Archiv der Kategorie: Ayasofya Zeitschrift

Ayasofya Zeitschrift

(06.02.2014) Ayasofya Nr. 46 ist erschienen

AyasofyaNr.46

 

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.46 enthält u.a.:

– Muslime aller Länder vereinigt euch (Jürgen Todenhöfer)
– Minderheit, Minderheiten… Vielfalt (Wolf. D. Ahmed Aries)
– Die islamische Union (Oktay Kocaman)
– Brüderlichkeit im Islam (Said Nursi)
– Wer hat Angst vorm Muselmann? (Yasin Bas)
– Ein vollkommen moralisches Vorbild (Mehmet Paksu)
– Ich liebe Allah über Alles (Arif Agirbas)
– Du brauchst eine neue Welt (Ömer Sevincgül)

und Türkisch:

– Ittihad-i Islam mümkün mü? (Mehmet Ali Bulut)
– Ittihad-i Islam nedir, gereklesebilir mi? (Hekimoglu Ismail)
– Ehl-i iman neden zillet icinde? (Prof. Dr. Ahmed Akgündüz)
– Bediüzzaman´in Ittihad-i Islam´a katkilari (Burhan Sabaz)
– Ümmetin Kurucu Ortaklari: Türkler ve Araplar (Mustafa Özcan)
– Birlik, Adalet ve Özgürlük (Yasin Bas)
– Müslümanlari birbirine karsi düsürmek ile ilgili bir mektup (Zübeyir Gündüzalp)
– Hucurat Sosyolojisi (Cemil Sahinöz)
– Allah müslümanlara birlik olmayi emretmistir
– Kardeslik (Hüseyin Tugrul)
– Yaygin evlilik sorunlari (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)
– Psikolog Fatih R. Civelekoglu ile söylesi
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)

– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Mizah Sayfasi

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch. 

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-46-ittihadi-islam-viele-muslime-eine-ummah&osCsid=ujmbdom3o01q81in413hp6fdu2

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(28.10.2013) Abdurrahman Önül ile söylesi

 

 

 

 

Abdurrahman Bey, ´yeşil pop´ diye bir kavram var. Senelerdir tartışılıyor. Siz bu meseleye nasıl bakıyorsunuz?

 

Tabiki pop kelimesi apayrı bir kavram. Bizim yaptığımız pop değil. Neticede biz türk-tasavvuf-muzikisi icra ediyor. Cenab-ı Allah´ı ve Resulullah Efendimizi içeren eserleri dile getiriyoruz. Onun için bu tür yakıştırmalar ister istemez yanlış oluyor. O kelimeyi kabul etmiyoruz.

 

Peki o zaman pop ile karşılaştırılmasının sebebi ne?

 

Ritim nedeniyle olabilir. Hareketli olan eserlerimiz var. Temposu nedeniyle benzetilmiş olabilir. Bu sebepden dolayı öyle adlandırılmış olabilir.

 

Geçmişi nazara alırsak, bu (hareketlilik, tempo, ritim) sizin de bulunduğunuz sektörün değişimini gösteriyor. Parçalar bilinçli olarak mı zamanın şartlarına uygun şekilde hazırlanıyor, yoksa bu belli bir sürecin sonucumu?

 

12 senedir bu sektördeyim. Değişimler her zaman oluyor. Şartlar değişiyor tabiki. Ama değişmeyen bir şey var, o´da parçalarımızda Peygamberimize (sav) yer vermeye çalışıyoruz. İnsanların sevdikleri eserleri özellikle albümlerimizde bulundurmaya çalışıyoruz.

 

Peki, tasavvuf muziğinin Türkiye´de yeri nedir?

 

Türk-Tasavvuf-Muzikisi çok genis bir kavram. Herkes ´benim yaptığım doğru´ diyor. Onun için ´tasavvuf muziği okuyorum´ diyen birçok sanatçı var. Bizim yaptığımız eserlere biz ilahi diyoruz. İnşaallah bir nebze de olsa insanlara faydalı olabiliyoruzdur. Temennimiz bu.

 

Bu sektörde örnek aldığınız insanlar var mı?

 

Sevdiğimiz kardeşlerimiz var tabiki. Allah hepsinin yolunu açık etsin. Kim hizmet ediyorsa, kim karınca kararınca katkıda bulunuyorsa, Allah hepsinden razi olsun.

 

Son olarak, gurbetçilere vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

 

Gurbette olmak apayrı bir durum. Genelde konserlerimde, programlarımda dile getiriyorum. Gurbet özlemi, vatan özlemi çok farklı bir şey. Çünkü apayrı bir ülkedesiniz. Onun için Avrupa´nin farklı bölgelerinde olan insanlarımıza sağlık diliyorum. İnşaallah kültürümüzü devam ettirmelerini temenni ediyorum. Allah hepsinin yar ve yardımcısı olsun.

 

Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz

Publiziert in der Ayasofya 45, 2013

http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?p=1701

 

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(28.10.2013) Die neue Ayasofya ist da

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.45 enthält u.a.:

– Von Abram zu Abraham Ismaels und Isaaks Vater (Ahmed Aries)
– Die Hanefitische Religion des Propheten Abraham
– Die wahre Religion existiert seit Beginn der Geschichte
– Mekka, die Mutter aller Städte und die Heilige Stätte der Kaaba
– „Und Wir haben dich nur als Barmherzigkeit für alle Welten gesandt“ (Arif Agirbas)
– Propheten und heilige Bücher (Cemil Sahinöz)
– Vorurteile und Muränen (Cemil Yildirim)
– Du brauchst eine neue Welt (Ömer Sevincgül)
– Rückblick auf die Gezi Proteste (Yasin Bas)
– Ein Buch zum Risale von Colin Turner (Ahmed Aries)
– Die zärtliche Fürsorge des Propheten für die Frauen (Mehmet Paksu)

und Türkisch:

– Abdurrahman Önül ile söylesi
– Dualarimiz niye kabul edilmiyor (Mehmet Ali Bulut)
– Inan ve kutsallastirma (Nevzat Tarhan)
– Peygamberimizin insaliga getirdikleri (Prof. Dr. Ahmed Akdüngüz)
– Bütün dinlerin asli Hz. Ibrahim´in dini midir?
– Hac ibadeti
– Hz. Ibrahim´in hayati
– Öfkeyi Yenmek ve Sevgide Derinlesmek (Oktay Kocaman)
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)

– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Mizah Sayfasi

 

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch. 

Zum Bestellen:

http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-45-der-ursprung-aller-religionen

 

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(29.07.2013) Ayasofya Nr. 44 ist erschienen

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.44 enthält u.a.:

– Wissenschaft und der Glaube an Gott
– Die Religion unterstützt die Wissenschaft
– Koran und moderne Wissenschaft (Dr. Zakir Naiks)
– Die Perfektion ist das Resultat der Wissenschaft und herrscht in allen Lebewesen
– Vollkommener Aufbau in der Schöpfung
– „Iqra“ – Informiere Dich? (Wolf D. Ahmed Aries)

– Das wichtigste Wissen für den Menschen ist das Wissen über sich selbst (Arif Ağırbaş)

– Unser Prophet war Gott immer dankbar (Mehmet Paksu)
– 50 Jahre Migration – Verlierer der Gesellschaft? (Şöhret Hindi)
– Rassismus verhindert Willkommenskultur in Deutschland (Yasin Baş)
– Die Notwendigkeit des Glaubens in der Moderne (Hüseyin Tuğrul)
– Du brauchst eine neue Welt (Ömer Sevinçgül)
– Das Fasten führt zu Dienerschaft und Dankbarkeit (Hakan Çelik)

und Türkisch:

– Turgay Güler ile sıradışı bir röportaj
– Mahmut Toptaş Hocayla özel bir röportaj
– İlim – Din İlişkisi
– İslamiyet ve Bilim (Mehmet Kırkıncı)
– Bilinçli evren yani ALLAH (Nevzat Tarhan)
– Münster ve Khorchide tartışması (Ali Yağız)
– Dünyadaki Zulüm ve Sebebi (Oktay Kocaman)
– Medine hutbesinin çağrıştırdıkları… (Mehmet Ali Bulut)
– Yavuz Sultan Selim’in sol kulağında küpe varmıydı? (Ahmet Akgündüz)
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Mizah Sayfasi

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch. 

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr44-islam-und-wissenschaft

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Ein Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

04.07.2013) Mahmut Toptaş Hocayla özel bir röportaj

Mahmut Toptaş Hocayla özel bir röportaj


Hocam, Almanya´da bir çok konferans verdiniz. Konuşmalarınızın konuları ne oluyor?


Şimdi biz burada gurbetciyiz. Artvin’den Muğla’ya kadar, Hakkari’den Edirne’ye kadar Türkiye’den buraya gelmiş hangi ilden olursa olsun, hangi mezhepden olursa olsun, bu insanların bir araya gelmesi şart. Türkçe bildiğimiz için bunlarla, ayrıca dinimiz nedeniyle diğer ülke insanlarıylada yardımlaşmaya çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bunları anlatmaya çalışıyorum. Çünkü bu arada Almanlarıda yabancı kabul etmeyin, Hz.Adem’den beri kardeşlerimizdir bunlar bizim. Bir kere Allah’ın kulu ve Hz.Adem’in çocuğu, Peygamber çocuğu bunlar. Alman toplumuda Hz.Adem’den bizim kardeşimizdir. Bir şehirde dedimki mesela: Gidin şehrin baş papazına deyinki, `biz Hz.İsa’yı sizden fazla seviyoruz´. Adamda şunu diyecek: ´İspat et´. İspat ederiz biz bunu, bu şehirde 100.000 hristiyan varsa 10.000 de Türk varsa, papaza deyinki, ´iddia ediyoruz 10.000 insan arasında İsa ismindeki adam 100.000 arasındaki Jesus’dan fazla. İnsan sevdiğinin adını koyar. Biz sizden daha fazla seviyoruz. Gelin Hz.İsa’yı gönderen Allah (c.c) Muhammed’i (s.a.v) beraber gönderdi diyelim. İncil’i gönderen Allah (c.c.) Kuran’ı gönderdi diyelim. Başka diyeceğiniz birşey yok´. Bunu anlatmaya çalışıyorum.


Almanya´da ki dini yapıyı ve müslümanlar arasındaki iletişimi nasıl görüyorsunuz? Farklı grup ve cemaatleşmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


İyi gidiyor aslında. Şöyle iyi gidiyor, kendi aralarında biraz gönül kırıcı sözler etselerde hizmetleri ilime hizmet ediyor. 
Rekabet olsun, kıyasıya mücadele edilsin, hedefe doğrukoşulsun. Ama çelmetakılmasın. Ben seni geçeceğim yarışması olsun, o olmasa zaten hayat olmaz.


Yani müsbet manada rekabet olmalı diyorsunuz…


Tabiki… zaten rekorlar nasıl kırılıyor? Arkanda bir adam varsa rekor kırarsın. Eğer rakibin olmazsa rekor kırma imkanın ve ihtimalin yok. Vücüd o performansı göstermezmiş arkanda bir adam olmazsa… Ama çelme takmayacaksın. 
Nasılki sporda diskalifiye ediliniyor, Allah’da diskalifiye ediyor. Mümine karşı yaptığın kötülüklerden dolayı Allah diskalifiye ediyor… Konuşmalarımda bunları anlatmaya calışdım… Bir hadisi de ezberlettim. ´Mümin müminin aynasıdır´ diyor hadis. Mesela aynanın karşısına geçeceksiniz. Aynadaki adama gülerseniz aynadakide size gülüyor. Efendimiz hadisi boşuna söylemiyor. Çünkü benzeyen ve benzetilenarasında benzeme yönü vardır. Aynayı bilmeyen bu hadisi anlayamaz. ´Falan adam bana niye kaşını çattıda geçti´ demiyeceksiniz. ´Komşu bana niye sırt döndü´ demiyeceksiniz. Sen kendini görüyorsun orada. Daha önce birine sırt dönmüşsün, daha önce selam vermemişsin. Karşılığını görüyorsun. Aynadaki adama sırt dönersen aynadakide sana sırt dönüyor. Aynadakine doğru gidecek olursan aynadaki de sana geliyor. Aynadakinin üzerinde leke olursa eline bir bez alıp aynadakini mi temizleyeceksiniz? Bizim şu anda yaptığımız bu, ´onlar düzelmesi lazım´ diyoruz. ´Biri onları düzeltmesi lazım´ deniliyor, ama kimse kendini düzeltmiyor. Çünkü kendini görmüyor. Karşımızdakini görmüyoruz biz, yani kendimizi bile görmek için karşıya ayna koyuyoruz. Peki adamın biri eline bir bez alsa, aynadakini temizlemeye kalksa, ne deriz? Deli, deriz. Praktikte yaptığımiz o delilik işte. Onun için ´kimseden şikayet etmem´ şarkısını fazla söyleyeceğiz. Biz kendimizden şikayet edeceğiz. ´Bu müslümanlar bir araya gelsin´ demiyeceğiz. Caminin direkleri ´50 yıldır birbirimizebakıyoruz, niye ayrı duruyoruz, gelin kucaklaşalım´deseler ne olur? Ama ayrı ayrı durmaları,ama aynı kubbeye omuz vermeleri zaten birlikteolduklarını gösterir. Yani ben Malezyadaki müslümanla nasıl bir araya geleyim? O orada Kuran’a hizmet ederse bende burada Kuran’a hizmet edersem birlikteyiz demektir. Adını bilmesemde olur. Derneğinin ve vakfının adını bilmesemde olur. Peygamber hizmeti yapılınca birlikte hareket ediyoruz demektir. Kim nerede, ne hizmet yapıyorsa Allah yardımcısı olsun. Bir hizmet merkezine gönül veriyorsanız, bu öbürüne dua etmenize mani değildir. Yeri geldiğinde o hizmet merkezi hakkında soru sorulduğunda, iyi bir cevap vermeye mani değildir.


Peki hırıstinyalarla ilişkide Müslümanlar nasıl davranmalıdır?


Daha ziyade halimizle. Çünkü bizim dilimiz biraz zayıf. 30 sene Almanya´da yaşayanlar bile, halen Almanca konuşmakta zorluk çekiyorlar. Üniversite mezunlarımız bile sıkıntı çekiyorlar…


Özellikle İslami terimlerin almancasını bilmekte zorluk çekiliyor…


Evet, işte bu yüzden halimizle anlatmamız gerekiyor. Hollandadan bir misal vereyim. Birisi müslüman olmuştu. Soruldu, neyin vesile olduğu, oda 
´senin dürüstlüğün beni müslüman etti´ dedi. Müslüman olmasına vesile olan adamıda ben tanıyorum. Okuma-Yazması dahi yok. Ama herkesin yardımına koşar. Dinine bağlı, çok dürüst bir adam… Türkiye’dende bir misal vereyim: Bir cuma günü iki tane delikanlı geldiler yayınevine. Birisi dediki: hocam bu müslüman olacak. Çocuğa ´sen kimsin, neyin nesisin?´ dedim. Çocuk dediki, ´Hocam, Fatih İstanbulu aldığından beri biz İstanbul’un yerli hristiyanlarındanız. O günden bügüne kalan Rumlardanız. Annem ve babam hala yaşıyorlar. Kendileri hristiyan.´ Üniversitesini bitirmiş, kapalı çarşıda kuyumculuk yapıyor. Dili tam bir İstanbul dili, biz Anadoludan geldiğimiz için bizim dilimiz kabadır. ´Oğlum kim etkiledi seni?´ diye sordum. ´Yanımdaki etkiledi´ dedi. ´Ne anlattın sen buna´ dedim? ´Vallah ben birşey anlatmadım, ben birşey bilmem´ dedi. Müslüman olmak isteyen delikanlı şöyle dedi, ´10 yıldır dükkanlarımız birleşik, bunda gördüğüm dürüstlüğü ben kilisenin papazında görmedim´ diyor. ´Ve ben bu adamın dinine girmeye karar verdim´ diyor. ´Oğlum sen ne yaparsın?´ dedim diğerine. ´Hocam, ben birşey yapmam, Tokat’tan gelirken babam bana namazı geçirmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, haram yemeyeceksin dedi. Bunlarıda yerine getiririm hocam´ dedi. ´Oğlum´, dedim, ´benim ilimimi sana verelim senin bu iyiliklerini bana versinler´… Ve beraber şehadet getirdik… Almanya’dada almanlar türkler ilk geldiklerinde şunu düşündüler, ´okumayı yazmayı bilmeyen parasız adamlar geliyor. Biz bunları 5-6 yıla kadar kendimize benzetiriz.´ Ama ne oldu? Bunlarla beraber bir milyona yakın insan müslüman oldu. Bu dinin hak dini olduğundan kaynaklanıyor… Bizim bunlara kendimizi anlatma ihtiyacımız var. Hz. Musa´yı, Hz. İsa´yı ne kadar çok sevdiğimizi bilmiyorlar. ´Ya siz Musa´ya inanıyormusunuz?´ diyorlar. Bilmiyorlar. `Yahu siz İsa´ya da mı inanıyorsunuz?´ diye soruyorlar…


´Ve hürmet ediyorsunuz´….


Evet, bunları bilmiyorlar. Biz İsa (as.) mı sevmessek zaten müslüman olmayız. Yani senin, benim görüşümü değilde, Kuranı ve sahih hadisleri bunlara anlatsak, grup halinde müslüman olurlar.


Bediüzzaman Said Nursi´nin dediği gibi, ´Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki Küre-i Arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler. Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dahil olacaklardır.´… Peki hocam, Almanya´ya 60lı senelerde gelen işciler çoğu okuma yazma bilmiyordu. Belki bu nedenden dolayı İslam´ı anlatamadılar. Veyahut geridöneceğiz fikriyle fazla yatırım yapmamışlar. Geri döneceğiz fikrinden dolayı, gençleriyetiştirme konusunda büyük bir boşluk ve açıklık meydana gelm. ´Biz zaten döneceğiz,gençlerimiz niye burada yetişsin?´ demişler. 50 sene geçmesine rağmen, bu entellektüel boşluk halen hissediliyor. Bu boşluğu nasıl doldurabiliriz? Mesela bugün üniversitelerebaktığımızda, İlahiyat veya Sosyal bilim dallarını müslümanların çok azıokuyor. Türklerin neredeyse hepsi iktisat, hukuk veya makine mühendisliği okuyorlar… Ama toplumda belli fikirleri değiştirebilecek veya toplumu yönlendirebilecek olan meslekleri türkler ve genel olarak müslümanlar okumuyorlar… Sizce ne yapmak lazım?


Ben bunu buradaki yetkili arkadaşlara, yani burada plan ve program yapanlara dedim. Benim türkçem iyidir, yani benim TV5 deki bir konuşmamı Diyarbakırlıda anlıyor, Karadenizlide ´anlayurum´ diyor. İç Anadolu dilini kullanıyorum ve dilime osmanlıca bir kelime gelince ´kullanma onu anlaşılmaz´ diyorum kendi kendime. Yani anlaşabilinir bir dil kullanmaya çok özen gösteriyorum. Buna rağmen Almanya’da yetişen 16 yaşındaki bir çocuğun beni anlamada zorluk çektiğini gözünden anlıyorum. Yani içinden ´bu adam ne diyor acaba?´ diye düşünüyor. Bunu gözlerden anlamak mümkün. Onun için bizim burada yapacağımız şudur: burada 
Gymnasium’a giden bir çocuğa ´ne olmak istiyorsun sen?´ diye soracağız. Cevabı ´ben ekonomist olmak istiyorum´. ´Niçin?´. `Çünkü ayda 2500€ kazanırım´. Böyle düşünüyorlar. O zaman bu genci Türkiye´de Marmama İlahiyatta okutacaksınız ve daha sonra burada 2500€ verip, caminizde hocalık yaptıracaksınız. Yani sistemi getireceğizburaya. Türkiye’deki vaizlik sistemi burayada mutlaka kurulmalıdır. Bu çocukların içinden büyüyen bir delikanlı bunlara daha iyi anlatır. O bana mel mel bakan 15 yaşındaki çocuğa o benden daha iyi anlatır. Çünkü onun kullandığı kelimeleri biliyor ve anlayacağı tabiri de biliyor. Kendi adamlarımızı yetiştirmemiz lazım… Ama Alman devletin yaptıklarınıda engellememek lazım. Kim Kuran´ı veya İslami araştırırsa, mutlaka hakikatini görebilir. İstismar için bile olsa.


Son olarak hocam, Almanya’daki gençlerimize birşeyler demek istermisiniz?


Şimdi istikballeri için çok dikkatli olsunlar. Zaman geri gelmiyor. İstikballeri için çok çalışsınlar ama
istikbalin sınırını 70-80 yıl ile sınırlandırmasınlar. Bu dünyada çalışır çabalarızşimdigençkenfazla yiyemez içemezleryaşlılıkta lazım olur diye para biriktirilir. Tam emekli olduktan sonrayiyecekken, artık doktor diyorki ´yağlı yemeyeceksin´. Balı gençken paraazlığındanyiyemiyordu, şimdide şekeri var diye yiyemiyor. Dünyanın istikbali budur işte. Türkiye’nin en zengini Sabancı’yı eskiden birara televizyonda konuşturdular. ´Seninde birşeyin olsun dediğin oldu mu?´ diye sordular. Dediki, ´hiç bir servetim olmasaydı, ama oğlumun sıhhati olsaydı´. Buyrun, dertsiz adam yok. Yani 70 yıllık hayatta dertsiz adam yok. Herkesin kendine göre bir derdi var. Yani bu hayatımız cennetteki bir saniyelik hayatımıza denk değil. Öyle ise istikbalimizi 80 yıla sınırlandırmayalım. Nerede nekadar kalacaksak okadar hazırlık yapalım.


Haklısınız hocam, dünya bütün şaşaasıyla cennete nispeten bir zindan hükmündedir… Peki hocam, Allah razı olsun. İnşaallah sizi yormamışızdır…


Estağfirullah. Allah sizden razı olsun.


Publiziert in der Ayasofya 44, 2013

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(04.07.2013) Turgay Güler ile sıradışı bir röportaj

Turgay Güler ile sıradışı bir röportaj

Turgay Güler (1)

 

Turgay bey, bu sektöre nasıl giriş yaptınız?

Çekirdekten. Ben aslında ‘İşletme’ kökenliyim. Gazetecilik, dergicilik, radyoculuk, sonra bir televizyon kanalında muhabirlik, uzun bir süre, bugün de “Sıradışı” adında bir program yapıyorum.

“Sıradışı”  programınızda bugüne kadar ele aldığınız en sıradışı konu neydi ve en sıradışı konuk kimdi?

Bu, en zor soru. Çünkü bir tane değil, birden fazla. Mesela, Cemil İpekçi’yi konuk etmiştim ve “Kadın olsam baş örtüsü takardım.” demişti. Aklıma gelenleri söyleyeyim. Nihat Doğan gelmişti. “Benim ülkemin koyunları bir başka bakıyor.” demişti. Hatta o slogan daha sonraları reklam amaçlı kullanılmıştı. Bunların hepsi bu programda gerçekleşti. Mesela Özdemir Erdoğan gelmişti. O da “Eşim mason olduğu için ondan boşandım.” demişti.  Bilal Göregen gelmişti, ilk kez Sıradışı’nda programa çıkmıştı, ondan sonra yarışmalara katıldı. Türkiye’nin tanıdığı, sevdiği bir isim olmuştu. Bunlar bir çırpıda söyleyeceklerim…

Peki gönlünüzde yapmak istediğiniz program “Sıradışı” mıydı, yoksa farklı bir şeyler vardı da bu mu oldu?

