(19.11.2012) Saliha Erdim ile psikolojik konuşmalar

Saliha Erdim ile psikolojik konuşmalar

 

 

 

Saliha hanım sizce gurbetteki insanlarımızın en büyük psikolojik sorunları ne? Ve bu sorunların kaynağı ne?

 

Efendim, öncelikle gurbetteki bütün kardeşlerime saygı ve dualarımı sunuyorum. Rabb’im yaşadıkları her sıkıntıyı, kendisini bulmak ve yakınlaşmak için bir vesile kılsın inşallah.

 

Efendim, ben bu soruya “İnsanın yeryüzündeki en büyük sorunu ne?” diye cevap versem daha doğru olacağı kanaatindeyim. Sebepler ve sonuçlar dünyasında yaşıyoruz. Kâinatta var olan her şeyin bir oluş bir de bozuluş kanunu vardır. Oluş kanunları devredeyse sistem olur, bu kanunlar devreden çekilirse sistem çöker. Bir örnek verecek olursak hangi zamanda, hangi zeminde ve hangi şartlar altında olursa olsun, su 100 C derecede kaynar, 0 noktasında donar. İnsanın mutluluğu ve mutsuzluğu ya da sorunların oluşup oluşmaması ile ilgili olarak ta bu böyledir. Yani, Allah’ın oluş ve bozuluş kanunları her yerde ve bütün yaratılmışlarda aynıdır. Sadece o kanunlardan ne kadar haberdarız ve bundan haberdar olmak bize ne düşündürüyor ve ne yaptırıyor? İşte asıl mesele bu ve  buradan başlamak gerekir diye düşünüyorum.

 

İnsanın mutlu-huzurlu olabilmesinin de kanunları vardır. Bunun için gerekli olanları bilmek ve uygulamak gerekir. Bütün bilgiler, kendilerini açığa çıkarmak için gayret gösteren emek veren ve hayata katmak için didinen insanlara kendilerini gösterirler. Bilgi attıkça bilinmeyenler bilinir, görülmeyenler görülür. Ve insan, elde etmek istediği sonuç için öğrendiği bilgilerden yararlanır ve hayata geçirme mücadelesi verir.

 

Bugün insanımız mutsuz, huzursuz çünkü bilgi kaynakları ve rol modelleri değişti, bunlar değişince insanın hayatı da değişti. İnsan aile içinde de olsa, kalabalıklar içinde de olsa kendisini yalnız,  kimsesiz ve mutsuz hissediyor. Paylaşımın en aza inmesi, sevgi, ilgi, merhamet ve sadakatin  hayatımızdan çekilip gitmesi; önce insanın sonra ailenin içten dağılmasını getirdi. İnsanın Hakk’a gitmesi gereken yolculuğunu sarp kayalara, dikenli yollara çevirdi. Şimdi kaybettiğimiz huzuru yeniden bulmanın peşindeyiz fakat gereken adımları atacak bilgiden ve görgüden yoksunsak, arayışımız ve ihtiyacımızın büyüklüğü bize aradığımız huzuru getirmeyecektir.

 

İnsan bugün eziyet renginde bir hayatın aktörü. Çatının varlığı bir evi aile yapmaz. Sevgi ve mutlulukla paylaşım yoksa ve o evde insanlar birbirlerine insan değeri vererek davranmıyorsa, insan giderek kendisi olmaktan uzaklaşır ve kendisine yabancılaşır. Görünmeyen manevi  tahribatların yanında bu görünen sonuç. Bizi bu sonuca götüren sebepler var ve bunların birincisi, inancımızın bizi kuşatamamış olması. Bizim Allah’ı hayatımızın tam da merkezinde bulundurmamız gerekiyorken, zaman zaman anıp dua ettiğimiz, bizi şekillendirmeyen, sözlerimize ve davranışlarımıza müdahale etmeyen bir konumda koruyor olmamız. Allah’ın hayatın dışında tutulması gurbettir, sürgündür. Din önce kişinin kendi iç yolculuğunu ve hayatını düzeltmesi için var. Bu iç yolculuğunu Allah’ın rızası istikametinde yapmazsa, yani “Ben nasıl daha iyi bir kul, nasıl daha iyi bir ümmet ve nasıl daha iyi bir insan olabilirim?” sorusu insanın zihninde yoksa, o insanın başkalarının ayıplarını ve kusurlarını görmekten ve kendisini de görememekten başka bir seçeneği olmamaya başlar. İşte asıl sorun budur. Daha açıkçası, önce kendimizi onarma anlayışı, yeniden inşa etme çalışmalarını başlatamama ve bu faaliyetleri destekleyecek bilge büyükler ve doğru bir çevre yoksunluğu.

