin kurucu üyelerinden olan Wolfgang Frenz yaklaşık 36 sene istihbarat için çalışmış ve bu bağlamda yaklaşık 1,6 milyon Alman Markı almış. Kendi ifadelerine göre bu paralar sayesinde NPD kurulabildi. 2001´de NPD kapatılmak istenildiğinde, içlerinde bir çok istihbarat ajanı ve muhbiri olduğu için ve bu nedenden dolayı bir çok devlet sırrı ortaya çıkacağı için kapatılamadı.

Sadece NPD´de değil, bir çok ırkçı derneğin kuruluşunda, gösteri organizelerinde, çıkarılan dergilerde istihbarat ajanları ve muhbirleri kullanılmış. Yani istihbarat 1960´li senelerden beri ırkçı grupların tam göbeğinde, herşeyden haberdar, fakat müdahale yok.

Bu ajan ve muhbirler NSU davasına çıktıklarında, adeta alay edici tavırlar takındılar. Bazıları hiç konuşmadı, bazıları hakime gerçek ismini mi yoksa takma ismini mi söylemesi gerektiğini sordu. Bazıları da “tanınmamak“ için kostüm, takma bıyık, şapka vs. giyerek geldiler. Genel olarak ifadelerinde, davayı ciddi almadıkları belliydi.

Araştırmalarda ortaya çıkan başka bir konu, Almanya genelinde hapishanelerde ırkçılar kendi sistemlerini kurmuşlar ve ırkçı mahkumların yakınlarına ciddi maddi yardımlar yapılıyor. Terör örgütü üyesi Beate Zschäpe de bu maddi yardımlardan faydalanan birisi.

Ortaya çıkan başka bir gerçek ise istihbaratın ırkçıların arasında bulunan kendi muhbirlerini polislerin ve emniyet güçlerinin attıkları adımlarından haberdar etmesi. Bu şekilde polisler ırkçı örgütleri yakalamakta son derece zorlanıyorlar. Emniyet dairesi bu hamleleri ilk defa 1997´de fark ediyor ve gereken mecralara şikayette bulunuyor, fakat işlem yapılmıyor.

Örneğin, 1994´de alman istihbaratın ırkçı örgütlerde bulunan ajanları Luxemburg´da büyük bir ırkçı yürüyüşü düzenliyorlar, fakat ishtibarat bu bilgileri önceden emniyete bildirmiyor.

1993´de istihbarat için çalışan “Piatto“ lakablı Carsten Szczepanski isimli muhbir NSU üçlüsüyle ilgili önemli bilgiler veriyor, örneğin banka soygunu yapıp Güney Afrika´ya kaçacaklarını ve ırkçı “Blood & Honour“ grubunun liderleri kendilerine yardım edeceğini bildiriyor. Fakat istihbarat harekete geçmiyor. NSU davasında bu muhbir ile ilgili soruları yanıtlayan Brandenburg Eyaleti İstihbarat dairesinde muhbirlerle sorumlu görevli Reiner G.´nin davaya getirdiği dosya mahkeme tarafından alınıyor, fakat Brandenburg Eyaleti İçişleri bakanlığı dosyanın tamamını gizli olarak belirliyor ve bu nedenle davada kullanılamaz hale getiriyor. Hazırladıkları rapora göre dosyanın içeriği belli olursa Alman devleti veya belli eyaletlere ciddi sıkıntılar doğar. Rapora göre dosyada istihbarat servislerinin nasıl çalıştığı, nasıl muhbir topladıkları, onlar ile nasıl irtibata geçtikleri vs. yazıyormus.

“Blood & Honour“ grubuna biraz daha değinelim. Yukarıda da belirtildiği gibi, 2000 senesinde yasaklanan bu ırkçı grup, NSU üçlüsüne ciddi yardımlar yapıyor. Mayıs 2017´de “Blood & Honour“ grubunun en önemli adamlarından olan “Nias“ lakablı şahsın, en geç 2002´den en az 2010´a kadar istihbaratın muhbiri olarak çalıştığı ortaya çıktı. Bunun dışında bu grubun Sachsen ve Thüringen eyaletindeki liderleri ve Baden-Württemberg, Dortmund ve Chemnitz´de de grubun bir çok elemanı istihbarat için çalışıyordu.

Eldeki bilgilere göre Alman istihbaratı için NSU etrafında muhbirlik yapan en az 40 kişi vardı ve bir çoğu, yukarıda da görüldüğü gibi NSU´nun varlığı ile ilgili bilgiler veriyordu, fakat istihbarat ısrarla Kasım 2011´deki patlamadan sonra NSU´yu tanıdıklarını ifade ediyor.

Fedaral Emniyet Dairesi 1997´de Alman istihbaratını muhbirlik konusunda uyarıyor ve bunun yanlış bir strateji olduğunu belirtiyor. Muhbirlerin muhbirlik yapmak yerine, kendi ırkçı gruplarını güçlendireceklerini bildiriyor.

İstihbarat ırkçı cevrelerden tuttuğu muhbirleri parayla besliyor ve bu ırkçılar bu paralarla kendi ağlarını kuruyorlar. Örneğin Tino Brandt ırkçı grup “Thüringer Heimatschutz”´u istihbarattan aldığı paralarla kuruyor. NSU üçlüsü de bu grup içerisinde radikalleşiyor.

“Tarif“ lakablı muhbir Michael See, 1995´den 2001´e kadar istihbarat için çalışıyor ve istihbaratın gözlemi altında ırkçı dergiler yayınlıyor.

Yine istihbarattan aldığı paraylarla Kai Dalek 90´lı senelerde ırkçılar icin özel bir iletişim sistemi olan “Thule-Netz”´i kuruyor.

Yukarıda bahsettiğimiz “Piatto“ lakablı Carsten Szczepanski isimli muhbir, aldığı paralarla bir ırkçı dergi çıkarıyor ve ihtihbarat, hapishaneden ırkçı arkadaşlarıyla irtibatına devam etmesine izin veriyor.

Az sonra sözü geçecek olan Corelli lakablı muhbir ve istihbarat için ajanlık yapan “Radler“ lakablı Achim Schmid, beraber Baden-Württemberg eyaletinde ırkçı “Ku-Klux-Klan“ ekibini kuruyorlar. Hatta ekibe öldürülen Michèle Kiesewetter´in 2 polis arkadaşını da alıyorlar.
Örgütün kullandığı silahlardan bir tanesi Česká CZ 83 isimli bir silah. Bu silah ile cinayetlerin 9 tanesini gerçekleştirmişler. Piyasada çok nadir bulunan ve zorlukla elde edilebilinen bu silahın örgütün eline nasıl geçtiği de bilinmiyor. Sadece Carsten S.´nin örgüte bu silahı getirdiği biliniyor.

Tüm bu soru işaretleri ve ilişkiler davayı takip edenleri hayret içerisinde bırakıyordu. Ağustos 2013´de NSU soruşturma komitesinin yayınladığı belge´den İçişleri Bakanlığı 118 yerin değiştirilmesini ve bunlardan 47 tanesinin tamemen çıkarılmasını talep etmişti.

Thüringen Emniyet dairesinde çalışanlar, yapılan araştırmalar sonrasında, terör örgütü NSU´nun devletin bazı kurumlarından ciddi yardım aldıklarını belirtiyorlar. Thüringen NSU soruşturma komitesinin Ağustos 2014´de yayınladığı 1800 sayfalık açıklamada ciddi bir şekilde istihbarat-NSU ilişkisi ortaya çıkıyor. Ardından Thüringen Eyalet meclisi öldürenlerin yakınlarından özür diliyor.

Bazı istihbarat daire başkanları bu ilişkilerin ve ihmalkarlıkların ortaya çıkmasından dolayı istifa ettiler. Bazıları da, örneğin bir polis müdürü mahkemede küstahca “Ne yani? Türk mafyası diye birşey yok mu?” diye sorabildi.

Ayrıca bazı dosyaların, devlet sırrı nedeniyle 120 sene gizli tutulması, avukatlara dahi gösterilmemesi söyleniyor. Genel olarak avukatların kendilerine birçok konuda bilgi verilmediğinden yakınıyorlar.

Garip bir şekilde davanın kilit şahitleri de ölmeye başlıyor. Örneğin 2007´de Heilbronn´da polis cinayetinin şahidi Florian Heilig 16.09.2013´de arabasında bombayla öldürülüyor. Heilig, polisin kimin öldürdüğünü biliyordu ve öldürüldüğü günün akşamında polise ifade verecekti.

Aynı şekilde NSU davasında çok önemli bir şahit olan Florian Heilig´in eski sevgilisi ise Mayıs 2015´de ölü bulunuyor.

Nisan 2014´de gerçek ismi Thomas Richter olan, fakat “Corelli“ muhbir ismini kullanan, hem genel olarak ırkçı gruplarda hemde NSU örgütünde anahtar şahit olan ve yaklaşık 20 sene istihbarat muhbiri olarak görev yapan ve istihbarattan bilinen en yüksek muhbir parası olarak toplam 300.000€ alan şahıs, evinde ölü bulunuyor. Tam da NSU davasında şahit olması istendiğinden kısa bir süre sonra, mahkemeye çıkamadan. Corelli 2005´de istihbarata NSU ile ilgili bir CD vermişti. Mahkemede istihbarat Corelli ile ilgili zerre bilgi vermedi.

23.02.2012 günü Berlin´de NSU tarafından öldürülenler için düzenlenen törende Başbakan Merkel soruşturmanın soru işareti bırakmadan aydınlanacağını belirtmişti. Davanın 2016 başlarında bitmesi bekleniyordu, fakat bitecek gibi değildi.

Tüm bu süreçte öldürülen vatandaşların yakınlarından bazı belediyelere yönelik istekleri ve beklentileri vardı, örneğin şehrin bir caddesinin ismini öldürülen şahısların ismini vermek gibi. Maalesef bu konuda da ciddi tartışmalar yaşandı. Sadece bazı bölgelerde güçlükle anıtlar dikilebildi.

Genel olarak hem öldürülen vatandaşların yakınları hem de avukatları, dava sürecinde ilgili kurumlar tarafından gereken desteği alamadıklarını belirttiler.

11.07.2018 günü, dava nihayet sona erdi. Dava 430 dava günü sürdü. Davada 815´den fazla kişi dinlendi, 5 hakim görevliydi, 418 delil sunuldu, 24500 seyirci bulundu, 600 dosyada toplam 280000 sayfa hazırlandı ve 33 milyon Avro´dan fazla para harcandı. Bundan önceki son duruşmada Zschäpe adeta yalvarıyor, affını istiyor, pişman olduğunu, ırkçı olmadığını söylüyor.

Sonunda, karar olarak olarak Zschäpe 10 farklı cinayetten, farklı cinayet teşebbüslerinden, soygunculuktan ve terör örgütüne üye olmaktan suçlu bulundu ve ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası aldı. Zschäpe´nin avukatlarından biri revizyona gitmek istediğini belirtti. Ayrıca Carsten S. 3 yıl, Holger E. 3 yıl ve Ralf W. 10 yıl hapis cezasına çarptırıldılar. Avukatlar revizyona gideceklerini açıkladılar. Andre E. için 12 yıl hapis cezası isteniyordu, fakat hakim 2 yıl 6 ay hapis cezası verildiğini açıkladı ve mahkeme salonundaki ırkçılar kararı alkışladır. Zaten kararlar okunurken salondaki ırkçılar sürekli dalga geçer gibi hareket ediyorlardı. Ardından hakim bu cezanın da kaldırıldığını ilan etti ve Andre E. dakikalar sonrası serbest bırakıldı. Hakimin bunu duyurmasıyla beraber mahkeme salonundaki ırkçılar tekrar coşkuyla alkışladılar. Hakim alkışlayanlara sessiz olmalarını söyledi, ardından mahkeme salonundaki bazı türk izleyiciler ve büyükelçilikten görevliler salonu terk ettiler. Bu bile skandal bir tablo.

Fakat en büyük sıkıntı, en büyük sorun, avukatların ve davacıların da davanın sonuçlanmasından bir gün önce basın açıklamasında belirttikleri gibi, yakalanmayan, hala toplumun içinde yaşayan, kimlikleri bilinmeyen diğer NSU üyeleri. Bu nedenle mahkeme salonun önünde sol örgütler “Naziler öldürüyor ve devlet de katılıyor. NSU üç kişiden ibaret değildi“ sloganlarıyla polis ile münakaşa ediyorlar.

Uzmanlar, davada karar verilmesine rağmen kafalardaki soruların ancak %50´sinin netleştiğini söylüyorlar. Zaten dava öyle boyutlar almıştıki tek başına birinin tüm davayı takip etmesi mümkün değildi. Halbuki adalet ve güvenin tekrar geri kazanılması ve önyargıların ortadan kalkması için NSU olayı şeffaf bir şekilde aydınlanmalıydı. Burada olayın aydınlanması için büyük çaba veren alman gazetecileri de tebrik etmek gerekir. Üzülerek söylemek gerekirki, Almanya´da bu şekilde araştırmacı gazetecilik yapan türk gazetecileri bulunmuyor.

Peki vatandaşları öldürülen Türkiye ne yapmalı? NSU davası Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı´nın maddi desteğiyle Hollywood tarzında kaliteli bir filim olarak mutlaka çekilmeli. Unutturulmamalı.

Dr. Cemil Şahinöz

Risale Haber, 12.07.2018
https://www.risalehaber.com/irkci-teror-orgutu-nsu-ve-dava-ile-ilgili-tum-detaylar-20222yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.07.2018) Alman-Türk dostluğunun tarihi

Alman-Türk dostluğunun tarihi

 

Sosyolog Georg Simmel “Misafir“ ve “Yabancının“ farkını anlatırken: „Misafir bugün gelir, yarın gider. Yabancı bugün gelir, yarın kalır.” der. Çünkü misafirin özelliği gittiği yerde kısa durmaktır. Gelir, gider. Yabancı ise, gidemez, kalıcıdır ve kalır. 1950´lerin sonunda Türkiye´den ilk işciler Almanya´ya geldiklerinde “misafir” olarak geldiklerini zannediyorlardı. Yani 3-4 sene Almanya´da çalışıp “traktör parası” kazanıp, Mercedes markalı araba ve bir radyo ve televizyon alıp, vatanlarına geri döneceklerini hayal ediyorlardı. Ama gidemediler. Almanya´nın cazibesi “misafirleri” yabancı, yani gurbetçi yaptı.

 

Halen “bir gün döneceğim” hayaliyle yaşayanlar olsa da, yaklaşık 60 senedir bu ülkede, bu toplumda insanlarımız varlıklarını sürdürüyorlar. İnişleriyle, çıkışlarıyla, iyi ve kötü anlarıyla geçen koca bir 60 sene elbette ciddi bir şekilde irdelenmeli. Özellikle son 5 senedir iki ülke arasında yaşanan siyasi krizler, topluma da yansıyor.