“Sıradışı”ydı. Onun da nedenini şöyle açıklayayım. Ben kendimi övme adına söylemeyeceğim bunları, ama her mesleğin bir sorumluluğu var. Gazeteciliğin de bir sorumluluğu var. Ben bir gazeteci olarak, aynı zamanda kitabım da var, bir sorumluluk bilinciyle mesleğimi yaparım, herkesten de bu bilinçle mesleğini yapmasını beklerim. Size de belki bunu öğrettiler, bu Türkiye’de uzun yıllardır hakim olan bir anlayış. O da şu, çok basit bir felsefe, köpek adamı ısırırsa haber değil, adam köpeği ısırırsa haber anlayışı var. Ben yıllardır bunu yıkan bir felsefe uyguluyorum. Şimdi ben bunu reklamcılık açısından önemli bir şey gibi görebilirim belki; tersten bakış filan. Ama bu işin özü şu: eğer siz bu kuralı özendirici şekilde ortaya koyar ve gazeteciliği bu işin üzerinden yaparsanız, kendinize köpeği ısıracak bir sürü adam bulmak zorundasınız ki haber olsun. Bana göre bir adamın köpeği ısırması haberlik değil, tımarhaneliktir. Delidir ve haber değeri de taşımaz. Bu çerçeveden baktım, bu sorumlulukla bu programı yapıyorum. Benimki bir haber programı, bir aktüalite programı, bir sosyal sorumluluk programı. Ben bir programda, Türkiye’de ilk kez yapılan bir şey, “camı açın, sokağa para atın” çağrısı yaptım. Sadece Türkiye’de değil, dünyada karşılık bulmuş. Mail’lerden bunu anlayabiliyoruz, o dönem tartışma bile olmuştu. Düşünebiliyor musunuz, bu ülkede eskiden sabah yola çıktığınızda kıyıda, köşede, çocukluğumuzu hatırlayalım, 50 kuruş 1 lira, mutlaka bir para bulurduk. Şimdi bulamıyoruz. Paraya o kadar çok değer veriyoruz ki, kuruşu kuruşuna saklıyoruz. Düşünsenize erkeklere bile bozuk paralar için ufak cüzdanlar çıktı. Yani “atın sokağa bir bulanın işine yarasın, sevinsin” düşüncesiyle binlerce insan camlarını açıp sokağa para attı. Almanya, Fransa, Belçika… Bir başka programda da, borçluların çok olduğu bir ülke düşünürseniz, tabi alacaklıların da çok olduğu bir ülke, diyelim birinin size borcu var. Açın dedim telefonu, arayın o kişiyi, deyin ki, hani senin bana borcun vardı ya, artık yok. Binlerce kişi bunu yaptı. Yanılmıyorsam yaklaşık 250 bin liralık bir borç sildirdik. Bu habercilik midir? Evet haberciliktir. Mesela sıcak gündeme dair söyleyeyim; terörü, ergenekonu, balyozu, trafik kazalarını, nevruzu, siyasi gelişmeleri masaya yatırıp program yaptığımız gibi. Mesela %99 ‘u Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz. Okusun, okumasın istisnasız çoğunun evinde Kur’an-ı Kerim vardır. Kiminin çeyizindedir, kiminin duvarındadır vs. Mesela orada bir kıssa var, Süleyman peygamber Belkıs’ın tahtını, bir saniye gibi bir sürede, yanında ilim bilen birisi varken kendi yanına getirdi. Bugünün bakışıyla Kur’an orda ışınlanmadan söz ediyor. Yani çok teknolojik bir şeyden söz ediyor; bir madde ışınlanıp başka bir yere geliyor. Şimdi, bu bir haberdir. Herkesin elinin altında bulunan Kur’an-ı Kerim’in böyle bir olaydan bahsetmesi bir haber değeri taşır. Yani, üzerine focus yapılması gerekir. Ben de bunu yapıyorum. “Sıradışı”nın farkı bu. Göz önünde olmayan şeyleri gözler önüne sermek, konuşulmayanı konuşmak.

Türkiye’de haber muhabirleri genelde ikinci planda. İyi bir haber yakalandığında genelde TV’ler sahipleniyor bu durumu. Muhabirlere gereken değerin verildiğini düşünüyor musunuz?

Bu sektör acımasız bir sektördür. Bu sektörde var olmanın tek şartı yarın daha iyi bir işle ortaya çıkmaktır. Şimdi haber atlatma denen bir olgu var. Eğer güncel kalmak istiyorsanız yarın daha iyi bir iş ortaya koymalısınız. Hal böyle olunca yarın senden daha iyi bir iş yapanı bulurlarsa onu ön plana çıkarırlar. Şimdi ben muhabirlikten geldim, sokaktan geldim, ben sokakta iyi işler yaptım, ekranda da iyi işler yapmak zorundayım ve yapıyorum. Sakın ola ki şöyle algılanmasın, muhabirlik bu işin başlangıcı, biraz daha ilerleyince programcı oluyorsunuz, böyle bir şey yok. Mesela Kanal D’nin Ankara muhtarı var, Erhan. Çok başarılı ama hala muhtar, muhabir. Orada Erhan olmazsa olmaz. Siz bir değerseniz değerinizi biri fark etmezse, bir başkası fark eder. O değeri elde ederseniz.

İş hayatınız dışında nasıl bir sosyal hayatınız vardır?

Kitap yazıyorum, okumalarım oluyor. Eğer siz gündemi takip etmezseniz,yeni çıkanları görmezseniz, buna film dahil yeni çıkan bir albüm dahil geri kalırsınız. Buna sosyal hayat denirse öncelikle bunları yapıyorum. Bunların yanında gün içerisinde kendime şuursuz bir alan oluşturuyorum. Bundan kasıt, 3 -4 gazeteci bir yere gidip okey oynamak mesela ya da o an düşündüğüm bir mekana gidip “lagara lugara’’ yapmak. Her şeyden soyutlanmak, rahat bir hayat sürmek. Gezmek, davetleri falan saymıyorum bunların yanında bunlar iş oldu artık. Bir gazetecinin hayatı güne başladığı andan itibaren sosyal bir hayattır.

Bilinmeyen taraflarınız var mıdır?

Vardır, bunu da ilk kez paylaşacağım, öngörülerim çok kuvvetlidir. Örneğin birçok şeyi önceden fark edebilirim. Fark ettiğimde de çevremdeki “kelli felli’’ insanlara açar söylerim, bazen Twitter’da paylaşırım. Haftaya şöyle olacak, 15’ine kadar şöyle bir durum var gibi. Bu herhalde duyargalarımın fazla açık olmasıyla ilgili bir şey. Ortamda sinyaller var ve benim “receiver” da bunları çözebiliyor. Birinci dereceden yakınlarımla ilgili öngörüde bulunmam. İsimler üzerine iyi bir zihin arşivim vardır yoksa bu bir medyumluk değil asla. İnandığım değerler bunu bana yasak kılmıştır. İsimler ve yüzlerini de görmem lazım; şaşırtıcı analizler yapabilirim o kişiler üzerinde.

Mehdix kitabınızı konuşalım. Mehdix 2020 yılında geçiyor. Tesadüfi bir tarih mi bu, yoksa büyük olayların olabileceği bir tarih mi?

 

Yıl 2020. Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek mi girmeyecek mi bu tartışılıyor. Hani birden bire bir ilham gelir ya, bu düşünce de öyle geldi aklıma. Dönem başkanlığının yapıldığı bu ülkede son bir toplantı var. Türkiye’nin Avrupa birliğine girişine evet veya hayır denecek. Bütün dünyanın gözü bu toplantı üzerinde. Buradan çıkacak netice bekleniyor. Toplantıda Avrupa Birliği liderleri Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına ve bürokratlara diyorlar ki “Sizin bir ödeviniz daha var, onu da yerine getirmeniz lazım. Ayasofya kilise olarak ibadete açılacak”. Taviz istiyorlar yani. Salonda buz gibi bir hava esiyor. Türkler yapacak bir şey olmadığını anlıyorlar ve toplantıyı terk ediyorlar. Böylece Avrupa macerası da burada sonlanıyor. Günlerden Çarşamba. Genel Kurmay Başkanı, Başbakanı Genel Kurmay Karargâhına davet ediyor ve ona diyor ki. “Ayasofya’yı cami olarak ibadete açın”. İşte kitabın kırılma noktası burası. Başbakan diyor ki “Bu mümkün değil efendim”

 

Mehdix Paşa nasıl bir karakterdir?

 

Mehdi „kurtarıcı“, X „bilinmeyen“: Mehdi-x. Yani bilinmeyen bir kurtarıcı. Ahit sandığını elinde bulunduruyor (akasya ağacından yapılmış tamamı altın bir sandık. İçinde Allahın yazdığı taş levhalar var. Allahın kendi yazısı olduğu için şu an dünyadaki en önemli meta) Birde Hz. Musa’nın asası var. Bununda Topkapı sarayında olduğu bilinir ama birçok filimde herkes bu asanın peşindedir. Aslının Mescidi Aksanın altında bir yerde olduğu söyleniyor. İşte bu kutsal emanetler artık Mehdix paşanın eline geçmiştir. Bayrak düştüğü yerden kalkacaktır.

 

Siz olaya karamsar bakmıyorsunuz. İnanç ile her şeyin hallolacağını düşünüyorsunuz…

 

Bunlar bütün dediklerini yapabilirler. Ama dik duruşa ve onurlu bir mücadeleye karşı hiçbir gücün ayakta kalacağına inanmıyorum. Karşıdaki düşman ne kadar büyük olursa olsun, emin olun yürek bilekten güçlüdür. Mesela bir topal sinek operasyonumuz var kitapta. Kur’an’da Nemrut’un burnundan girip onun ölümüne sebep olan bir sinek var. Bakıyorsunuz Kur’an bir savaşı anlatıyor insanlara. İlahlık taslayan Nemrut kapının deliğinden giren bir sinek ile ölüyor. Zamanımızda bir topal sinek niye olmasın.

 

Siz teknoloji çağının topal sineğini açıklıyorsunuz kitapta. Savaşların yönünü değiştiren bir güç.

 

Neden bir bilgisayar virüsü olmasın bu. Belki bu size ütopik gelebilir ama sinekte ilk önce ütopik gelmiştir insanlara. Genel Kurmay Başkanı MEHDİX Paşa bir bilgisayar virüsü ile bu savaşta birçok problemi hallediyor.

 

Mehdix adlı kitabınız ilk etapta bize Matrix’i anımsatıyor. Bu filmle bir benzerlik taşıyor mu?

 

Biz Matrix diye bir film seyrettik. Orada Neo diye bir karakter vardı. O İsa Mesih’ ti. Belki çoğumuz bunu fark etmedik bile. İzlerken sıradan bir Amerikan filmi olarak izledik. Aksiyonu bol bir filmdi ama çok ince mesajları çok ustaca aralara giydirmişlerdi. Mesela Nabukatnezar diye bir gemi vardı arkada. Hepimiz biliriz Nabukatnezar İsrail oğullarını Mısır’dan süren bir komutandır. Bu filme hiç kimse de tepki göstermedi. Aslında tamamen dini içerikli bir filmdi. Evet Hollywood’un bütün filmlerine baktığınızda kutsal kitaptan çok mesaj ve kehanetler vardır. Hıristiyanlığın bütün işaretlerini kullanmışlardır.

 

Peki siz bu filme alternatif bir kitap mı yazdınız?

 

Mehdix Matrix’in karşısında duran bir kitap. Herkes şunu söylüyor “ Beyaz perdeye mutlaka aktarılmalı” Ben bir ilki gerçekleştirdim. Ben bir haberciyim, haber dili ile bir roman yazdım. Anlaşılır cümlelerle herkesin okuyunca anlayacağı cinsten.

 

Mehdix´in devamı olan “Sir Küpü” romanınızda geçmişten geleceğe ‘sembolik’ bağlar kuruyorsunuz, geçmişe bakmak neden bu kadar ihtiyaç?

Garip ama gerçek, dünya belirli zaman aralıklarıyla sürekli bir tekrar yaşıyor. Zaman, mekan ve oyuncular değişse de olaylar hep benzer. Bugünün ölümlüleri, yani bizler, ilk insandan on binlerce yıl ötedeyiz. O güne ait elimizde bir görüntü maalesef yok. Mesela Fatih Sultan Mehmet’in saraydaki bir gününe dair elimizde video görüntüleri olsaydı paha biçilebilir miydi? Yahut Hazreti İsa’ya, Musa’ya İbrahim’e ait görüntüler. Ama yok. O vakit, bir romancıya düşen, elindeki kalemle o günlerin fotoğrafını çekebilmek ve bugünün dünyasına aktarabilmek.

Romanlarınızda kendinize dert edindiğiniz mesele nedir?

Anadolu medeniyet ihrac eden bir coğrafya. Medeniyet Batı’ya bizim de üzerinde yaşadığımız bu topraklardan gitmiştir.  Ama bu ülkenin insanı bir oryantalist gibi bu topraklara batının değerleriyle bakmak zorunda bırakılmıştır. Ben bunu yutmam.

Size ‘yerli Dan Brown’ benzetmesi yapanlar var.

Buna kızıyorum. Zira bir şey başardığınız vakit, illa ki özdeşleştirme ihtiyacı hissediliyor. Niye? Aynı gerekçeyle. Batının değerleri üzerinden bakıyorlar. Ben Turgay Güler’im. Hiç kimsenin yerlisi, yabancısı da değilim. Ben bir çığır açmayı hedefliyorum. Brown’un saçma, anlaşılmaz kurgusuna inat, daha akıcı, daha anlaşılır, daha gerçekçi bir roman ortaya koydum. Ben bir Fütüristim.

Dan Brown ile pişti olduğunuz söyleniyor?

Hayır o benimle pişti oldu. Sevgili Ahmet ağabeyin (Kekeç) dediği gibi “nal” topladı. Onun kitabındaki birçok konu başlığı Sır Küpü’nde vardı. Sır Küpü ondan önce çıktı piyasaya. Yoksa beni tefe koyarlardı.

Brown’un Cehennem’ini nasıl buldunuz?

“Cehennem”i bir cümleyle özetleyebilirsiniz. Bir adam, (iyi mi kötü mü, iyi mi yapıyor kötü mü yapıyor belli değil) dünya nüfusunun arttığını bu nedenle kıtlık yaşanacağını düşünüyor, insanları kısırlaştırmak için geliştirdiği virüsü de Yerebatan Sarnıcına getirip buradan dünyaya yayıyor. O bunu yapmasın diye de bir profesör (bütün romanlarındaki prof.) peşine düşüyor. Hepsi bu. O nedenle Sır Küpü ile kıyaslanması mümkün dahi değil. Sır Küpü’nde sayısız öngörü var. Dahası öngörülerim teker teker gerçekleşiyor.

Son söz?

Bu ülkenin insanı, medeniyetin beşiğinde, kutsal değerlerin zirvesinde, mistisizmin böylesine derinliğinde uyduruk sembollerin peşinde koşmamalı. Unutmayalim, Brown´u küresel yapan sadece kalemi degil. İşte, aramızdaki en büyük fark, onun küresel bir yazar olması. Peki onu küresel yapan kaleminin başarısı mı? Tabi ki hayır! Onu küresel yapan, verdiği mesaja sahip çıkılması. Nedir o mesaj? Brown New Age’cidir. Yani Yeni Çağcı. Ülkesinde ve dünyanın her yerinde onun gibi düşünen ve köşe başlarını tutmuş “ektili”ler var. O Tanrı’ya inanmaz, insanı Tanrı’dan korumaya çalışır. İnsanın kendisini Tanrı gibi görmesini öğütler. Uydurma sembolleri kullanır.

 

Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz Turgay bey.

Publiziert in der Ayasofya 44, 2013

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(29.04.2013) Ayasofya Nr. 43 ist erschienen

 

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.43 enthält u.a.:

– Meinungsfreiheit und die Achtung vor dem Anderen (Wolf D. Ahmed Aries)
– Meinungsfreiheit im Islam
– Meinungsfreiheit bei Said Nursi (Hüseyin Tugrul)
– Nicht jeder genießt Bewegungsfreiheit (Aykut Ilaslan)
– Ankommen im 21. Jahrhundert. Mehrstaatlichkeit im Einwanderungsland (Yasin Bas)
– Ein Klischee? Die Frage nach dem Sinn des Lebens (Süheyla Seyma Kürsat)
– Von Talkshowsesselwärmern und anderen Bedrohungen für das Universum (Cemil Yildirim)
– Unser Prophet verhielt sich würdevoll und zurückhaltend (Mehmet Paksu)
– Sufismus und Tariqa (Arif Agirbas)
– Manga (Amine Kabaktepe)

und Türkisch:

– Mehmet Ali Bulut ile cok özel bir söylesi
– „Dünyanin en akilli adami“ Erdal Demirkiran ile akilli bir sohbet
– Bediüzzaman´in peygamberimize dayanan soy agaci (Prof. Dr. Ahmet Akgündüz)
– Üy yuva yikici: icki, kumar ve ic mimar (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)
– Almanya ve selefilik (Mehmet Ali Bulut)
– Referansim Allah´tir (Ali Tasci)
– Demokrasi, ifade özgürlügü ve dinler (Oktay Kocaman)
– Okuyabilmek (Erkan Türkolmak)
– Mutlulugun formulü 40 ayette gizli
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Kur´an ve rivayetlerde ifade özgürlügü
– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Mizah Sayfasi

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch. 

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr43-meinungs-und-pressefreiheit

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(25.04.2013) Mehmet Ali Bulut ile özel sohbet

Mehmet Ali Bulut ile özel sohbet

 

Mehmet Ali Bulut röportaj (2)Mehmet hocam, el falı veya çizgileri yorumlamak arzusu neden kaynaklanıyor?

 

Geleceği bilme arzusu, bütün insanların müşterek tutkusudur. Sebep ne olursa olsun sonuç aynıdır, insanlar geleceğini bilmek istiyor. Geleceği bilmede pek yarar var sayılmaz. Hatta zarar var denebilir.

 

Biz geleceği değil, karakterlerin belirtilerini sergilemeye çalışıyoruz. Diyelim ki bir kamyonun arkasında üç dingil var. Siz de buna göre bu kamyon 30 ton yük çeker diyorsunuz. Bakıyorlar ki gerçekten kamyon 30 ton yük çekiyor. O zaman bu kamyon ne zaman devrilecek diyorlar. Bunlar aynı şey değil. Bu bir ilimdir. Biz görünene, bilinene göre tahmin yapıyoruz.

 

Eldeki veya yüzdeki çizgiler her zaman doğru ipuçları mıdır?

 

Bazı tahminlerde bulunabiliriz; ancak kesin çizgiler bile insanı sonuca ulaştıramayabilir. Bu bilgiler zaman içerisinde tecrübelerle ortaya çıkarılmış tahminlerdir, %100 doğru değildir.

 

Burnumuz veya kulağımız şu veya bu şekilde, avucumuzdaki çizgiler şunun veya bunun habercisi olduğu halde bu şekiller için yazılmış özellikler sizde bulunmayabilir.Bunu sebebi aldığınız eğitimden,ahlakınızdan ve Allah korkusundan kaynaklanan otokontrolünüzdür..İman ve ahlak ile birleşen akıl ve iradenin alt edemeyeceği şey yoktur.

 

Kısaca bize el ve yüz çizgilerini yorumlar mısınız?

 

Eller, insan yüzü gibi orijinal ve kişiye özgüdür. Sima bir kimliktir, hele başparmak değiştirilmesi asla mümkün olmayan bir kimliktir. İyi bir el incelemesi için elin dış görünümü ile birlikte avuç içindeki çizgileri de dikkate almak gerekir.

 

Sol el, Allah’ın insana bahşettiği bütün imkân ve yeteneklerin deposudur. Sağ el ise bu hazineden ne kadarını kullanabildiğimizi ve kullanabileceğimizi gösterir.

 

Önce elin biçimi ve parmaklar dikkatlice incelenir. Yüz ile el arasındaki ilişkiler gözden geçirilir. Çünkü bazen yüzdeki arızalar, eldeki işaretleri değiştirir. Sonra elin içindeki tepelere dikkatle bakılır. Parmakların altındaki bombelerin yükseklikleri gözden geçirilir.

İşaret parmağının altındaki tepe diğerlerinden daha şişkin ise bu şahsın iyi bir idareci olduğu göz önünde tutulur.

Başka husus ise başparmak ile işaret parmağının bağlantı noktasıdır. Bu bağlantılı perdeleri ve dar açılı ise karşımızdaki insan etkin değil edilgen bir tiptir. Yönetilmek için yaratılmıştır.

Orta parmağın kalın ve altındaki tepenin şişkin olması mala mülke düşkün bir tipi ele verir.

Yüzük parmağı altındaki tepenin şişkinliği diğerlerine göre daha bariz duruyorsa mutlak manada bir sanatçı, hem de velut bir sanatçı ile karşı karşıyayız demektir.

Serçe parmağı da çok önemlidir. Çünkü serçe parmağının altındaki tepe belirgin ise bu insan ticarette ve insanları ikna etme sanatlarında güçlüdür demektir. Uçları etli ve küt parmaklar, pratik sanatlarda, uçları ince ve sivri parmaklar ilhama dayalı işlerde başarılı olurlar.

Parmaklar avuç kısmından daha uzunsa tefekkür ve ilham, avuç parmaklardan daha uzunsa pratik ve üretmeye yönelik işlerde mahareti sergiler.

Tam orantılı bir el sahibinin bütün işlerde akıl ve muhakeme ile hareket ettiğini gösterir. Bunlar zeki, anlayışlı, ileriyi ve doğruyu gören kimselerdir.

Orta el her işte dengeli bir tutumu sergiler.

Uzun el hilekâr, kuruntulu, egoist ve cimri bir kişiliğin belirtisidir.

Geniş el iyimser, dinamik ve enerjik bir yapıdan haber verir.

Dar el maddi, manevi güçsüzlük, güvensizlik ve bencillik belirtisidir.

Büyük el cömertlik ve iyilikseverlerin nişanıdır.

Şişman el genellikle kaba bir mizaca işaret eder.

Tombul el keyfine düşkün, maddeci bir mizaç.

Kısa el maharet ve incelik alametidir.

İnce el hayalciliğin göstergesidir.

Sert el beceri, iş yapma gücü ve spor ve zeka belirtisidir.

Tüylü el kişilik ve yiğitlik belirtisidir. Alicenap, adaletsizliğe başkaldırırlar.

Tv’deki programlarınızda parmaklardaki boğumların da anlamları olduğunu açıklamıştınız. Bunlarda da biraz bahseder misiniz?

Her parmağın üç boğumu vardır. Tırnağın bulunduğu kısım 1. boğum, ikinci kısma 2. boğum (kemik) ve avuca bitişik kısma da 3. boğum diyoruz.

Genel olarak 1. boğum kabiliyetleri, zeka ve beyin gücünü sergiler.

