(07.01.2013) Mustafa Islamoglu ile söylesi

MÜSLÜMAN-GAYR-I MÜSLİM İLİŞKİLERİNE DAİR SÖYLEŞİ

Mustafa İslamoğlu ile gurbetçilik, ensarlık, muhacirlik ve hicret hakkında söyleşi

 Mustafa Islamoglu (5)

Hocam, dinimizde gurbetçiliğin ve hicretin yeri nedir?

Hicretin yolu gurbetin yoluysa eğer, her peygamber hicret etmiştir. İnsanoğlu hicretin ve gurbetin çocuğudur. Zira insanoğlu bu dünyaya hicret ederek gelmiştir. Dünya, insanoğlunun hicretidir, sılası değil. İnsanın sılası cennetti. Rabbim, insan gurbette sılasını kazansın diye dünyaya gönderdi. İnsanoğlu dünyada gurbettedir. Gurbet bize Adem atamızdan kalan en büyük mirastır.

Bana ´en büyük gurbet nedir?´ diye sorarsanız, kişinin anlaşılmamasıdır, derim. Yani gurbet vatanınızdan uzak olmak değil, sizin anlaşılmadığınız bir yerde olmanızdır. Etrafınız sizi anlamıyorsa, asıl gurbet odur.

Bugün insanlık tarihine baktığımızda büyük medeniyetleri hep muhacir toplumların kurduğunu görürüz. Yaşadığı yerden kıpramamış toplumlar büyük medeniyet kuramamışlar. İlkinin en tipik örneği Türklerdir. Orta Asya´da büyük bir medeniyet kuramamışlar. Ne zaman çıkmışlar kapalı havzalarından, o zaman koca koca medeniyetler kurmuşlar. İşte Selçuklu, işte Osmanlı, işte Baburşahlar devleti bunun göstergesi. Dolayısıyla peygamberler de öyle. Hz. İbrahim (as) bulunduğu toprakta bir şey yapamamış. Kıpırdayamamış. Kendisi bugün Irak sınırları içerisinde yer alan Ur şehrinden idi. Fakat bakmış ki imkân bitti, hicret etmiş. Fakirin sözlüğünde hicretin tarifi şudur: İmkânların bittiği yerden imkânların üretileceği yere göç etmek.

Hz. İbrahim imkânların üretileceği yere, Filistin´e göç etmiş. Oradan Kâbe´ye kadar uzanmış. Ve orada boş vadilerden başka bir şey yok. Rabbi ona ´insanlığı çağır´ demiş. Kimse yok ki, kimi çağıracak? Sen çağır, Allah duyurur. Hicretin bereketidir o işte. İnsanlık tarihi böyle. Tüm peygamberler, Hz. Muhammed (sav) de, hicretin ekmeğini yemişlerdir. Eğer Mekke´den Medine´ye hicret etmeseydi, Medine´de İslam devleti kurulmazdı. Bugün de görüyoruz. Müslümanların birçoğu dünyanın birçok tarafında muhacirler. Artık dünyanın müslüman olmayan bir coğrafyası kalmadı. Bu da elhamdülilillah dünyanın dört bir yanına ezanın, Kur´anın ve namazın gitmesine sebep oluyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Bu manada bizler Endülüs´e gittik, orada bir medeniyet kurduk. Biz orada gurbetçiydik. Hicret ettik. Bir medeniyet kurduk.

Ebu Eyyub El-Ensari örneğine bakalım. O buraya geleli 1400 yıl oldu. Buraya savaşmak için gelmiş olamaz. Zira geldiğinde zaten 80-90 yaşındaydı. Bu yaşta bir insan savaşamaz. Zaten o savaş (kıtal) için gelmemiş, cihad için gelmiş. Malumunuz cihad savaşla sınırlı bir kavram değil. Cihad insan ile İslam arasına gerilen engelleri kaldırmak için insanın elinden gelen çabayı ortaya koyması demektir. Ebu Eyyub niye geldi peki? Hicretin yiğidi olmak, hicretin bereketine nail olmak için geldi. Onun için Avrupa’daki göçmenleri de hicretin ekmeğini yiyen ve bereketine nail olan kardeşlerim olarak görüyorum. 1960’larda giden ilk kafileyi düşünelim. İşçi olarak köylerinden çıktıklarında bir çoğu bu kadar dindar değildi. Ama hicret ediyorlar ve dindarlıkları artıyor, Müslümanlıkları artıyor, malları artıyor, bilgileri artıyor, görgüleri artıyor. Demek ki hicret bereketli bir şeymiş.