 

Halbuki türk-alman ilişkileri ne son 5 seneye, ne de yukarıda bahsettiğimiz 60 seneye bakar. Bu iki ülkenin, bu iki toplumun ortak kaderi 15. yy.´lda başlıyor. O zamanları türkler ve almanlar birbirlerine düşmanlar. 1529 ve 1683´de aralarında büyük savaşlar, Viyana Kuşatmaları adını alan savaşlar gerçekleşiyor. Bu savaşlar sonucunda bazı türk esirler alman topraklarında kalıyorlar. Örneğin 1683 Kuşatmasından sonra 1245 esir Münih´de kalıyor.

 

Ardından 1699 Karlofça Barış Antlaşmasından sonra esirler türk topraklarına geri dönmüyorlar. Alman topraklarında kalıyorlar ve hatta bir çoğu vefatından sonra burada gömülüyorlar. Alman topraklarında kalanlar yaşadıkları ülkeye ayak uydurmaya çalışıyorlar. Örneğin 1685´de bir savaş´ta esir olarak alınan Osmanlı Mehmet, daha sonra Ludwig Maximilian Mehmet von Königstreu olarak meşhur oluyor. Osmanlı Mehmet´in oğullarından biri 1746´da Hannover´de ilk mason locasını kuruyor. Yine Hannover´de yaşayan Türk Ali isimli biri 18. yy.´lda Georg Wilhem ismiyle tanınıyor ve alman ordusunda önemli görevlerde bulunuyor.

 

1731´e gelindiğinde ise Kurland Yöneticisi Prusya Kralı 1. Friedrich Wilhelm´e 20 asker hediye ediyor. Bu tarihten sonra almanlar ve türkler arasında sıkı bir dostluk başlıyor. Özellikle askeri bir beraberlikten söz etmek mümkün.

 

Prusya Kralı 1. Friedrich Wilhelm´in oğlu Büyük Friedrich 1740´da yazdığı bir mektupda eğer türkler ülkelerine gelirse, kendilerine camiler yapacağını, tüm dinlerin eşit ve iyi olduğunu yazıyor. Padişah 3. Murat 16. yy.´lda ingiliz Kraliçesi 1. Elizabeth´e benzer bir mektup yazıyor ve Osmanlı İmparatorluğunun tüm insanlara, dinlere, ırklara açık olduğunu belirtiyor.

 

Bu karşılıklı anlayış saygı çerçevesi sebebiyle Prusya ve Bab-ı Ali arasında sıkı bir iletişim vardı. Ve dolayısıyla bu dönemde farklı antlaşmalar yapıldı, örneğin 1761´de Dostuluk ve Ticaret antlaşması imzalandı.

 

Ardından 1763´den itibaren sürekli Osmanlı İmparatorluğundan görevliler ve temsilciler Prusya´ya geldiler. Alman topraklarında vefat eden bu görevliler için özel cenaze izni çıkarıldı. Örneğin 1798´de Ali Aziz Efendi alman topraklarında gömüldü ve Büyük Friedrich kendisine mezarlık bölgesini tahsis etti.

 

Bundan tam 100 sene sonra, Kral Wilhem II. Osmanlı İmparatorluğunda seyahat ederken 1898´de Şam´dan 2. Abdülhamid´e mektup yazıyor ve alman kralların tarih boyunca her zaman müslümanların ve Osmanlı Padişahlarının dostu olacağını söylüyor. 1898´de İstanbul´u da ziyaret eden Kral Wilhem II.´nin anısına 1900 senesinde Sultanahmed meydanına Alman Çeşmesi inşa edildi. Ocak 1901´de açılış programı düzenlendi. Çeşmenin yapımı Almanya´da gerçekleşti ve Türkiye´ye getirildi.

 

Alman-Türk dostluğunu anlayabilmek için Bediüzzaman´a da bakabiliriz. Bediüzzaman Said Nursi 1918 yazında Varşova, Berlin ve Viyana üzerinden İstanbul´a geçerken Berlin’de iki ay ikamet eder. Dönüşünden sonra, ´Türk-Alman, Alman-Türk tarih boyunca kadim dostturlar. Türkler Alman dostluğuna sadakatte çok hassasiyet gösteririler´ ifadesinde bulunur. Ayrıca Bediüzzaman ´Bahtiyar Alman milleti´ der ve Tevafuklu Kur’an’ın Almanya´da veya İtalya’da basılmasını ister. Daha sonra 50’li yıllarda kendi eserlerinin baskılarını da Almanya’ya yollar ve almanların bunu nasıl karşıladıklarını yazar: ´Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.´

 

Yine 19. yy.´da Türk Ordusu´nu modernleşmesi döneminde Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu arasında farklı antlaşmalar yapıldı. Bu işbirliği sayesinde yaklaşık 50.000 alman asker Osmanlı´da görev yaptı.

 

1912´de Avusturya´da İslam Yasası yürürlüğe girdiğinde Berlin´de tahminen 1400 türk yaşıyordu. Elbette bunun dışında başka müslümanlar da vardı.

 

1924´de yaklaşık 3000 müslüman Almanya genelinde yaşıyordu. Yine aynı sene ilk alman-türk-birliği kuruldu. Bu birlik Almanya´dan gelen türk öğrencilere destek veriyordu. Yaklaşık 13800 türk öğrenci bu sayede Almanya´ya gelmişti ve 215 alman öğrenci Türkiye´ye gitmişti. Bu birlik daha sonra finansal sebeplerden dolayı kapatıldı.

 

İkinci Dünya Savaşından sonra ise, yukarıda bahsettiğimiz “Misafir İşciler“ dönemi başlıyor. Bu bağlamda Almanya ve Türkiye arasında 1961´de antlaşma yapıldı ve 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. 1973´den itibaren, Almanya´da yaşayan işciler ailelerini getirme imkanı buldular.

 

Bugüne geldimizde “Misafir“ olarak adlandırılan nesil, 4. nesil torunlarıyla beraber Almanya´da yaşıyorlar. Yaklaşık 1,5 milyon türk asıllı kişilerin alman pasaportu var ve yine yaklaşık 1,5 milyon türkün alman pasaportu var. Almanya´da yabancı uyruklu olanların %16´sı türk. Yabancı pasaportlu olanların %22,2´sinin türk pasaportu var.

 

Almanya´da doğup, büyüyen, sosyalize olan, burada okula giden, üniversitesini bitiren, işine giden, ekmek parasını kazanan türkler, çoktan Almanya´nın vazgeçilmez bir parcası oldular. Bunun yanısıra önemli bir ticari güce sahipler.

 

Tüm bu tarihsel geçmişe baktığımız zaman, 300 senelik bir alman-türk dostluğundan bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla son senelerin krizleri bu dostluğu zedelememeli. Dostlar arası arada sırada kavga olabilir anlayışıyla, güncel siyasi krizler toplumun zeminine yansıtılmamalı.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Temmuz, Agustos, 2018

Risale Haber, 10.07.2018
https://www.risalehaber.com/alman-turk-dostlugunun-tarihi-20216yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.07.2018) Ümitsizlik ve depresyon

Ümitsizlik ve depresyon

 

Birçok psikolojik rahatsızlık duyan insanlarda hedefsizlik tespit etmek mümkündür. Bu hedefsizliğin kaynağı çoğu zaman ümitsizlik oluyor. Ümitsizlik insanı felç eder, hareketlerini sınırlandırır. Gelecekten ümitsiz olunca hedef ve gayelere de önem verilmez.

 

Depresyon da ümitsizliğin bir neticesidir. Çünkü ümitsiz olan insana hedefsizlik de eklenince, şahıs kendini yetersiz ve gereksiz görür. “Ben neden varım? Hiçbir işe yaramıyorum? Yaşamasam da olur?” düşüncesi insanı pesimist yapar. Olumsuz düşünceler de depresyona sürükler.

 

Türkiye´de 2014 senesinde 8 milyondan fazla insanın, kadınların erkeklere oranla iki katı, antidepresan ilacı kullandığı ortaya çıktı. Depresyon ilaçları bazen gerekli olmasına rağmen birçok kullanan için hiçbir faydası yok. Çünkü birçok depresyon ilaçları kafadaki sorunu ortadan kaldırmaz, sadece beyni uyuşturur ve bu şekilde sorunu düşünmemenizi sağlar. Dolayısıyla sorun halen vardır, fakat ilaçlar insanı yorgun, bitkin, uykulu hale getirdiği için, soruna yüklenmeye güç kalmaz.

 

Depresif olan bir insan tüm gününü hiç bir iş yapmayarak veya sadece yatarak geçirirse daha da depresif olur. Bunu işsiz olanlarda da görmek mümkün. Çünkü kendisini gereksiz ve işe yaramaz hisseder. Bu şekilde kendisine verdiği değer azalır. Ümitsiz olur. Özgüveni de gider. Neticede hiç birşey yapamaz hale gelir ve kendisini depresyon kısır döngüsünde bulur. Bu kısır döngüsünden çıkabilmek için mutlaka bir meşguliyet gerekir. Bahsettiğimiz meşguliyet para kazanılan bir iş olmasına gerek yok. Kişiyi rahatlatan, kendisini değerli hissettiren, hedefi olan bir meşguliyet yeterli olacaktır.

 

Depresyondan kurtulmak için en önemli şartlardan bir tanesi ümitvar olmaktır. Her türlü hastalığın en önemli ilacı moraldir. Eğer dayanak noktamız Cenab-ı Allah ise, her zaman ümitvar olabiliriz. Çünkü tüm gelecekler O´na bağlı. Ümitsizliğimizden dolayı değişemeyeceğini düşündüğümüz olayların ipleri Allah´dadır.

 

Cenab-ı Allah kendisi Kur´an´da ümitvar olmayı vad ediyor: “Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.“ (Kur´an, 12:87), “Dediler ki: ´Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma.´“ (Kur´an, 15:55), “Allah’ın ayetlerini ve O’na kavuşmayı ‚yok sayıp inkar edenler‘; işte onlar, Benim rahmetimden umut kesmişlerdir; ve işte onlar, acı azab onlarındır.“ (Kur´an, 29:23), “Biz insana nimet verdiğimiz zaman, Allah’ı anmaktan yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe kapılır.“ (Kur´an, 17:83), “Bir de biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman ona güveniyorlar da; ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle başlarına bir fenalık gelirse, hemen her ümidi kesiveriyorlar.“ (Kur´an, 30:36), “De ki: ´Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.´“ (Kur´an, 39:53) ve “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.“ (Kur´an, 3:139).

 

Hz. Ali çölde ümitsizce dolaşan bir adamla karşılaşır. Adama sorar: “Niçin böyle çöllerde deli gibi dolaşıyorsun?“ Adam, affedilmeyecek kadar çok günahkar olduğunu söyler. Bunun üzerine Hz Ali adama şöyle der: “Senin günahın ne kadar çok olsa da, Rabbimizin rahmetinden çok olamaz.“

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Temmuz 2018

https://www.amazon.de/Pozitif-Ol-Psikolojik-Terapide-Risale-i/dp/9752613438

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(06.06.2018) Islam din derslerine katılım ne durumda?

Islam din derslerine katılım ne durumda?

 

Almanya´da din dersleri anayasal hak olarak okullarda veriliyor. Anayasal olarak kabul edilen dinler (daha doğrusu “kurumlar“), din derslerinin içeriğini, kitaplarını, öğretmenini vs. kendileri belirliyorlar. Örneğin Katolik din dersinin kitaplarını katolik kilisesi belirliyor. Aynı zamanda öğretmenlerin üniversitedeki eğitimini ve daha sonra öğretmenlerin “atanmasını“ da kilise belirliyor. Bu sayede ancak katolik inancına bağlı olan bir öğretmen Katolik din dersini verebiliyor.

 

Aynı şekilde İslam din dersi de Almanya genelinde okullarda resmi olarak verilmesi gerekiyor. Bu şekilde müslüman öğrenciler dinlerini sağlam ve devamlı birşekilde öğrenme imkanı bulabilirler. İslam´da kilise statüsüne benzer bir durum sözkonusu olmadığı için, İslam din derslerini İslamı kurumlar organize ediyorlar. Burada, veliler tarafindan sürekli endişeler dinlediğimiz için, bu konuyu tekrar netleştirelim: İslam din dersini dini kurumlar organize ediyor, örneğin camilerin çatı dernekleri. Okulda okutulacak kitapları ve dersin içeriğini bu çatı dernekleri belirliyor. Ayrıca bu dersi verecek öğretmen dahi çatı derneklerinden icazet alması gerekiyor. Dolayısıyla müslüman olmayan, inançlı olmayan birisinin bu dersi verme imkanı yok. Fakat İslam din dersleri dışında verilen dersler ise, örneğin İslam bilimi dersleri İslami kurumlara bağlı olan bir ders olmadığı için, içeriğini de İslami kurumlar belirlemiyor ve bu dersleri veren öğretmenler de müslüman olması gerekmiyor. Zaten okulu İslam din dersi için başvurular yapılıyor, İslam bilimi dersi için değil.

 

Halihazırda Almanya´nın 9 eyaletinde, toplam 882 okulunda, İslam din dersi resmi olarak veriliyor. Baden-Württemberg´de 93, Bavyera´da 350, Berlin´de 33, Hessen´de 69, Aşağı Saksonya´da 62, Kuzey Ren-Vestfalya´da 234, Rheinland-Pfalz´da (Renanya-Palatina eyaleti) 19, Saarland´da 4 ve Schleswig-Holstein´da 18 okulda İslam din dersi veriliyor.

 

Fakat her eyalette farklı modeller var. Bazılarında, Hristiyan din dersinde olduğu gibi dini kurumlarla beraber düzenlenen İslam din dersleri veriliyor, örneğin Hessen ve Aşağı Saksonya eyaletlerinde olduğu gibi. Berlin´de bir İslami kurumun organizesiyle ek ders olarak veriliyor. Kuzey Ren-Vestfalya, Baden-Württemberg, Rheinland-Pfalz (Renanya-Palatina) ve Saarland eyaletlerinde İslam din dersi pilot uygulama olarak veriliyor. Dini kurumlar farklı bir şekilde dersin organizesinde yer alıyorlar. Bazı eyaletlerde dini inanca bağlı olmayan İslam bilimi dersleri veriliyor, örneğin Bavyera ve Schleswig-Holstein eyaletlerinde. Dini kurumlar bu derslerin içeriğiyle ilgili söz sahibi değiller. Hamburg ve Bremen eyaletlerinde dinlerarası bir din dersi veriliyor. Her dinden öğrenci bu derse katılabiliyor. Müslümanların sayısının az olduğu Thüringen, Brandenburg, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern eyaletlerinde hiç bir okulda İslam din dersi verilmiyor.