2. boğum zeka kabiliyetlerinin derecesini sergiler. Bu boğumun iyice incelmesiyle göğüs kafesimizdeki organların sağlık durumunu, akıl gücünün derecesini ve kısaca beş duyumuz ve ruhumuzla duyduğumuz zevklerin, acıların mahiyetini anlarız.

3. boğum tabii zevkleri temsil eder. Omurilik ve karın bölgesindeki organların sağlık durumu anlaşılır.

Ruhun Deşifresi” adlı kitabınız da çok ilgi gördü. Biz de okuduk ve çok beğendik. Bu kitabınızda aşılması gereken zorlukların yanlış bir kader anlayışıyla aşılmadığı, insanın potansiyelini kullanmadığı üzerinde duruyorsunuz. İnsan hedefine yürürken bazı sıkıntılarla karşılaşıyor. Bu sıkıntılar hedefin, isteklerin doğru olmadığını mı gösterir? Karşılaştığımız zorlukları nasıl anlamalıyız?

İnsan mutlu olmak istiyor. Mutlu olmak bu dünyada insan için iyi midir bilmiyor. Bunu bir örnekle açıklayalım. Diyelim siz doğduğunuzda avucunuza dünyada kimsede olmayan üç tane çekirdek verilmiş. Bu çekirdekler dikilirse ağaç olacak, dikilmezse o çekirdekler çürüyecek. Siz o çekirdekleri ne yaparsınız, elinizde mi gezdirirsiniz? Hâlbuki onları dikmeniz lazım. İnsanların % 90‘ı o çekirdekleri elinde tutup, çürütüp gider. Cenab-ı Hak yetenek vermiş, bu yeteneklerin açığa çıkmasını istiyor. Bunlar çile ile açığa çıkacaksa çile verir, mutlulukla açığa çıkacaksa mutluluk verir. Şimşekli geçen kışların ardından gelen yazlar meyvelerin daha çok yeşerip serpilmesine sebep oluyormuş. Yeter ki insan o yeteneklerin açığa çıkması talebinde bulunsun ve gayret göstersin.

Bu kitaptan çıkardığım ilk sonuç, acaba insanoğlu, tembel mi? Ya da doğmayı mı seviyor? Ya da sorumu şöyle desteklemek istiyorum insanoğlu çalışmayı, araştırmayı değil fast food bilgileri mi seviyor?

Evet, ama insanı bu hale getiren, çağımızın değer yargılarıdır. Önce kavramlar değişir sonra insanlar onların peşinden gider. Evet, insanların artık uzun soluklu ilişkilere de dostluklara da bilgilere de tahammülü kalmamış. Bu çağ, hızlı tüketim çağıdır. Hayatımız hızlı tüketim üzerine kurgulanmış. Ya hep taze bilgi vereceksiniz, ya da her seferinde size farklı açılımlar sunan eserler yazacaksınız. Hiç kimse bir şeye ikinci kere dönüp bakmıyor. Evet, insan hep yeniden doğmayı seviyor ama bunun bir de ölümü olduğunu hatırlamak istemiyor.

 

Daha az okuduğumuz da ortaya çıkıyor, bunun sebebi nedir sizce?

 

1500 karakteri aşan bir metin, günümüz insanı için ucsuz bucaksız uzunlukta geliyor. Tabii böyle olunca, insanlar derinleşmek yerine basit espiri ve zeka kırıntıları içeren şeyleri tercih ediyorlar. Bazen basit bir skeç, bir cümle veya karikatür muhteşem bir eserden daha kıymetli olabiliyor. Maalesef diyeceğim ama durum böyle. Biz de insanlara bu halleriyle neler kaçırdıklarını hatırlatmaya çalışıyoruz.

 

Kitabınızın bir bölümünde karpuzla ilgili bir bölüm var. Efendimiz s.a.v karpuz yemedi diye bir zatın karpuzu çürütmesi… Sizce bu tür sevginin insan hayatındaki yeri nedir? Yani ezbere bilgi bizi engelliyor mu?

 

Ezbere bilgi bizi engellemiyor, mahvediyor. İnsan beyni blok bilgi kullanmaya alışkındır ve bu çoğu kere iyidir. Ön bilgiler ve blok bilgiler hayata süratli intikal etmemizi sağlar. Ama bu blok ve ön bilgiler zaman içinde detayları fark etmemizi engelliyor. Beş duyumuz, tabiatla aramızda bilgi iletişim kanalları oldukları halde, biz onların eşiklerini ve o eşiklerin kapasitelerini esas aldığımızda, o eşiklerin altında ve üstünde kalan dünyaları ıskalamış oluruz.

 

Her zannı doğru diye kabul ediyoruz, ondan da kaynaklanabilir mi?

 

Bildiğimiz, daha doğrusu bildiğimizi sandığımız şeyler bizi yanıltır. Çünkü insan bilmediğini test eder. Ama zanna dayanan daha doğrusu tam olarak test etmediği halde doğru zannettiği bilgi, kavram ve usuller yüzünden hayatını  cehenneme dönüştürebilir. Ben bu hale ‘ülfet’ (bir tür alışkanlık) diyorum. Alıştığımız ve hep gözümüzün  önünde olduğu için aslını göremediğimiz şeyler bizi ciddi hatalara sevk eder. O yüzden insan önce doğrularını testten geçirmeli ki, onların gerçekten doğru olduğunu bilsin ve ona göre hayatını kurgulasın.

 

Ruhun farkı olmadığı konusunu biraz daha açabilir miyiz?

 

Tabii ruh hadisesini bu kadar basite indirgememiz mümkün değil. Ben o misali, ruhun bizi canlı kılan özeliği için verdim. Yani çocuğun ruhu ile ihtiyarın ruhu arasında bir fark yoktur. Fark, birisinin, vücut aparatlarını kullanmaktaki acemiliği başarısını etkiliyor, diğerinde ise, kullanıla kullanıla aşınmış aparatların tam arzu ettiğiniz sonucu vermemesinden dolayı başarısız olabilir diyoruz. Yani motor gücü aynıdır ama motor aksamının aşınmış olması veya henüz yeterince açılmamış olması söz konusu. Evet, ruhun canlı tutan özelliği böyledir. Fakat onun tecrübelerden kendisine bir bilinç oluşturması gerçeği de vardır. Çünkü ruh sadece bizi canlı tutan şey değil, aynı zamanda bizim hatıralarımızı ve birikimlerimizi muhafaza eden ve onlardan yen bir bilinç ve kişilik edinmemizi sağlayan özelliği de vardır.

Kitapta Allahın işine karışalım diyorsunuz, bunu açıklayabilir misiniz?

Tabii evrenin ilahi bir yapı  olduğu gerçeğinin bize getirdiği başka bir açmaz vardır. Bu alemi ilahi bir sanat gören insanlar, ona dokunmayı, ona ilişmeyi haram veya tabu gibi algılıyorlar. Bizim coğrafyamızda bir bilim adamının en çok karşılaştığı itiraz, “Allahın işine karışma!”dır. Halbuki Allah, bu alemi biz tiftikleyelim, karıştıralım, anlayalım ve ondan kendimizi gerçekleştirmemiz için bir yol ve yöntem bulalım diye yaratmıştır. Yani insanın işe tam da ‘Allah’ın işine karışmaktır’. Bence bu alem, Cenab-ı Hak tarafından insanın önüne konulmuş bir oyun hamurudur. Eğer eşya üzerinde bir tasarrufu olmayacaksa insan nasıl halife olabiliyor ki? Öyle değil mi?

 

Ruhun yaşlanmadığından bahsediyorsunuz kitabınızda. Buradan yola çıkarak aslında ruhu yorulmadığından da söz edebilir miyiz ve ya başka bir deyişle ruh yorulmaz da sadece yeni enerji ihtiyacı mı hâsıl olur?

Ruh için yorulma yoktur. Esasında beden için de yorulma yoktur. Yorulma bir zihinsel yanılgıdır. Ruh basit bir cevher olduğu için yorulma ona arız olmaz. Vücut da aslında öyledir. Mesela kalbimizin yorulduğunu söyleyebilir miyiz? Midemizin, beynimizin hiç durum dinlendiği olur mu? Hayır! Esasında biz, atık maddelerle, insan fıtratına uygun olmayan yakıtlarla bedenimizi yormasak beden de yorulmaz. Uyuma ihtiyacına gelince, bence uyku sadece da beynin gelecekle ilgili projeksiyonlarının zihnimize sunması için bir fırsat verme girişimidir. Uyku rüyalarımızın kuluçkasıdır. Rüyalarımız da beynimizin tasarımlarını gözden geçirmesi veya zihnimize sunması ameliyesidir. Uyku da bunun için vardır. Çünkü insanoğlu, uyku olmadan rüya göremediğini sanıyor. Halbu ki insan uyanıkken de rüya görebilir. İnsanın zihnini boşaltan rüyadır. İyi bir rüya bazen üç saat deliksiz bir uyku kadar insanı dinlendirir. Dinlenmek dediğimiz, şey de beynimizin zihnimize sunmak üzere ön belleğimize çıkardığı ve ard arda sergilediği projeksiyonlar ve demonstrasyonlardır. Yoksa ciddi manada yorulmak diye bir şey yoktur. Uyku bir adettir. Tıpkı günde iki kere veya üç kere mutlaka yemek yemek yeme gereksinimi gibi. Halbu ki insan vücudu üç günde yumruğu kadar doğal bir gıda alabilse bütün enerjisini çıkarmış olur.

 

Müzik ruhun gıdasıdır… Slogan haline gelmiş bu sözü nasıl değerlendiriyorsunuz. Ruhun deşifresinde müziğin ama her tür müziğin enerji anlamında nasıl etkileşimi vardır.

Müzik ruhun gıdası değildir. Ahenk müziğin gıdasıdır. Bedenimiz ruhumuzun evidir diyoruz. Ruhumuz, eşyayı ve evreni onun imkânları ile kavrar. Bedenimiz üç değişik gıda ile yani veri ile ruha yardımcı olmaya çalışır. Kabataslak söyleyecek olursak bedenimizin üç ‘mide’si vardır. Bunların biri eşyadan beslenir. Biri eşyalar arası ilişkiden beslenir. Biri de eşyada geçerli kanunların; yani esma-ı ilahiyenin eşyadaki hikmetlerinden, güzellikten beslenir.

Eşyadan beslenen midemizdir. Eşyalyar arasındaki ilişkiden beslenen aklımızdır. Hikmetten ve güzellikten beslenen kalbimizdir. Akıl bir yaratıcının varlığını  bilmekle görevlidir. Nefsimiz de o yaratıcının Allah olduğunu bilmek ve onu tanımakla mükelleftir. Kalpse onu sever. Ancak nefis gerçek anlamda rabbi tanımazsa kalbin sevmesi samimi olmaz. Münafıklık da böyle hallerde ortaya çıkar. Dolayısıyla ruh, bu üç merkezin (midenin) verileriyle yeterli bir şekilde beslenmedikçe gıdasını  tam almış olmaz. Böylece de ruh ya yanlış beslenir, ya eksik beslenir. Ya da abur cubur beslendiği için mide fesadına uğrayacağından aklı karışır.

Dolayısıyla eğer müzik ruhun gıdasıdır diyecek isek, bu ancak insanın fıtratına uygun olan ahenkli sestir. ‘Ve rattilil kurane tartila’ ayeti bunu gösterir.  Hevi metal ve benzeri, insanın doğal ritimlerine aykırı müzikler ruhu beslemediği gibi yorar…

Hocam kıymetli vaktinizi bizlere ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Publiziert in der Ayasofya 43, 2013

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(25.04.2013) “Dünyanın en akıllı insanı” Erdal Demirkıran ile hoş ve keyifli bir söyleşi

“Dünyanın en akıllı insanı” Erdal Demirkıran ile hoş ve keyifli bir söyleşi

 Erdal Demirkiran Röportaj (1)Erdal bey çalışmalarınızdan biraz bahsedermisiniz?

 

Yeşilköyde Kashna Eğitim Danışmanlık Şirketimiz var. Eğitim, danışmanlık hizmeti isteyen herkese birikimlerimizi aktarıyoruz. Profesyonel düşünen ve planlama yapan bir şirket. Mesela bir şirket bize diyor ki çalışanlarıma eğitim ver. Ben de çalışmalarımı profesyonel bir şekilde yapıyorum. Belli birikimlerimizi onlara aktarıyoruz. Anlattığımız bilgileri geniş anlamda insanlara sunuyoruz. Amacımız, onların beyinlerinde önlerinde yeni kapılar açmak. Aynı zamanda bir yayın evimizde var.

 

Kashna ne anlama geliyor?

 

Kashna ismi özel bir terim. Kaf dağının arkası. Yani Kaf dağı masallardadır bilirsiniz. Kashna’da Kaf Dağının arkası. Aslında isim önemli değil. Önemli olan insanların kendilerini keşfetme gerçeği. Kitaplarımı okuyanlar, bana değilde kendilerine hayran oluyorsa ben amacıma ulaştım demektir.

 

Seminerlerinizin konusu ne?

 

Seminerlerimiz Türkiye´nin her yerinde ve diğer ülkelerde oluyor. Bu seminerlerde ısrarla birey olmayı öğretiyoruz. Yaptığımız iş aslında bu. Soru zor ise, cevap kolaydır düşüncesiyle hareket ediyoruz. İnsanlar bazen yaşadıkları ortamlarda esasen çok zor zannettikleri sorunlarla karşılaştıkları zaman sıkıntıya düşüyorlar, halbuki o kadar zor bir sorun yok ortada. Dolayısıyla bunları gördükce Almanya´da da bu konuyla alakalı buradaki vatandaşlarımızın sıkıntılarına tercüman olabilecek bir çalışma ortamı oluşturmayı planlıyorum.

 

Bu sorunları çözmek için galiba önce bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor…

 

Mutlaka. Siz bir sorun ile karşılaşıyorsunuz ve o sorunun üstesinden gelecek argümanı bulamıyorsunuz. Esasında sorun var ise cevap da var. Herşey kendimizde bitiyor.

 

Almanya´da doğmuş birisi olarak Almanya´daki ihtiyaç nedir?

 

Benim gördüğüme göre insanların kendine güvenleri az. Aile içi şiddetli tartışmaların ve kopmaların olduğunu gördüm. Elindeki makinalara (telefon, tablet vs.) bağlanmış insanlar. Eşiyle ilgilenmediği kadar o makinalarla ilgileniyor insanlar. Dolayısıyla eşine zaman ayıramıyor, çocuğuna zaman ayıramıyor. Bu şekilde bir nefret ortamı oluşmuş ailenin içerisinde. Çocuğu babasını anlamıyor, babası çocuğu anlamıyor. Kuşak çatışmaları hat safhada.

 

Siz kendinize “dünyanın en akıllı insanı” diye tabir ediyorsunuz. Bundan ne anlamak gerekiyor?

Bana hep bu soruyu soruyorlar. Neye dayanarak bunu söylüyorum diyorlar. Cevabım: kendime dayanarak. İnsan kendisini nasıl hissederse öyledir. Ben öyle hissediyorum. Örneğin benim kızım 7. sınıfa gidiyor. Bana “ben yazar olacağım” dedi. Ben de kensine “sen yazar olamassın” dedim. “Neden baba?” diye sordu. “Çünkü dünyanın en iyi yazarı olmalısın” dedim. Buna inandıktan sonra katıldığı yarışmalarda hep birinci oldu. Daha önce derecelere giremiyordu. Ama şimdi kalemi eline aldığı zaman, dünyanın en iyi yazarı kalemi eline aldı diye alıyor ve yazıyor. Dolayısıyla bu bir giriş cümlesi. Böyle olmasa bile kapasitenizi yukarıya açıyorsunuz.

Peki dünyanın en akıllı insanı olmak nasıl bir duygu?

Dünyanın en akıllı insanı olmak önemli değil, önemli olan adam olmak. Allah demiş ki, “ben insanları en mükemmel şekilde yarattım”. İnsan kendi kendine ben mükemmelim demeli. Bu söz Allah´ın beyanıdır, ama bana herkes mükemmel desin ifadesi başka. Ben, dünyanın en akıllı insanı olduğumu idda ediyorum. Bu süreç tamamlandı mı derseniz, asla. Ne zaman tamamlanır bilemem. 15 mart 2030 saat 10:27 ‘de dünyaya barışı getirdiğimiz gün o zaman insanlar evet sen dünyanın en akıllı insanısın demeliler. Neden? Çünkü akıllı adam faydalı olmalıdır, çok akıllı adam çok faydalı olmalıdır. En akıllı adam ne olmalıdır, en faydalı adam olmalıdır. Dünyanın bir numaralı sorunu savaşlardır. Yani dünyanın en akıllı insanı en faydalı olması için, dünyanın bir numaralı sorunu olan savaşları durdurması gerekir. Demek ki, “dünyanın en akıllı insanı isen savaşları durdurda görelim” diyebilmelidir herkes. Amacımız da budur.

Savaşı durdurmaya az sonra geleceğiz, fakat önce başka bir soru. Dünyanın en akıllı insanı dediğinizde tepkiyle karşılaştınız mı? Sizi garip karşıladılar mı?

Tabi tabi. Olmasa zaten garip kalırdı. Çünkü dünyanın en akıllı insanı dediğimde insanoğlu bu cümleyi hemen kavrayacak olsaydı böyle bir cümle kurmazdım. İnsanlar, o aşmışlık seviyesine gelmedi henüz. Bende bu cümleyi kullanırken kendimi hedef alan bir yönde değilim. Örneğin bir taksiciye “Sen akıllı bir insansın”, “Dahisin” diyorum, o ise bana “Sen delisin” diyor. Yani ben sana bunları söyledim. İster anla, ister duymazdan gel. Ama ben bunları sana söyledim…. İnanın bizim milletimiz çok zeki, çok akıllı. Her bireyimiz korkunç bir beyin taşıyor. Hatta ittia ediyorum, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde on yılı aşkın süredir yaşayan herkesin şüphesiz bir şekilde bir dahi olduğuna inanıyorum.

Peki bunu neye dayandırıyorsunuz?

Dünya´da yediği yarım ekmek arası dönerin son lokmasını içtiği ayranın son damlasına denk getirebilen tek millet biziz. Korna ile anlaşabilen başka bir millet yok. Kontür kullanmadan konuşabilen bir milletiz. Çaldırdınmı, aşağı iniyor. Yani buna bir teknik üretmişiz. Otobüs durağı çalabilen tek millet biziz. Bu Samsun´da yaşanmış. Birisi otobüs durağını almış götürüyor. Oradan birisi bağırmış “Kardeşim, durağı nereye götürüyorsun?”. Cevap olarak “Biz belediyeden geliyoruz. Durak arıza yapmış, tamir etmeye götürüyoruz” diyor. Asıl ilginç olan, soruyu soran adam “Ha, tamam o zaman” diyor. Bunu anlıyor yani.

Eğer bukadar akıllıysak neden….?

Bu soruyu seminerlerimde de hep soruyorlar. Cevabı: Lokal çalışamıyoruz. Siz bir iş yerine sekreter alırsanız, hem bilgisayar ile görevlendiriyorsunuz, hem çay yapmak ile. Bazen temizlik de yapar. Muhasebeye de bakar. Fotokopi, herşey… Yani bir kişi otuz işi yaptığı için bir işte uzmanlaşamıyor maalesef. Senin işin ne ise, sadece bu işi yapacaksın, bu işte uzmanlaşacaksın ve en iyisi olacaksın.

Başka, bizim gözümüzden kaçan, milletimizin ne gibi enteresan yanları var?

Örneğin “Allah düşmanımın başına vermesin” diyerek düşmanına bile dua edebilen tek milletiz. Bu çok önemli birşey. Ve dostluk anlayışı o kadar çok gelişmişki birbirimizin psikoloğu oluyoruz bazen. Tabiki gerektiği zaman psikoloğa da gidiyoruz… Başka bir konu kitap meselesi. Hep dünyada en az okuyan olarak gösteriliyoruz. Tam tersi. İspat ederim. Birisi bizde bir kitap alır, en az 20 kişi o kitabı okur. Amerika´da okuma sayısını toplam satış sayısından çıkarabilirsiniz. Türkiye´de toplam okuma sayısını asla satıştan öğrenemessiniz… Gerçekten çok güzel bir milletiz. Korkunç bir kapasite var. Bu kapasiteyi hareketlendirmek lazım. Yer altı kaynaklarını konuştukları zaman sinirleniyorum, çünkü bu yer üstü kaynakları var.

Dünya barışına gelelim…

Evet. 15 Mart 2030 saat 10.27′de İstanbul’da bulunan barış vadisinin düzenlemiş olduğu barış zirvesiyle dünyaya sonsuz barışı getirecegim. Savaşları durduracağım. Kızım beş yaşındaydı. “Hadi kızım savaşları durduralım” dedim, “Hadi baba” diye cevap verdi. 25 yaşındaki yiğenime deyince, o “Nasıl?” dedi. 35 yaşındaki arkadaşıma dedim, o da “Oğlum, akıllı bir şey söyle” dedi. Annem 60 yaşında. Ona aynısını dedim, o da “Bırak bu işleri. Sigortalı bir işe gir, çalış” dedi. Şimdi bakın, 5 yaşından 60 yaşına kadar sadece “imkansız” öğretilmiş. Ben “dünyanın en akıllı insanıyım” diyorum, adam bana “olurmu be öyle şey?” diyor. Biz halkımıza hiç güvenmiyoruz. Bir japon “ben dünyanın en akıllı insanıyım” dese, “acaba ne diyor?” diye millet bakar.

Sizin en ilginç kitabınız boş sayfalı kitabınız. Bu nasıl oldu? Vermek istediğiniz mesaj ne?

Boş sayfalı kitap aslında insanların kendisini keşfetmesi ile alakalı. İnsanların içindeki o potansiyeli ortaya çıkarmakla alakalı. İçi boş olan kitabım en dolu olan kitabımdı, itiraf etmeliyim.

Son bir mesajınız var mı?

İnsanlar aldıkları oksijeni boşa harcamasınlar. Yaptıkları işi en iyi şekilde yapsınlar. Eğer yapamıyorlarsa hiç yapmasınlar. Yani bir taksi şoförü isen işini ya iyi yap, yada hiç yapma sırf laf olsun diye iş yapmak için çabalama. En iyisini yap.

 

Erdal bey, bu hoş ve keyifli muhabbet için teşekkür ederiz.

 

Ben teşekkür ederim, siz dünyanın en iyi psikoloğusunuz…

Publiziert in der Ayasofya 43, 2013

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(11.03.2013) Integration in China? – Interview mit unserem China-Korrespondenten Yasar Kina

Integration in China? – Interview mit unserem China-Korrespondenten Yasar Kina

Unser China-Korrespondent Yasar Kina sammelt für uns Erfahrungen in China und teilt sie auf Misawa TV (http://tv.misawa.de/?cat=25).

Wie ist es in China und seit wann lebst du da?

Seit jetzt ungefähr 13 Monaten.

Und kommst du gut voran in China, ist es dort ganz anders, eine absolute Fremde? Oder kennt man etwas aus Jackie Chan Filmen wieder?

 

Am Anfang hatte ich noch Schwierigkeiten, die ersten 6 Monate waren halt ganz schwer aber so hab ich mich jetzt mehr oder weniger integriert. Habe eigentlich wenige Probleme in China zurzeit.