 

İlâveten, tahsil deyince sadece para kazandıracak bir kariyer ve iş becerisini anlayıp, kendimizi geliştirip yüceltecek bilgi donanımından mahrum kalmak. Bir Hadisi Şerifte Peygamber efendimiz; “Bir insanın mesul olduğu şey ile ilgili bilgilenmesi farzdır” buyuruyor. (Bu hem kul ve ümmet olmak hem de bizi kuşatan çevremizdeki rol ve sorumluluklarımız anlamında değerlendirilmeli). Ben nasıl daha iyi bir insan, nasıl daha iyi bir eş, nasıl daha bir anne-baba olabilirim soruları, zihnimize bu bilgileri bulmak konusunda sipariş verecektir. İnsan olabilmek için zihnimizi her an öğrenmeye ve iyiye doğru gelişime açık tutmak ve örnek hayatları da gündemimizde tutmak şarttır. Öğrenmeye kendimizi kapatmak ve bize yetmeyecek bilgilerle hayatı el yordamı ile yaşamaya çalışmak, bizi zayıf düşürüp kırılma yaşamamıza sebep olur. Bunun en büyük sorunumuz olduğunu düşünüyorum.

 

Gurbetteki kardeşlerimiz için ise, yabancı bir kültürün içinde asimile olmadan ve uyumsuzluk da göstermeden var olma mücadelesi, cidden çok çetin ve zor bir süreç. Aile içindeki bağların şartsız sevgi, şartsız saygı ve aileyi huzur limanı haline getirecek saygın bir yaşama biçimi ile korunması şarttır. Bu ancak Allah’ın bizden istediği düşünme ve yaşama biçimine ulaşma çabası ile başlatılabilir. Öfkelerimizin ve hayatı yönetmeye yetmeyen eski bilgilerimizin ve ten rengimize dönüşmüş alışkanlıklarımızın değiştirilmesi gerektiğine inanmamız, daha doğrularıyla değiştirmek için ciddi bir gayret içinde olmamız şarttır. Bu kavli ve fiili dua anlamına gelir ve bu yiğitlik isteyen zorlu bir süreçtir. Bu zorluğu, Allah’ın razı olduğu bir hayat biçimine demir atmak için göze almak ve niyet etmek bile rahmettir, berekettir ayrıca kavuşmanın da müjdecisidir. Bunun için bu konuda derdi davası olanlar bir araya gelip uzun soluklu samimi bir gayretle, sistematik kararlar almalı ve uygulanabilmesi içinse mevcut ve muhtemel bütün alternatifleri denemelidirler. Çünkü bu hayatın provası ve yok ve dünya limanından ne zaman gemimiz hareket edecek bilmiyoruz. Bu yüzden acelemiz var, kendimize, ailemize ve toplumumuza karşı yapacaklarımızı yapamadan gitmiş olmak, inanılmaz bir kayıpla ahiret yolculuğuna çıkmak demektir ki bunu göze almamalıyız diye düşünüyorum.

 

Halk ağzında ´imanlı insan depresyona girmez´ diye bir tabir var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve böyle bir inancın sonuçları ne oluyor?