 

Almanya genelinde devlet tarafından düzenlenen İslam konferansında 2009 senesinde Almanya genelinde yaklaşık 580000 öğrencinin İslam din dersine ve 70000 öğrencinin Alevi din dersine katılabileceği tespit edilmişti. Yapılan bir araştırmaya göre müslümanların %76´sı İslam din dersinin resmi olarak okullarda verilmesini istiyordu. Nisan 2018´de “Mediendienst Integration“ kurumunun Almanya´nın genelinde yaptığı bir araştırmaya göre, 54000 öğrenci İslam din dersleri veya benzeri derslere (örneğin İslam bilimi derslerine) katılıyorlar. Bu sayı 2016´da 42000´di. Araştırmaya göre Baden-Württemberg´de 6092, Bavyera´da 14000, Berlin´de 5401, Hessen´de 3349, Asağı Saksonya´da 3075, Kuzey Ren-Vestfalya´da 19400, Rheinland-Pfalz´da 1790 (Renanya-Palatina), Saarland´da 160 ve Schleswig-Holstein´da 1407 öğrenci İslam din derslerine katılıyor.

 

Ayrıca Almanya´nın 8 eyaletinde Alevi din dersi veriliyor. Bu derslere 800 öğrenci katılıyor. Hessen´de 53, Berlin´de 181, Kuzey Ren-Vestfalya´da 58, Baden-Württemberg´de 324, Rheinland-Pfalz´da 57 (Renanya-Palatina), Saarland´da 13, Bavyera´da 110 öğrenci Alevi din derslerine katılıyor.

 

Araştırmalara baktığımız zaman müslüman öğrencilerin yaklaşık %9,31´i İslam din dersine katılıyor. Bu oran oldukça düşük. 2009´da İslam din dersine katılabileceği tespit edilen 580000 öğrenci sayısının 2018´de daha da yüksek olduğunu düşünürsek, şuanki katılım oranı daha da düşüyür. Dolayısıyla müslüman öğrencileri, velileri ve genel olarak müslüman toplumunu İslam din derslerine teşvik etmek gerekiyor.

 

Hassasiyeti geliştirebilmek için İslam din derslerinin herhangi bir ders olmadığını, içeriği İslami kurumlarla beraber hazırlandığı, öğretmenleri İslami kurumlardan icazet almadan ders veremediği, dolayısıyla derslerin içeriğinin İslam dinine uygun olduğu belirtilmesi ve anlatılması gerekiyor. İslam bilimi dersinin bundan farklı olduğunu yukarıda belirtmiştik.

 

Konuyla ilgili öğrencilerin velilerinden en sık sorulan soru İslam din dersi verilmesi için ne yapmaları gerektiği. Aslında yapılması gereken çok basit. Örnegin Kuzey Ren-Vestfalya ve Asağı Saksonya eyaletlerinde aynı okulun sadece 12 öğrencisi İslam din dersi için başvurması gerekiyor. Yani veliler imza kampanyası başlatacaklar ve en az 12 öğrencinin velisinden imza alacaklar. Bu imzalar okulun rektörüne verilecek.

Almanca örnek bir yazı şu şekilde olabilir: “Sehr geehrte/r Schulrektor/in, hiermit beantragen wir den Islamischen Religionsunterricht an unserer Schule. Name des Kindes / Klasse / Unterschrift des Erziehungsberechtigten“ Gerisini okul yönetimi ayarlaması gerekiyor. Ayrıca “Islamischer Religionsunterricht“ yerine “Türkischer Muttersprachunterricht“ yazarak türkçe dil dersi için de başvurabilirsiniz. Bunun dışında okulun bulunduğu okul müdürlülüğü ve eğitim valiliği ile de irtibata geçip bilgi almak mümkündür.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Haziran 2018

Risale Haber, 06.06.2018

http://www.risalehaber.com/almanyada-islam-din-derslerine-katilim-ne-durumda-20141yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(10.05.2018) Avrupa´da türk medyası

Avrupa´da türk medyası

 

Medyanın önemini anlatmak gerekmiyor. Bu konuyla ilgili Malcolm X´in sözlerini hatıra getirmek yeterli olacaktır: „Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler sizin mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar.“ ve  „Dünyadaki en güçlü işletme medya. Suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu yapma güçleri var. Çünkü kitlelerin zihinlerini kontrol ediyorlar.“ Malcolm X bunu bizzat hayatında tecrübe etmiştir. Bu sebeple de medya´ya 4. güç denir. İnsanları etkileme gücü muazzamdır. George Orwell bu gücü distopya romanlarında çok güzel bir şekilde tarif eder.

 

Ünlü Sosyolog Pierre Bourdieu televizyon ile ilgili 1996´da yazdigi bir makale, medya ile ilgili sikintilarini dile getirir: „Kısaca anlatacağım farklı mekanizmalardan dolayı televizyonun, kültürel üretim, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, hukuk gibi çeşitli alanlara yönelik büyük bir tehdit olduğuna inanıyorum; Hatta bazı gazetecilerin muhtemelen iyi niyetle düşündükleri ve söylediklerinin tersine, politik ve demokratik yaşama karşı daha az tehdit oluşturmayacaklarını bile düşünüyorum.”

 

Aynı zamanda eğer bir medyanız var ise sesiniz de var demektir. Mesajlarınızı iletme imkanınız var demektir. Düşüncelerinizi ve değerlerinizi aktaran bir medyanız yok ise her zaman sesiniz kısıtlı kalacaktır. Kimse sizi duymayacaktır.

 

Maalesef gelinen noktada Avrupa´daki türk medyası şuan bu “sessizlik“ konumunda. Daha doğrusu Avrupa´da türk medyası bitiyor gibi. Türkiye´de en çok satan gazeteler son senelerde Avrupa baskılarını azaltıyorlar, muhabirlerini işten çıkarıyorlar, bazıları tamamen Avrupa´daki bürolarını kapatıyorlar ve Avrupa baskılarını Avrupa´dan uzak İstanbul´da hazırlıyorlar. Bu şekilde Avrupa´lı türklerin gündemlerini dışarıdan takip ediyorlar, bu ise verimli olmuyor. Haliyle satışlar da dibe vuruyor.

 

Avrupa`daki türk medyasının kan verişinin elbette çok farklı sebebleri var. Fakat en büyük sebeblerden bir tanesi bu gazetelerin Avrupa´da yaşayan yeni nesile ayak uyduramamalı. Hedef kitleleri halen Türkiye´den Avrupa´ya gelmiş olan birinci ve ikinci nesil. Daha geniş bir hedef kitlesi olan diğer nesillere, hatta almanlara ulaşamıyorlar.

 

Özellikle Avrupa´da doğmus ve sosyalleşmiş türklerin dertlerini, gündemlerini bu medyalar karşılayamıyorlar. Bu insanların ihtiyaçlarına cevap verilmiyor. Bu sadece lisan ile ilgili bir mesele de değil. “Bu nesil zaten türkçeyi iyi kullanmıyor“ diyerek sorunu örtbas edemeyiz. Popüler gazetelerde kullanılan dili anlamayacak türk çok az sayıdadır. Asıl sorun, belirttiğimiz gibi, gazetelerin bu insanlara hitap etmemesi. Genç okuyu kendisini ilgilendiren konuları bu gazetelerde veya medyalarda bulamıyor.

 

Eğer dil konusunu da ele alacak olursak, elbette türk gazeteleri Avrupa´da ayakta kalabilmek için artık iki dilli olmaları gerekiyor. Çünkü sadece türk kesimini değil, Almanya´da yaşayan herkesi hedef kitlesi olarak belirlemek gerekiyor. Bunun içinde türkler olduğu gibi, almanlar, ruslar, suriyeliler de olmalı. Eğer hedef kitlesini sadece türkler olarak sabitlersek, kendi kendimize gereksiz bir sınır çizmiş oluruz.

Hedef kitlesini genişletebilmek için, Almanya´daki hem türklere hem diğer vatandaşlara ulaşabilmek için, genel olarak haberlerin ağırlığı Almanya olmalı. Gazetelerinin sadece 3-4 sayfasını Avrupa´ya ayıran gazeteler Avrupa´daki ihtiyaca da cevap veremediler. İhtiyaçlara cevap verebilmek için bizzat Avrupa´da insanlarımızı ilgilenen konulara değinmeleri gerekiyor.

 

Özellikle yerel yayın yapan türk medyasına burada büyük fırsatlar düşüyor. Türklerle ilgili, türk dernekleriyle ilgili yerel haber yapan mecra yok. İnternetten bu bilgilere, haberlere ulaşamıyorsunuz. Dolayısıyla yerel yayın yapan, örneğin türk gazeteleri, genele hitap eden medyadan daha avantajlı bir durumda.

 

Almanya´da yayın yapan türk medyası aynı zamanda sadece türk işverenlerden değil, alman şirketlerden de reklam almalı. Sadece türk reklam verenlere endeksli bir şirket, belirli sınırlar içerisinde kalır. Halbuki birçok alman şirket türk kitlesine ulaşabilmek için fırsat arıyor. Türk medyası bu fırsatı şimdiye kadar büyük ölçüde kullanamadı. Burada halen büyük bir imkan kullanılmıyor.

 

Olaya sadece türk medyası açısından değil de, genel olarak baktığımızda gazete satışlarının düştüğünü görüyoruz. İnternet ortamında, hızlı ve anında ulaşabildiğiniz haberler, bir gün sonra gazetede yayınlandığında eskimiş olabiliyor. Bu nedenle genel olarak gazetelerin satışları zaten düşüyor. Fakat başka medya sektörlerinde bu düşüş görülmüyor. Örneğin sektörel dergiler Avrupa´da en çok satan medya organları arasında. Adeta her ay yeni bir dergi çıkıyor. Bu alanı türk medyası henüz keşfetmiş değil. Bunun gibi, medya sektöründe yeni alanlara da göz atmak gerekir.

 

2011´de yapılan bir araştırmaya göre Almanya´da Hürriyet 107.000, Türkiye 40.000, Sabah 25.000, Milliyet 16.000, Milli Gazete 12.000, Cumhuriyet 5.000, Ortadoğu 3.000 tirajla yayınlanıyor. Bu rakamlar elbette şuan değişmiştir. Almanya´da 3 milyon´dan fazla türkün yaşadığını düşünürsek, bu rakamların ne kadar düşük olduğunu anlamış oluruz.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Öztürk, Mayıs, 2018

Risale Haber, 10.05.2018
http://www.risalehaber.com/avrupada-turk-medyasi-20076yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.05.2018) İslam inancına göre ırkçılık ve Avrupa´da yükselen ayak sesleri

İslam inancına göre ırkçılık ve Avrupa´da yükselen ayak sesleri

 

İslam inancına göre ırkçılığın her türlüsü zararlıdır. Çünkü ırkçılık, yaratılıştan dolayı var olan bir üstünlüğü var sayar. Oysaki mutlak adaletli olan Allah, adaletsizlik etmez. Hiçbir ırkı başka bir ırkın üstünde veya altında yaratmaz. Allah katında, ayetlerle sabittir ki, herkes eşittir. Üstünlük ancak takva ile olabilir.

 

Kur´an-ı Kerim´de ırkların farklı olmasının sebebi ifade edilir: „Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır“ (Kur´an, 49:13). Yani insanlar arası ırk farklılığının sebebi savaşmak için değil, belki merak duygusunu tahrik ederek yardımlaşmayı gerçekleştirmek.

 

Bu ayette toplumun en önemli meselelerinden biri ele alınıyor. Sosyolojik olarak olaya baktığımızda, Kur´an bu ayet ile ırkçılığı ve faşizmi ortadan kaldırıyor. Çünkü herkesi eşit yapıyor. Erkeği ve kadını ve bütün milletleri ve ırkları eşit düzeye getiriyor. Üstünlüğü „Allah dan korkmak“ ile açıklıyor.

 

Nitekim Veda Hutbesinde Hz. Muhammed (sav.) „Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak takvada, Allahtan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız Ondan en çok korkanınızdır.“ hitabıyla tüm asabiyet fikrini, ırkçılığı ayakları altına alıyor.

 

Mehmet Akif Ersoy´un sözleriyle

“Arabın, Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e

Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.

İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer

Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber

En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın

Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”

 

Irkçılığın kaynağını belki de İblis´de, yani bizzat şeytanda aramak gerekir. Hz. Adem yaratıldığında Allah İblis´e secde etmesini emreder. İblis ise bunu rededer ve sebep olarak kendisinin ateşten, Hz. Adem´in ise topraktan yaratıldığını, yani kendisinin daha üstün olduğunu ifade eder. „Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi“ (Kur´an, 7:12; benzer ayet 38:75-76). Bugünün ırkçılığı da bundan farklı değil. İblis “ateş ırkını“ topraktan üstün görürken, ırkçılar da kendi ırklarını diğerlerinden üstün görüyorlar.

 

Bu üstünlük anlayışı yüzünden 20. Yüzyılda insanlığın çekmediği kalmadı. Hitler Almanya´yı “temizlerken“ sosyal-darwinizm teorilerine başvurmuştu. Mussolini İtalya´yı ırkçı fikirleriyle zehir zembelek etti. İngilizler emperyalizm ile dünyayı sömürürken, ırkçılığa güvenmişlerdi. Yine Fransızlar Afrika´yı ırkçı, faşist ve emperyalist duygular besledikleri için sömürmüşlerdi.

 

Evet, ırkçılık nereye bulaşırsa, orada kavga ve savaşlar eksik olmaz. Mesela Osmanlı İmparatorluğunda onlarca kavim ve millet beraber yaşarken, kabilecilik fikri koca bir imparatorluğu darma dağan etti. Yada Irak´da yüzlerce sene beraber yaşayan milletler, birilerinin demokrasi yerine ırkçılığı getirmeleriyle, birden sunni-şii-kürt olarak ayrıldılar. Bir başka örnek koca Yugoslavya. Bosna´ya yapılanlar, ırkçılık katilliğinden başka bir şey değildir. Dünyada halen devam eden soykırımların temelinde de ırkçılık ve faşistlik var.