Peki hocam gerçek manada muhacir ve ensar olmak ne anlama geliyor? Avrupa´da nasıl ensar olabiliriz?

Herkes hem ensar´dır, hem muhacir´dir. Kendinden sonra gelen gurbetçilerin ensarı, kendinden önce gelen gurbetçilerin muhaciri… Dolayısıyla siz sizden öncekilere göre muhacirsiniz, sizden sonrakilere göre ensarsınız. Ensar olabileceğiniz mutlaka birileri var. Şimdide Avrupa´ya gurbetçi olarak gelenler var. Damatlar, öğrenciler, tacirler, ihtisas yapmaya gelenler var. Hatta iş bulmak için gelenler vardır, kaçak göçmenler var. Ülkesindeki zulümden, savaştan, işgalden, kıtlıktan kaçanlar var. Adamın işi de yok, ekmeği de yok. Bir lokma bile ona büyük bir nimet. İşte sana ensar olma imkanı.

Sadece bu değil ama. Aynı zamanda siz Avrupa’nın yerlisi olan insan kardeşlerimizin muhacirisiniz. Fakat Avrupa´lı gayr-ı müslim insan kardeşlerimiz de inançta sizin muhacirlerinizdir. Siz imanda onların ensarı olacaksınız. Siz onlara ensar olarak yardım edeceksiniz. Ellerinden tutacaksınız. Avrupa´lı bir ihtiyar kendi gençlerinden sizden göreceği yardımı görmez. Avrupa´lı 85 yaşında bir ihtiyar karşıdan karşıya geçerken elinde iki poşeti var ise, ensar ol. Kendisine iki cümleyle, ´Karşıya geçmenize yardımcı olabilir miyim?´ de ve koluna gir. Bak nasıl sevinecek, nasıl memnun olacak. İşte ensar olmak. Ensar ´yardımcı´ demek. Yani Avrupa´da bugün yaşlılık sosyal bir problemdir. O zaman siz onlara bu konuda da ensar olun. Vicdanı pasifleşen, kalbi tekleyen Avrupanın vicdanı ve kalbi olun.

 Çok önemli bir meseleye değindiniz hocam. Dinimize göre bir müslüman yabancı bir ülkede nasıl davranmalı?

Peygamberimizin dönemine baktığımızda Müslüman – gayr-ı Müslim münasebetlerinde üç model görüyoruz.

1. Mekke modeli.

2. Habeşistan modeli.

3. Medine modeli.

Mekke modeli Müslümanların muhalefette olduğu bir ortam. Bu model, Müslümanların muhalefette olduğu bir ortamda gayr-ı Müslimlerle ilişkiler nasıl olmalı sorusunun cevabını görüyoruz. Necaşi Habeşistan’ında, muhacir olunan bir ortamda gayri Müslimlerle ilişki nasıl olur sorusunun cevabını görüyoruz. Medine modelinde ise, iktidar olunan bir ortamda gayr-ı Müslimlerle ilişkiler nasıl olmalıdır sorusunun cevabını görüyoruz.

Mekke´de, yani muhalefette, Peygamberimiz ve müminler, Müslüman olmayan muhatapları ne yaparlarsa yapsınlar – ki onlar saldırdılar, mallarına ve canlarına tecavüz ettiler ve büyük ıstıraplar çektirdiler -, aynısını yapmadılar. Allah için müminler bunları bir eğitim olarak gördüler, ´Mekke okulunda okuyoruz´ dediler. Bu okulun coğrafyası acı, matematiği ıstırap. Bu okuldan bir kısmı hicretin 5. yılında Habeşistan´a hicret ettiler.

Avrupa´daki göçmenlerin durumu Habeşistan muhacirlerinin durumuna benziyor, yani muhacir olunan bir ortam. Ne yaptılar müminler orada? Kendilerini iyi ifade ettiler. Önce kendi inanç ve ahlak sistemlerine göre davrandılar. Asla kendilerini misafir eden ev sahibine zarar vermediler. Açık oldular, şeffaf oldular. Kapalı ve gizemli bir toplum imajı vermediler. Öncelikle toplumun yöneticimi kesimine kendilerini anlattılar. Bulundukları ülkenin yönetici elitinMustafa Islamoglu (1)in huzuruna çıktılar ve kendilerini ifade ettiler. Necaşi sordu, bunlar cevapladılar. Ama dosdoğru olarak. Hoşuna gidelim diye değil. Ve o zat da onları kendileri olarak gördü. Baktı ki bunlar dürüst, samimi ve mağdur insanlar. Buraya zulümden ve baskıdan kaçtıkları için gelmişler.

Avrupa´ya giden insanlarımıza düşen görev, içinde bulundukları toplumda kendilerini iyi anlatmak ve şeffaf olmaktır. Kapalı, getto toplumu oluşturmamaktır. Bugün Yahudilerin yaptığı en büyük hata budur. Komşularını sevmiyorlar ve kin biriktiriyorlar. Birgün geliyor biriken o kin bir öfke seli gibi patlayıp üzerlerine geliyor.

Kapalı toplum olduğunuzda kin biriktirirsiniz, açık toplum olduğunuzda hatır biriktirirsiniz. Müslümanlar bugün kin değil, hatır biriktirmeliler ki, yarın o hatırı kullansınlar. Medine modelinde ise, iktidar olunan bir ortam var. Peygamberimiz Medine´ye hicret ettikten sonra ilk defa gayr-ı Müslimlerle bir anlaşma, sözleşme yaptı. Öyle bir sözleşme ki, onların hukuklarını da aynen kendilerine uyguluyor. Medine Sözleşmesi çok hukuklu bir sistemi öngörüyordu. Yahudiler kendi hukukuyla yönetiyor, Müslümanlar kendi hukukuyla. Herhangi birimize saldırı olursa, hep beraber saldırganı cezalandıracağız. Ama onlar sözleşmeye ihanet ettiler. Rasulullah´ı öldürmeye kalktılar. Müslüman bir kadına tuzak kurdular. Korkunç bir iş işlediler vs. Ve en sonunda savaş müttefiki oldukları halde, savaşın içinde ihanet edip Müslümanların geriye bıraktığı kadın ve çocukları rehin aldılar.

Gayr-ı müslimlerle ilişkiyi anlayabilmek için bu üç modele bakmamız gerekiyor.

Peki, hocam, son sorumuz, siz de Avupa´ya gelip gidiyorsunuz. Sizce Avrupa´da İslam nasıl temsil edilmeli ve doğru temsil edebiliyor muyuz? Biliyorsunuz İslam düşmanlığı da yaygınlaşıyor.

İslamofobyanın iki ayağı olduğunu düşünüyorum. Birisi Avrupa´ya yönelik antipropaganda ayağı, diğeri de bizden kaynaklanan temsil problemi. İslamofobyanın antipropaganda ayağı ile baş edebilirsiniz. Çünkü hiç bir yalan sonsuza kadar süremez. Bunlar bizden önce Yahudilere de yapıldı. 20. yüzyılın başında Amerika´ya yahudi göçü başladığında, Amerika´da bazı yerlerde ´Yahudiler ve köpekler giremez´ yazıyordu. Şimdi ise Amerika´nın efendisi oldular. Nereden nereye. Yani bu durumlar değişmez durumlar değil. Bunları değişmez gibi görmek an´ı mutlaklaştırmaktır. An´ı mutlaklaştıran kaybeder. İçinde yaşadığımız an´ın acısı her an´ın acısı değildir. Bu an´ı değiştirebiliriz. Yoksa değişmeye yönelik iradeniz yok oluyor. İradeniz yok olunca değişemezsiniz.

Bu manada Müslümanlara düşen görev öncelikle kendilerinden kaynaklanan sorunu halletmektir. Bu da temsil sorunudur: İslam´ı iyi temsil etmek. Bugüne kadar maalesef bu konuda iyi bir sınav veremedik. ´Biz nasıl temsil edersek edelim, Avrupa içinde öyle bir kitle var ki, bunlar bizi sevmiyorlar, bizi kabul etmiyorlar´ diyenler olacaktır. Bu doğrudur. Avrupa toplumlarının bilinçaltında tarihi bagajlar var. Mesela haçlı seferlerden kalma bagajlar var. Osmanlı korkusu var. Yersiz korkular yani. Bütün bunların üstüne bir de suni olarak oluşturulmuş bir İslamofobya var.

Unutmayın, “ilk günah” fikri bize ait değil, Hıristiyanlara ait bir inanç. Biz insanın özünde iyi olduğuna inanırız. Kur´an bize insanın özünde iyi olduğunu söyler. Dolayısıyla Alman da insandır, Fransız da insandır, Belçikalı da insandır ve bunlar özünde iyidir. Kitabımız biz Müslümanlara, iyiliğin kalıcı, kötülüğün geçici olduğunu söyler. İyilik etkilidir, kötülük etkisizdir. Onun için biz genelleme yapamayız. Genellemek iyilere haksızlık olacaktır. Yani dazlaklara bakarak Avrupa´nın tamamını dazlak yerine koyduğunuzda zulüm etmiş oluyorsunuz, daha kötüsü değiştirme umudunuzu kaybetmiş oluyorsunuz.Umudunuzu kaybettiğiniz için de ortamı ve durumu değiştirme iradenizi kaybediyorsunuz. Çünkü değişmez zannediyorsunuz. Çünkü dazlaklara sizin düşman olduğunuz kadar düşman olan Avrupa´lılar da var. Bunlar Avrupa´nın içine de zarar veriyorlar. Bunu da görmek lazım. Onun için asla genelleme yapamayız.

Mustafa Islamoglu (4)Avrupa´nın en büyük problemi indirgemecilik, Doğu´nun en büyük problemi de genellemecilik. Onlar indirgeme probleminden kurtulsunlar, biz de genelleme probleminden kurtulalım. Ne yapacağız o zaman? Seçip, ayıralım. Yani iyiyi kötüye katıp da kurunun yanında yaşı da yakmayalım. Biz böyle yaparsak onlar da bizi seçip, ayırırlar. Onlar da bizim kötümüze bakarak genelleme yapmazlar. Bu yolla onlara, seçip ayırmayı öğretelim. İçimizden çıkan ahlaksızlara, anarşistlere, terör severlere bakarak Müslümanlarla terörü aynı zannetmesinler. İçimizden sahtekarlar çıkabilir, onların içinden de çıkabiliyor. Bizim içimizden çıkan sahtekarlara bakarak İslam´ı ve müslümanları mahkum etmesinler. Ama önce biz onlara seçip, ayırmayı öğretelim. Genelleme yaparak zulmetmeyelim.

Bize düşen çok sey var burada. Yapmamamız gereken şeyler var. Bunların başında, asla ve asla birlikte yaşadığımız toplumun hukukunu ihlal etmemek geliyor. Bu bir müslümanın yapamayacağı bir iştir. Eğer bir toplumda birlikte yaşıyor isek, iyiliği artırmamız gerekiyor. İyilik artarsa, bundan herkes yararlanır. Onun için aktif iyi olalım. Pasif iyi değil. Aktif iyi olup Avrupa´da iyiliği biz temsil edelim. Mesela Batı´nın kalp ve vicdan konusunda sıkıntısı var. Vicdan ve merhamet kıtlığı yaşanıyor. Biz bu konuda merhamet ve vicdan ihracatı yapalım. Onun vicdanı biz olalım. Merhameti biz olalım. Şunu dedirtelim onlara: ´Batı´nın merhameti eksikti. Müslümanlar bizim merhametimiz oldu´.

Tabi ki bunu hepsi demeyecektir. Zaten bizim hepimizde onların merhameti olmayacaktır. Yani onların katili olanımız da var. Ama bizim iyilerimiz Batı´nın vicdanı ve merhameti olur ise, Batı´nın iyileri de bunu görür. Zaten mesele iyilerin iyileri bulmasıdır. Yoksa kötüler her zaman olacaktır. Dünya kötüsüz kalmayacaktır. Biz iyilik edersek, onlar ´Demek ki biz müslümanları genellemekle hata yapıyormuşuz. Aslında bu insanların arasından çıkan kötüler kötü müslümanlarmış. İslam insanı iyi edermiş, bunlar az müslümanlarmış. O zaman bunların daha iyi müslüman olması için çalışalım´ diyecekler. Ve aralarından imana nasipleri olanlar var ise, kendimize çağırmayacağız, İslam bizim malımız değil ki. Allah´a çağıracağız. Herhangi bir şeye çağırmayı Kur´an yasaklamıştır. Kur´an, bir tek Allah´a çağırmayı emrediyor. Onun için kendimize çağırmayacağız.

Kıymetlı hocam, vaktinizi ayırdığınız için Allah sizden razı olsun.

Ayasofya Dergisi No: 42

http://www.ayasofya-zeitschrift.de/?p=1570

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Ayasofya Zeitschrift, Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s