 

Efendim, biz insanlar Allah ve Rasulü’nün emrettiği gibi yaşasaydık elbette ki depresyon semtimize uğramak şöyle dursun, zihnimizden teğet bile geçemezdi. Bu söz Peygamber efendimizin zamanı için kesinlikle doğrudur fakat inancını kendi anlayışına uydurmaya çalışan, babasından annesinden gördüğünü dinden ileride tutan ve onlara göre yaşayan, kendini yenilemeyen ve insanın ihtiyaçlarını görmeye yanaşmayan bir insan, değil depresyon insanı hayattan koparır. Bu söz günümüz insanını ve yaşama biçimini bilerek söylenmiş bir söz gibi gelmiyor bana. Bu söze göre düşünecek olursak, bugün depresyonda olup hayatını zehir gibi acılarla yaşayan belki de binlerce insana, imanı yok ya da imanı zayıf mı demeliyiz, buna hakkımız var mı? İnanç tek kişilik bir olgu olmakla birlikte, birlikte yaşayarak Allah’a olan yolculuğumuzu şekillendirdiğimiz toplumsal bir yöne de sahip. Bugün namaz kılandan kötülük gelmez diyorsun, bir de bakıyorsun ki seni hayal kırıklığına uğratacak ne varsa kendinde bulunuyor ve sana uyguluyor. “Cami cemaatinden bu delikanlı, Allah korkusu var, kızımı bununla evlendirebilirim” diyor baba, bir de bakıyor ki, namaz kılmak ahlâklı olması anlamına gelmiyormuş. Bugün ben müslümanım dediği halde müslüman gibi davranan kaç insan görüyorsanız bu söz o kadar doğrudur. Bugün müslümanların evinde sözlü şiddet var, fiili şiddet var, yok sayıp adam yerine koymamak var, dışarıda eşini aldatıp hiç bir şey olmamış gibi eve gelmek var. Hem sistemi bozacak ne varsa hayatında bulunduracaksın ondan sonra da Müslüman depresyona girmez diyeceksin. Bu eşyanın kanunlarına aykırı. Eşine davranış biçimini dışarıdakiler duysa zinhar inanamazlar. Dışarıda o kadar iyi, kibar ve hanımefendi yada beyefendi ki, eve gelince yüz seksen derece değişiyorlar. Adeta dışarıda melek, içeride zehir zemberek. Hanımefendi ve beyefendiler açısından yani ikisi içinde ortak olarak söyleyecek olursak, insana zarar verecek şekilde davranmaktan vazgeçmedikçe, inancımız sözde kalacak ve depresyon hayatımızdan çıkmayacaktır. Ben bu sözü duydukça üzülüyorum ve biliyorum ki depresyona girenler demek ki benim imanın zayıf diye biraz daha üzülüp daha çok dibe çöküyorlar, mutsuz oluyorlar. Ben bu söze büyük harflerle bir cevap vermek istiyorum; MÜSLÜMAN DEPRESYONA SOKMAZ.

 

Almanya´da ve genel olarak Avrupa´da müslüman psikologların sayısı çok az. Dolayısıyla insanlarımız sorunları olduğu zaman dahi, yardım alabilecek bir mecra bulamıyorlar. Sizce insanımızın psikoloji ilmini ve bu rahatsızlıkları ciddi alması için ne yapılmalı?

 

Efendim, gerçekten çok önemli bir konu. İnsanın kendisini doğru yönlendirecek bir rehbere her zaman ihtiyacı olabilir. Hayatı tecrübeyle yoğurup hikmet damlaları sunan büyüklerimiz ne yazık ki artık pek yok. Doğru bir rehberden yoksun toplum, ciddi bir zemin kaybı yaşamış demektir ki bu aynı zamanda hayatı doğru yaşayan modellerimizin de çok az olduğu anlamına gelir.

 

Bu önemli görevi;

 

1- Toplumun kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları ve cami dernek ve görevlileri, Türk yetkililerden de yardım alarak, profesyonel olarak psikoloji alanından bir ekip oluşturup bir görevlendirme yapabilir. Bu görevliler öncelikle ortak sorunları tespit eder sonra bu sorunlar için çözüm önerileri hazırlar, daha sonra da bu çözüm önerileri muhtelif şekillerde toplu olarak paylaşabilirler.

 

2-  Belli gün ve zaman dilimlerinde düzenli profesyonel eğitim ve danışmanlık yapacak bir ekip ve bir ofis hazırlanır. (Gerekirse Türkiye’den de yardım istenebilir).

 

3- Psikolojik sağlığı yerinde insanlar, bunu nasıl koruyacaklarına dair bu ofislerden eğitim alabilirler.

 

4- Mutlaka inancımızın gerektirdiği yaşama biçimi ve alışkanlıkları fertlerin hayatına yerleştirebilmek için samimi ve içten bir çaba harcayıp farklı yöntemlerle gündemde tutmaya çalışmak gerekir.

 

5- Her ayın belli günleri eğitim günü, belli günleri de danışmanlık günü olarak tespit edilir ve gerekirse Türkiye’den getirilecek uzmanlar düzenli görev yaparlar.

 

6- Türkiye’deki radyo ve televizyon programlarından seçilerek belirlenen amaca uygun programlar tespit edilerek  izlenmesi tavsiye edilebilir.

 

7- Bu iletişimin kesintisiz sürmesi ve aksamaması için mail grubu oluşturup, düzenli bir bilgi akışı sağlanabilir.

 

8- Evlere dağıtılacak ve sadece iletişim ve psikoloji ağırlıklı görsel tasarımla cazip hale getirilmiş bir dergi çıkarılabilir. Bu dergide çocuk ve aile iletişiminde çatışmalar, psikiyatrik hastalıklar, belirtileri, iyileşme için ne yapılabileceği ve bu kişinin aile fertlerinin ona nasıl yardım edebileceğine dair bilgiler içerir.

 

9- Gençlerden bir tiyatro ekibi hazırlanır ve bazı mesajlar tiyatro diliyle verilebilir.

 

10- “Bilgi değişirse eylem de değişir” ilkesinden yola çıkarak, ne kadar doğru bilgi insan zihnine ulaşırsa, o kadar işleyiş sağlıklı olur. Bu sebeple, mutlaka, yaşadığınız şartları iyi bilenlerce bilgilenme ağı oluşturulmalı ve bu cazip hale getirilmeli.

 

(Eğer bu konuda bir çalışma yapılacak olursa, bana düşeni yapma konusunda hazırım inşallah.)

 

Gurbetçi ailelerde yaygın olarak iletişim kopukluğu görmek mümkün. Türkiye´de doğup büyüyen ebeveynler ve Almanya´da doğup büyüyen çocukları anlaşamıyorlar. Bu kopukluğu nasıl tedavi etmek gerekir?

 

Eğitim ve bilgi burada acil ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor. Öncelikle çocuk ve genç psikolojisi konusunda anne babalar mutlaka mutlaka bilgi sahibi olmalılar. “Ben çocuğumu nasıl daha iyi anlayabilirim? Ben nasıl daha iyi anne ve baba olabilirim? Acaba çocuğumun bu yaştaki ihtiyacı ne ve ben nasıl davranırsam bunu karşılayabilirim? Çocuğum bu tepkisel davranışı ile acaba bana ne mesaj vermek istiyor?gibi sorularla, kendimizi mevcut durum ile ilgili bilgilenmeye sevk edebiliriz. Ayrıca, asıl olan ben Allah’a nasıl daha iyi kul olabilirim sorusu biraz önceki sorulardan önce gelirse, ikisi birlikte insanı sahili selâmete çıkarabilir. Çünkü zaten soru ile çalışan beynimize doğru sorular sormuş ve zihnimize ne bulması gerektiğinin siparişini, vermişizdir. Bu bizim seçici algımızı harekete geçirir ve arayışımızı hedefe kilitler.

 

Çocuklarımızın anlayışa ve bilgi ile kuşatılmaya ihtiyaçları var. Bu anne babaların sorumluluğunu artırır. Bağırıp çağırarak susturmak; çözümü ertelemek ve sorunları biriktirerek patlamayı hızlandırmak anlamına gelir. Özellikle gurbette çocukların aile desteğine ve onlarla iyi geçinmenin değer katan psikolojisine acilen ihtiyaçları var. Dışarıda ahlakı ve anlayışı bozan onlarca unsur varken onları yok sayarak hep iyi davranışlar beklemek, bizi çocuklarımızı ve şartlarını anlamıyormuşuz durumuna sürükler. Bu durumda, “Çocuklarımızı zarar görmekten nasıl koruyabiliriz ve nasıl daha iyi bir işbirliği içinde olabiliriz?” diye düşünmek lâzımdır. Bunun yolu çocuğu sokaktan ve arkadaş grubundan ayırmak değil, nasıl düşünüp nasıl davranacağı hakkında bilgi ve bilinç aşısı yapmaktır. Yeri geldiğinde gideceği yerler ve görüşeceği arkadaşlarıyla ilgili de fikrimizi söylemeliyiz fakat ortak paydada buluşacağımız bir iletişim ve konuşma seviyesini yakalayabilmeliyiz.

 

Önce anne babaların sonra da gençlerin, doğru bilgi ile acilen buluşturulması planlanabilirse, acı faturalardan kurtulmak için adım atılmış olur inşallah.

 

Bir çok sorun da eşler arasında iletişimsizlikten ileri geliyor. İletişim ve anlayış sorunları olan eşler ne yapmalı?

 

Efendim, eşler arasındaki sorunların çoğu nasıl geçineceğini bilmemekten ve doğru bir rehberlik alamamaktan kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Nasıl geçineceğini bilmek; iki tarafında kendi ailesinden gördüğü iletişim biçiminin üzerine ne kattığı ile belirlenen bir durumdur. Buna birde yaşananlardan ders alma becerisini ve örnek insanların çevremizde bulunmasını ilâve etmek gerekir. Yani uyanık bir akıl ve doğruları görmeye, ders almaya yatkın yaklaşım biçimi. Eşler birbirlerini kendilerini koruyacakları muhatabı gibi gördüğünde alarm halinde bulunuyor. En ufak bir sıkıntıda kendini koruma amaçlı savunma geliştiriyor. Nikâh mamasında yan yana oturma pozisyonu, masadan kalkar kalkmaz karşı karşıya gelme pozisyonu ile yer değiştiriyor. Bir yazar, “eşler birbirlerine değil aynı yöne bakmalılar” diyor. Buna aileden gelen olumsuz telkinleri de ilâve edersek, hayatı daha güzel ve doğru yaşamak için yapılan evlilik, adeta yıpratma mekanizmasına dönüşüyor.

 

Ailede birbirlerine zaman ayırarak, nelerden hoşlanıp hoşlanmadıklarını konuşmak, birbirlerini sadece iyi oldukları ve birbirlerini memnun ettikleri zaman iyi davranmak değil de, sürekli iyi niyetli bir yaklaşım biçimi içinde olmak gerekiyor. Mutlu evlilik demek, her yönüyle anlaşan iki insan demek değildir. Din ve ahlâk sorunu dışında, farklılıklar zenginliktir. İnsanlar farklı yönleri ile birbirlerini sevmeli ve değiştirmeye çalışmamalıdır. Yapmasa da olabilecek şeyleri yapmayıvermek, söylemese de olabilecek şeyleri söylemeyivermek, pek çok sıkıntıyı engeller. Lâf peşine düşüp “sen falanca zaman şunu demiştin, ne demek istedin? Annemin yanında niye öyle konuştun, çocuğa niye öyle davrandın?gibi direkt olarak suçlanan eş, hemen savunmaya geçip karşı tarafa cevap yetiştirmeye ve kendisine yöneltilen suçlamayı karşısındakiyle ilişkilendirmeye çalışır. Ailede huzur isteyen kişi, bunun nasıl sağlanacağı ve kendisine neler düştüğü konusunda hem ilgili hem de bilgili olma gayreti içindedir. Fertler kendilerinden önce ilişkiyi korunmayı yani, “Ben bu sözü söylersem şu anda ortalık gerginleşir ve çocuklar zarar görür. Ben şimdi alttan alayım ve sakin bir zamanımızda bu meseleyi tekrar konuşalım” dediğinizde, ortamın gerginleşmesini engellemiş, mutluluğu korumuş, çocukların zarar görmelerini engellemiş ve öfkeyle söyleyeceği sözle eşinin kalbini kırmasını ve ilişkinin zarar görmesini de önlemiş olurlar. İki insanın geçimi zamanla daha iyi oturur ve birbirlerini tanıdıkça daha iyi anlamaya ve dolayısı ile daha anlayışlı ve hoşgörülü davranmaya çalışırlar. Yeter ki burada eşini canı bilsin, onu üzmemek konusunda duyarlı olsun ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışsın.

 

Eşlerin birbirleri ile iyi geçinmeye çalışmaları, aslında birazda hayata ve kendisine nasıl baktığı ve nasıl bir anlam yüklediği ile yakından ilgili diye düşünüyorum. Kendisini Allah’a daha yakın kılmak için kendi eksikliklerini görmeye can atan ve her eleştiriyi ganimet bilen bir anlayış, yapılan bir eleştiride teşekkür ederek kendine düşeni alır ve davranış kalıplarını yeniden yorumlar. Tabi karşımızdakinin de niyeti üzüm yemek olmalı bağcıyı dövmek değil. Yani herkes kendisinden başlasa ve ben nasıl daha iyi ve doğru davranan bir insan olurum diye arayış içinde olsa, dualarıyla destek istese, Allah’ın izniyle mutlaka güzel sonuçlar alınır. Benim test edilmiş onaylanmış bir sistematiğim var; eşler arasında güzel bir uyum ve mutluluk için,

 

1- Şartsız saygı,

2- Şartsız sevgi,

3- Doğru ilgi, bilerek davranma,

4- Sıfır beklenti,

5- Sabır.

 

Uygulanması zor fakat bir o kadar da güzel ve etkili bir sistematik. Talep ettiğimiz şeyin önemine göre, ödenen bedelde şüphesiz büyük olur. Fakat bilmeliyiz ki, aile huzuru için ne yapılırsa yeridir ve çok önemlidir. Ortak bir paydada buluşulamadığı zaman ise, bir psikolojik danışmandan yardım alınmasını mutlaka tavsiye ediyorum.

 

0-6 yaş arası eğitimde anne-babalara neler tavsiye edersiniz?

 

Bu yaş dönemi, hamileliği de içine katarak söylemiz gerekir ki, insan hayatının en önemli dönemidir. Daha doğmayan başlayan zihinsel kayıtlar, doğduktan sonraki yaşanan etkilerle devam eder. Bir insanın çevreye bağımlılığı ne kadarsa etkilenme oranın da o kadar fazladır. Bu yüzden en derine kodlanan ve çocuğu ömür boyu etkileyen bilgiler bu yaşta edinilir. Çocuğun kendilik algısı, güven duygusu ve kişiliğinin temelleri bu yaşlarda atılır, ilerleyen yıllarda bu temel üzerine ilâvelerle devam eder. Öğrenme biçimi görerek model alma tarzındadır. Onun için “söyleme, yaşa” deriz. Çocuğun daha yeni başlayan kayıtları çocuğun aklını çalıştıracak ve düşünmesini öğretecek tarzda olursa, duygu ve düşüncelerinin farkında olan ve onları aklını kullanarak yönetmeye çalışan kendine bakmaya ve görmeye alışmış kaliteli bir insan tipi yetiştirmiş oluruz. “Sen bilmezsin daha küçüksün, senin bu yaşta düşünmene gerek yok, ben düşünürüm sende yap, sen zaten beceremezsin ki, yapamazsın bırak, bıktım senden, ne biçim çocuksun v.b. İfadeler, çocuğu kendisinin yetersiz olduğuna inandırır. Hele de konuşmanın satır aralarında “başkaları senden daha iyi” mesajı verirsek ve bunu da örnekleyerek yaparsak, kendini beğenmeyen ve iyi yaptıklarını da göremeyen ve sürekli kendini suçlayarak içten içe kan kaybeden bir çocuk yetiştirmiş oluruz.

 

Dengeler ailede kazanılır yada ailede kaybedilir. Çocuğun anneye bağlanması için zamanının iki yılını emzirerek ve annesiyle beraber geçirmesi gerekir. 18 ay civarına kadar çocukta anneneden ayrılma korkusu vardır bu süre zarfında (ki ben bunu iki yaşa kadar uzatıyorum) anne çocuğundan ayrılmamalı. Anne baba, ailenin hayatı öğrenmenin çıraklık okulu olduğunu bilip, çocuğunun öğrenmesi için sayısız fırsatlar vermeli. Ve her denemesinde yaptıklarının görülüp taktir edilmesi ve yapamadıkların da nasıl yapılacağı gösterilip kendine güvendiğimiz vurgulanmalı. Anne baba uyumu ve huzuru, çocuklar için çok önemlidir. Huzursuz ve kavga gürültünün çok olduğu ortamlarda çocuklar hep tedirgin ve korku içinde yaşarlar. Korku öğrenme motivasyonunu ve hayata karşı dimdik durma cesaretini çocuğun elinden alır. Bir yazar; “Çocuklarınıza verebileceğiniz en büyük armağan, huzurlu bir aile ortamıdır.” diyor.

 

Bu alandaki en büyük eksikliğimiz, annemiz babamız bizi nasıl yetiştirdiyse o bilgilerle hareket etmeye çalışıyoruz. Kimi zaman aldığımız yeni ve yetersiz bilgiler ise, sistemi doğrultmaya yetmiyor. Bizi doğru hareket etmeye sevk edecek bilgi edinmeyi acil bir ihtiyaç olarak görüp, önce kadın ve erkek psikolojisini ve Allah Rasul’ünün hayatındaki nezih örnekleri öğrenip bilgi dağarcığımıza katmalıyız. Sonra çocuk psikolojisinin yaş yaş ve dönem dönem öğrenip, “Çocuğumun bu yaşta benim nasıl davranmama ihtiyacı var”, çocuğumun üzerinde gördüğüm şu ifade yada şu davranışla çocuğum acaba bana ne mesaj vermek istiyor, ben ne yaparsam doğru davranmış olurum?” soruları mutlaka bizim zihnimizde tur atmalı. Sevgi, önce sevilenin ihtiyaçlarını öğrenip onu sevgiyle gidermeye çalışmakla başlar inancındayım. Hep benim dediğim gibi düşünüp yaşasın diyerek kendisinin denemesine ve gerekirse hata yaparak öğrenmesine  fırsat vermediğimiz çocuklarımız, bu mantıkla büyüyor ve olgun olması gereken yaşta hata üstüne hata yaparak bu dönemde yapılan yanlışların faturasını hem kendileri ödüyor hem de ailelerine ve topluma ödetiyorlar ne yazık ki. Bu dönemde anne baba “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” Hadisi Şerifinde olduğu gibi, bilgi ve sevgi ile harmanlanmış bir hayatı ince iğne ile oya örer gibi işlemeliler.

 

Bir dönemim iyi geçmesi, bir önceki basamağın iyi geçmesi ile doğru orantılıdır. Bu dönemi çocuk hiçbir şey anlamaz tarzında değil de, “Çocuk Allah’ın bize lütfettiği şerefli emanetimiz, onu yetiştirip kendi imtihanının mekânına uğurlayacağız” anlayışıyla hareket etmeliyiz. Daima hatırlayalım ki, kendi zihnindeki çocuk algısı değişenlerin, çocuğa bakışı da değişir. Bu da davranış ve yaklaşım biçimi değişikliği demektir. Allah Rasulü çocuklara nasıl davranmışsa, bizde çocuklarımıza öyle davranalım. Allah Rasulü eşlerine nasıl davranmışsa, bizde eşlerimize öyle davranalım. Allah Rasulü hayatı nasıl yaşamışsa, bizde onun gibi yaşamak için gayret gösterelim. Biz doğru adım atarsak Allah’ın vaadi var, bize yardım edecektir.

 

Ömrümüzün rıza-i ilâhiye uygun geçmesi ve bu uğurda sorularımızın ve dualarımızın cevabı Allah olacak şekilde oluşturulması için, yürek dolusu niyazlarımı Rabb’ime sunuyorum.

 

Rızanı sevdamız eyle Allah’ım, rızanı sevdamız eyle.

 

Bu aydınlatıcı söyleşi için Allah sizden razı olsun Saliha hanım.

Publiziert in der Ayasofya 39, 2012

 

Advertisements

Hinterlasse einen Kommentar

Eingeordnet unter Türkische Kolumne / Türkce Makaleler

Kommentar verfassen

Trage deine Daten unten ein oder klicke ein Icon um dich einzuloggen:

WordPress.com-Logo

Du kommentierst mit Deinem WordPress.com-Konto. Abmelden / Ändern )

Twitter-Bild

Du kommentierst mit Deinem Twitter-Konto. Abmelden / Ändern )

Facebook-Foto

Du kommentierst mit Deinem Facebook-Konto. Abmelden / Ändern )

Google+ Foto

Du kommentierst mit Deinem Google+-Konto. Abmelden / Ändern )

Verbinde mit %s