 

Ve tam da burada ırkçılığın 21. Yüzyıl´da bir dönüşüme uğradığını görmek mümkün. Genel olarak ırkçılık, ırk´a dayanan bir düşmanlıktır. Yani başka bir insanı, sırf farklı bir ırk´a mensup olduğu için, aşağılamak, hor görmek veya ona karşı düşmanlık beslemek. Ama görünen o ki, bu yüzyılın faşist düşmanlıkları artık sadece ırk´a dayanmıyor. Bizzat İslam dinine dayanıyor. Örneğin alman ırkçılar artık geçmişte olduğu gibi fransıza, ingilize karşı değiller. Bizzat müslüman olan herkese karşılar, yani türk, arap, alman, amerikan, japon fark etmiyor. Kendi ırk´ına mensup birisini dahi, müslüman olduğu için, aşağılayan bir ırkçılık ile karşıkarşıyayız. Bu nedenle örneğin alman ırkçılar alman müslümanlara da düşmanlık besliyorlar.

 

Yaşadığımız asır ise, „Tarih tekerrürden ibarettir“ diyen sosyolojinin kurucusu İbn-i Haldun´un ne kadar doğru bir söz ettiğini ortaya koyuyor. Çünkü insanlık bu kanlı geçmişinden hiç bir şey öğrenmemiş gibi davranıyor. Bunun en bariz delili, yine Avrupa´da sessizce ırkçılık seslerinin duyulmaya başlaması. Bazı Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin oyları her seçimde çoğalıyor. Bununla da kalmıyor. Artık Avrupa´nın ırkçı partileri biraraya gelip işbirliği yapmaya başladılar. Hatta Avrupa´lı ırkçı partilerin liderleri her sene Amerika´da, 11 Eylül´ün yaşandığı mekanda, İslam´a karşı propagandalar düzenliyorlar. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell ve Trump´ın eski danışmanı Steve Bannon´un Avrupa´da ırkçı grupları ve partileri desteklemesi de bunun bir örneğidir. Irkçı terör örgütü NSU davasında cevaplanamayan yüzlerce soru da yine bu yükselişin kanıtıdır.

 

 

Dr. Cemil Şahinöz

Referans Dergisi, Mayis, Haziran, 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(17.03.2018) İslam Almanya’nın bir parçası mı?

İslam Almanya’nın bir parçası mı?

 

“İslam Almanya´nın bir parçası mı?” sorusu yaklaşık 10 senedir gündemde. Bazı makamlarda bulunan ve göreve yeni gelen siyasetçilere, adeta taraflarını bilmek için, bu soru sürekli sorulur.

 

Bu sorunun cevabını ilk defa 2006 senesinde dönemin Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble vermiçti. Kendisi İslam´ın Almanya´nın ve Avrupa´nın bir parçası olduğunu söylemiçti. O günlerde bu yanıt hiç tartışılmamıştı bile.

Daha sonraki yıllarda, 2010 senesinde, dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff da Schäuble gibi, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu ifade etmişti. Bu sefer adeta kıyamet kopmuştu. Çünkü o günlerde göçmenler ile ilgili sıcak tartışmalar vardı. Sağcı akımlar da yükselişteydi. Wulff daha sonra istifa etmişti. Bazı siyasi analizler, Wulff´a karşı bu sözünden dolayı istifa kampanyası başlatıldığını ifade ediyorlar.

 

Wulff´un yerine gelen Cumhurbaşkanı Joachim Gauck´a da 2012 senesinde hemen aynı soru yöneltildi. Gauck ise selefi Wulff gibi yanıt vermedi. Gauck, İslam´in Almanya´nın bir parcasi olmadığını, fakat Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etti.

 

2015 senesine gelindiğin de ise, mültecilerle ilgili tartışmalar alevlenmişti. Artık sağ partiler ve sağ gruplar açıktan müslümanları ve mültecileri hedef alıyordu. O günlerde Almanya Şansölyesi Angela Merkel, Wulff´un sözlerini tekrarlayıp, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu beyan etmişti.

 

2018´de ise Almanya´da yeni bir hükümet kuruldu. Yeni İçişleri Bakanı olan eski Bavyera Eyalet Başkanı Horst Seehofer, daha işine başladığı, görevini aldığı ilk gün (!) adeta yukarıda da belirttiğimiz gibi tarafını göstermek için, İslam´ın Almanya´nın bir parçası olmadığını söyledi. Aynı Gauck gibi, Seehofer de Almanya´da yaşayan müslümanların Almanya´nın bir parçası olduğunu dile getirdi.

 

Belki Seehofer´in bu sözleri yakında Bavyera da yapılacak olan eyalet seçimleri için taktik de olabilir. Sağ partilerden oyları geri kapma hesabı olabilir. Yeni hükümetin 175 sayfalık koalisyon anlaşmasında da İslam kelimesi 7 kere geçiyor, hepsi de negatif bir bağlamda, terörizm ile mücadele konusunda geçiyor. “Müslümanlar” kelimesi ise bir kere geçiyor. Müslümanların Almanya´da uyumlarını desteklemek cümlesinde.

 

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi İslam hem tarihsel olarak hem de sosyolojik olarak sadece Almanya´nın değil, Avrupa´nın bir parçasıdır. İslam, zannedildiği gibi 2. Dünya Savaşından sonra ´misafir işciler´ alımıyla Avrupa´ya adım atmadı, en az 500 senelik bir geçmişi var.

 

Bugün ise Almanya´da müslümanlar toplumun önemli bir parçası. Okullarda İslam Din Dersi, manevi bakım, Sosyal Yardım Kuruluşları, anayasal olarak tanınma, aşırı gruplarla mücadele gibi Almanya´yı ilgilendiren güncel konular, müslümanların günlük hayatlarında önplana çıkıyor.

 

İstatistiklere göre yaklaşık 6 milyon müslüman var Almanya´da. Ve bunlar sadece göçmenlerden veya mültecilerden oluşmuyor. Her milletten, her kültürden ve her dilden müslüman insanlar mevcut. Dolayısıyla Asya veya Afrika kültürleriyle içiçe girmiş bir İslam anlayışı değil, tamamen alman kültüründen oluşan bir İslam da mevcut. Din aynı, iman aynı, ibadetler aynı, ama kültür farklı. Sadece bu bakımdan bile İslam´ın Almanya´nın bir parçası olduğunu söylemek mümkün. Aksi takdirde 6 milyon insan kendisini dışlanmış hisseder. Özellikle cami saldırılarının arttığı şu günlerde, saldırıları kınamak, müslümanları kucaklamak ve onlara sahip çıkmak yerine, böyle bir açıklama yapmak, sadece ırkçıları güçlendiriyor.

 

Cemil Şahinöz, Risale Haber, 17.03.2018

http://www.risalehaber.com/islam-almanyanin-bir-parcasi-mi-19944yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.03.2018) Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

Almanya´daki türk STK´lar ve dernekler

 

Almanya´da her hangi bir faaliyet yapmak istiyorsanız veya toplum için faydalı işler ortaya koymak istiyorsanız dernek veya vakıf olarak hareket etmeniz gerekiyor. Şahış olarak fazla yapabileceğiniz birşey yok. Şahs-ı manevi olarak birşey yapmak istediğinizde çok daha başarılı olabillirsiniz.

 

Kurumsal olarak devletin tüm haklarından, yaşadığınız şehirde bir çok imkandan, farklı boyutta maddi desteklerden faydalanabilirsiniz. Bu nedenle her zaman kurumsal kişilik ön planda olmalıdır. Ayrıca dernekler yasalar ile korunmuştur. Topluma faydalı ve katkısı olan bir derneğin vergi ödemesi de gerekmiyor.

 

Dernekleşmenin onlarca faydasının arasında en önemli etken ise, birlik ve beraberlik oluşturmak. Aynı düşüncelere sahip olan insanlar, aynı fikirleri olan, aynı hedefleri olan insanları bir dernek ile biraraya getirebiliyorsunuz. Kurduğunuz o dernek tüm insanlarınızı temsil eder ve kucaklar.

 

Almanya´daki türkler de çok erken bir zamanda kurumsallaşmaya ve dernekleşmeye yönelik adımlar atmışlar. 1961´de Almanya ve Türkiye arasında antlaşma yapıldıktan sonra, 1973´e kadar onbinlerce türk işci Almanya´ya geldi. İlerleyen yıllarda Almanya´daki işcilerin Türkiye´deki aileleri de Almanya´ya gelme imkanı buldu.

 

Almanya´da gurbette yaşayan vatandaşlar biraraya gelebilmek için, yukarıda bahsettiğimiz birlik ve beraberliği oluşturmak için dernekler kurdular. Sadece türkler değil, diger milletten insanlar da kendi derneklerini kurdular. Siyasi, ideolojik, kültürel, spor ve dini dernekler hızlı bir şekilde yayıldı. Bu bağlamda camii dernekleri de oluşmaya başladı. İslam dini Almanya´da anayasal olarak resmi bir din olarak kabul edilmediği için camiler de dernek statüsü altında kuruldu. Tüzükler ise hep aynıydı. Hazırlanan tüzükler Almanya genelinde kullanıldı. 1973´de İslam Kültür Merkezleri, 1976´da Milli Görüş Teşkilatları, 1984´de DİTİB, 1987´de ATİB kuruldu.

Oluşan dernekler ve STK´lar, ister dini olsun ister farklı olsun, ilk başlarda doğal olarak kendi kültürlerini, dinlerini ve dillerini koruma faaliyetlerine ağırlık verdiler. Çünkü hiçbirisinin Almanya´da kalma niyeti yoktu. Hem türkler, hem diğer milletler tekrar vatanlarına dönme hesapları yapıyordular.

 

80´li senelere gelindiğinde ise, kendilerine ´misfir işci´ diye hitap edilenlerin çocukları Almanya´da doğdu. Çocuklar büyüdükçe, okul hayatı ilerledikçe, sosyal hayat genişletikçe, yep yeni sorunlar ve sorular ortaya çıktı. Daha önce dikkatten kaçan, belki de ihtiyaç duyulmayan yeni yeni meseleler ele alınmak zorundaydı. Kendi kabuklarında kendi dertleriyle uğraşan dernekler ve STK´lar ise hazırsız yakalandılar. Çünkü bu ihtiyaçları giderebilecek elemanlar yoktu veya çok azdı. Binalar her yerde, en güzel şekilde dikilmişti, fakat yeni sıkıntıları ele alabilecek sosyal alanda profesyonel elemanlar henüz yetişmemişti.

 

90´lı senelerde bu yeni sorunlar hayatın merkezine oturmaya başlamıştı. Çünkü artık çocuklar, ergenlik çağındaydı. Kültür ve nesil çatışmaları, ergenlik problemleri, kimlik arayışları henüz Almanya´ya alış(a)mamış toplumu yoruyordu.

 

  1. Yüzyıla gelindiğinde ise, artık yavaş yavaş STK´larda almanca bilen, Almanya´da doğup büyüyen, buranın kültürünü iyi bilen elemanlar görünmeye başladı. Bu elbette heryerde kolay bir şekilde gelişmedı. Bazı STK´lar kültürçatışmalarını bizzat yaşadılar ve topu yeni nesil´e vermekte zorlandılar. Yeni nesil ise bazen tecrübesizliğinden dolayı büyük çabalarla kurulan derneklerin kıymetini bilemedi.

 

Derneklerin ve STK´ların bugünkü geldiği noktada ise, yeni bir tıkanma hissediliyor sanki. STK´lar güncel siyasi krizlerden etkilenmemesi, reaksiyon yerine aksiyon ile hareket etmesi ve kendi gündemini geliştirip takip etmesi gerekiyor. Fakat bunları yapabilmek için, yani sorunları çözebilmek için, başta zihinsel olarak bir değişim yapmak gerekiyor, bakış açısı değişmesi gerekiyor. Şuan büyük STK´larımız sanki bir kimlik krizi yaşıyor.

 

Kimlik krizinin görünen bariz delili ise derneklerimize hem resmi makamlar hemde kendileri tarafından verilen tarif. STK´larımıza almanca “Migrantenverein“, “Migrantenorganisation“, yani göçmen derneği, semantiğiyle hitap edilirken, aslında derneklerimizin kimlikleri 60´lı, 70´lı senelerde dar bir alana geri götürülüyor.

 

Halbuki göçmen derneği tabiriyle STK´larımız dar bir zihne hapsediliyor. Bu nedenle göçmen derneği olma algısını hem resmi makamların hemde ilk başta kendi kafalarımızdan silmemiz gerekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz gelişmeler derneklerimizin ve STK´ların da geliştiğini gösteriyor. Sadece insanlar gelişmiyor, toplum da bir gelişme sürecinden geçiyor. Artık nasıl 4. nesil´e “göçmen“ denilmesini yadırgıyorsak, dernek ve STK´larımıza da “göçmen dernekleri“ tarifini en azından uygun bulmamamız gerekiyor.

 

Nitekim derneklerimiz sadece göçmenlere yönelik hizmet yapmıyorlar, sadece göç ile ilgili projeler de yapmıyorlar ve yönetimlerinde göçmenler değil, Almanya´lı olmuş insanlar yer alıyor. Bu değişim kendi kültürünü, dilini, dinini veya kimliğini inkar manasına gelmiyor. Aksine, yaşadığı topraklarda kendi kültürünü muhafaza ederek uyum sağlama imkanı sunuyor. Derneklerimiz de ileride başarılı ve kalıcı olmak istiyorlarsa bu yolu izlemeleri elzemdir. Tıkanmışlıktan çıkabilmenin yolu da bu olsa gerek. Sancılı bir değişim. Daha doğrusu bir paragdigma değişimi.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk,  Mart 2018

Referans Dergisi, Mart/Nisan 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(03.02.2018) Adnan Oktar Grubu

Adnan Oktar Grubu

Diyanet İşleri iki gün evvel haklı olarak RTÜK´ün A9 kanalını incelemesini talep etti ve Aktar Oktar´ı sert bir şekilde eleştirdi. Ardından Oktar dün kendi televizyon kanalında Diyanet´i eleştirdi ve devletin bazı haram kanallarıyla, örneğin fuhuş ile, aldığı vergilerden bu imamların da ödendiğini söyledi, daha doğrusu saçmaladı.

Tüm bu tartışmalara söz konusu olan Adnan Oktar ve grubunu – cemaat demiyorum – incelemeye çalışalım.

1956 Ankara doğumlu Adnan Oktar´ın gerçek isminin Adnan Arslanoğulları olduğu iddia ediliyor. Oktar, 1979/1980 yıllarında grubunu kurdu. 80´lı yıllarda ise sahneye ilk defa çıktı. 1985´de kendisiyle yapılan röportajlar, ardından tımarhaneye girmesi vs. kendisini çok çabuk bir şekilde popüler yaptı.

90´lı yıllarda ise Oktar kendisinden çok fazla söz ettirdi. Zaten 90´lı seneler Türkiye´de din adına ortaya çıkan bir çok grubun bahar yıllarıydı. Saçma sapan oluşumlar din namına ortaya çıkıyordu.

O yıllarda Adnan Oktar zengin çocuklarıyla boy gösteriyordu. Lüks arabalarla Cuma namazlarına gidiliyor, çıkışta kendilerinden “Ailelerinizin mirasları size kalsın, daha neler yapacağız“ gibi sözler duyuluyordu.

Ardından 1995´de Bilim Araştırma Vakfı kuruldu ve “Harun Yahya“ isimli kitaplar ortaya çıktı. O zamanın Türkiye´sinin şartlarına bakılırsa çok kaliteli hazırlanan bu kitaplar ne hikmetse tamamen bedava dağıtılıyordu. Ben de ilk Harun Yahya kitabını 1996´da birisinin bana “Evrim Aldatmacası“ kitabını hediye etmesiyle görmüştüm. Kitapların içeriği de çok iyi hazırlanmıştı. Darwinizm ve evrim teorisi karşıtı hazırlanmış türkçe en kaliteli kitaplardı. Bu kitaplar Amerikan Evanjelistlerin kitaplarının özetlemesi olsa da, hakkını vermek gerekirki darwinizm ile mücadelede Türkiye´de kullanılan en kaliteli kitaplardı. Zaten Adnan Oktar kitapları kendisinin yazdığını iddia etmiyor, bunların grup halinde yazıldığını söylüyor ve bu nedenle kendi isminin yerine şahs-ı manevi olarak “Harun Yahya“ ismi kullanıldığını söylüyordu. Kitapların arkasında ise yahudilerin karşı oldukları Harun ve Yahya peygamberin isimlerinden esinlenerek bu ismi seçtiklerini ifade ediyorlardı. Bu şekilde 300´den fazla kitap çıktı, 70´den fazla dile tercüme edildi. Kitaplar Bilim Araştırma Vakfı ve Global Yayıncılık kurumlarıyla yayınlandı ve dağıtıldı.

Yine 90´lı senelerde Adnan Oktar farklı konularla da gündemdeydi. Sık sık çocuğunu bu gruba kaybettiklerini söyleyen anne babalar TV´lere çıkmaya başladı. „Çocuğumuzu kaçırdılar, zorla tutuyorlar“ diyen veliler çıktı. Ardından bu çocuklar „Zorla değil, kendi isteğimizle buradayız“ gibi açıklamalarda bulundular. 90´lı seneler Türkiye´de çok karanlık işler olduğu ve medya´nın bir dediği diğerini tutmadığı için, gerçek ve yalan karışıyordu. Özellikle 28 Şubat döneminde medyaya güven bitmişti. Bu nedenle maalesef kimse bu iddiaları ciddi almıyordu.

1999´da bir skandal daha olmuştu. Adnan Oktar grubunun o zamanları 2 numaralı adamı olan Oktar Babuna, kanser olduğunu söylüyor ve bundan dolayı kan ve ilik toplama kampanyası başlatmıştı. O güne kadar saygın bir ilim adamı olarak bilinen Babuna günlerce, haftalarca Ana Haber Bültenlerinde destek çağrıları yaptı. Ve duyarlı türk insanı inanılmaz çok bağışta bulundu. 160000 örnek toplandı. Ardından Sağlık Bakanlığı, toplanan bağışların çoğunun, grup tarafından kaybedildiğini ortaya çıkardı. Halen bu örnekler ile ne yapıldığı, nereye gittiği bilinmiyor. Amerika’ya satıldıği iddia ediliyordu bazı çevrelerden. Adnan Oktar ve grubu toplum nezdinde büyük bir güven kaybına uğradı.

Aynı sene 1999´da başka sebeplerden dolayı Adnan Oktar´a operasyon yapıldı, bir seneye yakın tutuklandı, fakat neticesiz kaldı. Oktar yargılanamadı.

O zamana kadar Adnan Oktar ciddi bir şekilde eleştirilmiyordu. Kendisine yapılan tek eleştiri “Mehdilik“ meselesiydi. Oktar, uzun zamandır kendisinin mehdi olduğunu dolaylı olarak söylüyordu. Fakat kendini mehdi ilan etmek veya birini mehdi olarak görmek dinen haram sayılmadığı için ve bunun dışında zahir bir dine aykırılık görülmediği için kendisini eleştiren çok azdı. Bir de her zaman söylenen, fakat net bilgi edilemeyen namaz meselesi vardı. İddialara göre Oktar 5 vakit namazı 3 vakite indirmişti. Bu ise dini açıdan çok ciddi bir iddiadı. Eğer bu bilgi kesinleşseydi dini otoriteler ve cemaatler çok ağır bir dille kendisini eleştirirdi. Belki kendisini başından beri eleştiren fakat sözünü dinlettiremeyen tek kişi Cübbeli namıyla bilinen Ahmet Mahmut Ünlü Hocaydı. Cübbeli, Adnan Oktar´dan reklam alan dini gazeteleri sert bir dille eleştiriyordu. Gazeteler ise, Oktar´dan normalin üstünde reklam parası aldıklarını ve bu reklamlardan vazgeçemeyeceklerini söylüyorlardı.

Mehdilik konusu ise Oktar´ın megalomanlığını gösteriyordu. Hem 1988 GATA´dan askere gitmemek için aldığı raporda hem de 1997´de yargılandığında Adli Tıp Raporunda Oktar´da ciddi şekilde paranoid şizofreni hastalığı teşhis edilmişti. Adnan Oktar tüm bunları yalanlamıştı ve akılhastası olmadığına dair 60 küsür rapor almıştı.

2000´li yıllarda bir çok gazete ve dergide Adnan Oktar ile söyleşiler yayınlandı. Sadece türk medyası değil, “Yaratılış Atlası” isminde çok pahalı ve kaliteli, evrim karşıtı bir kitabın farklı dillerde yayınlanmasıyla ve tırlarla Fransa´ya gönderilip bedava dağıtılmasıyla, bir çok yabancı medya kendisiyle söyleşi yaptı. Hatta fransız medyasında haftalarca “Yaratılış Atlası” kitabı tartışıldı.

Biz de 2009´un yaz aylarında Ayasofya dergimiz için Adnan Oktar ile söyleşi için anlaşmıştık. Geceye doğru İstanbul´da bir lokantada, daha önce Frankfurt Kitap Fuarında tanıştığımız ve söyleşi için irtibata geçtiğimiz kişi, bizi aldı ve Adnan Oktar´ın bulunduğu eve götürdü. Evin önünde bahçede “Kurtlar Vadisi“ni andıran bir çok takım elbiseli genç vardı. Evin içinde de, bir çok genç bulunuyordu ve Adnan Oktar röportaj için bizi bekliyordu. Ne evin önünde veya içinde herhangi bir bayan yoktu. Bulunan şahışların hepsi erkekti. Zaten o zamanları TV kanalları da yoktu, yani kadın meselelerini kimse bilmiyordu.

Daha sonra Adnan Oktar TV kanalını açtı. 21.03.2011´de A9 TV ekranlara girdi. O günden itibaren kamuoyunda Oktar´ın itibarı da tamamen değişti. Kanal ilk açıldığında dini sohbetler yapılıyor, erkekler-kadınlar ayrı bulunuyordu, çarşaflı kadınlar çıkıyor, hatta Adnan Oktar – internette de bulunan – bir çok konuşmasında asıl tesettürün sadece başörtüsü olmadığını, tüm vücudu kapatan çarşaf giyilmesi gerektiğini söylüyordu.

İşte tezatlar da TV ile başladı. Çarşafın giyilmesini söyleyen Oktar´ın televizyonlarında canlı striptizler gösterildi. Daha da ilginçi, daha önce masonluk ve yahudilik aleyhine birçok kitap yayınlayan grup, bunları inkar etti, „kendilerinin izni dışında“ bu kitapların hazırlandığını ifade etti ve 180 derece dönerik kendilerini mason ve İsrail dostu ilan ettiler. Yani evrimi inkar eden Oktar kendisi tabir-i caizse evrimleşmiş, fikirleri tamamen değişmişti. Kemalizm ise, Oktar´ın değişmez faktörüydü. Geçmişte de TV kurulduktan sonra da her zaman dindar bir Atatürk´e vurgu yapıyordu. Bu konuda düşüncesi değişmemişti. Çünkü buradan prim yapmak istiyordu. Sadece Atatürk´e değil, Bediüzzaman´a, Erbakan´a ve bu günlerde Recep Tayyip Erdoğan´a sık sık vurgu yapıyor ve bunlardan kendisine malzeme ve taraftar çıkarmaya çalışıyor.

Adnan Oktar söz konusu olunca maalesef herkes yarı çıplak kadınlara, yani Oktar’ın tabiriyle “kediciklere“ kilitlenmiş konumda. Saçma saman, ahlaksız ve laubali fıkralarla Adnan Oktar grubu sadece magazin şeklinde konuşuluyor. Kedicikler konuşulurken, asıl ciddi sıkıntı hiç dile gelmiyor. Benim açımdan en ciddi sıkıntı ise, nasıl olurda, 7 senedir 24 saat reklamsız yayın yapan bir TV kanalı ayakta kalabilir? Evet maalesef bu soruyu kimse sormuyor? En fazla 300 kişiden oluşan Adnan Oktar Grubu bu kadar parayı ne miras ile ne kitap satımıyla elde edebilir. Büyük şirketler ve gruplar dahi reklamsız TV kanalı yürütemezken, Adnan Oktar nasıl oluyorda bunu 7 senedir yapabiliyor? İşte kilit soru bu. Para kaynağı nedir? Bu soru cevaplanmadan, Adnan Oktar grubunun ne olduğu, neye hizmet ettiği hiç bir şekilde aydınlanamaz. Ancak kediciklerle oyalandırılırız.

Başta, Adnan Oktar grubuna cemaat demediğimi yazmıştım. Evet, Oktar grubu dini konulara referans verse de, sosyolojik olarak baktığımızda dini bir cemaat değildir. Olsa olsa İslam dinini kötüye kullanan, cinselliği araçsallaştıran bir sekt, bir New Age hareketi olarak adlandırmak doğru olacaktır.

 

Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.02.2018) Aileleri bitiren kumar belası. Avrupa’da yaşayan Türklerde kumar sorunu

Aileleri bitiren kumar belası

Avrupa’da yaşayan Türklerde kumar sorunu

 

Kumar belası, Almanya´dakı türk toplumu arasında sessizce büyüyen, müdahale edilmeyen, uzman yardımı alınmayan, hastalık olarak dahi görülmeyen bir bela. Yapılan onlarca araştırmalara göre Almanya´da yaşayan türk gençlerinin bir numaralı hastalığı kumar.

 

Bu bağımlılık sebebiyle, sadece oynayan kişi harap olmuyor, çocukları, dostları, komşuları da etkileniyor. Bir çok bağımlılığın sonucunda aileler yıkılıyor.

 

Öncelikle bağımlılık tanımını göz önünde bulunduralım. Eğer bir tutumun daha çok zararları var ise, bu bir rahatsızlık oluşturur. Buna ilave olarak her bağımlılıkta bir kontrol kaybı vardır. Eğer bir davranış kişinin kendisini veya çevresini, mesela hayatını, işini, ailesini vs., olumsuz etkilemeye başladıysa, sürekli yapılıyorsa, kişi hayatını olduğu gibi bu davranış ile geçiriyor ise ve kişi bu davranışını terk edemiyorsa, bağımlılıktan söz edebiliriz.

 

Kumar bağımlısı olmanın bir çok sebepleri var. Arkadaş çevresi, başka sorunlardan kaçış, adrenalin, heyecan hissetme isteği, para kazanmak veya sırf eğlence bile olabilir. Ama kumarda eğlence çok çabuk bağımlılığa dönüşüyor. Şakasına oynayalım, eğlence olsun, gazozuna oynayalım diyerek başlıyor. Özellikle bir çok kumar bağımlısı “spor bahisleriyle” başladıklarını söylüyorlar. Ve ilk oyunda kazandıysanız, aslında kaybettiniz demektir. Çünkü ilk oyunda kazananlar öyle bir başarı duygusu içerisine girerlerki, artık iş gittikçe büyür ve kontrol kaybedilir. Zincirleme hatalar başlar. Aile içi kavgalar, kredi çekmeler, borçlanmalar, boşanmalar vs.

 

Avrupa´daki birinci kuşak türkler daha fazla kahvelerde kart oyunları, okay vs. oynuyorlar. İkinci nesil daha fazla bahis lokallerinde, oyun salonlarında, kumarhanelerde otomatiklerde oynuyorlar. Çok ilginçtir, Almanya´da kumarhanelerde yazılar almanca, ingilizce ve türkçedir. Almanya´da milyonlarca türk yaşamasına rağmen bu sadece kumarhanelerde böyledir. Diğer yerlerde türkçeye neredeyse hiç rastlamassınız. Demekki kumarhanelerde rağbet çok. Üçüncü nesil ise hem otomatları oynuyor hem de internette kumar oyunlarını oynuyor.

 

Bağımlılık sebebiyle aşırı sosyal ve ruhsal sorunlar yaşanır. Onun için konuyu ciddi almak gerekir. Mutlaka terapiye başvurmak gerekir. Bağımlı olmaktan daha kötü bir durum, bu bağımlılığı kabul etmeyip yardım aramamakta yatıyor. Araştırmalara göre Avrupa´da türk erkekleri genellikle bağımlı olduklarını kabul etmiyorlar ve profesyonel yardıma ihtiyaç duymuyorlar. Özellikle türk gençleri spor bahisleri oyunlarını kumar olarak dahi görmüyorlar. Hakikatende psikologlara veya psikiyatristlere başvuranların neredeyse büyük bir çoğunluğu genelde bayanlar, anneler veya bağımlıların eşleri. Halbuki kumar bağımlılığını çözebilmek için profesyonel bir terapi almak şart. Bu bağımlılıktan kurtulabilmek için gereken ilk şart, bağımlının hastalığını ve yardım almayı kabul etmesi. Ciddi almamak bağımlılığa giden ilk adımdır.

 

İlk hatalardan bir tanesi de böyle bir problem yokmuş gibi davranmak. Yani “sakın kimse duymasın” mantığıyla örtbas etmek çözüm değil. Ailenin içinde sorunu çözmek ise çok zor, çünkü ister istemez ailevi bağlar nedeniyle duygusallık ön plana çıkıyor. Bu nedenle profesyonel yardıma başvurmak gerekir.

 

Buradaki sorun ise Avrupa´da çok az sayıda türk kumar terapistinin olması. Sadece türkçe bilenler ise diğer terapistlere gidemiyorlar. Hatta yaşadıkları ülkelerin dillerini bilen bağımlılar dahi kendi kültürlerinden gelen bir terapisti tercih ediyorlar, çünkü böyle bir terapist bağımlıyı daha iyi anlayabilecektir. Dolayısıyla türk kumar uzmanlarının yok denilecek kadar az olması bu konuda en büyük sorunlardan bir tanesi.

 

Avrupa´da kumar bağımlılarının ailelerinin çok sık yaptığı hatalardan birtanesi de bağımlının borçlarını kapatmak. Yapabileceğiniz en büyük hatalardan birisidir bu. Borcu kapattığınız zaman bağımli kişiye oynaması için yeni sebepler vermiş olursunuz.

 

Bunun dışında “zaten para kazanmıyorsun, bırak bu oyunu, günahdır” gibi nasihatlar çok faydasız. Bağımlı olan kişi kendisi de para kazanmadığını veya dindar ise günah islediğini biliyor zaten. Onun oynama sebepleri farklı. Hatta böyle nasihatlar bazen ters tepki verebiliyor.

 

Terapi için öncelikle kumar bağımlısını ikna etmek gerekir. Eğer kişi bağımlı olduğunu kabul ediyorsa diğer adımlar daha kolay atılır. Çünkü bağımlılıktan kurtulabilmek için gereken ilk şart, bağımlının hastalığını ve yardım almayı kabul etmesi.

 

Eğer kabul etmiyorsa farkındalık oluşturulmalı. Yani hayatının zor durumda olduğunu, hayatını riske attığını farkına varması gerekiyor. Sadece kendisinin değil, birlikte yaşadığı insanların da hayatını tehlikeye attığını fark ettirmek gerekiyor. Yani farkındalık düzeyini arttırmak gerekiyor.

 

Farkındalık oluştuktan sonra, değişim için motive etmek gerekir. Değişmek için bağımlının aldığı kararların uygulamasında destek vermek gerekir. Yani başkalarının hedeflerini örnek göstermek yerine kişinin aldığı hedeflere saygı gösterip desteklemek gerekir. Psikolojik tedavide bu şekilde hareket ediyoruz: Farkındalık – Değişme isteği – Değişebileceğine inanç – Motive – Değişim.

 

Tüm bunlara ragmen, kumar bağımlılığı toplumumuzda maalesef ciddi alınmayan bir sorun. Halbuki kumar nedeniyle bir çok aile dağılıyor ve psikolojik sorunlar başlıyor. Özellikle oynayanların anneleri ve bayanları bu durumdan çok şikayetci. İstatistiklere baktığımız zaman, bir çok boşanmanın sırf kumar nedeniyle olduğunu görüyoruz. Yani kumar aileleri dağıtıyor. Bu nedenle kumar yüzünden aile içi şiddet ve aile yıkımları çok yaygın.

 

Ama belirttiğim gibi maalesef kumar sorun olarak ciddi alınmıyor. Bunun farklı nedenleri var tabiki. Örneğin küçük yaştan itibaren babanın kahveye gitmesi, orada kahve içmeyipte kumar oynaması bir çok göçmen ailelerinde çok yaygın bir fenomen. Bu “normal“ olarak algılanıyor. Böyle bir ortamda yetişen çocuklar ve gençler kumar oynamanın bir yanlışlık olduğunu kavrayamıyorlar. Bunun, hayatın bir parçası olduğunu zannediyorlar. Bağımlılık oluştuğu zaman da dolayısıyla “normal” olarak algılandığı için tedaviye gidilmiyor.

 

 

 

Cemil Şahinöz, Öztürk, Şubat 2018

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.12.2017) Cemaatlerin siyasallaşması

Cemaatlerin siyasallaşması

 

Cemaatlerin siyasallaşması yeni bir konu değil. Modernitede dini cemaatlerin veya STK´ların siyasallaşması her zaman gündemde olmuştur. Sadece islami cemaatler değil, hristiyanlık ve yahudilikte de tartışılan bir konudur.

 

Şahsi olarak dini cemaatlerin siyasetle içli dışlı olmalarını tasvip etmiyorum. Elbette bireylerin siyasi görüşleri olacaktır, destekledikleri siyasi partiler olacaktır, hatta üyesi olduklari partiler dahi olabilir.

Fakat cemaat olarak, tüm cemaatin ferdleri adına, „A veya B partiyi destekliyoruz“ gibi açıklamaları, ileriye dönük yanlış buluyorum. Neticede cemaatlerin ilk gayesi iman hakikatları olmalı. İnsanlara Allah´ı, ahireti hatırlatmak ilk vazifeleridir. Bu bağlamda her insana ulaşma isteği vardır. Eğer bir cemaat toplumda tamamen A veya B partisiyle bağdaştırılırsa, her insana ulaşma imkanı da sınırlı kalır. Birde bir toplumda zaten bir siyasi kamplaşma var ise bu hedef hiç gerçekleşmez.

 

Cemaatler ne kadar siyasetin içine girerlerse, o kadar da insanların günlük meselelerine cevap veremiyorlar. Bu nedenle cemaatlerin asıl vazifelerini göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

 

Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.11.2017) İletişim çağında iletişimsizlik veya Bilgi çağında okumamak

İletişim çağında iletişimsizlik veya

Bilgi çağında okumamak

 

 

Dünya çapında yapılan araştırmalara göre en fazla kitap Fransa´da (%21) ve İngiltere´de (%21) okunuyor. Üçünsü sırada Japonya (%14) geliyor. ABD´de okuma oranı %12 ve İspanya´da %9. Türkiye´de ise %0,1 ile 86. sırada. En çok okunan kitapların konusu aşk (%65), siyaset (%24), düşünce (%13) ve kişisel gelişim (%7). Dünya´da kişi başına kitap için harcanan para ortalama 1,3$. Türkiye´de bu rakam 0,25$. Çocuklara kitap hediye etme oranında ise Türkiye 180 ülke arasında 140. sırada.

 

Almanya´da 30,5 milyon kitap alıcısı var. 14 yaş ve üstü arasında yapılan bir araştırmaya göre 9,25 milyon kişi hergün bir kitap okuyor. 13,32 milyon kişi haftada bir kaç defa okuyor. 7,09 milyon kişi haftada bir kere, 5,16 milyon kişi 2 haftada bir, 7,32 milyon kişi ayda bir kere ve 27,96 milyon kişi daha uzun aralıklarla kitap okuyor. En çok okunan kitaplar ise Almanya´da da kurgu-romanlar.

 

Uluslararası Yayıncılar Birliği´nin bilgilerine göre, yayın sektöründe Türkiye dünya´da 11. sırada. Rakamlara göre Türkiye´de kitap baskı sayısı sürekli artıyor. Kişi başına 8,4 kitap düşüyor. Fakat okuma oranında yıllardır tam ters yönde bir ilerleme görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu´nun araştırmalarına göre, Türkiye´de kitap okumaya günlük ayırılan süre ortalama 1 dakika. Fakat günlük TV izleme süresi ise ortalama 6 saat, internete bağlanma süresi ortalama 3 saat. Kitap okumak, türk insanının ihtiyaç listesinde 235. sırada yer alıyor.

 

Neticede Türkiye´de çok fazla kitap, çok fazla gazete, çok fazla dergi, inanılmaz çok köşe yazısı yayınlanıyor, fakat okuma oranı, satış oranları çoğalmıyor, azalıyor. Peki bu kitapları kim okuyor, kim alıyor? Tabir-i caizse yazarlar birbirlerinin kitaplarını ve yazılarını okuyorlar ve yazarlar dışında okuyan yok gibi.

 

Almanya ve Türkiye´yi biraz daha karşılaştıralım…

 

Türkiye´de 20´ye yakın haber kanalı var.

Almanya´da sadece 3 tane haber kanalı var.

 

Türkiye´de neredeyse her dakika bir ´Son Dakika´ haberi görürsünüz.

Almanya´da çok nadir ´Son Dakika´ haberi izlersiniz.

 

Türkiye´de yüzlerce köşe yazarı var.

Almanya´da köşe yazarı diye bir meslek yok. Bazı gazetelerde haftada üç-dört köşe yazısı yayınlanır. Yazarları da çoğu zaman farklı kişilerdir. Sürekli yazan yoktur.

 

Türkiye´de bayilerde 20´ye yakın farklı gazete satılır.

Almanya´da bayilerin çoğunda en fazla 5 farklı gazete satılır. Ve bunların arasında, istisnalar hariç, 2-4 tanesi yerel gazetedir.

 

Almanya´da sadece iyi yazarların ortalama yazdığı 4-5 kitabı vardır.

Türkiye´de her yazarın ortalama 20 kitabı var.

 

Almanya´da yazarlık bir meslektir.

Türkiye´de herkes ´araştırmacı-yazar´dır.

 

Türkiye´de her kanalda tartışma programları vardır. Hergün ve saatlerce sürer.

Almanya´da 5-6 tane tartışma programı var ve bunların süresi 1 saati geçmiyor.

 

Türkiye´de haberler bir saat sürer. Magazin, kazalar, siyaset. Hepsi vardır içerisinde.

Almanya´da haberler 5 dakika sürer. En fazlası 12 dakika sürüyor. Magazin, cinayet, kaza haberleri yoktur. Sadece çok büyük bir olay olursa, cinayet ve kaza haberleri gösterilir.

 

Tüm bu verilere ve farklara baktığımızda okumaktan çok konuşmayı ve izlemeyi sevdiğimizi tespit edebiliriz. Dolayısıyla kitap okuma ihtiyacı ve oranı da düşük oluyor. Kültür olarak asya insanlarının iletişimi yazılı metinlere değil, sözlü iletişime dayanır. Söz anlaşma gibidir, ağızdan çıkan imza gibidir. Avrupa kültürlerinde ise konuşulan değil, yazılı metin esastır. İstediğiniz kadar konuşun, elinizde yazılı bir metin yoksa, söylediğiniz geçersiz olabilir. Bundan dolayı kitaba, yani yazılana, verilen değer de farklıdır.

 

Genel olarak baktığımızda iletişim çağı, insanları daha da iletişimsiz hale getirdi. İletişim şekilleri ve imkanları çoğalmış olsa da iletişimin içeriği ve kalitesi düştü. Yani iletişim var, fakat hem kalitesiz hem de gerçekçi bir iletişim değil.

 

Aynı zamanda teknolojik çağ bizi bir bilgi çağına soktu. Her an her istediğiniz bilgiye ulaşabiliyorsunuz. Fakat bilgiye ulaşabilmek, bilgi sahibi olmak manasına gelmiyor. Kaldıki doğru bilgiye ulaşabildiğiniz manasına hiç gelmiyor. Çünkü aynı zamanda her zaman heryerde çok fazla bilgi kirliliği var.

 

Kısa ve hızlı bilgiler heryerimizi sardı. Az önce aldığınız bilgi az sonra bam başka bir şekilde, başka bir bakış açısıyla önünüze çıkabilir. İnsanlar sayfalarca kitap, uzun makaleler, bir temeli olan araştırmaları okumak yerine, 144 karakterden oluşan twitter mesajlarını okumak – daha doğrusu görmek – istiyorlar. Çünkü bilgi okunan birşey degil, görünen bir şey haline geldi. Örneğin haberlerin sadece manşetleri görülür, ama okunmaz. Görmek ve bakmak arasındaki fark gibi. Bakmak içselleştirir. Görmek sadece göz ile irtibatlıdır, bakmak zihin ile ilgili bir meseledir. Aynı bunun gibi bilgi çok, fakat okuyan yok. Okunduğu zannedilen bilgiler ise zihne inmiyor. Kalıcı bir bilgi haline gelmiyor. Ve neticede hemen unutuluyor.

 

Zaten köşe yazılarının büyük bir çoğunluğu da analiz şeklinde yazılan yazılar değil, sokakta konuşulan bir dil ile yazılıyor. Dolayısıyla gerçek manada kitap okumayı da teşvik etmiyor.

 

Bu kısa ve hızlılık aslında insanın fıtratına da aykırı. Kızıldereliler hızlı bir şekilde bir yere giderken grubun lideri “Biraz bekleyelim, ruhumuz bize yetişemiyor, geride kaldı” der. İnsanın fıtratı bu kadar hızlı, çabuk değişen, kısa ve içeriği olmayan bilgiye uygun değildir. Bu hızlılık ve okumamak insanın psikolojisini de menfi manada etkiliyor. Hiperaktif, rahatsız, sıkıntılı, stresli hale getiriyor.

 

Son olarak maalesef eğitim sistemimiz de okuma oranının düşüşüne sebep oluyor. Ezber kültürüne dayanan, bilgiyi içselleştirmeyi engelleyen bir sistem var Türkiye´de. Üniversitede ve birçok sınavda bilgi üretmiyorsunuz, fikri ve zihni çabalama yapmıyorsunuz. Sadece verilen cevaplardan hangisi doğru diye seçiyorsunuz veya tahmin ediyorsunuz ve bunu yapabilmek için büyük bir ölçüde önceden ezberlediğinizi hatırlamak için beyinsel hafızayı çalıştırıyorsunuz. Beynin bilgi üretme bölümleri devre dışı kalıyor.

 

Cemil Şahinöz, Referans Dergisi, Kasım 2017

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(02.11.2017) Öfke kontrolü

Öfke kontrolü

İnsanları hapishanelik veya hastanelik eden olaylara baktığımızda genelde saniyelik olaylardır. İnsan kontrolünü kaybediyor ve ne yapacağını şaşırıyor. Kontrolsüz olduğumuz an, kontrolümüzü nefis ele alır. Çünkü kainatta boşluk olmaz. Mutlaka herşeyin yeri doldurulur. Kontrolü kaybettiğimiz an bilinçaltımızdaki bilgiler devreye girer ve genel olarak menfi şekilde yansır. O an insanları kırarız, daha sonra pişman olacağımız sözler söyleriz. Hatta kendimizi tanımaz hale geliriz, çünkü o an zaten biz biz değiliz. O anki kişilik ve davranışımızı kendimiz olarak kabul etmememiz gerekir. Kabullenirsek sürekli o şekilde davranmaya başlarız, hatta kontrollü olduğumuz anlarda dahi.

Filozof Sokrat ve eşi Xanthipe arasında geçen hikaye meşhurdur. Rivayetlere göre Xanthipe çok huysuzdur. Bir gün insanların gözü önünde Sokrat´a bağırır, ondan tepki görmeyince üzerine su kovasını döker. Bunun üzerine Sokrat sadece “Bu kadar gök gürültüsünden sonra, bu yağmuru bekliyordum.“ der. Eğer Sokrat sakin ve sukunet içinde davranmasaydı daha büyük kavgalar oluşabilirdi. Biri öfkeliyken, diğerinin üzerine gitmek yerine susması kavgayı hafifletir ve hatta bitirebilir.

Aynı şekilde öfkeli birine kavga esnasında “Sakin ol” veya “Bağırma” demek ters tepki yapar. Kişi daha çok bağırmaya hatta “Ben bağırmıyorum, ben zaten sakinim” der. Manipülasyon tekniklerinde bu sıkça uygulanır, sinirlenmesi istenilen kişiye “Sakin ol” denilir ve genelde buna muhatap olan ve “hedef” olarak seçilen kişi sakinleşmez, aksine tam da istenildiği gibi sinirlenir.

Öfke ve sinir halinde Peygamberimizin tavsiyelerini hatırlamak gerekir: “Öfkelendiğinde abdest al. Çünkü öfke şeytandandır, şeytan ise ateşden yaratılmıştır. Ateşi ise ancak su söndürür bu yüzden öfkelendiğinizde abdest alın.“ Su insanı rahatlatır, ferahlatır. Tekrar kontrolü eline almasına ve sakin olmasına vesile olur.

Peygamber Efendimiz öfke ve kavga anında sakinleşmek için başka farklı metotlar da önerir: “Her türlü öfke ve ağız kavgasının ilacı iki rekat namazdır.“, “Öfkelendiğin zaman sus, ses çıkarma, yine öfkelenirsen ikinci defa sus.“, “Biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın.“, “Kişi öfkelendiğinde ´Allah’a sığınıyorum´ derse, öfkesi gider.“, “Öfkelenen kimse toprağa yapışsın.“, “Öfkeli anda nefsine hakim olan dünyada da efendidir, ahirette de efendidir.“, “Öfke anında durmasını bileniniz en kahramanınızdır.“ ve dua eder: “Ey Nebî Muhammed’in Rabb’i olan Allah’ım günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider!“

Hz. Muhammed (sav) bir gün: “Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?“ diye sordu. Ashab: “Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!“ dediler. Rasulullah: “Hayır,“ dedi, “gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.“

Başka bir hadis de ise Peygamberimizin üzüldüğünde namaz kıldığı belirtilir. Aynı şekilde “Biriniz kızdığı zaman, susun!“ der. Bu da bizim için bir sakinleşme metodu olabilir.

Peygamberimizin bu tavsiyeleri öfkeyi ve kavgayı yatıştırmak için en verimli metotlar. Sakinleşmek için özellikle su ile temas edilmesi (abdest), dünyevi irtibatın kesilmesi (namaz) ve öfkeyle konuşulmaması (susmak) ve hareket edilmemesi (oturmak, yatmak) insanı rahatlatır. Çoğu zaman karşı tarafı da vicdana getirir. Zaten öfkeyle çözüm üretmek mümkün değildir.

Tabi öfke anında bunları hatırlamak çok zor olacaktır, çünkü kontrol elden çıkıyor, insan kendinden geçiyor ve işin içine nefret, gurur veya inat girebilir. Bu nedenle bu hakikatları daha önceden içselleştirmek gerekir. Yani daha önceden, “Hangi durumlar beni öfkeye götürüyor? Öfkelenmeye doğru giderken vücudumda hangi değişimler oluyor?” diye tespit edilmeli. Bunlar tespit edilirse birdahakine öfkeye giden yoldan hızlı bir şekilde dönme imkanı olur. Nasıl evimizde her zaman bazı ilaçları bulundururuz, muhtemel hastalık durumunda alabilmek için, aynı şekilde psikolojik olarak her zaman sağlıklı düşünceler ve duyguları kafamızda bulundurmamız gerekirki, muhtemel öfke anlarına giderken kullanılabilinsin.

Cemil Şahinöz

Öztürk, Kasim 2017

https://www.amazon.de/Pozitif-Ol-Psikolojik-Terapide-Risale-i/dp/9752613438

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(24.10.2017) Çekirdek Darbesi

Çekirdek Darbesi

 

H – A – Z – İ – M

<———-

 

İstihbarat teşkilatları akıl almaz metotlara başvururlar. Karşı tarafa diz çöktürmek için fantazi gibi gelen sinsi stratejiler beslerler. Bugün burada bu stratejilerden birinden bahsedelim.

 

Konumuz çekirdek. Çekirdek deyip geçmeyin.

Türkiye´de en çok tüketilen, başka bir tabir ile, en çok yere tükürülen virusdur çekirdek. Her sokakta çekirdek yığınları birşey ifade ediyor.

 

Yapılmayan bir araştırmaya, tamamen tahminlere dayanan su-i zanlara göre Türkiye´deki çekirdeklerin %95,6´sını Soros´a bağlı bir şirket piyasaya sürüyor. Soros´a bağlı olan bu şirket aynı zamanda “Çevreyi kirletin“ isimli bir yardım kuruluşunun da sponsoru. Yani Soros çekirdekleri satıyor ve aynı zamanda çevrenin kirletilmesi için propaganda yapıyor. Demekki burada bir strateji var.

Stratejiyi iyi analiz ettiğimizde karşımıza korkunç bir senaryo çıkıyor. Çok korkunç. O kadar korkunç ki, filim olsa, izlerken komşu mahallenin dükkanlarındaki tüm çekirdekleri kabuklarıyla beraber yutarsınız.

Evet, plan şu: Aziz milletimiz günde 7,9 milyar çekirdek tüketiyor. Çekirdeklerin kabukları yerlere atılıyor. Her kabuk 0,1mm uzunluğunda ise, hesaplara göre 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabuklarına bovulmuş olması gerekiyor.

 

İnanılmaz ama gerçek. Bu stratejiyle Soros tüm Türkiye´yi batırmak istiyor. 2048 senesinde tüm Türkiye çekirdek kabukları altında gömülmüş olacak. Haritada güzel ülkemiz Çekirdekistan olarak geçecek. Bu sessizce gerçekleşen bir ÇEKİRDEK DARBESİDİR. Ve herkes bu darbeye alet oluyor. Çekirdek çitleyen ve yere atan herkes birşekilde darbeyi hazırlamış ve desteklemiş oluyor.

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.09.2017) Soykırım: Myanmar, Arakan

Soykırım: Myanmar, Arakan

 

 „Beni korkutan kötülerin baskısı değil, iyilerin kayıtsızlığı.“

Martin Luther King

 

 

Tarih sahnesinde bir çok soykırım gerçekleşmiştir. İnsanoğlu büyük zulümler işlemiştir. Irk, renk, kabileye dayanan tüm ideolojileri hem dinimiz hem kültürel mirasımız red eder.

 

Geçmişteki soykırımları anmak ve kınamak elbette önemlidir. Fakat halihazırdaki soykırımları görmek, görebilmek ve „dur“ diyebilmek, bundan daha önemlidir. Çünkü tarih tekerrürden ibarettir, hiç tekerrür eder mi ibret alınsa?

 

1995´deki Srebrenica soykırımını insanlık görmedi. Görmek istemedi. Bilinçlı veya bilinçsiz olarak gözler, kulaklar, ağızlar kapandı. Ancak yıllar sonra soykırım olarak nitelendirilmeye başlanıldı.

 

Aynı etik dışı davranışı yine görüyoruz. En az 5 senedir tüm insanların gözleri önünde tüm bir millet katlediliyor. Ve yine sessizlik ve kayıtsızlık hakim. Kimse ya görmüyor veyahut konuşmak istemiyor.

 

Bahsedeceğimiz bu zulümün adı soykırımdır. Bu şekilde ifade edilmeli. Ve bu soykırım öyle şiddetlidir ki, başka “soykırımlar“ yanında “küçük sürtüşmeler“ gibi kalır.

 

Evet, Myanmar´daki soykırım´dan bahsediyoruz.

 

Senelerdir Myanmar´da müslümanlar katlediliyor. Sistematik bir şekilde tüm dünyanın gözleri önünde soykırım gerçekleşiyor. Fakat Myanmar´da elde edilebilecek fazla yeraltı hazineleri olmadığı için kimse “Diktatörü durdurun“, “Demokrasi elden gidiyor“ demiyor. İnsanların canları beş para etmiyor.

 

Myanmar´ın Arakan bölgesinde binlerce insan en zalim bir şekilde işkence görüyor ve öldürülüyor. Bugün yaşanan bu zulüm dün başlamadı. Seneler önce başladı. Fakat sadece Ramazan, zekat, kurban ve romantik anlarımızda hatırladık.

 

Örneğin, 2012 senesinin Hazıran ayında sadece bir ay içerisinde 25.000 insan öldürüldü. Bir günde 1000´den fazla insan katledildi. Evler, camiler, müslümanların yaşadığı bölgeler yerle bir edildi. Bu zulümden kurtulabilen müslüman halk başka devletlere sığındılar, fakat soykırıma rağmen bu insanları mülteci olarak kabul etmeyen devletler de vardı  – ki bunlar da zulüm ve soykırıma ortaklık etmiş oluyorlar.

 

İHH´nın insanhakları raporunu incelediğimiz zaman, Myanmar´da yaşayan müslümanların daha önce de, daha öldürülmeden önce de, hiç bir hakları olmadığını görüyoruz. Bu rapora göre müslümanların bazı bölgelere girmeleri tamamen yasak. Bazı bölgelerde dışarıya çıkmaları yasak. Saat 21´den sonra müslümanlar evlerinden çıkamazlar. Camilere gitmeleri tüm gün içerisinde yasaklanmış. Senede bir kere müslümanlar devlete vesikalık bir aile fotoğrafı sunmak zorunda. Her ölen veya doğan için ayrı vergi ödemekteler. Müslümanlara betondan ev yapmak veya satın almak yasak. Eğer bir müslüman esnaf olarak çalışmak istiyorsa, mutlaka budist bir işortağı bulmalı, ve bu iş ortağı hiç bir maddi katkıda bulunmadan, hisselerin yarısına sahip olmalı. Müslümanlar devlet hastanelerine gidemez. Devletin onayı ve özel bir vergi ödemeden evlenmeleri yasak. Sadece belli yaşa kadar okula gidebilirler. Sabit telefon hattı yasak. Araba, motorsiklet gibi araçları kullanmaları veya satın almaları yasak. Hakim karşısında avukatsız, savunmasız ve yargısız hüküm alabiliyorlar. Myanmar´da müslümanların nüfüs cüzdanları dahi yok. Kendilerine müslüman olduklarını belirten özel bir belge veriliyor.

 

Hepsi şaka gibi veya bir korku filimi gibi geliyor. Ama hepsi gerçek. İnternet´de veya sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılan yalan yanlış resimler gibi değil. İnsanhakları derneklerinin raporlarında bu bilgiler yer alıyor. Bahsettiğimiz gibi, yıllar öncesinden. Yeni de değil.

 

Ve bu yasaklar yetmiyormuş gibi, şimdi de müslümanların hayat ve yaşama hakları elden alınıyor.

 

Dolayısıyla bu soykırım, yıllarca süren bir baskı ve zulmün neticesidir. Birdenbire oluşan bir siyaset veya durum değil. Myanmar´da devlet yıllardır müslümanlara işkence etti ve sınırları denedi. Tüm dünya sustuğu için, hızını alamayıp soykırıma, yani sistematik katliama yöneldi. Çünkü her soykırım için bir suskunluk, bir sessizlik lazım. Tarih boyunca böyle olmuştur. Çoğunluk sustuğu için soykırımlar gerçekleşir.

 

10 sene sonra bir Razaman´da uygur türklerine ağlamamak ve uygur türklerine uygulanan soykırımdan bahsetmemek için tam da burada bir hatırlatma yapmamız gerekiyor. Uygur türkleri de yıllardır Çin hükümeti tarafından aynı yukarıda bahsettiğimiz zulüm ve benzer yasaklarla karşıkarşıyalar. 1949´dan itibaren 400.000´den fazla uygur türkü bu baskı sonucu öldürüldü. Eğer bu konuda da susulmaya devam edilirse aynı netice oradaki masum halkı da bekliyor.

Rengi, dini, dili, ırkı ne olursa olsun, bir müslüman zulüme karşı gelmeli. Sesini çıkarabilmeli. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi, sessizlik zulümü artırıyor.

 

Cemil Sahinöz, Risale Haber, 05.09.2017

http://www.risalehaber.com/soykirim-myanmar-arakan-19457yy.htm

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(01.07.2017) Hitler ne zaman, nerede öldü?

Hitler ne zaman, nerede öldü?

 

Adolf Hitler´in ölümü her zaman komplo teorilerine malzeme olmuştur. Sebebi ise, hiç bir zaman cesedinin bulunamaması. 2. Dünya Şavaşının sonunda Sovyetler Hitler´in saklandığı sığınağa girdiklerinde Hitler´i veya cesedini bulamazlar. Fakat Hitler´in öldüğünü ve kaınıların, bazı kemik parçalarının, ellerinde olduğunu söylerler. Amerika´nın o günlerdeki istihbaratı OSS (Office of Strategic Services) Sovyetlere güvenmez ve kendileri Hitler´i aramaya başlarlar. 2009´da ise yapılan geniş çaplı araştırmalara göre Sovyetlerin ellerindeki kemiklerin ve DNA´ların ne Hitler´e ne de eşine ait olmadığı ortaya çıkar.

Hitler´in yakın dostu Göbbels ise 22 Nisan 1945´den itibaren Hitler ile aynı sığınakta kalıyordu. Hatta 29 Nisan´da Göbbels, sığınakta evlenen Hitler ve Eva Braun´un nikah şahidi oluyor. Aynı gün Hitler Göbbels´i Başbakan ilan ediyor. Resmi tarihe göre bir gün sonra Hitler ve Eva Braun intihar ediyorlar ve cesetleri yakılıyor. Göbbels ise Hitler´in ölümünden bir gün sonra, Sovyetler ateşkesi kabul etmedikleri için, eşiyle beraber önce çocuklarını zehirle öldürüyorlar, ardından kendileri de aynı zehiri içiyorlar. Sovyetler sığınağı bulduklarında Göbbels ve eşinin cesetlerini yanık halde buluyorlar. Sovyetler ikisinin de küllerini 1970´de Elbe nehrine döküyorlar. Göbbels ve eşinin cesetleri bu şekilde bulunduğu için, Hitler ve eşinin de aynı şekilde intihar ettikleri ve cesetlerinin yakıldığı resmi olarak kabul ediliyor. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi, Göbbels ve eşinin cesetleri bulunmasına rağmen, Hitler ve eşinin cesetleri hiç bir zaman bulunamıyor.

İşte burada da her türlü komplo teorileri başlıyor. Hitler´in aslında ölmediği, şu veya bu şekilde kaçtığı, hatta başka ülkelerde görüldüğü 2. Dünya Savaşından sonra 70´li yıllara kadar gazetelerde yayınlanmaya başlıyor. Örneğin, Hitler´in kısa bir dönem Kolombiya ve Güney Afrika´da olduğu söyleniyor.

 

Bu teorilerden belki en önemlisi, Hitler´in Arjantin´e kaçtığıyla ilgili. O zamanları Arjantin´in Hitler´i desteklediği biliniyordu. Hatta Hitler´i koruma altına almak istediği de gizli ve saklı değildi. Belki de bu yüzden teorilerin çoğu Arjantin ile ilgili. Arjantin gazeteci Abel Basti bu teoriyi destekleyenlerden en meşhuru. Kendisi Hitler´i gördüğünü söyleyen bir çok arjantinliyle röportaj yapıyor.

 

FBİ´in yeni yayınladığı belgelere ve dokümanlara bakar isek, bu teoriyi destekleyen bilgiler görüyoruz. İlk defa yayınlanan belgelere göre Hitler eşiyle beraber bir denizaltı gemisiyle Arjantin´e kaçıyor. Orada 1970´lere kadar sessiz, sakin yaşıyor ve ölüyor. Amerikan istihbaratı ise bu belgelere göre Hitler´in hangi ikametgah´da yaşadığını dahi biliyor, fakat hiçbir eylem yapmıyor.

 

Bu belgeler ise netlik kazandırmak yerine, daha fazla komplo teorilerine vesile oluyor. Neticede FBİ´in elinde de Hitlerin gerçekten kaçabildiğine ve Arjantin´de yaşadığına dair kesin bir delil yok. Sadece oraya kaçtığını ve orada yaşadığını bildikleri belgelerde yer alıyor.

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(31.05.2017) FETÖ Paranoyası

FETÖ Paranoyası

Erdogan düşmanlığı ve Erdoğan nefreti nasıl bir psikolojik hastalık şekline girdiyse, aynı şekilde her taşın altında FETÖ´cü aramak da bir psikolojik vakıa oldu.

Eski Almanya´nın Stasi döneminde olduğu gibi, sevmediğiniz birini FETÖ´cü diye ihbar etmeniz, kendisinden kurtulmanız için yeterlidir.

Bu çok sağlıksız bir durum. Ki netice olarak bugünki tartışmalara baktığımızda da bunu görüyoruz. Herkes ya açıktan FETÖ´cü, ya da gizli FETÖ´cü ilan ediliyor. Toplumsal kamplaşmalar sebebiyle bir güvensizlik ortamı oluşuyor. Şantaj ve fişlemeler devreye giriyor.

80´lerde ve 90´larda aynı fişleme şeklini Kemalizmin askerleri gerçekleştiriyordu. “Dindar“ diye fişlenen insanların geleceği ile oynanıyordu.

Aynı hatayı yeniden yapmamamız gerekiyor. Adalet ile sık eleyerek, yaşın yanında kurunun da yanmayacağı şekilde, en önemlisi kul hakkı yemeden, suçlular cezandırılmalı.

Kimin FETÖ´cü olduğu, kimin bu örgütte yer aldığı, kimin bu örgütten sayıldığı, herkese şeffaf kriterlerle ortaya koyulmalı. Yoksa tabanda aslında örgüt ile hiç bir bağı olmayanlar suçlandıkça, sadece toplumun nefreti toplanmış olur. Çünkü bu şekilde devam ederse, herkesin en az bir tanıdığı, herkesin en az bir aile mensubu FETÖ´den suçlanmış olacak. Toplum bu şekilde nasıl hareket edecek? Eğer TV haberlerinde “Örgüt evi basıldı“ denip, suç unsuru olarak masada silah ve uyuşturucu yerine “Kur´an-ı Kerim ve F. Gülen´in kitapları“ sergileniyorsa bu sadece komik değil, aynı zamanda saçmalıktır. Zamanında bu örgütün dershanelerinde bulunmuş, bir kaç defa sohbetlerine katılmış, belki hanımlar arası buluşmalarda börek yapmış fakat örgüte girmemis olanların peşine düşülürse, asıl tutuklanması gerekenler çoktan okyanus ötesine kaçmış olurlar.

Maalesef özellikle Nurculuk Hareketine mensup olanlar halen FETÖ ile karıştırılıyorlar. Halbuki Fethullah Gülen en büyük hainliğini, en büyük zararı Nurculuk Hareketine ve Bediüzzaman Said Nursi´nin yazdığı eserlere vermiştir. FETÖ daha paralel devlet olmadan evvel paralel nurculuk yapıyordu zaten.

F. Gülen bir kaç sene, 60´lı ve 70´li senelerde, Nurculuk Hareketinin içerisinde bulunmuşsa da, hizmet anlayışı sebebiyle sürekli ama sürekli nurcular ile tartışmıştır. Ve sonunda Nurculuk Hareketinden ayrılıp kendi örgütünü kurmuştur.

60´lı ve 70´li senelerde F. Gülen ile tanışan ve Nurculuk Hareketinde bulunan insanlarla 2009´da yaptığım röportajlarda, neredeyse hepsi F. Gülen´in nurculuk ile alakası olmadığını, Nurculuk Hareketine tamamen ters düstüğünü, fakat bunu bir türlü topluma anlatamadıklarını söylüyorlardı. Ve bu röportajları FETÖ´nün hainliği ortaya çıktıktan sonra değil, 2009 (!)´da yapmıştım. Bu araştırma aynı sene kitap olarak yayınlandı.

Buna rağmen genel olarak maalesef F. Gülen ve Nurculuk Hareketini ayıramayanlar var. Burada bizzat kendimden örnekler vermek istiyorum.

Bana bile “FETÖ´cü“ diyenler olabiliyor. Halbuki FETÖ daha ortaya çıkmadan önce FETÖ´yü ve Fethullah Gülen´i ağır eleştiriyor, bu eleştiriler sebebiyle hem FETÖ mensupları tarafından hem de – ne yazık ki o zamanları – Ak Parti mensupları tarafından eleştiriliyordum. Fitneci deniliyordu o zamanları. F. Gülen´i ve örgütünü yaklaşık 15 senedir elestirdiğimi yazılarımla ispat ediyorum:

Örneğin 12.12.2004 tarihinde yazdığım köşe yazısında STV´de yayınlanan Sırlar Dünyası dizisini eleştirmiştim. “Bunda ne var ki?” demeyin. O zamanları STV´deki dizileri eleştirmek, hem de Sırlar Dünyasını eleştirmek “günah“ gibi algılanıyordu.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2004/12/12/12-12-2004-sirlar-duenyasi-insanlari-pasiflestiriyor/)

10.01.2006 tarihinde Nurculuk Hareketi ve Gülen Hareketinin farklarını ortaya koymuştum ve hemen FETÖ´cülerin hedef tahtasına oturtulmuştum.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2006/01/10/10-01-2006-nurculuk-guelen-hareketi-farki/)

12.07.2007 günü, neden Zaman Gazetesinde değil de Hürriyet Gazetesinde yazdığımı, Zaman Gazetesinin dini cemaatleri desteklemediğini, kendileri hariç herkese karşı olduklarını yazmıştım.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2007/07/12/12-07-2007-huerriyet-vs-zaman/)

21.03.2008 tarihinde F. Gülen´in Türkiye´ye dönme hesaplarının olduğunu yazmıştık.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2007/03/21/21032008-fethullah-gulen-donuyor-mu/)

İnternet anketlerinde neden hep F. Gülen´in çıktığını ve bunun hiç de övünülecek bir şey olmadığını 07.04.2008 günü yazmıştık ve havalara giren örgüt mensuplarını fena kızdırmıştık.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2008/04/07/07-04-2008-internet-anketleri/)

Ergenekon sürecinde 17.07.2008´de yazdığım bir köşe yazısında STV`nin ve FETÖ´nun bu olayı tamamen abarttığını ve sulandırdığını yazmıştım. Herkes yanlış yaptığımı, bu olayın FETÖ ile alakası olmadığını söylüyordu.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2008/07/17/17-07-2008-ergenekon-tv/)

2009´da yazdığım “Nurculuk Hareketi“ kitabında F. Gülen ve FETÖ´nün Nurculuktan tamamen farklı olduğunu, F. Gülen´in Türkiye´de cemaatlerden yana değil, her zaman güçlü zannettiği kişilerin yanında olduğunu yazdım. Bu kitapdan sonra örgüt mensupları Almanya´da kıyameti kopardılar. „Cemil Şahinöz, muhterem Fethullah Gülen´e karşı bir kitap yazdı“ diye lanse edildi.
(Kaynak: https://www.amazon.de/Die-Nurculuk-Bewegung-Entstehung-Organisation/dp/9752696201)

Ve gelelim asıl önemli noktaya. Mavi Marmara olayından sadece bir kaç gün sonra (06.06.2010 tarihinde) F. Gülen´in yine “güçlü zannetiğini” seçtiğini, Erdoğan ve Ak Parti ile ipleri kopardığını ve en geç 2014/2015 seçimlerinde Ak Parti´ye karşı tavır alacağını yazdım. Bu köşe yazım “İkinci Vatan“ gazetesinde yayınlandıktan sonra hem FETÖ´cülerin hem Ak Parti, hem de diğer islami cemaatlerin mensuplarının „Fitneci, onlar bizim kardeşimiz“ sözlerine muhatap oldum.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2010/06/06/06-06-2010-fethullah-gulen-%e2%80%93-ak-parti-kavgasi/)

12.04.2011 günü FETÖ´cü Hakan Şükür´ün Ak Parti adaylığını eleştirmiştim (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2011/04/12/12-04-2011-sanatcilar-edebiyatcilar-sporcular-mankenler-siyasete-girerse/)

Yazılarımda görüldüğü gibi o zamanları bile F. Gülen´den bahsederken “Hocaefendi” gibi kavramları kullanmıyorum. Ve tüm bu zaman çerçevesinde sadece 3 yazıda FETÖ´yü eleştirmemişim, fakat övmemişim de. 30.09.2010 tarihinde Ahmet Hakan´ın F. Gülen´e saldırdığını (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2010/09/30/30-09-2010-ahmet-hakan%C2%B4nin-fethullah-gulen/), 15.02.2013 günü bazı alman medyasının bazı kuruluşları, FETÖ dahil, hedef tahtasına aldığını (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2013/02/15/15-02-2013-alman-medyasinin-yeni-hedefi-gulen-hareketi/), 23.05.2014 günü alman devlet kanalı WDR´de FETÖ´nün şeffaf olmadığını, siyasi olarak tehlike olduğunu, ama okullarda henüz bir tehlike bulunmadığını ifade etmişim (Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2014/05/23/23-05-2014-fethullah-gulen-und-die-gulen-bewegung-in-deutschland-wdr-23-05-2014/). Tüm bunları övmek adına değil, kul hakkını göz önünde bulundurarak yaptım. Aynı şekilde 2003/2004 senelerinden önce F. Gülen´i ve örgütünü övmesem de, eleştirmiyordum da, dini bir cemaat olarak görüyordum. İttihat-ı İslam namına eleştirilmelerini doğru bulmuyordum da. Zaten yukarıda da yazdığım yazılar 2004 senesinden itibaren başlıyor.

Fakat 17 ve 25 Aralık 2013´den sonra da susmadık, aynen düşündüğümüzü yazmaya ve anlatmaya devam ettik.

03.02.2014´de Zaman Gazetesi´nin Almanya baskısında Ditib, Diyanet ve türk imamları hedef alındığını kaleme aldık. Bu yazımızda bahsettiğimiz öngörü, yani bu haberler devam ederse imamlarımızın itibarları kırılacak düşüncesi, bugün maalesef gerçekleşti.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2014/02/03/03-02-2014-zaman-gazetesi-diyanet-ditib-ve-imamlari-hedef-aldi/)

2014´de Almanya´da Baden Württemberg Eyaletinin İstihbarat raporu yayınlandığında, benim 2009´da yazdığım kitapdan faydalanıp kaynak göstermişlerdi.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2014/07/25/25-07-2014-verfassungsschutzbericht-zur-guelen-bewerbung/)

17.06.2016 günü Türkiye´de yayınlanan ve o zamanları devletin (kayyumun) eline geçen ZAMAN Gazetesinde açıklamalar yaptık, FETÖ´yü deşifre ettik.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/06/17/17-06-2016-erna-baskanindan-carpici-aciklamalar/)

15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra da yazdık ve anlattık….

21.07.2016 günü Zaman Gazetesi yazarı A. K.´nın köşe yazısında ismim verilerek hedef olarak gösterildim.
(Kaynak: http://dtj-online.de/arhan-karda%C5%9F-yalanc%C4%B1-fakat-tatl%C4%B1-bir-r%C3%BCyadan-uyan%C4%B1rken-248947)
(Kaynak: https://zaman-online.de/haberleri/arhan-kardas)

15.08.2016 günü yazdığımız köşe yazısında F. Gülen´in ırkçı sebeplerden dolayı Bediüzzaman Said Nursi ile görüşmediğini ve bunun Nurculuk açısından çok hayırlı olduğunu yazdık.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/08/15/15-08-2016-fetullah-guelenin-bediuezzamani-kuert-diye-goermek-istememesi-kaderin-cilvesi/)

18.08.2016 günü FETÖ davasının sulandırılmaması gerektiğini yazdık.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/08/18/18-01-2016-fetoe-davasini-sulandirmak/)

01.09.2016 günü köşe yazımızda yeni FETÖ´lerin çıkma tehlikesi olduğundan bahsettik.
(Kaynak: https://misawatruth.wordpress.com/2016/09/01/01-09-2016-yeni-fetoe-ve-ilimli-islam-projesi-mustafa-islamoglu/)

Eylül 2016´da FETÖ´yü ilk defa almanca olarak detaylarıyla deşifre eden kitabımız yayınlandı.
(Kaynak: https://www.amazon.de/Die-G%C3%BClen-Bewegung-Religionsgemeinschaft-Geheimbund/dp/3741271284)
(Kaynak: https://misawatruth.files.wordpress.com/2016/10/img-20161021-wa0015.jpg)

Yazdıklarımızın bir çoğunu meşhur 17 ve 25 Aralık 2013´den önce yazmışız. Herkesin FETÖ´yü tuttuğu ve kolladığı bir zamanda bunları yazdık. Yinede biz bile zaman zaman FETÖ´cü damgasını yiyebiliyoruz. Neden? Nurculuk Hareketinde bulunduğumuz için.

Halen Nurculuk Hareketini ve FETÖ´yü ayıramayanlar varsa, artık buna cahillik denmez, kasıt ve kötü niyet denilir. Bunu yapanlar, iftira atanlar ile mahkem-i kübrada elbette hesaplaşacağız.

Yazının başına geri dönersek, toplumsal güvensizlik ortamı oluşmaması için ince eleyip sık dokumak gerekiyor. Kul hakkını göz önünde bulundurarak, fişleme ve şantajlara kapı açmadan, şeffaf olarak FETÖ örgütünün mensuplarını tespit edip, adalet çerçevesinde yargılamak gerekiyor.

Cemil Şahinöz

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler