(04.07.2013) Turgay Güler ile sıradışı bir röportaj

Turgay Güler ile sıradışı bir röportaj

Turgay Güler (1)

 

Turgay bey, bu sektöre nasıl giriş yaptınız?

Çekirdekten. Ben aslında ‘İşletme’ kökenliyim. Gazetecilik, dergicilik, radyoculuk, sonra bir televizyon kanalında muhabirlik, uzun bir süre, bugün de “Sıradışı” adında bir program yapıyorum.

“Sıradışı”  programınızda bugüne kadar ele aldığınız en sıradışı konu neydi ve en sıradışı konuk kimdi?

Bu, en zor soru. Çünkü bir tane değil, birden fazla. Mesela, Cemil İpekçi’yi konuk etmiştim ve “Kadın olsam baş örtüsü takardım.” demişti. Aklıma gelenleri söyleyeyim. Nihat Doğan gelmişti. “Benim ülkemin koyunları bir başka bakıyor.” demişti. Hatta o slogan daha sonraları reklam amaçlı kullanılmıştı. Bunların hepsi bu programda gerçekleşti. Mesela Özdemir Erdoğan gelmişti. O da “Eşim mason olduğu için ondan boşandım.” demişti.  Bilal Göregen gelmişti, ilk kez Sıradışı’nda programa çıkmıştı, ondan sonra yarışmalara katıldı. Türkiye’nin tanıdığı, sevdiği bir isim olmuştu. Bunlar bir çırpıda söyleyeceklerim…

Peki gönlünüzde yapmak istediğiniz program “Sıradışı” mıydı, yoksa farklı bir şeyler vardı da bu mu oldu?

“Sıradışı”ydı. Onun da nedenini şöyle açıklayayım. Ben kendimi övme adına söylemeyeceğim bunları, ama her mesleğin bir sorumluluğu var. Gazeteciliğin de bir sorumluluğu var. Ben bir gazeteci olarak, aynı zamanda kitabım da var, bir sorumluluk bilinciyle mesleğimi yaparım, herkesten de bu bilinçle mesleğini yapmasını beklerim. Size de belki bunu öğrettiler, bu Türkiye’de uzun yıllardır hakim olan bir anlayış. O da şu, çok basit bir felsefe, köpek adamı ısırırsa haber değil, adam köpeği ısırırsa haber anlayışı var. Ben yıllardır bunu yıkan bir felsefe uyguluyorum. Şimdi ben bunu reklamcılık açısından önemli bir şey gibi görebilirim belki; tersten bakış filan. Ama bu işin özü şu: eğer siz bu kuralı özendirici şekilde ortaya koyar ve gazeteciliği bu işin üzerinden yaparsanız, kendinize köpeği ısıracak bir sürü adam bulmak zorundasınız ki haber olsun. Bana göre bir adamın köpeği ısırması haberlik değil, tımarhaneliktir. Delidir ve haber değeri de taşımaz. Bu çerçeveden baktım, bu sorumlulukla bu programı yapıyorum. Benimki bir haber programı, bir aktüalite programı, bir sosyal sorumluluk programı. Ben bir programda, Türkiye’de ilk kez yapılan bir şey, “camı açın, sokağa para atın” çağrısı yaptım. Sadece Türkiye’de değil, dünyada karşılık bulmuş. Mail’lerden bunu anlayabiliyoruz, o dönem tartışma bile olmuştu. Düşünebiliyor musunuz, bu ülkede eskiden sabah yola çıktığınızda kıyıda, köşede, çocukluğumuzu hatırlayalım, 50 kuruş 1 lira, mutlaka bir para bulurduk. Şimdi bulamıyoruz. Paraya o kadar çok değer veriyoruz ki, kuruşu kuruşuna saklıyoruz. Düşünsenize erkeklere bile bozuk paralar için ufak cüzdanlar çıktı. Yani “atın sokağa bir bulanın işine yarasın, sevinsin” düşüncesiyle binlerce insan camlarını açıp sokağa para attı. Almanya, Fransa, Belçika… Bir başka programda da, borçluların çok olduğu bir ülke düşünürseniz, tabi alacaklıların da çok olduğu bir ülke, diyelim birinin size borcu var. Açın dedim telefonu, arayın o kişiyi, deyin ki, hani senin bana borcun vardı ya, artık yok. Binlerce kişi bunu yaptı. Yanılmıyorsam yaklaşık 250 bin liralık bir borç sildirdik. Bu habercilik midir? Evet haberciliktir. Mesela sıcak gündeme dair söyleyeyim; terörü, ergenekonu, balyozu, trafik kazalarını, nevruzu, siyasi gelişmeleri masaya yatırıp program yaptığımız gibi. Mesela %99 ‘u Müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz. Okusun, okumasın istisnasız çoğunun evinde Kur’an-ı Kerim vardır. Kiminin çeyizindedir, kiminin duvarındadır vs. Mesela orada bir kıssa var, Süleyman peygamber Belkıs’ın tahtını, bir saniye gibi bir sürede, yanında ilim bilen birisi varken kendi yanına getirdi. Bugünün bakışıyla Kur’an orda ışınlanmadan söz ediyor. Yani çok teknolojik bir şeyden söz ediyor; bir madde ışınlanıp başka bir yere geliyor. Şimdi, bu bir haberdir. Herkesin elinin altında bulunan Kur’an-ı Kerim’in böyle bir olaydan bahsetmesi bir haber değeri taşır. Yani, üzerine focus yapılması gerekir. Ben de bunu yapıyorum. “Sıradışı”nın farkı bu. Göz önünde olmayan şeyleri gözler önüne sermek, konuşulmayanı konuşmak.

Türkiye’de haber muhabirleri genelde ikinci planda. İyi bir haber yakalandığında genelde TV’ler sahipleniyor bu durumu. Muhabirlere gereken değerin verildiğini düşünüyor musunuz?

Bu sektör acımasız bir sektördür. Bu sektörde var olmanın tek şartı yarın daha iyi bir işle ortaya çıkmaktır. Şimdi haber atlatma denen bir olgu var. Eğer güncel kalmak istiyorsanız yarın daha iyi bir iş ortaya koymalısınız. Hal böyle olunca yarın senden daha iyi bir iş yapanı bulurlarsa onu ön plana çıkarırlar. Şimdi ben muhabirlikten geldim, sokaktan geldim, ben sokakta iyi işler yaptım, ekranda da iyi işler yapmak zorundayım ve yapıyorum. Sakın ola ki şöyle algılanmasın, muhabirlik bu işin başlangıcı, biraz daha ilerleyince programcı oluyorsunuz, böyle bir şey yok. Mesela Kanal D’nin Ankara muhtarı var, Erhan. Çok başarılı ama hala muhtar, muhabir. Orada Erhan olmazsa olmaz. Siz bir değerseniz değerinizi biri fark etmezse, bir başkası fark eder. O değeri elde ederseniz.

İş hayatınız dışında nasıl bir sosyal hayatınız vardır?

Kitap yazıyorum, okumalarım oluyor. Eğer siz gündemi takip etmezseniz,yeni çıkanları görmezseniz, buna film dahil yeni çıkan bir albüm dahil geri kalırsınız. Buna sosyal hayat denirse öncelikle bunları yapıyorum. Bunların yanında gün içerisinde kendime şuursuz bir alan oluşturuyorum. Bundan kasıt, 3 -4 gazeteci bir yere gidip okey oynamak mesela ya da o an düşündüğüm bir mekana gidip “lagara lugara’’ yapmak. Her şeyden soyutlanmak, rahat bir hayat sürmek. Gezmek, davetleri falan saymıyorum bunların yanında bunlar iş oldu artık. Bir gazetecinin hayatı güne başladığı andan itibaren sosyal bir hayattır.

Bilinmeyen taraflarınız var mıdır?

Vardır, bunu da ilk kez paylaşacağım, öngörülerim çok kuvvetlidir. Örneğin birçok şeyi önceden fark edebilirim. Fark ettiğimde de çevremdeki “kelli felli’’ insanlara açar söylerim, bazen Twitter’da paylaşırım. Haftaya şöyle olacak, 15’ine kadar şöyle bir durum var gibi. Bu herhalde duyargalarımın fazla açık olmasıyla ilgili bir şey. Ortamda sinyaller var ve benim “receiver” da bunları çözebiliyor. Birinci dereceden yakınlarımla ilgili öngörüde bulunmam. İsimler üzerine iyi bir zihin arşivim vardır yoksa bu bir medyumluk değil asla. İnandığım değerler bunu bana yasak kılmıştır. İsimler ve yüzlerini de görmem lazım; şaşırtıcı analizler yapabilirim o kişiler üzerinde.

Mehdix kitabınızı konuşalım. Mehdix 2020 yılında geçiyor. Tesadüfi bir tarih mi bu, yoksa büyük olayların olabileceği bir tarih mi?

 

Yıl 2020. Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek mi girmeyecek mi bu tartışılıyor. Hani birden bire bir ilham gelir ya, bu düşünce de öyle geldi aklıma. Dönem başkanlığının yapıldığı bu ülkede son bir toplantı var. Türkiye’nin Avrupa birliğine girişine evet veya hayır denecek. Bütün dünyanın gözü bu toplantı üzerinde. Buradan çıkacak netice bekleniyor. Toplantıda Avrupa Birliği liderleri Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanına ve bürokratlara diyorlar ki “Sizin bir ödeviniz daha var, onu da yerine getirmeniz lazım. Ayasofya kilise olarak ibadete açılacak”. Taviz istiyorlar yani. Salonda buz gibi bir hava esiyor. Türkler yapacak bir şey olmadığını anlıyorlar ve toplantıyı terk ediyorlar. Böylece Avrupa macerası da burada sonlanıyor. Günlerden Çarşamba. Genel Kurmay Başkanı, Başbakanı Genel Kurmay Karargâhına davet ediyor ve ona diyor ki. “Ayasofya’yı cami olarak ibadete açın”. İşte kitabın kırılma noktası burası. Başbakan diyor ki “Bu mümkün değil efendim”

 

Mehdix Paşa nasıl bir karakterdir?

 

Mehdi „kurtarıcı“, X „bilinmeyen“: Mehdi-x. Yani bilinmeyen bir kurtarıcı. Ahit sandığını elinde bulunduruyor (akasya ağacından yapılmış tamamı altın bir sandık. İçinde Allahın yazdığı taş levhalar var. Allahın kendi yazısı olduğu için şu an dünyadaki en önemli meta) Birde Hz. Musa’nın asası var. Bununda Topkapı sarayında olduğu bilinir ama birçok filimde herkes bu asanın peşindedir. Aslının Mescidi Aksanın altında bir yerde olduğu söyleniyor. İşte bu kutsal emanetler artık Mehdix paşanın eline geçmiştir. Bayrak düştüğü yerden kalkacaktır.

 

Siz olaya karamsar bakmıyorsunuz. İnanç ile her şeyin hallolacağını düşünüyorsunuz…

 

Bunlar bütün dediklerini yapabilirler. Ama dik duruşa ve onurlu bir mücadeleye karşı hiçbir gücün ayakta kalacağına inanmıyorum. Karşıdaki düşman ne kadar büyük olursa olsun, emin olun yürek bilekten güçlüdür. Mesela bir topal sinek operasyonumuz var kitapta. Kur’an’da Nemrut’un burnundan girip onun ölümüne sebep olan bir sinek var. Bakıyorsunuz Kur’an bir savaşı anlatıyor insanlara. İlahlık taslayan Nemrut kapının deliğinden giren bir sinek ile ölüyor. Zamanımızda bir topal sinek niye olmasın.

 

Siz teknoloji çağının topal sineğini açıklıyorsunuz kitapta. Savaşların yönünü değiştiren bir güç.

 

Neden bir bilgisayar virüsü olmasın bu. Belki bu size ütopik gelebilir ama sinekte ilk önce ütopik gelmiştir insanlara. Genel Kurmay Başkanı MEHDİX Paşa bir bilgisayar virüsü ile bu savaşta birçok problemi hallediyor.

 

Mehdix adlı kitabınız ilk etapta bize Matrix’i anımsatıyor. Bu filmle bir benzerlik taşıyor mu?

 

Biz Matrix diye bir film seyrettik. Orada Neo diye bir karakter vardı. O İsa Mesih’ ti. Belki çoğumuz bunu fark etmedik bile. İzlerken sıradan bir Amerikan filmi olarak izledik. Aksiyonu bol bir filmdi ama çok ince mesajları çok ustaca aralara giydirmişlerdi. Mesela Nabukatnezar diye bir gemi vardı arkada. Hepimiz biliriz Nabukatnezar İsrail oğullarını Mısır’dan süren bir komutandır. Bu filme hiç kimse de tepki göstermedi. Aslında tamamen dini içerikli bir filmdi. Evet Hollywood’un bütün filmlerine baktığınızda kutsal kitaptan çok mesaj ve kehanetler vardır. Hıristiyanlığın bütün işaretlerini kullanmışlardır.

 

Peki siz bu filme alternatif bir kitap mı yazdınız?

 

Mehdix Matrix’in karşısında duran bir kitap. Herkes şunu söylüyor “ Beyaz perdeye mutlaka aktarılmalı” Ben bir ilki gerçekleştirdim. Ben bir haberciyim, haber dili ile bir roman yazdım. Anlaşılır cümlelerle herkesin okuyunca anlayacağı cinsten.

 

Mehdix´in devamı olan “Sir Küpü” romanınızda geçmişten geleceğe ‘sembolik’ bağlar kuruyorsunuz, geçmişe bakmak neden bu kadar ihtiyaç?

Garip ama gerçek, dünya belirli zaman aralıklarıyla sürekli bir tekrar yaşıyor. Zaman, mekan ve oyuncular değişse de olaylar hep benzer. Bugünün ölümlüleri, yani bizler, ilk insandan on binlerce yıl ötedeyiz. O güne ait elimizde bir görüntü maalesef yok. Mesela Fatih Sultan Mehmet’in saraydaki bir gününe dair elimizde video görüntüleri olsaydı paha biçilebilir miydi? Yahut Hazreti İsa’ya, Musa’ya İbrahim’e ait görüntüler. Ama yok. O vakit, bir romancıya düşen, elindeki kalemle o günlerin fotoğrafını çekebilmek ve bugünün dünyasına aktarabilmek.

Romanlarınızda kendinize dert edindiğiniz mesele nedir?

Anadolu medeniyet ihrac eden bir coğrafya. Medeniyet Batı’ya bizim de üzerinde yaşadığımız bu topraklardan gitmiştir.  Ama bu ülkenin insanı bir oryantalist gibi bu topraklara batının değerleriyle bakmak zorunda bırakılmıştır. Ben bunu yutmam.

Size ‘yerli Dan Brown’ benzetmesi yapanlar var.

Buna kızıyorum. Zira bir şey başardığınız vakit, illa ki özdeşleştirme ihtiyacı hissediliyor. Niye? Aynı gerekçeyle. Batının değerleri üzerinden bakıyorlar. Ben Turgay Güler’im. Hiç kimsenin yerlisi, yabancısı da değilim. Ben bir çığır açmayı hedefliyorum. Brown’un saçma, anlaşılmaz kurgusuna inat, daha akıcı, daha anlaşılır, daha gerçekçi bir roman ortaya koydum. Ben bir Fütüristim.

Dan Brown ile pişti olduğunuz söyleniyor?

Hayır o benimle pişti oldu. Sevgili Ahmet ağabeyin (Kekeç) dediği gibi “nal” topladı. Onun kitabındaki birçok konu başlığı Sır Küpü’nde vardı. Sır Küpü ondan önce çıktı piyasaya. Yoksa beni tefe koyarlardı.

Brown’un Cehennem’ini nasıl buldunuz?

“Cehennem”i bir cümleyle özetleyebilirsiniz. Bir adam, (iyi mi kötü mü, iyi mi yapıyor kötü mü yapıyor belli değil) dünya nüfusunun arttığını bu nedenle kıtlık yaşanacağını düşünüyor, insanları kısırlaştırmak için geliştirdiği virüsü de Yerebatan Sarnıcına getirip buradan dünyaya yayıyor. O bunu yapmasın diye de bir profesör (bütün romanlarındaki prof.) peşine düşüyor. Hepsi bu. O nedenle Sır Küpü ile kıyaslanması mümkün dahi değil. Sır Küpü’nde sayısız öngörü var. Dahası öngörülerim teker teker gerçekleşiyor.

Son söz?

Bu ülkenin insanı, medeniyetin beşiğinde, kutsal değerlerin zirvesinde, mistisizmin böylesine derinliğinde uyduruk sembollerin peşinde koşmamalı. Unutmayalim, Brown´u küresel yapan sadece kalemi degil. İşte, aramızdaki en büyük fark, onun küresel bir yazar olması. Peki onu küresel yapan kaleminin başarısı mı? Tabi ki hayır! Onu küresel yapan, verdiği mesaja sahip çıkılması. Nedir o mesaj? Brown New Age’cidir. Yani Yeni Çağcı. Ülkesinde ve dünyanın her yerinde onun gibi düşünen ve köşe başlarını tutmuş “ektili”ler var. O Tanrı’ya inanmaz, insanı Tanrı’dan korumaya çalışır. İnsanın kendisini Tanrı gibi görmesini öğütler. Uydurma sembolleri kullanır.

 

Vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ederiz Turgay bey.

Publiziert in der Ayasofya 44, 2013

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s