Hast du die chinesische Sprache gelernt?

Die chinesische Sprache habe ich nach der zweiten Woche angefangen zu lernen. Es war kein Pflichtprogramm, aber ich habe es für mich gelernt, freiwillig, damit ich mich zu Recht finden kann. Und mittlerweile kann ich auf Chinesisch sprechen.

War es leicht diese Sprache zu lernen? Ich kann mir vorstellen, dass es gar nicht so einfach ist.

 

Nein. Es ist eines der schwersten Sprachen, die es auf der Welt gibt. Allein dadurch, dass sie kein Alphabet haben sondern Schriftzeichen, Charaktere nennt sich das. Man muss halt ungefähr 1000 Charaktere auswendig wissen, damit man überhaupt anfangen kann zu lesen.

Gibt es auch in China solche Integrationsdebatten wie hier in Europa?

 

Noch nicht. Weil auch die Ausländerzahl da so gering ist. Ich lebe da in einer eine Million Stadt, die eine Grenzstadt zu Shanghai ist, da leben vielleicht 200 Ausländer und da ist diese Debatte über Ausländer nicht so groß. Der Ausländeranteil in China ist allgemein nicht so groß.

Du bist ja in einer deutschen Firma in China, da wird es uns interessieren, wie integrieren sich Deutsche in China?

Ja, das ist interessant wie sich Deutsche in China integrieren, das sieht genau so aus wie Türken sich in Deutschland integriert haben und das aber in 2012. Ich war sehr überrascht, als ich in Taichang war, da waren viele deutsche Kneipenm wo es nur deutsche Küche und deutsche Musik gab. Und die ganzen Chinesen mussten deutsch sprechen. Das heißt, die Deutschen verhalten sich im Ausland nicht anders, wie sich die Türken damals. Der Mensch ist überall gleich, also wenn jemand ins Ausland geht, fangen die Wenigsten an, sich zu integrieren oder die Kultur anzunehmen, jeder versucht seine eigene Heimat dort ein bisschen auszuleben.

Wie ist es als Muslim dort? Hat man dort Schwierigkeiten muslimisch zu essen?

 

Nein, überhaupt nicht. China besteht aus vier großen Völkern, das sind einmal die Randchinesen, das sind 80% der Chinesen, dann gibt es die Mongolen, dann die Tibetaner und eine große Gruppe sind die Muslime in China. Es gibt chinesische Muslime, die haben ihre eigenen Restaurants an fast jeder Ecke und da kann man auch Halal essen in China. Es ist zwar teilweise eintönig, weil es immer die Selben Gerichte sind, aber gut, man verhungert nicht.

Auf Misawa TV konnten wir mitverfolgen, wie du auch den Shaolin Tempel besucht hast. Wie war es da? Wie bist du da überhaupt hoch gekommen?

Ja, wird sind zu Fuß hochgekommen. Gut, zum Tempel wird man jetzt vorgefahren, also zum Shaolin Tempel, aber dann gibt es auf den Bergen mehrere andere Tempel oder irgendwelche Statuen, dann muss man eben zu Fuß hochgehen, das sind ungefähr zwei Stunden, aber das macht dann halt Spaß, weil diese Berge und diese Landschaft sehr imposant ist.

Was war dein schönstes Erlebnis bisher in China?

 

Mein schönstes Erlebnis in China. Da muss ich mal kurz überlegen. Eigentlich gibt es da viele, aber eines der schönsten war eigentlich doch schon der Shaolin Tempel, weil wir da einen ausländischen Mönch getroffen haben, der da seit 3 Jahren lebt und ursprünglich aus Frankreich kommt. Der hat uns dann alles über die Shaolin im Detail erklärt, er war für uns wie ein persönlicher Guide.

Möchten du überhaupt noch nach Deutschland wieder zurückkehren oder hat sich das für dich erledigt?

 

Also freiwillig nicht. Allein das Land ist sehr spannend und mit meiner Arbeit dort bin ich sehr zufrieden. Kann ich jedem empfehlen.

Wenn man von China hört, denkt man immer an Kapitalismus und an Kommunismus. Sieht man den Widerspruch dort und welche Seite hast du mehr wahrgenommen?

 

Ich denke es ist zurzeit ein Zwischending. Ich kann es nicht weiter differenzieren, aber es funktioniert irgendwie. Ich hab nicht über die Kulisse geschaut. Das mag vielleicht pauschal klingen, aber das, was ich sehe funktioniert so ein bisschen, besser als in Europa oder Amerika.

 

Deine Videos sind ja eins der meistgesehenen Videos auf dem Portal Misawa TV. „Kina in China“ ist schon zum Kult geworden. Welche Videos werden noch folgen? Die Zuschauer warten vor allem auf zwei Videos: „Die Bedeutung von Misawa“ und ganz wichtig „Ein Sack Reis fällt in China um“.

 

Ja genau, ich habe schon viele Säcke gesehen, die schon umgefallen waren, aber es ist schwer einen Sack in Aktion zu sehen und darauf warte ich. Wie gesagt ich habe schon viele Säcke gesehen… Und die Bedeutung von Misawa werde ich auf jeden Fall noch auflösen.

Gibt es etwas, was du noch auf jeden Fall loswerden möchtest? Was wir über China auf jeden Fall wissen müssen? Oder etwas, was dir auf dem Herzen liegt?

 

China ist wirklich teilweise wie man es aus den Filmen kennt. Es wird auch teilweise schnell gegessen. Es ist wirklich vieles wie in den Filmen, aber China hat auch eine andere Seite, eine  moderne Seite, die mit bekannten China nicht viel zu tun hat, aber weil es so ein großes Land ist, hat es auch viele Facetten und bleibt die nächsten Jahrzehnte spannend und ich denke, man sollte China besuchen und man wird immer etwas Spannendes erleben.

Dann erst einmal vielen Dank und wenn du wieder zurück bist machen wir ein zweites Interview.

Ja, auf jeden Fall und ich Grüße meine Misawa-Zuschauer und die Ayasofya-Leser. Bleibt am Ball, die Bedeutung von Misawa wird mich noch in Asien beschäftigen.

Wie gut das keiner weiß, was Misawa heißt.

Das Interview führte Cemil Sahinöz

Ayasofya Nr.41, 2012

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Deutsche Kolumne

(01.02.2013) Ayasofya Nr. 42 ist erschienen

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.42 enthält u.a.:

– Unser Prophet liebte die Kinder und war gut zu ihnen (Mehmet Paksu)
– Die Erziehungsmethoden des Propheten (Ali Özgür Özdil)
– Beileidsbekundung anlässlich des Todes eines Kindes (Said Nursi)
– Kinder, Kinder! Was soll bloß aus der Rente werden? (Cemil Yildirim)
– Grundzüge der islamischen Erziehungslehre (Fatumo Abdullahi)
– Erziehung und Jenseits (Hüseyin Tugrul)
– Die LIebe zu den Eltern im Islam hat mich fasziniert…. Eine Koonvertiten berichtet.
– Elternliebe im Islam
– Salat und Gebet (Ahmed Aries)
– Die Schulen des Islams (Arif Agirbas)
– Die Entnazifizierung brauner Gedanken ist möglich (Yasin Bas)

und Türkisch:

– Mustafa Ceceli ile bambaska, cok farkli bir söylesi
– Mustafa Islamoglu ile gurbetcilik, ensarlik, muhacirlik ve hicret hakkinda söylesi
– Prof. Dr. Mehme Celik ile söylesi
– Islamin cocuklara verdigi deger (Prof. Dr. Mehmet Emin Ay)
– Hz. Peygamber´in egitim metotlari
– Harem (Prof. Dr. Ahmet Akgündüz)
– Said Nursi´nin genclik aski (Mehmet Ali Bulut)
– Ümit hirsizligi mi (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)
– Ben bir rüya gördüm, hayirdir insaallah (Selma Öztürk)
– Namaz kilan sosyologa islamci ve ilahiyatci denir (Bülent Akyürek)
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Mizah Sayfasi

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:
http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-42-kindererziehung&osCsid=fb69b832159425c6bfec763b67e096a4

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(07.01.2013) Mustafa Ceceli ile bambaşka, çok farklı bir söyleşi

Mustafa Ceceli ile bambaşka, çok farklı bir söyleşi

Mustafa Ceceli (4)

Mustafa bey, sizin için hayatınızdaki öncelikler nelerdir?

İlk önce insan neden yaşadığını bilmelidir? İnsanın en büyük düşmanı ´ben´ demektir. Onun için paylaşmanızın, birşeyleri birlikte yapmanızın keyfi çok farklıdır. Ben de bu şekilde büyüdüm. Ailemden öyle gördüm. Paylaşmayı ve vermeyi öğrendim. Asla bir şeyi kendinde sahiplenmemek gerekir. Çıktığım yol şu idi: Mesleğim ne olursa olsun, bunu en iyi şekilde nasıl yaparım? İdealim aranjör olmak idi. Ve bunu gerçekleştirdikten sonra, ne mutlu bana, Türkiye´nin çok değerli sanatçıları ile birarada çalışma fırsatı buldum.

Kendi çalışmalarınız çıkmadan önce başkaları için parçalar hazırladınız, bir şekilde yardımcı oldunuz. Ve kendi yolunuzu torpillerle değil, büyük emeklerle çizdiniz. Şimdi o tecrübelerin etkisini görebiliyormusunuz?

Tabiki hepsinden birşey öğrendim. Ve ´ben yaptım, şunu yaptım, bunu yaptım, birşey başardım´ demiyorum. Ortak bir çalışmayla, birarada birşeyler yaparak ortaya çıkan birşey. Ve o dişlilerin ve çarkların birtanesiydim. Bundan dolayı her zaman çok mutluluk duydum. Aslında paylaşmanın rahatlığını yaşıyorum. Onun getirdiği bir güzellik var. Bu güzellik devam etti. Ve bir gün aranjör kimliğine bir de şarkıcı kimliği eklenince bunun faydasını halen görüyorum. Yaptığın işi bile sahiplenmeyeceksin. Mustafa Ceceli albümün kapağında yazan bir isim. Sadece bu kadar. Çünkü kişinin en büyük düşmanı ´benlik´. Kelimelerin arkasındaki “M” harfi yakar. “Arabam, evim, benim”. İşte o sahiplenme duygusu insanın mezarıdır. Konserdeki tezahüratlar benim için değil, Mustafa için değil. Allah için. Hani derler ya, fiilin arkasındaki faile bak. Mustafa ancak bir gölge. Eğer ben orada ´vay be, ne şarkı söyledim, millette coştu´ dersem, biliyorumki bedeli de çok ağır olacak. Eğer direksiyona oturursa şöhret bittiniz. Özellikle bizim mesleğimiz alkışın içinde olduğu bir meslek. Eğer o beğeniyi üzerinize alırsanız hayat sizin için zorlaşır. Ama ne mutluki tüm bunları bir tarafa koyup, ´ne için dünyada yaşıyoruz? Neden dünyaya geldik?´ diye düşünebiliyoruz. Bizi hakikate götürecek olan bu yolculukta, benim dünya hayatı için yaptıklarım ne anlama geliyor? Bu soruyu kendime çokca sorup, bunun ile ilgili yanıtlar almaya çalışıyorum.

Peki muzik ile nasıl hakikate ulaşabiliyorsunuz?

Her ne iş yapıyorsanız yapın çalışmalarınızı hakikate, Allah´a yönlendirebilirsiniz. Bunu bir şarkıyla da yapabilirsiniz. Örneğin albümdeki ´Aşikardır Zat-ı Hak´ gibi. Yunus Emre´nin, Mevlana´nın, Şems´in de eserleri vardı. Hatta Padişahlar bile – ´Uyan ey gözlerim´ ile – bunu yapabilmişler. Onun için kişiyi hakikatlerine, gerçeklerine yönlendirilmiş her çalışma aslında Allah için yapılmıştır. Ve özellikle de bunu uzaklara atfetmek yerine şah damarınızdan daha yakın olanın sırrını yakalamak önemli. Bu sırrı yakalayamaz isek heba olup gidenlerden oluruz. Onun için olabildiğince tüm bunları içiçe alarak hayatımıza yön vermeye çalışmamız gerekiyor. İnsan hayatı geçicidir. Ne kadar sürecekki hayat?

İnsan ne kadar sahiplenirse o kadar bağımlı oluyor ve o kadar kaybediyor. Çalışmalarınız çıktıktan sonra hem parçalarınız, hem albümleriniz hızlı bir şekilde ´en iyi´ ödüllerini sahiplendi. Kaderi bu yönden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Amaçlar vardır ve bunun ile beraber bazı araçlar vardır. Elbetteki bir ürünün ortaya çıkması ve bunun beğeni görmesi çok güzel bir şeydir. Burada önemli olan bunun bir amaç olmaması. Zaten bütün hayat böyle devam eder. Siz ibadetlerinizi amaç zannedersiniz, ama araçtır aslında. Gerçeğe götürecek bir araçtır. Ve bu bir hakikat meselesidir. ´Bir dünya hayatı var, bir de manevi hayat var´ ikileminden çıkmak lazım. Önemli olan şöhret dediğimiz şeyi üzerinizde tutmamanız. Şöhreti hayatınızın merkezi yaparsanız veya lokomotif olarak başınıza geçirirseniz yanarsınız. Bu nedenle bu ödüllerin hiçbirini şahsıma kabul etmiyorum. Orada ödüllenen pekçok insan vardır. Şarkının yazarı, bestecisi ve her kim var ise. Yani ödüllenince bunu bir ´ben´ meselesi yapmamak gerekiyor. Bunu üstünüze giymeyeceksiniz.

Avrupa´ya bir çok defa geldiniz. Sizce gurbette dinimiz ve kültürümü muhafaza edilebiliyormu? Sizin gözlemleriniz nasıl?

Bunu herkes kendi evinde, yani kalbinde yaşamalıdır. Örneğin Kreuzberg´i gördük, oralara gittik. Önemli olan bir yeri, bir mahalleyi Türkiye mahallesi gibi yapmakmıdır, yani bir kültürün devamı gibi göstermekmidir yoksa oranın koşullarına uygun bir biçimde hayatı en iyi bir şekilde yaşamakmıdır? İkiside kabul edilebilinir. Ama bence önemli olan önce bu sistemin doğru bir biçimde anlaşılması ve ondan sonra yaşamaktır. Elbetteki orada kendini çokda korumuş bir kültür var diyebiliriz. Ama kaç kuşak önce gidilmiş, örneğin hayatında Türkiye´yi görmemiş çocuklar var orada. Tabiki bu birazcık ailelerin durumuyla da ilgili bir mesele. Avrupa bazı konularda daha özgürlükçü görünüyor olabilir, bazı konularda da olmayabilir. Mühim olan oradaki koşullara göre en iyi bir şekilde, kimseye zarar vermeden, kimsenin yaşantısına mani olmadan uyum sağlayarak yaşamak. Çünkü herkes yanlız geldi, yanlız gidecek. Onun için siz o sokağı kendinize benzetseniz ne olur, benzetmeseniz ne olur?

Peki Almanya´da gelecekte bir projeniz olacakmı?

Almanya´da şuana kadar bir salon etkinliği yapmadık. Daha önce konserlerimiz oldu, ama bir salon etkinliği olmadı. Çıktığımız yerler yaş engeli olan yerlerdi, kapalı mekanlardı. Onun için gönlüm isterdi, yaş engeli olmayan biryerde salon konseri vermek. İnşaallah nasip olur. Bunun dışında yakın zamanda Viyana´da, Paris´de, Belçika´da, Sydney´de ve Hannover´de konserlerimiz olacak inşaallah.

Siz interneti ve özellikle sosyal paylaşım sitelerini de aktif bir şekilde kullanıyorsunuz.

İnternet öyle bir nimetki, buluş demek istemiyorum, bu Allah´ın bir nimeti. Çünki bir realite var. Zaman ve mekanı kaldırmıştır. Ben şarkımı burada yapıyorum, Almanya´daki bir dinleyici bir saatte yorumlayabiliyor. Bütün sınırlar kalktı aslında. Bu sebeple etkinliklerimizi çok hızlı bir şekilde paylaşabiliyoruz. Twitter´i kullanıyoruz (https://twitter.com/mustafaceceli), Facebook´ta bir fan-sitesi var (https://www.facebook.com/mustafaceceli), orada yeri geldiğinde kendim de yazıyorum. Tabiki bunlar hep bir sorumluluk da getiriyor. Yazdığınız bir harf milyonlarca kişi tarafından görünebiliniyor. O sebeple sosyal medyayı kullanırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Sosyal medya bir kolaylığı getirmiştir, evet, dinleyiciniz veya takipciniz size ulaşabilir. Ancak bu saygı duvarlarını yıkan da birşey. Karşınızdakini görmediğiniz için, yüzüne de söylemediğiniz için saygısızlıklar olabiliyor. O yüzden ismi olmayan, resmi olmayan kişileri pek ciddi almıyoruz mesela. Ama bunun dışında ismi belli olan ve bazı konularda uyarıda bulunan kişileri ciddi alıyoruz. Örneğin ´kartonetteki şu söz hatalı´ diyenler oluyor. Yani böyle bir kolaylık da sağlıyor size sosyal medya. Bazı şeyleri oradan öğreniyorsunuz. Bir de Twitter´i anlık gelişmeler için çok kullanıyoruz. Gündem, haber portalları, ajanslar vs. için. Sonun olarak teknoloji kıymetli birşey. Buna kapalı kalarak yaşanmaz. Ve bunun kültür ile de hiç bir ilgisi yok. Eğer birisi ´ben teknolojiyi sevmem, anlamam´ diyorsa, kendisini bir nimetten mahrum bırakıyordur. Çünkü güzellik, bunun ile birlikte yaşamakta. Nasıl kullanırsanız size öyle geri dönecektir.

Kliplerinizde hep bir slow ağırlığı var. Bunun bir nedeni var mı?

Bu tepkiyi fark ettiğimiz için son iki klibi hareketli parçalara çektik. Çünkü albümlerde hareketli parçalarımız da var. ´Bu adam acaba sadece slow´mu söylüyor´ imajını birazcık değiştirmeye çalıştık. Slow çalmak bizim tercihimizdi, fakat şunu fark ettik, sahne çok hareketli, çok enerjik. İzleyenler o zaman şok geçiriyor. Ben de zaten fazla sakin biri değilim aslında. İşte televizyon insanları yanıltabiliyor. Televizyonun yanılttığı iki şey var: birisi bu mod, ikincisi kilo. Bu yüzden prodüksüyon ekibi olarak hareketli bir parçaya klip çekme kararı aldık.

Mustafa bey, hayatınızda önemli bir değişiklik daha oldu. Baba oldunuz. Babalık hayatınızı nasıl değiştirdi?

Önceliklerim değişdi. Eskisi gibi uzun stüdyo çalışmalarını tercih etmiyorum. Günün daha erken saatlerinde tercih ediyorum. Başka bir mesuliyet oluyor çünkü. Hayatta pek çok şeye dikkat eder hale geliyorsunuz. Birkişinin korunması, sağlığı, yetişmesi çok önemli birşey. Çünkü hepberaber bir mucizeye tanık olduk. Ultrason´da küçük bir nokta olarak görülen birşey, bebek olarak ruhuyla beraber canlı olarak meydana geliyor. Ve şuan onun gelişimini izliyoruz. Bırakın bir günü, on dakika´da değişiyor. Aslında hayatın nasıl durmayıp devam ettiğini biz kaçırmışız. Geri dönüp, kendi çocukluğunuzu hatırlayın, bir saniye bile kalbiniz durmadı. Bir saniye bile şu sisteminizde bir şey bozulmadı. Vücudunuzdaki bütün organizma yenileniyor. Çocukluk fotoğraflarınıza bakin. Onlar öldü. O fotoğraftaki kişi öldü. Hiç demeyinki ´o büyüdü´, çünkü o öldü. Aslında her an ölüyorsunuz ve her an diriliyorsunuz. Ve bunu fark etmek içinde bizim için çocuk çok iyi bir fırsat oldu. Biz de bunu gözlemliyoruz inşaallah. Ve bunun ile birlikte ´nasıl bir çocuk yetişecek?´ diye düşünüyoruz. Şartlar her gün dahada zorlaşıyor.

Meşhur bir baba olmak daha mı zor?

Bunun getirdiği farklı sorumluluklar da var tabiki. Önemli olan, onun kendisi bir birey olarak yaşaması gereken bir hayatı var. Herkes kendi özelliklerini yaşıyor. Hani derlerya ´7sinde neyse, 70şinde de o´. Bu atasözleri öylesine söylenmiş sözler değil.

Tanınmak, populer olmak hayatınızı sınırlandırıyormu? Mesela dışarıda istediğiniz gibi hareket edebiliyormusunuz?

Riskli tabiki. Ama hayatta risk almamak diye birşey yok. Nefes aldığınız her an risk altındasınız. Başınıza ne geleceğini bilemessiniz. Dünyevi şeylerle ilgili risk ise, ben zaten öyle fazla riskli yaşamıyorum. Sınırlamaya gelince, bu aslında yine sizin kendinize koyduğunuz bir kısıtlamadır. Ben yine sokakta geziyorum, alışverişimi yapıyorum. Sokakta biri beni görürse en fazla fotoğraf çektiriyoruz, ya da albümü imzalıyorum, ya da ayak üstü sohbet ediyoruz. Bu kadar. Kendini izole etmek, kendini birşeylerden soyutlamak kişinin kendi derdidir. Bunun için meşhur veya sanatçı olmanıza gerek yok. Bir kurumda çalışıyorsunuzdur, ´ben olmasam bu gazete çıkmaz´ dersiniz, kendinizi soyutlarsınız, bu da bir egoistliktir. Bu bir yaşam biçimidir. Sanatçı olmak gerekmiyor bunun için. Sen olmadan da o gazetenin çıkabileceğini sana sistem öğretir. Sensiz olabileceğini öğrenirsin. Tabiki meşhur olmanın bir sorumluluğu da var. Ama o şöhretin esiri olamayız, çünkü ahirettedeki VİP buradakine benzemez. Yani burada beğeniliyorsanız, bunun sonsuza dek böyle devam edeceğini düşünmemek lazım. O yüzden farkındalık ile yaşamaya çalışıyorum. Onun için hayatımı engellemiyor. Engellemesine müsaade etmiyorum. Dediğim gibi, izole olmak sizin elinizde.

Sizin için hayata anlam katan nedir?

Resulullah´ın söylediği hadislerin hiç biri o an söylensin diye, sadece bir konuyu aydınlatsın diye söylenmemiştir. Eğer onu açarsanız, bugüne de nasıl ışık tuttuğunu görürsünüz. Ayetler de sadece o dönemi anlatmıyor. ´2012´de ben bir ayetten ne anlamalıyım?´ diye sormamız gerekiyor. Bunları doğru yorumlayan kaynaklar, özellikle de kapalı ve kilitli olmayan beyinler bu konular ile ilgili çok önemli bilgiler veriyorlar. Ve bizler gelişmeyi ve yetişmeyi böyle düşünmemiz gerekiyor. Çünkü bizim tabi olduğumuz sistem bize yeniliği tavsiye ediyor. ´İlim Çin´de de olsa gidin alın´ diyor. Çin kelimesi de boşuna söylenmemiş. Şuan dünyanın en büyük ülkelerinden biri. Demekki hiç bir şey boşuna söylenmemiş. Bizler hep tesadüfi olarak hayatı değerlendiriyoruz ama bunun içinde en önemli şeyi kaçırıyoruz. O da işin özü. O yüzden hayatı yaşarken bunun ruhuyla ilgili düşünmemiz ve kendimizi bu konuda da geliştirmemiz gerekiyor. Mesela siz Almanya´da istediğiniz herşeye ulaşabilirsiniz. Eskiden olduğu gibi uzaklara gitmeye gerek yok. Herşey heryerde var. Onun için bence en önemli konu şu: Neden nefes alıyorsunuz? Yani gayeniz ne? Niye geldiniz bu dünyaya? Milyarlarca galaksinin içinde bir tane galakside insanoğlu. Milyonlarca gezegenden bir tanesidir dünya. Şuan 1000km´nin üstünde bir sürat ile dönüyoruz. Hangimiz farkında bunun? Firene basmak diye birşey yok. Dönüyor dünya. Şuan burada gördüğümüz herşeyin içinde muhteşem bir çalışma var. Bardağımızın içindeki suyun içinde bir çalışma var. Herşey dönüyor. Hiç bir şey durmuyor. Bu sistemin içinde insan bir nokta bile değil. Peki o zaman nasıl oluyorda en şerefli mahlukat olabiliyorsun? İşte bunları anlamak gerekiyor. Kur´an´ı Kerim kaplar içinde, göğsün üzerinde saklansın diye gelmedi. Biz okuyalım diye geldi. Okuyabilen ve açabilen beyinler tarafından da bugün hala dillenmektedir. Ve okurkende anlamını bilmek gerekir. Hepimiz Fatiha´yı ezbere biliyoruz. Ama anlamı ne? Fatiha´sız namaz olmaz. Manasını bilmeden nasıl olacak? Bu bir sorgulama değil, bu herkesin kendisine soracağı bir soru. Sadece seccadenin başında mı Allah´ın huzurundayım? Şuan neredeyim? O´nun olmadığı bir alan mı var? Acaba senin olduğun bir alan var mı? Tüm bunları birarada düşünürsek eğer, bizim başlangıç noktamız böyle birşey olması lazım. Sadece ´oldu bitti, araştırmayalım, sorgulamayalım´ demek yerine araştıralım, daha iyi anlamamıza, konsantre olmamıza vesile olacak ise araştıralım. Yani hangi dili konuşuyorsanız, o dilde birşeylere hakim olmanız, anlamanız daha kolaydır. Eğer diliniz almanca ise, almanca olarak sevebileceksiniz. Elbette ayetler indiği dilde, orijinalinde söylenmelidir, çünkü bu beyin ile ilgili birsey. Çünkü beyinde o kelimelerin titreştirdiği frekans ve karşılık herhangi bir lisana çevirildiğinde %100 olarak dönüşemiyor.

Zaten her tercüme aslında bir yorumdur. Tercüme eden, anladığını tercüme ediyor.

Evet. Örneğin bir Rahman kelimesi bir kelimeyle türkçeye çevirilemez. ´Esirgeyen´ derseniz birmilyonda birini bile söylememiş olursunuz. Okadar basit bir şey kalıyorki. O yüzden hem onun %100ünü hissedebilmek için elbetteki orijinal diliyle okumak gerekir, hemde kendi içinizde onu hissedip yaşayabileceğiniz cümleleriniz var ise bunlara da konsantre olmak lazım.

Hangi kaynaklardan faydalanıyorsunuz?

Kaynaklar da artık yenilenen çağ ile çok gelişdi. Özellikle hem dini hem bilimi paralel işleyen kaynakları tercih ediyorum. Bunları takip ediyorum. Çünkü o zaman anlıyorum internetin Allah´ın esmasının tecellisi olduğunu. Bunu daha evvel bilmiyordum. Yani bunu bana birisi açıklaması gerekiyor. Çünkü siz ile biz ile sınırlı birşey değil. Sonsuz birşey bu. Siz bunu, bir parça kendinizi yukarıdan seyrettiğinizde görürsünüz. Yani tek olan bir yapı var. Ancak bizim bugüne kadarki eğitim sistemimiz ve öğrenim şeklimiz çokluk üzerine kurulu. Okula gittiğin anda çoku öğreniyorsun. Rakamlar ile başlıyor çokluk. Herşey farklı, hersey çok, bir tane yeşil bile başka bir yeşili tutmuyor. Biryandanda o tek yapının içinde mükemmel sonsuz bir çokluk var. Dönüp dolaşıp ulaşmanız gereken, o tekil yapıyı anlayabilmek.

Mustafa bey, size Hacı Mustafa diyorlar. Birazcık Hacc´dan bahsedermisiniz?

Hacı demelerinden hiç rahatsız değilim. 2003´de Hacc´a gittim. 10 sene oldu. Tekrar gitmek isterim. Bazı semboller var, birde bunun ile beraber sizdeki gerçek karşılıkları var. Yani onları fark edip bulmak gerekiyor. Yani Hacc´a gelene kadar diğer ibadetleri doğru anlamak lazım yoksa Hacc sadece bir ziyaret olarak kalır. Ama öncelikle namaz nedir, oruç nedir, zekat nedir? Bunların üçü hakkında kendimizi çok iyi bilgilendirdiysek, hazırlandıysak, ondan sonra Hacc ile ilgili birşeylerden bahsedebiliriz. Yoksa anlatacaklarınız çok fiziksel ve yüzeysel olacaktır. Yani kalp ile alakalı birşey. Herkes çok farklı şeyler hissediyor orada. Güzel olan, bunların tamamını birleştirip döndüğünüzde yaptıklarınız. Bakın, bir olayın içindeyken ne yaptığınızın çokta bir önemi yok. Harika bir Ramazan yaşayabilirsiniz. Hayırlı olsun. Peki sonra ne yaptık? Tamam, Ramazan boyu dedikodu yapmadınız, dikkat ettiniz. Peki iftar´dan sonra? Yani önemli olan o hali koruyabilmek. Devam edebilmek. Tıpkı bunun gibi. Hacc´da belki bunların sonuncusu ama en kıymetlisi, çünkü bir hadis var, imkanı yerinde olan, ekonomik olarak ve sağlığı yerinde olan mutlaka Hacc´a gitmeli. Benimde orada değişik tecrübeler başıma geldi. Daha sonra iki defa umre yaptık. 2010´da Ramazan´da eşimle beraber ailelerle umre´ye gittik. Ondan sonra kardeşim, annem ve ben gittik. Elbetteki orası kendine ait özel bir yer. Herkese nasip olsun. İşte mühim olan sonrasında hayatınızda ne yaptığınız. Ve bunu derken fiziksel şeyleri demiyorum. Mesela şirk´e dikkat etmek. Şirk sadece ´iki tane Allah var´ demek değilki. ´Allah var, bir de ben varım´ diyorsan zaten bu şirk´dir. Kendine bir varlık verdiğinde biter. Ne için yaşıyorsun? Para için mi? Bitti. Şirk. Hayattaki önceliklerimiz önemli. Bunları biz göremiyoruz. Sembollerin peşinde kalıyoruz. Kişilerin peşinden koşuyoruz. Halbuki sen yanlız geldin, toprağa da yanlız gireceksin. Buna ne kadar hazırız? Aslında gün içinde belki en çok bu soruyu sormak lazım. Akşam yatağa yatarken sabaha uyanamama ihtimalin var. Hazırmısın peki? Ve buna razımısın? Tüm bunlar bize hayal gibi, masal gibi geliyor. Fakat hiçkimsenin inkar edemeyeceği bir gerçek var, oda ölüm. Görüşü, düşüncesi, inancı ne olursa olsun, kimse inkar edemez. Aslında ölümsüsüz. Ama Yunus Emre´nin de dediği gibi bu beden bir gün fonksiyonunu yitirecektir. Ama sonsuza kadar devam edecek olan o mükemmellik ve bunun sırları paylaşılmış, sonsuz bir hayat ile ilgili bir çok ayet var Kur´an-ı Kerim´de. Bitiyor ve devam ediyor. Nasılki hücreniz yenileniyor, aynen bunun gibi. Yani toparlayacak olursak, tefekkür olmaz ise, işin ruhundan uzaklaşırız, sadece sembolik bir takım anlatımlara takılırız. Mesela namaz. Orijinalindeki salat kelimesini çeviremiyorsunuz. Namaz dediğiniz zaman bir yükümlülük, ödev gibi oluyor. ´Kılmak´ diyorsun, daha beter. Halbuki yaşamak, yönelmek demek salat. Yani ´namaz kılmak´ ne demek, ´Rabbine yönelmek´ ne demek? Bütün derinliğinden uzak bir mana. Onun için hızlı, hızlı namaz kiliyorsun. Secdeye yatan, hemen geri kalkıyor. O zaman spor kadar karşılık alırsınız. Ne yaparsan, onu görürsün. Bu sistem, mekanizma böyle işliyor. Sen O´ndan yaşamaya yönelik daha fazla şey talep edebilirsin. Örneğin düşünerek yapabiliriz herşeyi. ´Bana burada ne hitap edildi? Besmelede ne anlamalıyım?´ diye düşünsek. Namaz´daki rüku´ları biraz daha düşünsek. Namazı bir ödev gibi, hemen bitirmek gibi görmeyip biraz daha yaşamak ile ilgili zaman harcasak. Orucu sadece yemeye, içmeye ve buzdolabına vurulan bur kilit olarak değilde, Kur´an´da geçen ´dedikodu yapan, ölmüş kardeşinin çiğ etini yemiş gibidir´ diye düşünsek ve et yemeden orucu tamamlasak. Elbetteki ´zorlaştırmayın, kolaylaştırın´ diye bir yolda yürüyoruz, ama güzel olan şey bunların hepsini birarada değerlendirmek. Bizde hayatı yaşarken bunları bir potada yaşamaya çalışıyoruz. Muziği de buna göre yapmaya çalışıyoruz. Sokağa çıktığınızda işinizi buna göre yapmaya gayret ediyorsunuz.

Allah da ona göre verir.

Biz bir beklenti içinde değiliz. Sistem kendi sonucunu kendi oluşturuyor. Yani biryerlerden bizlere birşeyler verecek kimse de yok aslında. Ne yaparsan sonucunu yaşıyorsun. Hani diyorya ´o gün elleriyle yaptıklarının sonucunu görecek insan´. O gün işte her an aslında. Her an bir konuların kıyameti kopar. Kopmakta ve siz onların sonucunu yaşıyorsunuz. Birgün insan dediğiniz şeyin, daha doğrusu bedenin de sonu gelecektir. Ama sonrası hakkında hiç bir bilgimiz yokmu acaba? Yoksa bize o bilgiler verilmişmi? İnsan netice olarak halife potansiyelinde yaratılmıştır. ´Yeryüzünde ben insanı halife meydana getireceğim´ diyor. Erkeği veya kadını demiyor. Bir cinsiyet ayırımı yok. İnsan yönelebilirse bir halife potansiyelindedir. Onu arzularsa ve o onda dilenmişse. Tabiki bu öyle bir sistemki sadece sizin arzulamanız yetmiyor. O yüzden olması gereken her an oluyor. Çam ağacı kiraz vermez. Kiraz ağacı kiraz verir. Bir adama ´sen şunu niye yapamadın?´ diye kızmak okadar abes ki. Olmuyorsa onu da öyle sevmen gerekiyor.

Peki Hacc´dan etkilenerek hazırladığınız bir parça var mı?

O dönemde henüz planda şarkıcılık yoktu. Fakat döndükten bir sene sonra tekrar albüm çalışmasına başladım ve ´Aşikardır Zat-ı Hak´ parçası ortaya çıktı. Şimdi bu öyle birşeyki, sizin orada birşeyleri ilham olarak almanız için çok konsantre bir hayatınız olması lazım. Yani önceliğiniz bu olması lazım. O yüzden Ahmed Hulusi´nin bu şiirini seslendirmek istedim. Söyleyelim ki, beyinlerimiz o yönde hissetsin, açılsın. Çünkü dillendikçe bu bizde ortaya çıkacaktır. Öbür türlü sadece lafda kalır. Tasavvufun özü dediğimiz zaman, yani İmam Gazali´nin eserlerinde de göreceğimiz bir mesele, mutlak varlık sahibinin olması. Orada vücud ´vücut´ demek değildir. Yani vahdet-i vücud Allah´ı bir bedene sokmak değil. Vücud varlık demek. Tek bir varlık var. İşte bunu dilde bırakmamak, yaşamak önemli. Sen kafanda birşey düşündüğün an beyinde işlemi yapar.

Bu konuyu biraz açabilirmisiniz?

Şöyle söyleyim, beynin çalışma sistemine bir bakalım: Ben size baktım, sizin üzerinize yansıyan ışınlar benim görme merkezime iletildi, görüntü orada oluşdu ve sonra ben bunun adını koydum. Halbuki o an siz zaten orada birşeyi tamamlamışsınız. Yani bir duayı düşündüğünüz an, aklınızdan geçirdiğiniz an o işlemini yerine getirmiştir. Dil en son ortaya çıkar. Yani bu işlemin son basamağıdır. O yüzden tüm bunları değerlendirirken bu şekilde değerlendirmek gerekir. O yüzden elbetteki size eskiden beri öğretilenler vardır, bir de araştırıp, üstüne düşünüp, hiç birşey kapalı olmaksızın yapacağınız şeyler vardır. İşte bunun başında da kendini tanımak gerekiyor. Bu konuda İmam Gazali´nin kitaplarını okuyorum, Ahmed Hulusi´yi okuyorum. Din-bilim ve sufizm üçlüsünü bir arada düşünüyorum. Bilim dünyasının en büyük hatası dini algılayamamaktır, bazı kapalı kalmış kişilerin hataları da bilimi anlamamaktır. Birbirini çürütmek için var değildir. Bilimle sen dini daha iyi anlayabilirsin. Sana bir kolaylık sağlayabilir. Biliyormusunuz, beynimizde herşey altı saniyede olup bitiyor. Ve siz kaderi de böyle daha iyi anlarsınız. Halbuki biz hep tasvirlerle yaşadık. Yani iman kelimesi, sadece görmediğiniz birşeyi kabul etmek değil. Dalabileceğiniz en güvenli su burasıdır. Derinde boğulmak, bence tasavvuf´da yok. Derine dalarsınız ve daldıkça daha güzel şeylerle karşılaşırsınız. Çünkü sırlar oralarda gizli. Yunus Emre´nin bir sözü var: ´Şeriat bir gemi, Hakikat bir denizÇokları gemiden denize dalamadılar.´ Korkmaya gerek yok, derine daldıkça Rabbul Alemi´ni fark edeceksin. Allah mükemmel bir şekilde sistemini çalıştırıyor. O kusursuzluğu görmek istersek aynada kendimize bakalım. Biz ne zaman kalbimize komuta verdik? Allah çalıştırıyor. Eğer sen bu bedene sahiplenirsen, yarin ölümü tattığında bu bedenden kurtulamassın. Bu hakikatlere ulaşabilmek için firsatımız var. Günde beş defa sesleniyor bize. Resulullah (sav.) ´Namaz, mü´minin miracıdır´ diyor. Yani sen bunu yaşayabilirsin. Her seferinde istiğfar etme şansın var. ´Ben şunları, bunları ettim, hata ettim´ deme şansın var. ´Bugün Seni hakkıyla değerlendiremedim´ deme şansın var. Çünkü hiç bir zaman değerlendirebildik diyemeyeceğiz.

Peki bunlara hayatımıza nasıl geçirebiliriz sizce?

En önemli şey bu hakikatları anlayabilmek. Sen bir olay karşısında hangi durumdasın? Firavun gibi misin? Firavunluk mu yaptın? Onun için o sonsuz hayata hazırlanabilecek bilgileri bize ulaştıran Resulullah´ı biraz daha iyi anlamamız gerekiyor. Kur´an ile biraz daha iç içe yaşamamız gerekiyor, biraz daha okumaya çalışmamız gerekiyor. Daha detaylı, daha derinlerde bu konuları araştırmak lazim, ki mevsim olarak böyle bir mevsimdeyiz. Bugün herşey internette var.

Yani okumamak ve araştırmamak için hiç bir bahane kalmadı.

Aynen öyle. Hiç bir bahane kalmadı. Sadece açılıp okunması lazim. Yunus´un, Şems Tebrizi´nin, Mevlana´nın, Gazali´nin Miskatül Envar´da yazılan cümlelerini biraz daha anlamaya yönelik okumak lazım. Resulullah´a konsantre olanlar mutlaka ondan beslenirler. Duyguların esiri olmamamız gerekiyor. Dedikoduyu hayatımızdan atalım. Dedikodu çok fuzuli ve tehlikeli birşey. Aynı şekilde su-i zan´ı bırakmamız gerekiyor. Yani düşünsel günahları. Sen bir adamı içki içiyor diye çekiştiriyorsan, sen de dedikodusunu yapmış oluyorsun. Herkes kendi önüne bakmalı, çünkü toprakta yanlız olacağız. Onun için bu hakikatları iyi anlamamız lazımki günümüze dönüştürelim. Her ne yapıyorsak o zaman işimizi doğru yaparız. Ve yaparkende sadece Allah rızası için yapalım. Kişileri hakikate yönelticek şekilde yapalım. Sizin derginiz de böyle bir şey. Hakikati ulaştırmaya çalışıyorsunuz. Bir dükkanda sağlıklı ve temiz meyve satan insan da Allah için çalışmış olur. Çünkü o yediğiniz şey kendi vücudunuzda bir hücreye dönüşecek, belki sağlıklı bir beyin hücresine dönüşecek ve o kişinin hakikate yönlenmesine vesile olacak. Alın işte Allah için işini yapan bir bakkal, bir manav. Bu böyledir. Biz de muziği bu şekilde değerlendirmeye ve hayatımızda yaşamaya çalışıyoruz.

Mustafa bey, bu akıcı ve güzel şöyleşi için, vaktınızı ayırdığınız için size çok teşekkür ediyoruz.

Ayasofya Dergisi No: 42

http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?p=1552

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(07.01.2013) Mustafa Islamoglu ile söylesi

MÜSLÜMAN-GAYR-I MÜSLİM İLİŞKİLERİNE DAİR SÖYLEŞİ

Mustafa İslamoğlu ile gurbetçilik, ensarlık, muhacirlik ve hicret hakkında söyleşi

 Mustafa Islamoglu (5)

Hocam, dinimizde gurbetçiliğin ve hicretin yeri nedir?

Hicretin yolu gurbetin yoluysa eğer, her peygamber hicret etmiştir. İnsanoğlu hicretin ve gurbetin çocuğudur. Zira insanoğlu bu dünyaya hicret ederek gelmiştir. Dünya, insanoğlunun hicretidir, sılası değil. İnsanın sılası cennetti. Rabbim, insan gurbette sılasını kazansın diye dünyaya gönderdi. İnsanoğlu dünyada gurbettedir. Gurbet bize Adem atamızdan kalan en büyük mirastır.

Bana ´en büyük gurbet nedir?´ diye sorarsanız, kişinin anlaşılmamasıdır, derim. Yani gurbet vatanınızdan uzak olmak değil, sizin anlaşılmadığınız bir yerde olmanızdır. Etrafınız sizi anlamıyorsa, asıl gurbet odur.

Bugün insanlık tarihine baktığımızda büyük medeniyetleri hep muhacir toplumların kurduğunu görürüz. Yaşadığı yerden kıpramamış toplumlar büyük medeniyet kuramamışlar. İlkinin en tipik örneği Türklerdir. Orta Asya´da büyük bir medeniyet kuramamışlar. Ne zaman çıkmışlar kapalı havzalarından, o zaman koca koca medeniyetler kurmuşlar. İşte Selçuklu, işte Osmanlı, işte Baburşahlar devleti bunun göstergesi. Dolayısıyla peygamberler de öyle. Hz. İbrahim (as) bulunduğu toprakta bir şey yapamamış. Kıpırdayamamış. Kendisi bugün Irak sınırları içerisinde yer alan Ur şehrinden idi. Fakat bakmış ki imkân bitti, hicret etmiş. Fakirin sözlüğünde hicretin tarifi şudur: İmkânların bittiği yerden imkânların üretileceği yere göç etmek.

Hz. İbrahim imkânların üretileceği yere, Filistin´e göç etmiş. Oradan Kâbe´ye kadar uzanmış. Ve orada boş vadilerden başka bir şey yok. Rabbi ona ´insanlığı çağır´ demiş. Kimse yok ki, kimi çağıracak? Sen çağır, Allah duyurur. Hicretin bereketidir o işte. İnsanlık tarihi böyle. Tüm peygamberler, Hz. Muhammed (sav) de, hicretin ekmeğini yemişlerdir. Eğer Mekke´den Medine´ye hicret etmeseydi, Medine´de İslam devleti kurulmazdı. Bugün de görüyoruz. Müslümanların birçoğu dünyanın birçok tarafında muhacirler. Artık dünyanın müslüman olmayan bir coğrafyası kalmadı. Bu da elhamdülilillah dünyanın dört bir yanına ezanın, Kur´anın ve namazın gitmesine sebep oluyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Bu manada bizler Endülüs´e gittik, orada bir medeniyet kurduk. Biz orada gurbetçiydik. Hicret ettik. Bir medeniyet kurduk.

Ebu Eyyub El-Ensari örneğine bakalım. O buraya geleli 1400 yıl oldu. Buraya savaşmak için gelmiş olamaz. Zira geldiğinde zaten 80-90 yaşındaydı. Bu yaşta bir insan savaşamaz. Zaten o savaş (kıtal) için gelmemiş, cihad için gelmiş. Malumunuz cihad savaşla sınırlı bir kavram değil. Cihad insan ile İslam arasına gerilen engelleri kaldırmak için insanın elinden gelen çabayı ortaya koyması demektir. Ebu Eyyub niye geldi peki? Hicretin yiğidi olmak, hicretin bereketine nail olmak için geldi. Onun için Avrupa’daki göçmenleri de hicretin ekmeğini yiyen ve bereketine nail olan kardeşlerim olarak görüyorum. 1960’larda giden ilk kafileyi düşünelim. İşçi olarak köylerinden çıktıklarında bir çoğu bu kadar dindar değildi. Ama hicret ediyorlar ve dindarlıkları artıyor, Müslümanlıkları artıyor, malları artıyor, bilgileri artıyor, görgüleri artıyor. Demek ki hicret bereketli bir şeymiş.

Peki hocam gerçek manada muhacir ve ensar olmak ne anlama geliyor? Avrupa´da nasıl ensar olabiliriz?

Herkes hem ensar´dır, hem muhacir´dir. Kendinden sonra gelen gurbetçilerin ensarı, kendinden önce gelen gurbetçilerin muhaciri… Dolayısıyla siz sizden öncekilere göre muhacirsiniz, sizden sonrakilere göre ensarsınız. Ensar olabileceğiniz mutlaka birileri var. Şimdide Avrupa´ya gurbetçi olarak gelenler var. Damatlar, öğrenciler, tacirler, ihtisas yapmaya gelenler var. Hatta iş bulmak için gelenler vardır, kaçak göçmenler var. Ülkesindeki zulümden, savaştan, işgalden, kıtlıktan kaçanlar var. Adamın işi de yok, ekmeği de yok. Bir lokma bile ona büyük bir nimet. İşte sana ensar olma imkanı.

Sadece bu değil ama. Aynı zamanda siz Avrupa’nın yerlisi olan insan kardeşlerimizin muhacirisiniz. Fakat Avrupa´lı gayr-ı müslim insan kardeşlerimiz de inançta sizin muhacirlerinizdir. Siz imanda onların ensarı olacaksınız. Siz onlara ensar olarak yardım edeceksiniz. Ellerinden tutacaksınız. Avrupa´lı bir ihtiyar kendi gençlerinden sizden göreceği yardımı görmez. Avrupa´lı 85 yaşında bir ihtiyar karşıdan karşıya geçerken elinde iki poşeti var ise, ensar ol. Kendisine iki cümleyle, ´Karşıya geçmenize yardımcı olabilir miyim?´ de ve koluna gir. Bak nasıl sevinecek, nasıl memnun olacak. İşte ensar olmak. Ensar ´yardımcı´ demek. Yani Avrupa´da bugün yaşlılık sosyal bir problemdir. O zaman siz onlara bu konuda da ensar olun. Vicdanı pasifleşen, kalbi tekleyen Avrupanın vicdanı ve kalbi olun.

 Çok önemli bir meseleye değindiniz hocam. Dinimize göre bir müslüman yabancı bir ülkede nasıl davranmalı?

Peygamberimizin dönemine baktığımızda Müslüman – gayr-ı Müslim münasebetlerinde üç model görüyoruz.

1. Mekke modeli.

2. Habeşistan modeli.

3. Medine modeli.

Mekke modeli Müslümanların muhalefette olduğu bir ortam. Bu model, Müslümanların muhalefette olduğu bir ortamda gayr-ı Müslimlerle ilişkiler nasıl olmalı sorusunun cevabını görüyoruz. Necaşi Habeşistan’ında, muhacir olunan bir ortamda gayri Müslimlerle ilişki nasıl olur sorusunun cevabını görüyoruz. Medine modelinde ise, iktidar olunan bir ortamda gayr-ı Müslimlerle ilişkiler nasıl olmalıdır sorusunun cevabını görüyoruz.

Mekke´de, yani muhalefette, Peygamberimiz ve müminler, Müslüman olmayan muhatapları ne yaparlarsa yapsınlar – ki onlar saldırdılar, mallarına ve canlarına tecavüz ettiler ve büyük ıstıraplar çektirdiler -, aynısını yapmadılar. Allah için müminler bunları bir eğitim olarak gördüler, ´Mekke okulunda okuyoruz´ dediler. Bu okulun coğrafyası acı, matematiği ıstırap. Bu okuldan bir kısmı hicretin 5. yılında Habeşistan´a hicret ettiler.

Avrupa´daki göçmenlerin durumu Habeşistan muhacirlerinin durumuna benziyor, yani muhacir olunan bir ortam. Ne yaptılar müminler orada? Kendilerini iyi ifade ettiler. Önce kendi inanç ve ahlak sistemlerine göre davrandılar. Asla kendilerini misafir eden ev sahibine zarar vermediler. Açık oldular, şeffaf oldular. Kapalı ve gizemli bir toplum imajı vermediler. Öncelikle toplumun yöneticimi kesimine kendilerini anlattılar. Bulundukları ülkenin yönetici elitinMustafa Islamoglu (1)in huzuruna çıktılar ve kendilerini ifade ettiler. Necaşi sordu, bunlar cevapladılar. Ama dosdoğru olarak. Hoşuna gidelim diye değil. Ve o zat da onları kendileri olarak gördü. Baktı ki bunlar dürüst, samimi ve mağdur insanlar. Buraya zulümden ve baskıdan kaçtıkları için gelmişler.

Avrupa´ya giden insanlarımıza düşen görev, içinde bulundukları toplumda kendilerini iyi anlatmak ve şeffaf olmaktır. Kapalı, getto toplumu oluşturmamaktır. Bugün Yahudilerin yaptığı en büyük hata budur. Komşularını sevmiyorlar ve kin biriktiriyorlar. Birgün geliyor biriken o kin bir öfke seli gibi patlayıp üzerlerine geliyor.

Kapalı toplum olduğunuzda kin biriktirirsiniz, açık toplum olduğunuzda hatır biriktirirsiniz. Müslümanlar bugün kin değil, hatır biriktirmeliler ki, yarın o hatırı kullansınlar. Medine modelinde ise, iktidar olunan bir ortam var. Peygamberimiz Medine´ye hicret ettikten sonra ilk defa gayr-ı Müslimlerle bir anlaşma, sözleşme yaptı. Öyle bir sözleşme ki, onların hukuklarını da aynen kendilerine uyguluyor. Medine Sözleşmesi çok hukuklu bir sistemi öngörüyordu. Yahudiler kendi hukukuyla yönetiyor, Müslümanlar kendi hukukuyla. Herhangi birimize saldırı olursa, hep beraber saldırganı cezalandıracağız. Ama onlar sözleşmeye ihanet ettiler. Rasulullah´ı öldürmeye kalktılar. Müslüman bir kadına tuzak kurdular. Korkunç bir iş işlediler vs. Ve en sonunda savaş müttefiki oldukları halde, savaşın içinde ihanet edip Müslümanların geriye bıraktığı kadın ve çocukları rehin aldılar.

Gayr-ı müslimlerle ilişkiyi anlayabilmek için bu üç modele bakmamız gerekiyor.

Peki, hocam, son sorumuz, siz de Avupa´ya gelip gidiyorsunuz. Sizce Avrupa´da İslam nasıl temsil edilmeli ve doğru temsil edebiliyor muyuz? Biliyorsunuz İslam düşmanlığı da yaygınlaşıyor.

İslamofobyanın iki ayağı olduğunu düşünüyorum. Birisi Avrupa´ya yönelik antipropaganda ayağı, diğeri de bizden kaynaklanan temsil problemi. İslamofobyanın antipropaganda ayağı ile baş edebilirsiniz. Çünkü hiç bir yalan sonsuza kadar süremez. Bunlar bizden önce Yahudilere de yapıldı. 20. yüzyılın başında Amerika´ya yahudi göçü başladığında, Amerika´da bazı yerlerde ´Yahudiler ve köpekler giremez´ yazıyordu. Şimdi ise Amerika´nın efendisi oldular. Nereden nereye. Yani bu durumlar değişmez durumlar değil. Bunları değişmez gibi görmek an´ı mutlaklaştırmaktır. An´ı mutlaklaştıran kaybeder. İçinde yaşadığımız an´ın acısı her an´ın acısı değildir. Bu an´ı değiştirebiliriz. Yoksa değişmeye yönelik iradeniz yok oluyor. İradeniz yok olunca değişemezsiniz.

Bu manada Müslümanlara düşen görev öncelikle kendilerinden kaynaklanan sorunu halletmektir. Bu da temsil sorunudur: İslam´ı iyi temsil etmek. Bugüne kadar maalesef bu konuda iyi bir sınav veremedik. ´Biz nasıl temsil edersek edelim, Avrupa içinde öyle bir kitle var ki, bunlar bizi sevmiyorlar, bizi kabul etmiyorlar´ diyenler olacaktır. Bu doğrudur. Avrupa toplumlarının bilinçaltında tarihi bagajlar var. Mesela haçlı seferlerden kalma bagajlar var. Osmanlı korkusu var. Yersiz korkular yani. Bütün bunların üstüne bir de suni olarak oluşturulmuş bir İslamofobya var.

Unutmayın, “ilk günah” fikri bize ait değil, Hıristiyanlara ait bir inanç. Biz insanın özünde iyi olduğuna inanırız. Kur´an bize insanın özünde iyi olduğunu söyler. Dolayısıyla Alman da insandır, Fransız da insandır, Belçikalı da insandır ve bunlar özünde iyidir. Kitabımız biz Müslümanlara, iyiliğin kalıcı, kötülüğün geçici olduğunu söyler. İyilik etkilidir, kötülük etkisizdir. Onun için biz genelleme yapamayız. Genellemek iyilere haksızlık olacaktır. Yani dazlaklara bakarak Avrupa´nın tamamını dazlak yerine koyduğunuzda zulüm etmiş oluyorsunuz, daha kötüsü değiştirme umudunuzu kaybetmiş oluyorsunuz.Umudunuzu kaybettiğiniz için de ortamı ve durumu değiştirme iradenizi kaybediyorsunuz. Çünkü değişmez zannediyorsunuz. Çünkü dazlaklara sizin düşman olduğunuz kadar düşman olan Avrupa´lılar da var. Bunlar Avrupa´nın içine de zarar veriyorlar. Bunu da görmek lazım. Onun için asla genelleme yapamayız.

Mustafa Islamoglu (4)Avrupa´nın en büyük problemi indirgemecilik, Doğu´nun en büyük problemi de genellemecilik. Onlar indirgeme probleminden kurtulsunlar, biz de genelleme probleminden kurtulalım. Ne yapacağız o zaman? Seçip, ayıralım. Yani iyiyi kötüye katıp da kurunun yanında yaşı da yakmayalım. Biz böyle yaparsak onlar da bizi seçip, ayırırlar. Onlar da bizim kötümüze bakarak genelleme yapmazlar. Bu yolla onlara, seçip ayırmayı öğretelim. İçimizden çıkan ahlaksızlara, anarşistlere, terör severlere bakarak Müslümanlarla terörü aynı zannetmesinler. İçimizden sahtekarlar çıkabilir, onların içinden de çıkabiliyor. Bizim içimizden çıkan sahtekarlara bakarak İslam´ı ve müslümanları mahkum etmesinler. Ama önce biz onlara seçip, ayırmayı öğretelim. Genelleme yaparak zulmetmeyelim.

Bize düşen çok sey var burada. Yapmamamız gereken şeyler var. Bunların başında, asla ve asla birlikte yaşadığımız toplumun hukukunu ihlal etmemek geliyor. Bu bir müslümanın yapamayacağı bir iştir. Eğer bir toplumda birlikte yaşıyor isek, iyiliği artırmamız gerekiyor. İyilik artarsa, bundan herkes yararlanır. Onun için aktif iyi olalım. Pasif iyi değil. Aktif iyi olup Avrupa´da iyiliği biz temsil edelim. Mesela Batı´nın kalp ve vicdan konusunda sıkıntısı var. Vicdan ve merhamet kıtlığı yaşanıyor. Biz bu konuda merhamet ve vicdan ihracatı yapalım. Onun vicdanı biz olalım. Merhameti biz olalım. Şunu dedirtelim onlara: ´Batı´nın merhameti eksikti. Müslümanlar bizim merhametimiz oldu´.

Tabi ki bunu hepsi demeyecektir. Zaten bizim hepimizde onların merhameti olmayacaktır. Yani onların katili olanımız da var. Ama bizim iyilerimiz Batı´nın vicdanı ve merhameti olur ise, Batı´nın iyileri de bunu görür. Zaten mesele iyilerin iyileri bulmasıdır. Yoksa kötüler her zaman olacaktır. Dünya kötüsüz kalmayacaktır. Biz iyilik edersek, onlar ´Demek ki biz müslümanları genellemekle hata yapıyormuşuz. Aslında bu insanların arasından çıkan kötüler kötü müslümanlarmış. İslam insanı iyi edermiş, bunlar az müslümanlarmış. O zaman bunların daha iyi müslüman olması için çalışalım´ diyecekler. Ve aralarından imana nasipleri olanlar var ise, kendimize çağırmayacağız, İslam bizim malımız değil ki. Allah´a çağıracağız. Herhangi bir şeye çağırmayı Kur´an yasaklamıştır. Kur´an, bir tek Allah´a çağırmayı emrediyor. Onun için kendimize çağırmayacağız.

Kıymetlı hocam, vaktinizi ayırdığınız için Allah sizden razı olsun.

Ayasofya Dergisi No: 42

http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?p=1570

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.01.2013) Prof. Dr. Mehmet Celik ile söylesi

 

 

Mehmet hocam, tarih boyunca alman-türk ilişkileri nasıl olmuş?

 

 

 

Almanlar, yani german ırkı, Avrupa´nın en köklü milletidir. Fransızlar ve italyanlar da biraz köklü, ama onun dışında köklü milletler yok. Gerek Hunlar döneminde gerek ondan sonra Osmanlı döneminde Avrupa´nın her zaman gövdesini teşkil etmiştir. Bu bugünde böyledir. 1. ve 2. Dünya Savaşında büyük darbeler almaları o günün devlet ve siyasi adamlarının stratejik hatalarıydı. Fakat o yıkıntıda tekrar kalkmasını bildi. Bugün ekonomik olarak Avrupa´nın en güçlü milletidir. Almanya ile bizim özellikle 19. yüzyılda, Osmanlı´nın son döneminde, Osmanlı fransızlara ve İngiltere´ye bazen ruslara karşı bir denge kurmak için almanlar ile ittifak yaptı. Bu ittifak 1. Dünya Savaşında, bizim ordumuzun modernleşmesine vesile oldu, en fazla almanların bunda emeği var. Avusturya´yı da sayarsak, onları da alman olarak kabul edersek, bizim 2. Mahmud döneminden hatta 3. Selim´den başlamak itibariyle almanlarla özellikle askeri konularda birebir ilişkimiz var. Askeri sistemimiz alman sistemidir. Artı bizim üniversie sistemimiz de alman sitemidir. Özellikle 2. Dünya Savaşından sonra Türkiye´ye gelen bir çok ilim adamı o eski müttefik olmanın verdiği özellik ile Türkiye´ye gelmişlerdir. Bizim o günkü üniversitemiz klasik medrese havasındaydı. Bugunkü modern üniversite anlayışını alman hocalarına borçluyuz. 1. Dünya Savaşında ordumuzun neredeyse bütün eğitimini almanlar yaptırıyordu. En büyük cephelerimizden birisi olan Çanakkale Savaşlarını yöneten general bir almandı. Bizim Genelkurmay Başkanlığımızı yapıyorlardı. Yardımcısı türk oluyordu. Tabiki bizim için acı birşeydir bu ama kabul etmemiz gerekiyor. Fakat milletlerin halkları, kültürel ve dini yapıları uyuşmaz ise bu ittifaklar çok sağlıklı olmuyor. Örneğin biz Kudüs´ü, Suriye bölgesini ve Filistini kaybettiğimizde alman ve avusturyalı dostlarımız ile beraber fransız ve ingilizlere karşı savaşıyorduk. İngilizler galip geldiler ve Kudüs´e girdiler. Yenilmiştik. Bizlen beraber Almanya da yenilmişti. Ama alman ve avusturya kiliselerinde günlerce şükür ayinleri ve sevinç gösterileri düzenlendi. ´İngilizler düşmanımız da olsalar en azından Kudüs hristiyanların elinde olsun´ dediler. Tabi modern dünya artık bu din düşüncesinin bu kadar katı olarak herşeye etki etmesini de yavaş yavaş bırakmalı. Şunu demek istiyorum, tarih boyunca din siyasilerin açısından çok güçlü bir alan olarak görüldü. Özellikle hakimiyet ve siyaset alanında. Tarihe baktığımız zaman, hakimiyeti güçlendirmek için çok şey kullanıldı. Para, mevki, makam ve çok şey kullanıldı. Siyasi evliliklerle, toprak dağıtımıyla bu hakimiyet güçlendirilmiştir. Fakat bunlar hep sınırlı ve pahalı şeyler. Ama sonunda din sermayesini buldular. Bakın bir örnek: 3000 yıl önce kalan bir Hitit Anıtında, şuan Ankara müzesinde hukuki bir metin var. 21 maddelik, sağ tarafında suç yazar, sol tarafında cezası. En sonunda, yani 21. maddede şöyle yazar: ´Bütün bu suçlardan kurtulmak istiyorsan birtek yolu var: Kral için savaş meydanında şehit ol´. Şimdi bu güç olmasaydı siz Avrupa´da ta İspanya sınırlarından 100.000 kişilik orduları uzun yolculukla parayla Kudüs´e getiremezdiniz.

 

 

 

Yani din´i araç olarak mı kullandılar?

 

 

 

Evet, din orta çağlarda, eski çağlarda, yeni ve yakın çağlarda negatif şeylerle kullandılar. İinsanlığın bir kısmına artılar getirirken diğer bir kısmına da olumsuz şeyler getirdi. Mesela Fransa´da Fransız İhtilalili´ni yaptıkları zaman – ki Hristiyanlık orta çağ´da – insanları hayattan bezdirmişdi. Sadece dünyasını yok etmiyordu, ahiretini de tekeline almıştı. Ve o yüzden çok şiddetli ve sert oldu tepki. Öyle bir hale geldiki kiliseler yakıldı, inciller meydanda yakıldı, bir adamın evinde haç bulsanız ölümü için yeterliydi. Fakat dine ve dindara karşı olan Fransa o sene misyoner teşkilatlarına ayırdığı bütçe bir önceki senenin iki katıydı.

 

 

 

Yani Fransa dine ve dindara karşı değilken misyonerliğe bu kadar bütçe ayırmıyordu. Dine ve dindara karşı olduktan sonra misyonerlere ayırılan para iki kat daha fazlaydı. Peki bunu niye yapıyordu?

 

 

 

Çünkü misyonerlere ´gidin oralara´ diyordu. ´Benim için zemin hazırlayın´ diyordu. Yani geri kalmış dünyayı sömürmenin en önemli yollarından birisi buydu.

 

 

 

Peki bugün durum nasıl?

 

 

 

Bugün dinler artık böyle kullanılmamalı. Dünyanın müşterek çok dertleri, savaşları var. Bakın her tarafda kan akıyor. Açlık, ırkçılık, uyuşturucu, insan ticareti problemleri var. Artık dinler bütün bu problemleri çözmek için güçlerini sarf etmeli. Yani insanlar birbiriyle münasebet içinde olmalı, kiliseyle cami yeri geldiği zaman insanlığın hayrına olan konularda işbirliği yapmalılar, ittifak etmeliler. Hz. Peygamberin hayatında da biz bu uygulamaları görüyoruz. Bu nedenle Avrupa´da müslümanlara düşen görev, etnik kimliklerini öne çıkarmamak ve ´İslam sadece bize ait bir din. Gelin bizim dinimize girin´ diyerek servis etmemek. Tabiki bunu temsil kabiliyeti yüksek kadrolarla yapmak gerekir. Büyük savaşlardan sonra Almanya´yla ilk temasımız 1960lı yıllarda işcilerin sayesinde olmuş. Bunlar kalifiye, eğitimli insanlar değillerdi. Hatta kendi ülkesinde şehir görmemişti. Köyünden kalkıp Almanya´ya gitmişti. Bunlar zaten temsil edemezlerdi. Kendilerini temsil etmekten acizdiler. Fakat şuan orada bir üçüncü nesil var. Bunlar artık almanca biliyor, almanca eğitim alıyorlar. Bunlar dil problemini çok iyi halletmeli ve İslamiyet kadar Hristiyanlığı da iyi bilmeli. Hristiyanlığı ötekinin dini şeklinde lanse etmemesi lazım, yani ´tahrif olmuş, yanlış, kötü, gelin bizim dinimize´ denmemeli. Bu söylem, bu dil çok yanlış. Kur´an´ın bakış açısıyla Hz. İsa ile Hz. Peygamber aynı çeşmeden su içiyorlardı. Bu iki ilahi mesajın ortak noktalarını bulup servis etmek lazım. Bunun için alman hristiyanların diğer ülkelere göre, katolik ülkelere göre, avantajlı bir tarafları var, o da protestanların bu işe daha yakın olması. Bazı konularda müslümanların anlayışına yakınlar. Katolikler uzaklar. Bu nedenle Almanya´daki müslümanlar kendilerini alman vatandaşı olarak, İslam´ı da evrensel bir din olarak takdim etmelerini faydalı olarak görüyorum.

 

 

 

Hocam, 50 sene önce vatandaşarımız misafir olarak Avrupa´ya, özellikle Almanya´ya göç etmişler. Fakat misafir bugün gelir, yarın gider. Onlar gitmemişler. Yani misafirlikten çıkmışlar. Takdir-i ilahi, belki sırf tebliğ için aslında oralara göç ettiler. Siz şuan Türkiye´den baktığınızda, göç meselesini ve 50 sene içinde gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Tebliğ yapılabilmişmi?

 

 

 

Yani ben bir alman olsam ve dini bir boşluk içerisinde bulunsam müslümanlığa o görüntüden dolayı açıkcası çokta sıcak bakmam. 20 sene önce Amerika´lı bir profesörün Mekke´de bir basın toplatısında söylediği bir söz halen kulaklarımda. Kendisi müslüman olmuştu ve bütün dünyayı dolaştıktan sonra Hacc zamanında Mekke´ye gelmiş. Oradada bir basın toplantısı yapdı. Ve bu toplantıya şu cümlelerle başladı: ´Müslümanları tanımadan önce müslüman olduğum için Cenab-ı Hakk´a şükrediyorum.´

 

 

 

Aynı sözü Yusuf İslam, eski ismiyle Cat Stevens, de söylüyor: ´Kur´an´ı okumadan öncemüslümanları tanısaydım, asla müslüman olmazdım.´

 

 

 

Evet, bu sözler bir gerçeği ifade ediyor. Müslümanlar 40 parçaya bölünmüşler. Şu cemaat, bu cemaat, bizim tarikat, bizim parti. Şimdi bunlar sosyolojik bir gerçek. Ben cemaatlerin, tarikatların hiç birisine karşı değilim. Ama dikkat etmemiz husus farklı. Mesela Hz. Peygamberi istediğimiz kadar sevebiliriz ve methedebiliriz. Ama onu uluhiyet çizgisine getirdiğimiz zaman orada durmamız lazım. Bundan öteye götürmemek lazım. Orada yok olur gideriz. O bir kuldur. Aynı zamanda o uluhiyet çizgisi altında onun bastığı toprağı da öperim ben, o kadar aşığım ona. Şimdi bizim asli kimliğimiz İslam´dır. Bu bizim ana şemsiyemizdir. Bu ana şemsiye altında başka kimliklerimiz var. Birisi etnik kimliğimiz. Kimimiz türk, kürt, arap, alman. Bu ana kimliğin altında meşrep ve mezhep kimliğimiz var. Kimimiz hanefiyiz, şafiiyiz, şiiyiz, malikiyiz, hanbeliyiz. Ve yine ana kimliğin altında coğrafi kimliğimiz var. Elazığ´lı, İstanbul´lu vs. Alt kimliklerimiz bizi tanımlamak için gerekli. Fakat bunların birisini ana kimliğin üstüne çıkardığınızda tehlike olur. Mezhep kimliği öne çıktığından bir çok savaş var. Onun için mezhep, meşrep, tarikat kimliklerimizi İslam şemsiyesi altında tutmamız lazım. Dış ülkelerde müslümanların görüntüsü maalesef budur. Onun için bir Avrupalı, dine de uzak birisiyse, müslümanlara sıcak bakmaz. Müslümanlar bu konuda vebal altındadırlar. Kıldığımız namaz bizi bu konuda kurtaramaz, tuttuğumuz oruç sadece bizi açlıkla imtihan etmiş olur. Siz İslam adına orada negatif bir enerji veriyorsanız, Cenab-i Hakk bunu size sorar. O zaman namaz sadece spor olarak kalır. Yani bunun idrakinde olmamız lazım. Mesela zaman zaman görüyoruz. 11 Eylül´de de oldu. Birden bire Kur´an satışları patlıyor ve müslümanlar çoğalıyor. Bu kadar negatif psikolojiye rağmen Kur´an okuyorlar ve müslüman oluyorlar. Çünkü İncil ve Kur´an arasında bir fark var. Kur´an güneş iken, İncil kibrit alevi gibi. İncil bir biyografi kitabı, yani bizim algıladığımız Hz. İsa´ya vahyedilen incil değil bu. Hristiyanların zaten bir vahiy anlayışı yok. Yani Matta´nın, Markus´un, Luka´nın, Johanna´nın biyografi yazıları. İsa Mesih şurada doğmuş, şurada oturmuş, burada yemek yemiş, burada şunu konuşmuş vs. Bu yüzden insanları tatmin etmiyor.

 

 

 

Peki Mehmet hocam, İslam´ın yaygınlaşmasındaki engeller nelerdir?

 

 

 

Bugün İslam´ın dünyaya yayılışının önünde iki sed var: 1. İslam´a karşı propaganda. 2. Müslümanların kendisi. Müslümanların İslam ahlakını yaşamamaları, yani müslüman üç tane kılı Peygamberin sünneti zannediyor, cebinde taşıdığı bir ağaç parçasını ağzına sokup çıkarmayı İslam zannediyor. Ama Peygamberin ahlakı var mı? Yok. Yalan söylüyor, dedikodu yapıyor, fitne ve fesad yapıyor, devletin kanunlarının boşluğundan hareket ederek haksız kazanç elde ediyor, mesela gavur devlet ahmaklığına yatarak… Halbuki İslam insana müslüman, kafir veya ingiliz, alman, türk diye bakmaz. İnsan olarak bakar. Kul hakkı diye birşey var. Bir zamanlar bu Türkiye´de de oldu. Birileri günah kavramını konu ederken fetva veriyorlardı. Bunları köy imamları yapıyordu. Namaz surelerini bilen adamlar bunlar. Bunların din alimliğiyle alakaları yok. Türkiye´de 160.000 din görevlisi var, içinde 1.000 tanesi okuduğu Kur´an´ın anlamını anlamıyor. Böyle din adamımı olunur? İşin garip tarafı bu. ´Efendim, ben zekatımı veriyorum, bu devlete vergi vermesemde olur, gavur devlet zaten´ dediler. Peki kardeşim bir apartmanda oturuyorsunuz. Apartmanın ortak giderleri oluyor. Peki apartmandan iki kişi kendi payını vermeyince ne oluyor? Mecburen diğer apartman sakinlerine dağılıyor. Yani biri vermeyince diğerine yükleniyor. İşte kul hakkı… Bu devlet veya Avrupa devleti yol yapıyor, hastane yapıyor, okul yapıyor, hepsini kullanıyorsun. Devlet hangi parayla yapıyor? Vatandaşdan aldığı vergiyle. Bu devlet ister bir hristiyan devlet olsun, ister müslüman. Vergi vermeyen insan kul hakkı işliyordur. Bunun hiç tartışması yok. Bu nedenle müslümanlar özellikle Almanya´da, temsil kabiliyeti olarak peygamberin ahlakıyla ahlaklanmış bir model olmaları lazım. Peygamberin ahlakını bırakmış, dürüstlüğü yok, komşu ilişkileri yok, insana bakış açısı yok. Ne var? Kılını uzat, misvağını al, müslümanlık bu. Yok kardeşim. Bu temsil İslam aleyhinedir. Ve İslam´ı bu şekilde temsil edenler vebal altındadır.

 

 

 

Temsil konusu gerçekten ehemmiyetli bir konu. Sıkıntıların yaşandığı bir konu. Peki Peygamberimiz kendi döneminde gayri-müslimlerle nasıl bir ilişkide bulunmuş? Biraz örnek verebilirmisiniz?

 

 

 

Şimdi Hz. Peygamber Medine´ye geldiğinde farklı sınıf insan yaşıyordu. Mesela Yahudiler. Hem de az değillerdi yani. Toplu yaşama, bir arada yaşama konularıyla ilgili o döneme bakalım. Medine Sözleşmesi veya Medine Anayasası olarak tabir edilen belge, insanlığın elimizdeki yazılı ilk eski belgesi. Sadece müslümanların değil, dünyanın en eskisi. O sözleşmeyi açıp, bakalım. Bir şehirde yaşıyoruz, dinlerimiz ayrı. Orada önce herkese din ve vicdan hürriyeti sağlanır. Kimse kimseye dayatma yapmayacak. Tebliğ edersiniz. Böyle bir dini, fikir ve düşünce özgürlüğü olmuş o sözleşmede. Daha sonra şehrin ihtiyaçları ve şehrin içinde yaşayan insanların ihtiyaçları gelir. Yani kamuyu ilgilendiren bütün meselelerde müslüman da, yahudi de, putperest de aynı sorumluluk altındadır.

 

 

 

Eşit yurtdaşlık yani…

 

 

 

Evet, eşit yurtdaşlık olmuş. Bizim Türkiye´de bu sıkıntılar var bugünlerde. Koca İmparatorluk olmuş, 1000 yıldır et ve tırnak olan türkler ve kürtler şimdi kavga ediyorlar. Bakın o gün İslam´ın getirdiği Anayasa yurtdaşlık bazında dinine inancına bakmadan hareket ediyor. İnsan merkezli olarak İslam buna bakmış. Bakın yahudi şeriyatında şöyle bir şey vardır: On emir sadece yahudiler arası geçerlidir. Yani bir yahudi yahudiden faiz alırsa haramdir, yahudi yahudiyi öldürürse haramdır. Ama bunu hristiyana, müslümana, budiste yapabilir. İşte İslam olaya böyle bakmıyor. Kul hakki açısından herkes eşittir. Bir müslümanın 5 Lirasını çalarsan bunun cezası ve günahı ne ise, bir hristiyanın, bir ateistin, bir budistin 5 Lirasını çalarsan da aynıdır. Değişmiyor. Yalan söylemek, dedikodu yapmak, iftira atmak vs.

 

 

 

Zaten müslümana yapınca haram başkasına yapınca helal olsaydı bu ahlaksızlık olurdu. Böyle bir anlayış olamaz.

 

 

 

İşte İslam´ı algılayamamış bir adam `Dar-ul Harp´ der çıkar. ´Dar-ul Harp´de faiz alınabilir´ der, ahlaki zaifiyeti var ise ´Müstehcen işler olur´ der… İşte bu dine uyamayan insanların dini kendilerine uydurmalarıdır.

 

 

 

Hocam, bu konuya açıklık getirirmisniz? Dar-ul Harp nedir?

 

 

 

Dar-ul Harp şu demek: Son yıllarda, işte İslam dünyasında İlahiyat Fakültelerinde bu konuyla ilgili doktora tezleri yapıldı. Ve Türkiye´de de bu konuyla ilgili ilk doktora tezini Erzurum İslami İlimler Fakültesinde Yusuf Ziya Kavakçı yaptırdı. Milletvekili Merve Kavakçı´nın babası. Ve kendisi benim hocam idi. Kendisi Türkiye´nin de Dar-ul Harp olduğunu söylüyordu. Doktora tezini de öyle birisine yaptırdıki tabir-i caizse tam bir fanatik. Ve sonunda vardığı nokta şu idi: ´Hayır, Dar-ul Harp bu değildir.´ Nedir peki Dar-ul Harp? Almanya, Fransa Dar-ul Harp midir? Hayır. Hukukun ve düzenin olduğu bir yer Dar-ul Harp değildir. Hukukun ve düzenin olmadığı bir yer Dar-ul Harp´dır. Yani 1920lerde Türkiye müslüman topraklardı. Ama devlet düzeni bitmiş, eşkiyalık var, Dar-ul Harp statüsündeydi. Bingöl´de eşkiyalar gelen gidenleri soyuyorlardı ve kendilerine göre dindarlardı. Soydukdan sonra kafaya dayıyorlardı ve ´helal et´ diyorlardı. Helal etmessen öldürecek. Zorla helal ettiriyordu… Yani bu nedenle gerek Almanya´da, gerek Japonya´da hangi hukuk çerçevesi içinde olursanız olun oranın hukuki kurallarına uymak da bir müslümanın üzerine farzdır. Kamu düzenini ihlal edemessin. Trafik lambasına riayet etmediğinde nasıl kul hakkı işliyorsan bunun Almanya´sıyla, Fransa´sıyla, Türkiye´siyle bir farkı olmaz.

 

 

 

Peki hocam cemaatler konusuna az önce değindiniz. Almanya´da müslümanlar zaten azınlıklar. Biz Ayasofya dergisi olarak her cemaatten insana kapı açmaya çalışıyoruz, her cemaatten yazarlara yer veriyoruz. Bizce Almanya´da cemaatler olur fakar cemaatcilik olmaz, müslümancılık olur. Siz de Almanya´ya gelip gittiğiniz için soruyorum, oradaki izlemleriniz nasıl?

 

 

 

Cenab-ı Hakk, ´benim huzuruma şirk ile gelmeyin´ diyor. Yani ne günah işlerseniz işleyin ama şirk ile gelmeyin. Peki şirk nedir? Yıllarca cami kürsülerinden ve sınıflarda hocalardan ´müşrikler puta taparlardı´ diye dinledik. Halbuki Kur´an net bir şekilde diyorki: ´Onlara de ki, “Eğer biliyorsanız, söyleyiniz, yeryüzü ve üzerindeki tüm varlıklar kimindir?” Sana “Allah’ındır” diyecekler. De ki; “Siz kafanızı çalıştırmayacak mısınız?” Onlara de ki; “Yedi göğün ve yüce Arş’ın Rabb’i kimdir? Sana “Bunlar Allah’ındır” diyecekler. De ki; “Siz hiç O’ndan korkmaz mısınız? Onlara de ki; “Eğer biliyorsanız, söyleyiniz; tüm varlıkların egemenliği, elinde olan, her şeyi koruyup gözeten, Fakat koruyanı ve işine karışanı olmayan kimdir?” Sana ‘ `Bu yetki Allah’a aittir” diyecekler. De ki; “O halde nasıl oluyor da yanıltılıyorsunuz?” (Mü’minun, 84-89).

 

 

 

O zaman sorulması gereken soru, müşrikin tanımı nasıl?

 

 

 

Evet, asıl nokta burada işte. Müşrik diyor münkir demiyor. Şirk, ortaklık demek. Şirket kelimesi de oradan geliyor. Yani yetkiye ortak olmak. Şimdi bir örnek: Sen benim dostumsun, arkadaşımsın, yarin bir yere gittin ve işin var, bir adama iş yaptıracaksın ve o da benim iyi tanıdığım. Selam veriyorsun, ´Mehmet hocanın ben de dostuyum. Selamı var. Gelecekti, gelemedi. Böyle bir işim var´ diyorsun. O adam da o işi yaptı. Üç gün sonra o adam beni gördüğünde ´Ya Mehmet hocam, şöyle birini göndermişsin´ dese, ben de derim ´Öyle birini göndermedim´. Ve seni gördüğümde ´Ya Cemil bey, ayıp değil mi? Benim adımı kullanarak niye yaptın? Bir işin var ise bana haber verseydin. Telefon açsaydın. Ben de gelirdim. Beraber hallederdik.´ Ama benden habersiz – kötü birşey olmasa bile – benim insan olarak zoruma gider…. İşte Cenab-ı Allah adına bir şeyler söylemek, uydurmak şirktir. Bunu derken ben tasavvufa karşı değilim. Tasavvuf İslam´ın ruhudur. Büyük mutasavvuflara saygım var. Fakat bugün sokakta bir sürü insan Kur´an´ı doğru okumadan yorum yapıyor. Sanki özel kırmızı telefon hattı döşemişler, oradan ilham geliyor. Zaten Allah´ı pasif hale düşürmüşler, bütün dünyayı kendileri yöneltiyorlar. Müslümanlar bundan önce Kur´an müslümanı olmaları lazım. Abdulkadir Geylani der: ´Bir adamın fiillerine bakın. Kur´an´a uyuyorsa tamam, yoksa uçuyorsa bile şeytanın hilesidir. Peşinden gitmeyin.´ Ölçü bu. Bu nedenle mesela zikiri din algısı yerine koyarsanız, ´dinin özü budur´ derseniz yanlış olur. Halbuki zikir güzel birşeydir. Nefsini dünyadan biraz daha soyutlamak güzeldir. Yani bir müslüman önce müslüman kardeşini dışlamayacak. Yani bir cemaat veya tarikat ´bizdense tamam´ diyorsa olmaz. Bu kavmiyetçiliğin en kötü uygulamasıdır. Kur´an bunu şiddetle red eder. Bir de nasılsa ´Allah arkadaşlığı´na kişi kendi manevi gelişmişliğiyle böyle bir mertebeye gelemiyor, babadan-oğula geçiyor. Nasil oluyorsa!?

 

 

 

Peki hocam Avrupa´da ırkçılık ile başlayan ve daha sonra İslam düşmanlığına dönüşen bir sorun var. Sizce bu sorunların sebebleri ne ve ne yapılmalı?

 

 

 

Eskiden İslam düşmanlığı farklı bir açıdan oluşuyordu. İslam, düşmanın dini diye algılanıyordu… Tabi ırkçılık bize kendi coğrafyamızın dışından geldi. Bizim coğrafyamızda ırkçılık kültürü yoktur. Anadolu türkü ırkçılık yapmıyor. Irkçılık insanlığın en büyük felaketidir. Şimdi kader denilen birşey var. Siz Afrika´da siyahi bir kadının çocuğu olabilirdiniz. Size bunu sordular mı? Demek insani olarak düşünsek bir insanı ırkından, derisinden, ana dilinden dolayısıyla yüceltmek veya alçaltmak insani değildir. Evrensel dinler böyle bir felsefeyi benimseyemezler. Ve insanlık ırkçılıktan çok çekti. 2. Dünya Savaşında yahudilerin maruz kaldığı ırkçılıktı. Tabiki herkez milletini sevebilir. Milletini inkar etmek diye birşey demiyorum. Ama biz bir insanı nasıl değerlendiririz? Yaptıklarıyla, duruşuyla. ´Benim milletim İslam´a 1000 sene hizmet etmiştir, onun için milletimi severim´ derim. Ama hak ve adaleti öbürünü ötekileştirerek katledemem. Müslümanlar Avrupa´daki ırkçılığa karşı ırkçılık ile cevap vermemeliler. Siz orada başkasının ülkesinde yaşıyorsunuz ve azınlıksınız. Siz ırkçılığın kötü birşey olduğunu söylemeniz gerekiyor. Ama bunu söylerken inandırıcı olabilmeniz gerekiyor. Sırf kendimizi koruyalım diye ırkçılık aleyhine olursanız bu belli olur. Tavrınızla, duruşunuzla bunun insani olmadığını göstermeniz gerekiyor. Ve İslam´ı evrensel ölçüler içerisinde anlatmak lazım. Ve demin de söylediğim gibi bunu hristiyanı kötüleyerek değil ve o iki peygamberin aynı mesajlarını ortaya koyarak yapmak lazım. İşte bizim bu yaklaşımımız çok kötü. Size bir örnek vereyim. Yıllar önce, 1985´de, Erzurum´da İmam Hatip Okulu´nun müdürü bana telefon etti ve ´Evimde hristiyan bir misafirim var. Sizin de bulunmanızı istiyorum´ dedi. Bende gittim. 6 kiii vardi. 5´i imam hatip´li. Biri müdür, ikisi müdür muavini, ikisi öğretmen. Misafir´de İncirli´de Amerikan Üssünde çalışan bir assubay. 22 yıldır Türkiye´de ve çok güzel türkçe biliyor. İmam Hatip Müdürüde orada askerlik yapmış. Çok iyi dost olmuşlar. Askerlik sonrasında da ilişkileri kesilmemiş. Çok samimiler. Assubay Kur´an´ı da okumuş. ´Ahlaki ilkeleri çok muhtesem´ vs. diyor. Hadisleri de biliyor. Bizimkilerde ´Bunu müslüman edelim, kapıya kadar gelmiş zaten, biraz itelim´ düşüncesiyle hareket ettiler. ´Ya sen müslümansin aslında´ diye başladılar. ´Zaten hristiyanlık bozulmuş.´ Adam birden savunmaya geçti. ´İslam çok yüce bir din. Hz. Peygamber çok muhteşem bir insan. Kur´an çok yüce bir kitap. Ona son derece saygılıyım. Ama ben kendi dinimden de memnunum´ dedi. Biraz daha tartıştılar. İş şahsiyete döküldü. Hristiyanlığı gözünden düşürmek için hristiyanlığa hakaret ettiler. ´Paulus sahtekar´ dediler vs. Subay da birşeyler söyledi ve en sonunda o da ´Kur´an zaten incil ve tevrattan yararlanarak Muhammedin yazdığı bir kitab´ dedi. O öyle deyince ev sahibi müdür elini masaya vurdu ve Hz. İsa´ya ağır küfür etti. Ben de assubayın ağzını tuttum ve ´sen dur´ dedim. Bunlar da tahsilli adamlar. İlahiyet mezunu hepsi. Adama ´bunların hepsi kendi dinlerinden çıktılar´ dedim. Hz. İsa´ya nasıl küfür edersin? Hakikatende hepsi özür diledi… Bakın bu yaklaşımla bu anlayışla siz İslam´ı temsil edemessiniz. Kısacası bu dil kullanılmamalı. Onların kutsallarını aşağılayamayız. Cenab-ı Hakk Hz. Musa´yı Firavun´a gönderirken ´ona tatlı bir dille konuş´ diyor. Müslümanların şuanki problemi İslam´ın temsil kabiliyetleri eksik kalması. Çoğu zaman kendi dinini iyi bilmiyor, yaşadığı ülkenin dilini ve dinini bilmiyor. Bunların mutlaka bilinmesi lazım.

 

 

 

Peki hocam, vaktinizi ayırdığınız için Allah razı olsun.

 

Ayasofya No: 42

http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?p=1546

 

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

(05.01.2013) Mustafa Ceceli ile cok özel röportaj – Beyin nasil calisir?

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Misawa TV - Videos, News, Berichte, Presse

(05.01.2013) Mustafa Islamoglu ile röportaj (Ensar Olmak) Ayasofya Dergisi

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Misawa TV - Videos, News, Berichte, Presse

(04.10.2012) Ayasofya Nr. 41 ist erschienen

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.41 enthält u.a.:

– Interview mit unserem China-Korrespondenten Yasar Kina zum Thema „Integration in China“
– Völkermord in Myanmar. Wir schweigen nicht! (Cemil Sahinöz)
– Die Wunder in der Anordnung der Atome (Cuma Ülger)
– Verfälschungen und Schwindel in der Evolutionstheorie
– Das Szenario der menschlichen Evolution
– Die ideologischen Wurzeln des Terrorismus: Darwinismus und Materialismus
– Beweisen Mutationen die Evolution?
– Wahrlich, wir haben den Menschen im schönsten Ebenmaß erschaffen (Arif Agirbas)
– Sozial, Sozialer, Sozialdarwinismus? (Hüseyin Tugrul)
– Habe Mut, dich deines Verstandes zu bedienen? (Aykut Ilaslan)
– Manga (Amina Kabaktepe)
– Was ist die Natur? (Said Nursi)
– Basilikumsoße mit Paprika und die aktuellen Merkmale eines Islamisten (Yasin Bas)
– Früher ist wie heute, nur anders (Cemil Yildirim)
– Die Bibel, ein Naturkundebuch? (Michael Sendker)
– Die Gelassenheit des Gläubigen (Ahmed Aries)
– Wer spricht die Wahrheit? (Nisa Nur Yalcin)
– Unser Prophet machte gerne Komplimente (Mehmet Paksu)

und Türkisch:

– Evden gitmek elden gitmek mi? (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)
– Askerin dizgini Bediüzzaman´in müjdesi (Mehmet Ali Bulut)
– Evden disari cikmak… (Selma Öztürk)
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Kuantum, tefekkür, dua ve ibadetlerin sirri (Prof. Osman Cakmak)
– Evrimcilerin ´kayip halka bulundu´ yalani
– Hz. Adem nasil yaratildi?
– Darwinizm bilimle degil, telkinle savunulur
– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Mizah Sayfasi

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:

http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr-41-darwinismus-evolutionstheorie&osCsid=2b373054ac30ff93c929e59164124432

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(09.07.2012) Ayasofya Nr. 40 ist erschienen

 

Die interkulturelle, unabhängige Zeitschrift für Wissenschaft, Integration und Religion erscheint alle 3 Monate und kostet nur 2 Euro.

Ayasofya Nr.40 enthält u.a.:

– Interview mit Aiman Abdallah von Galileo!!!
– Maulana Jalaluddin Rumi und Shams Tabrizi (Arif Agirbas)
– Al-Rahman – ein Augenblick des Nachdenkens (Wolf D. Ahmed Aries)
– Muslim und Katholik befreundet. Geht das? (Michael Sendker)
– Du sollst deinen Nächsten Lieben. Nächsten Liebe im Islam (Cemil Sahinöz)
– Platonische Liebe vs Echte Liebe (Said Nursi)
– 50 Jahre türkische Migration in der BRD (Yasin Bas)
– Mit Sauerstoff im Magen auf der Suche nach Gerechtigkeit (Cemil Yildirim)
– Die Milde und Nachsicht des Propheten Muhammed (Mehmet Paksu)
– Manga (Amine Kabaktepe)
– Kinder – Anvertraute Allahs (Aykut Ilaslan)

und Türkisch:

– Ahmet Maranki ile cok özel söylesi!!!!
– Sevmek nasil br duygu? (Prof. Dr. Nevzat Tarhan)
– Bu cada anne olmak (Mehmet Ali Bulut)
– Kocakari ile Ömer (Selma Öztürk)
– Yerken Dikkat (Songül Sahinöz)
– Mevlana ve Sems
– Mevlana´yi anlamak (Alaaddin Basar)
– Said Nursi ve Necip Fazil
– En saf, en duru ibadet (Kübra Kücük)
– Sefkat Köprüleri Kurmak (Hüseyin Tugrul)
– Kissadan Hisseler
– Siir Sayfasi
– Anlayarak Kur´ani okumak (Nazif Tunca)
– Mizah Sayfasi
– Mevlana ve Bediüzzaman (Islam Yasar)

Die Zeitschrift ist auf Türkisch und Deutsch.

Zum Bestellen:

http://lesen24.com/product_info.php?pName=ayasofya-nr40-mevlana-barmherzigkeit-liebe&cName=zeitschriften

Das Ayasofya Jahresabonnement jetzt zum Vorteilspreis mit gratis Buch:
http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?page_id=89

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, News, Berichte, Presse

(06.07.2012) Interview mit Aiman Abdallah

Interview mit Aiman Abdallah

Herr Abdallah, „Galileo“ war ein Durchbruch für Sie. Wie kamen Sie zur Sendung?

 

Es war für mich wie der berühmte Anruf aus Hollywood. Ich wurde 1998 von ProSieben zu einem Casting eingeladen – habe daran teilgenommen – und voila.(lacht) Das erste tägliche Wissensmagazin im deutschen Fernsehen war zu der Zeit noch in der Entwicklungsphase und ich hatte das Glück schon vor der ersten Sendeminute mit an Bord zu sein um das Format mit prägen zu können.

Seit 1998 sind Sie schon bei ProSieben und „Galileo“. Hat sich im Laufe der Zeit „Galileo“ verändert? Sind die Zielgruppe und der Inhalt gleich geblieben?

 

Natürlich hat sich unser Wissensmagazin über die inzwischen fast 14 Jahre verändert! Das ist ja gerade unser Erfolgsrezept: ,Galileo‘ ständig weiter zu entwickeln. Erreichen wollen wir damit alle Zuschauer. Und wenn wir die jungen Männer und Frauen begeistern können, freuen wir uns besonders drüber.

„Galileo“ hat es geschafft, Wissenschaft spannend und interessant für Jedermann zu gestalten. Was ist das Erfolgsrezept der Sendung?

 

Wir wollen Wissen auf unterhaltsame und gut verständliche Weise vermitteln – ohne erhobenen Zeigefinder. Dafür bewegen wir uns in der Erfahrungswelt der Zuschauer und stellen wir uns Fragen, von denen wir denken, dass jeder sie sich schon gestellt hat: Wie funktioniert eigentlich ein Geldautomat? Wie kommt die Wurst in die Pelle. Und warum schmeckt Orangensaft nach dem Zähneputzen bitter?

Herr Abdallah, haben Sie eine Lieblingsreportage oder einen Lieblingsbeitrag bei Galileo? Oder gab es Beiträge, die Sie am interessantesten fanden?

 

Es fällt mir wirklich schwer einen Beitrag oder eine Reportage hervorzuheben. Nach fast eineinhalb Jahrzehnten Galileo ist die Qual der Wahl einfach zu groß. Mir ist wichtig, dass unsere Sendungen eine gute Mischung haben, denn am Vorabend wollen wir spannend, informativ und unterhaltsam sein.

Am 21. Und 28. Juni gibt es je eine Ausgabe von „Galileo Big Pictures“. Worauf dürfen sich die Zuschauer freuen?

Der Titel ist Programm! Wir zeigen erstaunliche Bilder, hinter denen sich ebenso erstaunliche Geschichten verbergen. Am 21. Juni geht es um „Helden“  – solche, die weltweit Berühmtheit erlangt haben und solche, die Helden des Alltags sind. Für „Galileo Big Pictures: Weltreise“ am 28. Juni waren wir rund um den Globus unterwegs und zeigen faszinierende Fotos aus aller Herren Länder, zum Beispiel eine Siedlung historischer Wolkenkratzer oder eine traditionelle indische Froschhochzeit.

Wenn Sie sich für ein anderes Land als Deutschland entscheiden müssten, wo würden Sie gerne leben?

 

Da das hier ein Ayasofya Interview ist, müsste ich jetzt wahrscheinlich Türkei sagen – oder? (lacht) Aber im Ernst: Ich könnte mir das prinzipiell in einigen Ländern vorstellen – zumindest für eine bestimmte Zeit. Auf Dauer würde ich aber vermutlich irgendwann wieder nach Deutschland zurückkehren.

Schlägt sich Ihre ägyptische Herkunft an einem oder mehreren Punkten in Ihrem Alltag nieder?

In der Sprache – manchmal…Wenn ich mich mit meinen Eltern und meinen Brüdern unterhalte, dann kommt da hin und wieder ein ganz schöner Sprachensalat zusammen.

 

Was war Ihre spannendste Begegnung mit einer fremden Kultur?

 

Haben Sie schon mal versucht im Orient Auto zu fahren? Es ist unfassbar! Verglichen mit dem, was wir in Deutschland gewohnt sind, ist es ein spannendes Abenteuer und eine große Herausforderung, sich im Ausland durch den Straßenverkehr zu manövrieren. Das lernt man in keiner deutschen Fahrschule.

 

Eine Zeitlang haben Sie „Galileo X.perience“ moderiert. Wird es wieder neue Folgen der Reihe geben?

 

Ab dem 22. Juli zeigen wir vier neue Folgen von „Galileo X.perience“ – und zwar immer sonntags um 19.05 Uhr. Darin stellen wir Menschen vor, denen es gelungen ist, sich aus ausweglos scheinenden Situationen zu befreien. Die Fälle schildern wir anhand von Originalmaterial. Und wir erklären, aus welchen Gründen die Geschichten jeweils vergleichsweise glimpflich ausgegangen sind. In der ersten Folge geht es um einen Helikopterabsturz aus 400 Metern Höhe.

Wie sieht die Zukunft für Galileo aus? Was erwartet uns noch?

 

Die Zukunft sieht hoffentlich rosig aus. (lacht) Wir werden uns auch weiterhin viel Neues einfallen lassen. Im Herbst planen wir zum Beispiel eine Themenwoche über das Phänomen Social Network.

Vielen Dank für das Interview, Herr Abdallah.

Das Interview führte Cemil Sahinöz

Publiziert in der Ayasofya 40, 2012

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Deutsche Kolumne

(06.07.2012) Ahmet Maranki ile özel söyleşi

Ahmet Maranki ile özel söyleşi

 

Ahmet Maranki 1956 yılında İnebolu’da doğdu. Lise eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra tütün eksperleri yüksek okulunda eğitimini tamamladı. Dünyada ve Türkiye’de sosyal ve stratejik pek çok vakıf, dernek, düşünce kulüpleri vs. gibi NGO’larda (Sivil Toplum Kuruluşu) faaliyet gösteren yazar evli ve 3 çocuk babası olup İngilizce, Arapça, Rusça, Azerice, Osmanlıca bilmektedir.

 

 

 “Milletimin gönlünde kurduğum taht Başbakan’ınkinden az değil” demişsiniz. Aynı zamanda kendinizi tanımlarken “Türkiye’nin yaşam tarzı markası” deyimini kullanıyorsunuz. Kitaplarınız yüz binlerce satıyor, düzenlenen etkinliklerde ilgi çok büyük, yazılı ve görsel medya tarafından da ciddi bir şekilde talep görüyorsunuz. Pekala, Maranki hoca çalışmalarına ne zaman başladı?

 

Kastamonu İneboluluyum. Çocukluğum ve gençliğim Ilgaz Dağları’nda geçti. Annem babam okuma yazma bilmemelerine rağmen sağlıklı beslenme konusunda çok bilinçliydiler. Bugün insanlara aktardığım birçok bilgiyi ilk onlardan öğrendiğimi söyleyebilirim. Ben bezir yağıyla büyüdüm. Temiz hava, doğal beslenme, ekmeğe sürüp yediğim bezir yağı bugünkü Maranki olmamı sağlamıştır. Lise öğrenimimi tamamladıktan sonra üniversite hayatımla birlikte bitkilerle ilgili çalışmalarıma başladım. Özellikle Amerika’da tarım çiftliklerinde normal boyutunun 5 katı olan domates, tütün, patates ve mısırları görünce, inanç sistemimde bir değişiklik yaşadım. Necip Türk milletini bu tarz tehlikelerden uzak tutmak gayesiyle çalışmalarımı hızlandırdım. Azerbaycan Bakü’de tanıştığım biyoenerji, şakra, yerleşim bilimi, taşlarla tedavi ve Kozmik Yaşam Enerjisi gibi tamamlayıcı tıp tedavilerini Türk halkı ile ben tanıştırdım. 35 yıldan fazla bir süredir de Kozmik Bilinç’i insanlığa anlatmak için çalışıyorum.

 

Taşlardan, renklerden, dekorasyon, koku, giyime kadar nasıl yaşamamız gerektiğini bize aktarıyorsunuz. Peki huzurlu ve dingin bir yaşam için öncelikli olarak neye dikkat etmeliyiz?

 

Aslında bu dünyada yaşıyorsanız stresten uzak durmak pek mümkün olmuyor. Huzurlu ve dingin bir hayat için de stressiz olmanız şart. Sorunun başında da söylediğiniz taşlar, renkler, kokular ve bitkiler tam manasıyla hayatınıza girerse, stressiz bir hayat sürmeniz mümkün olabilir. Bu etkenler stresin en aza inmesini sağlar. Burcunuza göre kullandığınız taşınız, sürdüğünüz kokunuz, gün içinde içtiğiniz bitki çayınız sizi her zaman sakin kılabilir. Önemli olan bu bilinçle yaşamaya dikkat etmenizdir. Burcunu bilemeyen kişiler için de hayat kolaydır aslında. Ametist taşı her burçtaki insanın sakinleşmesini sağlar, genel olarak dinginliği sağlar. Yine lavanta kokusu herkesin kullanabileceği bir kokudur. Papatya ve melisa çayı da sakinleştirici etkisiyle sizi huzurlu kılar. Kozmik Bilim’i hayatına sokmayı başarabilen bir insan huzurlu olur, hayattan zevk almasını bilir.

 

Kozmik enerji ile tanışma süreciniz nasıl gelişti?

 

“Kozmik Bilim” Allah’ın yarattığı her şey demek. Taşlar, renkler, kokular, sular, güneş ve ayın hareketleri… Bu bilimi öğrendikten sonra memur olarak kalmayı hiçbir zaman istemedim. Biliyorsunuz bizim inanç sistemimizde 40 yaş çok önemlidir. Peygamberlik yaşıdır. Ben peygamber olamazdım fakat dualarımın en başında 40 yaşından sonra ülkem için daha faydalı işler yapmak vardı. Allah dualarımı kabul etti. 40 yaşında devlet görevlisi olarak Azerbaycan’a gittim. 1993 yılında başladığım Azerbaycan görevim sırasında resmen hayatım değişti. Orada gizli kozmik ve uzay araştırma merkezleri olduğunu biliyordum. Eşim Azerbaycan’da enerji noktalarına akupunktur yani igloterapi ve bitkisel tedavi (fitoterapi) eğitimleri aldı. Onu merkezlere götüre getire Kozmik Bilim ve Kozmik Enerjiye merak saldım.

 

Sağlıklı bir yaşama adım atmak için gerçekleştirilen ruhsal ve bedensel arınma metotlarının uygulandığı, yıllardır türlü türlü detoks tariflerine rastlıyoruz gerek ekranda gerek yazılı basında. Ama en çok ilgi yine Maranki detoksu alıyor. Bunun sırrı nedir?

 

Bu konuda çok tevazu göstermek istemiyorum. Sadece detoks değil, bizim konuştuğumuz, savunduğumuz her şey halkımız tarafından değer görüyor. Ulusal kanallarda yaptığım programlarda yüzde 48’lere varan reyting oranları, milyonların evine giren kitaplarım ve hem yurt içinde hem de yurt dışında binlerce kişiye hitap ettiğim konferanslarım bunun en büyük göstergesi. Bu ülkede 5 yıl önce kimse enginardan, maydanozdan, renklerden, kokulardan ya da taşlardan bahsetmiyordu. “Kırmızı pancar” dedim, kilosu 5-7 liraya kadar çıktı, pazarlarda attığımız pırasa ya da enginar yaprakları parayla satılır duruma geldi. Tuz lambalarından bahsettim, şu an her yerde taklitleri satılıyor. Artık her evde deniz tuzu, Himalaya tuzu kullanılır duruma geldi. İnsanlar Maranki’ye güveniyor. Bu yüzden uyguladığımız her yönteme de inanıyorlar. Kozmik Beden Temizliği programının gayesi, maddi beden yanında manevi hayatı da değiştirmektir. Kozmik Beden Temizliği’ne gelen yoğun ilgiden yola çıkarak “Maranki Detoksu” adı altında bir kitap hazırladık. Kamplara gelemeyen ailelerin evlerine de ulaşmak istedik. Bizler sadece konuşmuyoruz, yazıyoruz, üretiyoruz. Bu ay içinde çıkacak olan “Maranki Detoks” kitabımla da yine milyonlarca kişinin evine girmeyi hedefliyorum.

 

Kozmik Beden Temizliği için yıl içinde dönemlere ayırdınız ve belirli tarihlerde

sizin planladığınız bu detoks programı uygulanıyor. Bahar ayı için, ne zaman başlanmalı ve nasıl uygulanmalı?

 

Kozmik Beden Temizliği tarihlerini ayın hareketlerine göre belirliyoruz. Ay belirli zamanlarda suları çekip, iter. Bedenimizde de bu vardır. Kozmik Beden Temizliği her yıl ilkbahar ve sonbahar aylarında ayın çekim kuvvetinden istifade edilerek yapılan bir programdır. Her detoks zamanı geldiğinde tüm tarihleri www.maranki.com sitemizden duyuruyoruz.

 

Eşiniz Elmas Hanımla birlikte çalışmalarınız var. Hatta kitapların alt yapı çalışmaları için hazırlık aşamasında Elmas Hanım’ın yardımlarını aldığınızı söylemişsiniz bir röportajınızda. Pekala, neden Elmas hanıma rastlayamıyoruz ekranlarda?

 

“Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” sözünü çok söylerim çünkü bu söze gönülden inanıyorum. Başarılı biri olarak biliniyorsam bunun sadece yüzde 20’si bana, yüzde 80’i ise Elmas Hanım’a aittir. Televizyon programları olsun, konferanslar olsun öncesinde bana çok önemli tüyolar verir. Ben de kendisinin her söylediğine önem verir, uygulamaya çalışırım. Kitaplarımın çoğu Elmas Hanım’ın konularıdır. Biz birlikte çalışırız ve her yere birlikte gideriz. Birçok kanalda da beraber programlar yaptık. Elmas Hanım Kanal 7’de tek başına bazı programlara çıkmıştır. Ekranların ön yüzünden çok arka planda kalmak istemesi tamamen kendi tercihidir. Belki bir gün doğru bir projede birlikte yer alabiliriz.

 

Aynı zamanda çeşitli illerde devlet onaylı bitkisel destek ürünleriniz var. Bize bunlardan bahseder misiniz?

 

Türkiye şifalı bitkiler açısından oldukça z engin bir ülke. Ülkemizin dört bir yanındaki dağlardan bizim için tonlarca bitki toplayan çalışanlarımız var. Toplanan bitkiler fabrikalarımızda tablet, drog, ekstrat ve yağ haline getirilip, 700’den fazla ürün olarak “Maranki” ya da “Cosmic” markasıyla hizmete sunuluyor. Türkiye’deki her bitkinin kurutulmuş hali, tablet ya da drog hali, yağları ve ekstratlarını mağazalarımızda bulabilirsiniz. Şarap yapımı için kullanılmış üzümlerin çıkarılan çekirdekleri atılıyorken, bunları ülkemize kazandırdım.

 

Çağımızın “Lokman hekimi” olarak tanımlıyoruz sizi. Ahmet Maranki ile tanışalı çok uzun bir süre olmadı galiba. Neden bu yıllar süren çalışmalarınızı bizlerle bu kadar geç paylaştınız? Daha önce nerelerdeydiniz?

 

Geç mi oldu sizce? Bana göre her şeyin bir vakti saati var. Ben her zaman varım ve ömrümün yettiği sürece de var olacağım. Türkiye’de bazı şeyleri söylemek kolay olmuyor. Zencefilin öksürüğe iyi geldiğini söyleyerek 70 milyar ceza yiyen bir bilim adamıyım ben. Bazı şeyler konuşuluyor ama bedeli de ödeniyor. Yıllar önce bu konular bu kadar detaylı konuşulamazdı. Her gün hakkımda bir dava açılıyor, ufak ya da büyük cezalar ödemek zorunda bırakılıyorum. Ama şuna da inanıyorum: Türkiye öyle bir duruma gelecek ki Ahmet Maranki’ye dua edilecek. Nitekim görüyoruz, kanunlaştırılmış yasa tasarıları çıkıyor ve alternatif tıp literatüre giriyor. Türkiye’de zamanı geldiğinde bitkilerin, renklerin, taşların, kokuların, çamur terapisinin, inanç terapisinin ve nokta masaj tedavisinin şifasını ortaya koyduk ve eksikliğinin canlar yaktığını gördüğümüz anda da uygulamaya karar verdik. Bu konuda devlet büyüklerinden de destek bekliyoruz. Ülkemi aydınlık günler bekliyor.

 

Hayatınızın Azerbaycan ve Rusya’da geçen dönemleri var. Bu süreci nasıl geçirdiniz? Size ne gibi artıları oldu?

 

Rusya’da ve Bakü’de her geçen gün yeni şeyler öğrendim. Rusya’da her yerde sülükle, taşlarla ve bitkilerle tedavi merkezleri vardır. Öyle ki Leningrad’daki bir hastanede idrarla tedavi yapılan bir yer bile vardı. Bakü’de tanıştığım biyoenerji, şakra, yerleşim bilimi, taşlarla tedavi ve Kozmik Yaşam Enerjisi gibi tamamlayıcı tıp tedavilerini Türk halkı ile ben tanıştırdım. Şu an bildiğim konuların temeli Rusya ve Bakü’de kaldığım süreçte oluşmuştur. Azerbaycan’dan döndüğüm zaman televizyonda yaptığım bir konuşma üzerine devletin kurumları bana ulaştı. O zaman söylediğim şeyleri şimdi tekrar ediyorum. Televizyon dizileriyle, programlarıyla insanların dikkati başka yerlere çekiliyor. Verilen dalgalarla insanımızın beyni kontrol ediliyor. Milletimiz mangurtlaştırılıyor. Halkımızın sağlığı düşünülmüyor. Bu konulara dikkat etmek gerekiyor.

 

Peki, gündemdeki GDO tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Siyaset Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Ana Bilim Dalı’nda “Dünya Tütün ve Tarım Sanayi ve Politikaları” konusunda mastırımı tamamladım. Beni Amerika’ya gönderdiler. 1 yılda 7 eyalet gezdim. Daha sonra Amerika’daki doktora üstü çalışmalarımda ve tarım çiftliklerimde GDO’lar ile tanıştım. Türkiye GDO’yu bugün konuşurken ben GDO’yu 1991 yılında biliyordum. Daha önce de dediğim gibi Amerika’da tarım çiftliklerinde hibrid ve GDO’lu tohumları normal boyutunun 5 misli olan gıdaları gördüm. Özellikle patates, domates, tütün yaprağı. Bu manzaralar beni çok ürküttü.

 

Türkiye’de ciddi bir termal kültür var ve son yıllarda yine özelikle sizin etkinizle

buna karşı yoğun bir talep var?

 

Ülkemiz tam bir termal cenneti buna rağmen SPA, Wellness, termal kür kültürü, hidroterafi, fitoterapi, masaj, detoks, renk terapi, ozon terapi ve tuz terapi gibi integratif tıp metotlarının bilinmemesi ve uygulanmaması ülkemizdeki termal turizmi maalesef gittikçe geriye götürüyor. Termal tesislere atanan genel müdürlerin termal sular hakkında yeterli bilgilere sahip olmadıklarını bunun da termal turizmini olumsuz etkilediğini düşünürüm. Her konunun belirli bir mercisi vardır. Termal tesislere atanan genel müdürlerin de SPA, Wellness, termal kür gibi konularda yeteneği, yeterli bilgisi olan ve bildiklerini uygulayan kişilere müracaat etmeleri gerektiğini ve bu gibi kuruluşlardan danışmanlık almalarının şart olduğunu savunuyorum. Bu şekilde olursa daha kaliteli bir hizmetle termal turizm gelmesi gereken noktaya gelir ve ülkemiz için önemli bir gelir kaynağı olur. Termal sulara SPA Wellnese gereken önemi vermezsek sağlık turizminde öne çıkmayı hedeflerimiz arasına bile alamayız. Ben ülkemizde termal tesislere gereken önemin verilmediğini fakat eskiye göre oumlu bazı adımlar atıldığını düşünüyorum.

 

Cozmic Center adında bir projeniz var? Bu projeniz ne durumda?

 

Şu an için kendi şubelerimizi açıyoruz. İlk şubemizi Gaziosmanpaşa’da açtık. Sırada Bahçelievler, Levent, Bakırköy, Kadıköy, Üsküdar gibi ilçeler var. Yaz aylarından itibaren de Kainat Şifahanesi’ni Türkiye’nin her yerinde hatta dünyada bile bazı noktalarda görebileceksiniz. Bu merkezlerimizde dağlarımızdan topladığımız otları ve bitkisel drogları satacağız. Bu konuda çok fazla talep alıyoruz ve bu başvuruların hepsini teker teker değerlendireceğiz. Bu projenin asıl amacı halkımızın Kozmik Bilinç şuuruna erişmesi ve sağlıklı yaşamayı öğrenmesi içindir.

 

Kaynaktan gelen suyu kullanmamız gerektiğini belirtiyorsunuz ama bu özellikle şehir hayatında neredeyse imkansız. Tükettiğimiz sularda plastik şişe ve damacanalarda oluyor. İçtiğimiz sularda neye dikkat etmeliyiz?

 

İçtiğimiz suların Ph’ının yüksek alkali su olmasına dikkat etmeliyiz. Günde en az Ph’sı 7.5 olan 2 litre su içmeliyiz. Yiyecek ve içeceklerdeki sular buna dahil değildir. Oda sıcaklığındaki su en sağlıklı sudur. Günümüzde kaynak suyunu bulup içmek pek mümkün değildir. Bunu ancak köylerinizde temin edebilirsiniz. Doğal kaynak suyun yerini tutmasa da filtre edilmiş şebeke suyunu içebilirsiniz. Şebeke sularındaki tek sorun klorlu olması. Şebeke suyunu musluktan aldıktan sonra en az bir saat dinlendirirseniz kloru uçar ve içilebilir hale gelir. Sindirim sorunu yaşıyorsanız asla yemekle birlikte su içmeyin. Yemekten yarım saat önce ya da 1 saat sonra su içmek en sağlıklı şekildir. Alzheimer, otizm, hiperaktivite gibi nöropsikiatrik hastalıkları olan kişiler suyun içindeki toksik maddelerden emin oluncaya kadar, filtre edilmiş su içmelidirler.

 

Hiç hasta olmamak mümkün ve hastalıkların çoğu tokluktan deva ise açlıktan gelir diyorsunuz peki, hasta olmamak için de bağışıklık sistemini güçlendirmek gerekiyor. Bunun için bize bir takım formüller verebilir misiniz?

 

Hasta olmamak için mevsiminde sebze ve meyve ağırlıklı beslenmek gerekir. Hayvansal gıdaları tüketmeyi en aza indirmek sağlığımızın yarısına kavuştuğumuzu gösterir zaten. Günde 2 kere yemek yiyin. Elbette ki bağışıklığı kuvvetlendiren bir sürü bitkisel ürünler mevcut ama bana göre bir insanın sık hasta olmaması için yapacağı tek şey sağlıklı beslenmektir. Bunun dışında hibisküs, ekinezya ve zencefil tüketmek bedeninizi koruyacaktır. Zencefili her yemeğinizde baharat olarak kullanabilir, ekinezya ve hibisküsün çayını tüketebilirsiniz.

 

Son zamanlarda sıkça kozmik bilinç’ten bahsediliyor. Peki size göre kozmik bilinç nedir?

 

Yukarıda anlattığım her şey Kozmik Bilinç’tir. Allah herkesi Kozmik Bilinç’e ulaşmayı, onun ışığında yaşamayı nasip etsin. Huzur, mutluluk ve sağlık Kozmik Bilinç’tedir. Bana göre tek yol Kozmik Bilinç…

 

Teşekkürler…

 

Publiziert in der Ayasofya 40, 2012

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler