(25.01.2022) Tenkit etmek veya etmemek

Tenkit etmek veya etmemek

İslam alimleri kardeşliği ve sevgiyi önerdikleri kadar da birbirine kızmayı ve tenkit etmekten uzak durmayı tavsiye ederler.

Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur´larin bir çok yerinde tenkit konusunu işliyor. Örneğin: “Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek“ (21. Lem´a), “Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz.“ (Kastamonu Lâhikası), “Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız.“ (Barla Lâhikası), “Benim hatırım için birbirini tenkit etmemek lazım geliyor.” (Emirdağ Lâhikası), “Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, […] nefsinizi susturunuz. Medar-ı niza bir mesele varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olamaz.” (Kastamonu Lahikası), “Birbirinizi tenkit ettirmeye meydan vermeyiniz.” (Kastamonu Lahikası), “Nur şakirdleri birbirlerini tenkid etmemek ve itiraz etmemek, kusuru varsa da lütufkâr bir tarzda hatıra getirmek ve mümkün olduğu kadar birbirine tam tesanüd ve ittifak ve kusura bakmamak. Değil evhamla, şübhelerle ittiham etmek, belki gözü ile de kabahatını görse ve kendine karşı da adavetini bulsa, yine onun aleyhine itiraz etmemek, yalnız bir nev’i meşveretle birbirini kusurdan muhafazaya çalışmak gerektir. […] Tam tesanüd ve kardeşlerini tenkid etmemek, kuvve-i maneviyelerini kırmamak ve hiçbir vecihle rekabet etmemek ve kusuru varsa örtmektir.“ (Emirdağ Lâhikası).

Baktığımız zaman, tenkit aslında hayatın her alanında mevcut. Çocuk eğitiminde, aile içi iletişimde, sosyal hayatta, iş dünyasında, öğretmen-öğrenci ilişkisinde tenkit güncel hayatta yer alıyor.

Bediüzzaman hiç bir konuda genelleme yapmıyor. Örneğin Avrupa´dan bahsederken iki Avrupa´dan bahsediyor. Biri insanın hevesine hitap eden Avrupa, diğeri hakikati arayan Avrupa. Felsefeyi de Bediüzzaman ikiye ayırıyor. Vahiy ile hikmet arayışına giren felsefe ve vahiysiz anlam oluşturmaya çalışan kör felsefe. Milliyetçiliği de müsbet ve menfi olarak ayırıyor. Menfi milliyetçilik ırkçılık, müsbet milliyetçilik ise kendisini üstün görmeden vatanseverlik. Hatta, genelde menfi anlaşılan ihtilafı bile, müsbet ve menfi ihtilafa ayırıyor. “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” hadisini müsbet ihtilaf olarak değerlendiriyor.

Dolayısıyla tenkiti de müsbet ve menfi olarak ayırmak gerekir. Tenkit denildiği zaman akla genelde menfi manada bir tenkit geliyor. Halbuki tenkidi müsbet anlamda da yapmak mümkün. Örneğin birisine yapıcı, motive edici bir eleştiyi, müsbet tenkit olarak anlamak mümkün.

Zaten yukarıda paylaştığımız parçalarda Bediüzzaman „Medar-ı niza bir mesele varsa, meşveret ediniz” ve „Yalnız bir nev’i meşveretle birbirini kusurdan muhafazaya çalışmak gerektir“ ifadelerini kullanıyor. Yani istişarede elbette bazı şeylerin kötü niyet olmadan dile getirilmesi gerekir, hem muhafaza için hem de yapılan hizmetlerin daha verimli olması için.

Birini eleştirmek veya kızmak kolaydır. Yapıcı eleştiri yapmak zordur. Çünkü ikincisine fikir gerekiyor, düşünmek gerekiyor. Birincisinde sadece “Neden yapmadın?“ sorusu vardır, yani merkezde problem vardır. İkincisinin merkezinde sorun çözmek vardır. Etkili olan da budur zaten. Bir hatanın sonucunda yıkmak yerine anlamayı ve yapıcı olmayı tercih etmek gerekir.


Elbette hiç bir şekilde tenkit etmemek de mümkündür. Fakat bunu bir ideal olarak görmek gerekir. Tabir-i caizse hiç tenkit etmemek takva olabilir, fakat müsbet tenkit de fetva olabilir. Bu sebeple tenkitten ve tenkit edilmekten korkmamak, çekinmemek gerekir. Yapılan tenkiti şahsi olarak algılamamak gerekir. Tenkit şahsa yönelik değil, belli bir konuyla ilgili olursa, daha isabetli olur ve yıkıcı olmaz.

Eleştiri yaparken de adaletli ve ölçülü olmak gerekir. Yoksa hakarete dönüşürse gereksiz bir inatlaşma ve gurur araya girer. Bu hakikati Hz. Ali “Aşırı kınama, inatçılık ateşini körükler.“ diyerek dile getirir.

Bir insana kızmadan önce düşünmek gerekir. Kızmaya sebeb olan hadiselerde birçok faktör var: 1. Kader 2. Nefis ve Şeytan 3. Kendi suçumuz 4. Geriye kalan küçük bir hisse. Yani bir insanı yanlışa sürükleyen bu dört faktörün rolü var. Bunları göz önünde bulundurursak kızmak yerine çözüm odaklı düşünmeye başlarız.

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da örnek olarak Peygamberimizi (sav) alabilir. Mesela Uhud´da yaşananları bakabiliriz. Peygamberimizin emrine uymadıkları ve uymadıkları için savaş kaybedildiği halde Hz. Muhammed (sav) okçuları tenkit etmiyor. Onları azarlamıyor, onlara karşı nefret duymuyor ve kin beslemiyor.

Peygamberimizin yanında yetişen Hz. Enes anlatıyor: “Allah Rasulü´ne 9-10 yıl hizmet ettim. Bir kere bana ´Öf!´ demedi. Yaptığım bir iş hakkında hiçbir zaman ´Niçin böyle yaptın?´, yapmadığım iş hakkında ise ´Şöyle yapsaydın ya!´ ya da ´Beceremedin, ne kötü yaptın!´ dediğini duymadım. On yıl boyunca bir kere zorlanacağım bir iş vermedi. Bir işi beceremeyip zayi ettiğimde bana kızmadı, beni kınamadı. Hatta ailesinden biri bir konuda beni kınamak istediğinde onları engelleyerek: ´Onu bırakın! Eğer öyle yapması takdir edilseydi mutlak yapardı´ buyururdu.“

Yine Hz. Enes´den bir örnek verelim. Hz. Muhammed (sav) kendisini bir iş için bir yere gönderir. Ancak Hz. Enes görevi yerine getirmek için dışarı çıktığında oyuna dalıyor ve arkadaşlarıyla oynuyor. Peygamber Efendimiz dışarı çıktığında Hz. Enes´i görür, arkasından yaklaşır ve tebessüm ederek, gönderdiği yere gidip gitmediğini sorar. Hz. Enes de “Evet, gidiyorum“ diye yanıt verir.

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden /  Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden /  Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden /  Ändern )

Verbinde mit %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.